Turkhackteam.net/org - Turkish Hacking & Security Platform...  
Geri git   Turkhackteam.net/org - Turkish Hacking & Security Platform... >
THT TÜRKİYE
> Türkiye, Türklük ve Türk Tarihi

Türkiye, Türklük ve Türk Tarihi Yüce Türk Irkı ve Türk Tarihi...



Bulgaristan türkleri

Türkiye, Türklük ve Türk Tarihi

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 29-09-2009   #1
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Feb 2008
Nerden
@NK@R@
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
125
231 Mesajına
516Teşekkür Aldı
  
Bulgaristan türkleri









>> 1989 Sonrası Bulgaristan Türkleri

10 Kasım 1989'da Jivkof rejiminin yıkılması akabinde Bulgaristan Devlet Konseyi, 1984 - 89 arası dönemde Türk ve diğer azınlıklara karşı yapılan hataları kabul etmiş ve bunların düzeltileceğini vaadetmiştir. Böylece zorla değiştirilen Türk adları iade edilecek, Türkçe konuşma yasağı kalkacak ve Türk çocukları kendi okul ve anadillerinde eğitim yapabileceklerdi. Ancak bu konuda Türk toplum temsilcileri ve Bulgar yöneticileri arasındaki görüş ayrılığı uzun süre giderilemedi. Temmuz 1991'de resmileşen yeni Bulgar anayasası da, azınlıklara kendi anadillerini öğrenme ve kullanma hakkı tanıyordu. Buna rağmen Türk öğrencilerin Türkçe dersler alması sürekli erteleniyordu. Bunun üzerine Türk aileler, çocuklarını okullara göndermeme ve açlık grevi yapma gibi yöntemlerle Bulgar yönetimini protesto ettiler. Bu tepkiler karşısında Eğitim Bakanlığı, Türkçe derslerin başlatılması kararı aldı. Ancak bu haktan ilk ve ortaokullara devam eden Türk çocuklarından sadece %40'ı faydalanabiliyordu (toplam 100 bin öğrenciden 40 bini). 89 büyük göçü ile Türk aydın ve öğretmenlerinin çoğunun Türkiye'ye gitmesi ile, Türkçe ders verecek eleman bulunamaması diğer bir olumsuzluktu. Böylece bir kez daha Türk öğretmen yetiştirilmesi gündeme geldi. Bu kapsamda; 1992'de Şumnu Yüksek Pedagoji Ensititüsü ve 1993'de Kırcaali İlk ve Ortaokul Öğretmen Ensititüleri'ne Türkçe öğretmeni yetiştirecek sınıflar açıldı. Benzer şekilde 1990'da Sofya'da ön lisans düzeyinde İslam Ensititüsü ve Şumnu'da İmam-Hatip Lisesi açıldı. Bunları 1991'de Ruscuk ve Mestanlı İmam-Hatip liseleri izledi.
1989 sonrası Bulgaristan'da kurulan 160 civarındaki siyasi partinin 4'ü Türklere aitti. Bunlar: (1) Hak ve Özgürlükler Harekatı (HÖH), (2) Demokratik Gelişim Harekatı (DGH), (3) Demokratik Adalet Partisi (DAP) ve (4) Türk Demokratik Partisi (TDP) olarak belirtilebilir. Bu partilerden ilki olan HÖH Partisi, 1990 seçimlerinde 400 üyeli parlemontaya 23 millletvekili soktu. Aynı parti, 1991 seçimlerinde oyların %7.55'ini aldı ve milletvekili sayısını 24'e yükselti. Daha sonra yapılan yerel yönetim seçimlerinde ise, 27 belediye başkanı ve 653 köy muhtarlığı kazandı. Aralık 1994 seçimlerine üç Türk partisi katıldı. Bunlardan en büyüğü olan HÖH, %5.44'e tekabül eden 282.000 oy aldı. Bu partinin bir önceki seçimlere göre 160.000 dolayındaki oy kaybı; bir bakıma iktidar ortağı olduğu bir önceki dönemde varlık gösterememesi, Türkiye'ye göçün sürmesi ve oyların bölünmesi gibi sebeplere dayanmaktadır. Üç Türk partisinin Aralık 94 seçimlerinde aldıkları oy toplamı 320.000 dolayındadır. Türkler, HÖH ve diğer Türk partilerinden memnun olmadıkları için bunlara oy vermemişlerdir. İyi hazırlıklı ve programlı bir Türk partisi, muhtemelen 700.000 dolayında oy alabilecektir. Ayrıca Türkiye'de bulunan soydaşlarımızdan 50.000 dolayında bir kitle Aralık 94 seçimlerinde oy kullanma hakkına sahip olmasına rağmen bunlardan ancak 2.700'ü oy kullanmıştır.
Aralık 1994'de yapılan seçimleri, ülkenin içinde bulunduğu sosyal ve siyasi kaos ortamını lehine çeviren Bulgaristan Sosyalist Partisi kazanmıştır. Türklerin zorla Bulgarlaştırıldığı dönemde Eğitim Bakanı olan Dimitrov yeni hükümetin Eğitim, Bilim ve Teknoloji Bakanı olmuş ve Türklere baskı ve işkence yapan emniyet mensupları da önemli görevlere getirilmiştir. Bu dönemde hükümet, Müslüman halkın seçtiği Fikri Salih'i başmüftülük görevinden almış ve çeşitli entrikalarla Nedim Gencev'i Yüksek Diyanet Kurulu Başkanlığı'na ve Gencev'in bir yandaşını da Başmüftülük makamına getirmiştir. Bu atamaların Müslüman halk tarafından kabul edilmemesi üzerine, atanmış ve seçilmiş olmak üzere ülkede bir Başmüftü ve müftüler sorunu yaşanmıştır. Müftü atamasının Yüksek mahkeme tarafından reddi uygulanmamıştır.
Bulgaristan nüfusu ve aktif iş gücü, 89 göçü sonrası büyük oranda azaldı. Bu göçün dışında 250 bin dolayında Bulgar genci batı ülkelerine iltica etti. 1990'lı yılların ortalarında Bulgaristan halkının sıkıntıları ve sosyalist kökenli meclis üyeleri ile hükümete duyulan güvensizlik doruk noktasına çıktı. Ülke, çok büyük siyasi, ekenomik ve sosyal bunalım ve kaos içine düştü. İnsanlar, aç ve perişan iken; resmi devlet güçleri dahi yeraltı dünyası ile işbirliğ yapmakta veya bunlardan birisi konumundaydı. Ülke çapında yönetim alehtarı büyük gösteriler yapıldı. Bu durum, 10 Ocak 1997'de meclis binasının işgali ve yakılmasına kadar vardı. Bir iç savaşın başlamasına ramak kalan ülkede hükümet istifa etti ve erken genel seçimlere gidildi. 19 Nisan 1997'de yapılan genel seçimlerde 240 parlemonto üyeliğinin 137'sini Demokratik Güçler Birliği Partisi kazandı. Bu seçimlerde HÖH, Türk seçmenlerden bile ancak %52 oranında oy alabilmiştir.
Günümüzde Bulgaristan Türklerine ait 8 gazate çıkmaktadır. Bunlardan Zaman, Türkiye'de yayınlanan aynı gazatenin Bulgaristan Türkleri için haftalık baskısı iken; diğer gazateler; Hak ve Özgürlük, Filiz, Müslümanlar, İslam Kültürü, Güven, Cır Cır ve Balon'u soydaşlar, kendi gayretleri ile çıkartmaktadır. Ayrıca Türkçe kitaplar da basılmaktadır. İlk ve ortaokullarda haftada 4 saat seçmeli Türkçe dersleri oktulmaktadır. Bulgar yönetimi, Pomak Türklerine mensup çocukların Türkçe derslere devam etmelerini engellemektedir. Bulgaristan radyosu, haftada birkaç saat Türkçe yayın yapmaktadır. Taahüt edimesine rağmen benzer yayınlar, Bulgar devlet televizyon kanalında henüz başlamamıştır. Buna karşılık Türk köyleri, büyük uydu antenleri almak sureti ile Türkiye'de yayın yapan televizyon kanallarını izleyebilmektedir. Böylece Türkiye ile milli ve manevi bağların kuvvetlendirilmesi ve daha güzel Türkçe konuşulması mümkün olabilmektedir. Yasal bir engel olmamasına rağmen Bulgaristan Türkleri, henüz özel bir radya istasyonu veya televizyon kanalına sahip bulunmamaktadır.
1992 resmi nüfus sayımına göre Bulgaristan'da, toplam nüfusun %13'üne tekabül eden 1.000.000 dolayında Türk yaşamaktadır. Ancak bu ülkede 2 milyonu Türk olmak üzere 3 milyon dolayında Müslüman yaşadığı sanılmaktadır (1745). Günümüzde Bulgaristan Türklerinin en önemli sorunlarının başında işsizlik ve bunun sebep olduğu göç yer almaktadır. 1989 büyük göçünden bu yana 200.000'in üzerinde soydaşımız ağır Türk vizesine rağmen Türkiye'ye göçmüştür. 1995 sonrası Bulgaristan Türklerinin karşılaştığı önemli problemler şöyle özetlenebilir: %90'lara varan işsizlik, aşırı yoksulluk, yüksek öğretimin paralı olmasından dolayı bu eğitime devam edememe ve kültürel kimlikleri koruyup-geliştirecek basın ve yayın organlarının olmaması. 1993 yılından itibaren diğer Türk topluluklarında olduğu gibi Bulgaristan Türkleri arasından da, Türkiye'ye yüksek öğrenim görmek için öğrenciler gelmiştir. Ancak Türkiye'de bin dolayında yüksek öğretim yapan soydaş çocuklarının diplama denklikleri henüz Bulgar makamlarınca tanınmamıştır.
Günümüzde Bulgaristan Türklerinin siyasi ve dini açıdan birlik sağlayamamaları, soydaşlarımızın güvensizlik ve karamsarlık içinde olmalarına dayanmaktadır. Bulgaristan Türkleri, 1990 sonrası çeşitli Hıristiyan misyonerlerin ilgi alanındadır. Bu konuda Pomak Türkleri ve Müslüman Çingenelere, Bulgar hükümeti desteği ile de özel bir önem ve öncelik verilmektedir. Ayrıca Bulgar yönetimi, Pomak Türklerini ayrı bir dini kurum altında teşkilatlanmasını sağlamak sureti ile Türk birliğini bozmaya çalışmaktadır. Diğer taraftan artık Bulgaristan Türkleri, dini liderlerini seçebilmektedirler ve günümüzde bu görevi Fikri Salih Efendi yürütmektedir. Ayrıca soydaşlarımız, daha önce gasbedilen vakıf mallarını geri alma çabası içindedirler.



Facebook sayfamızı beğenin.
    
Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 29-09-2009   #2
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Feb 2008
Nerden
@NK@R@
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
125
231 Mesajına
516Teşekkür Aldı
  


>> Sosyalist Dönem

II. Dünya Savaşı sonrası Bulgaristan'da rejim değişikliği olmuş ve ülkede bir komünist dönem başlamıştır. Bu yıllarda büyük işgücü ihtiyacı duyan Bulgaristan, bir taraftan Türk göçünü engelleme çabasındayken; diğer taraftan da, Türk sosyal kurum ve topraklarına el koyarak huzursuzluk ve göç isteğini artırma gibi çelişkili bir tutum içindedir (Tarihte Türk Bulgar İlişkileri, 1976: 107). Bu karmaşık ortamda Türk azınlığa ait tarlalar ellerinden alınmaya, okullar devletleştirilmeye ve Bulgarlaştırılmaya, önemli Türk aydınlar tutuklanmaya başlandı. Özellikle 1947 sonrası artan bu tür baskı politikaları, Türk azınlık üzerinde infial yarattı ve milli benlik ve yeni nesilleri koruma endişesine sevketti. Böylece büyük bir soydaş kitlesi, Türkiye yetkili ve diplomatik temsilciliklerine müracaat ederek göç taleplerini iletmişlerdir. Bu talepleri değerlendiren Türk hükümeti, 31 Mayıs 1947'de aldığı bir kararla II. Dünya Savaşında Sovyetler Birliği'nden Avrupa'ya sığınan soydaşlarımızdan mülteci kabulü ile Bulgaristan'dan serbest göçmen (hükümetten yardım almıyacak) kabulünü karara bağlıyordu. Bu kapsamda 1947-50 arası her yıl 1-2 bin arası bir göçmen kitlesi gelmiştir. Ama 10 Ağustos 1950'de Bulgar hükümeti, Türkiye'ye bir nota vererek Bulgaristan Türklerinden 250.000 kişinin üç ay içinde Türkiye'ye göçmen olarak alınmasını talep etmiştir. Bunun üzerine gergin olan Türk-Bulgar ilişkileri daha da kötüleşti ve karşılıklı bir nota düellosuna girildi (1986: 212-223). Bulgaristan adeta bir tehcir operasyonu ile Türk ekonomisini felç etmek ve Türkiye'yi cezalandırmak istiyordu. Ayrıca Bulgaristan, göçmen kitleleri arasına bazı zararlı insanlar sokmayı ve göçmenlerin mallarını yok pahasına satmalarını arzuluyordu. Bulgar entrikalarını engellemek için Türkiye, Bulgaristan'dan gelecek soydaşlara vize uygulamış ve bu kapsamda 1 Ocak 1950 ile 30 Eylül 1951 tarihleri arasında 212.150 kişiye Türkiye'ye giriş vizesi vermiştir (bunların hepsi Türkiye'ye gelemediler). Türkiye, Ocak 1950'den başlayan ve gittikçe artan oranlarda göçmen kabul etmiştir. Ancak üç aylık bir süreçte 250.000 kişinin kabulü mümkün değildi. Bu şekilde göç akını sürerken Bulgarlar, Türk göçmenler arasına vizesiz bazı kimseler ile Çingeneler soktular.
Bunun üzerine Türkiye, bunları Bulgaristan'a iade etmek istemiş ve Bulgaristan ise buna yanaşmamıştır. Arkasından Türkiye, 7 Ekim 1950'de sınırı kapattı. Vizesiz kimselerin geri alınacağı ve bir daha da benzer olayların yaşanmayacağının Bulgarlarca kabul edilmesi üzerine, Türk-Bulgar sınırı 2 Aralık 1950'de tekrar açıldı. Bunun üzerine 1950-51 kışının Aralık, Ocak ve Şubat aylarında 20'şer binin üzerinde göçmen kitlesi Türkiye'ye sığındı. Nisan'da Türk hükümeti aldığı bir kararla 1 Ocak 1950'den beri Bulgaristan'dan Türkiye'ye gelmekte olan tüm göçmenler "iskanlı göçmen" statüsüne (yani devlet desteği verilecek) alındı (1986: 224-225). 1951 yazı esnasında sayıları gittikçe azalmakla birlikte göç yürüyordu; ama Bulgaristan, yine göçmenler arasına bazı vizesiz ve Çingene kişileri soktu. Bunun üzerine Türkiye, Haziran-Ekim 1951 tarihleri arasaında altı nota vererek istenmeyen kişilerin geri alınmasını ve sahtekarlık yapanların bulunup cezalandırılmasını talep etti. Bulgarların Türk notalarına olumlu bir cevap vermemesi üzerine Türkiye, 8 Kasım 1951'de ikinci kez Türk-Bulgar sınırını kapattı. Buna karşılık Bulgar hükümeti, 30 Kasım 1951'de Bulgaristan'dan Türkiye'ye göçü kesin olarak yasaklıyordu (Eminov 1990; Şimşir, 1986: 226-227). 1950-51 yıllarını kapsayan dönemde toplam 154.393 soydaş Bulgaristan'dan Türkiye'ye göçmen olarak gelmiştir (1989: 73). Bu göçmenler, kısa sürede ev sahibi olmuş ve üretici duruma geçmişlerdir.
Sosyalist bir ülkeden kapitalist Türkiye'ye göç, komünist camiada hoş karşılanmamış ve Stalin'in emri ile durdurulmuştur. Ayrıca Stalin, Bulgaristan Türklerinin ileride Türkiye'de yapılacak sosyalist devrimin öncüleri olarak yetiştirilmelerini de emreder. Bunun üzerine Bulgaristan'da kapatılmış olan Türk okulları Türkçe eğitim verecek şekilde yeniden açılır. Ancak 1950-51 yıllarındaki büyük göçle yetişmiş elemanların çoğu Türkiye'ye göçtüğünden öğretmen sıkıntısı çekilir. Bu problemin çözümü için Bulgaristan Türklerinin eğitiminde "Azerbeycan" model seçilir ve 1952 yılında bu ülkeden Bulgaristan'a birçok Azeri uzman ve danışman getirilir. Azeri uzmanlar Bulgaristan Türk eğitimini inceledikten sonra hazırladıkları raporda Türklerin eğitim açısından çok geri kaldığı ve alınması gerekli tedbirleri belirtmişlerdir. Bunun üzerine Bulgar hükümeti, Bulgaristan Türk okullarının durumunu iyileştirmek için 5 Ağustos 1952 günü bir dizi kararlar alır. Bunlar; Türk pedagoji okulları açılması (Kırcaali, Razgrat ve daha sonra Sofya'da), Türk kız lisesi ve ortaokulu açılması (Rusçuk'ta), Türk öğrencilere burslar verilmesi, yeni Türkçe ders kitapları hazırlanması ve Sofya Üniversitesi'nde Türkler için yeni bölümler açılması gibi konuları içeriyordu (Yenisoy, 1997: 1784-86).
Yeni açılan okularda bazı Azeri hocalar da görev almış ve Bulgaristan Türklerinden seçtikleri asistanları yetiştirmişlerdir. Yine bu dönemde 30 dolayında Türk öğrenci, yüksek öğrenim yapmak için Azebeycan'a gönderilmiştir. Azeri uzmanlar, Bulgaristan Türk okul müfredatlarının gelişmesi ve güncelleşmesine büyük katkı sağlamışlardır (Yenisoy, 1997: 1786-87). Ancak Bulgaristan Türklerine uygulanan sosyalist içerikli eğitim planı tutmamış; bilakis Azeri Türk uzmanların gayretleri ile soydaşlarımızın Türklük bilinci ve milliyetçilik duyguları daha fazla artmıştır (1991: 47). Stalin'in ölümü ve Türkiye'de sosyalist bir devrimin mümkün olamayacağının anlaşılması ile Bulgar yönetimi, Türk azınlığa yönelik politikaları silbaştan değiştirmiştir. Bu kapsamda; 1956'dan itibaren Azeri uzmanlar ülkelerine gönderilmiş, Sofya Üniversitesi'ndeki Türklere ait bölümler kapatılmış, Türk öğretmen okulları ve liselerindeki eğitim dili tekrar Bulgarca olmuştur. Ayrıca yüksek okul mezunu Türk gençlerine uzmanlık alanlarında görev verilmemiştir. Daha sonra Türklere ait ana, ilk ve ortaokullar ile liseler kapatıldı, Türk tiyatro faaliyetleri durduruldu, komünist propaganda içerikli hariç Türkçe kitap basımı yasaklandı, Türkçe radyo yayını sona erdi.
Komünist rejim döneminde Bulgaristan'da sanayileşme ve ağır sanayi geçiş çabalarında konunun sosyal boyutu düşünülmedi. Böylece köyler boşaldı. Diğer taraftan kooperatiflerin yaygınlaşması ve özel mülküyetin yasaklanması, tarımsal ve zirai üretimde verimsizliğe neden oldu. Bu durum, bir tarım ülkesi olan Bulgaristan'ın dış pazarlara tarımsal ürünler ve kaliteli sanayi mamülleri satamamasına sebep oldu.

1949-1956 yılları arası dönemde toprakların kollektifleştirilmesi ile Türkler, çok daha kötü duruma ve ikinci sınıf vatandaş konumuna düştüler. Ayrıca bu dönemde; toplu halde yaşayan ve kültürlerini muhafaza eden soydaşlarımızın dağıtılması ve asimile edilmesi de sistematik hale getirilecektir. 1950'lerde Bulgaristan'da komünist içerikli bir Türk eğitimi gelişti. Bu durum; 1946'da Türk okullarının devletleştirilmesi ile başladı, 1950-51 göçü ardından yoğunlaştı ve 1959-60 öğretim yılında Türk okullarının Bulgar okulları ile birleştirilmesiyle sona erdi. Bulgar faşist ve komünist yönetimleri, Türklerin sosyal ve kültürel varlıklarını ortadan kaldırmayı amaçlayan ve birbirlerini tamamlayan politikalar tatbik etmişlerdir. Sosyalist dönemde başlayan Türk eğitimini kalkındırma çabaları çok kısa ömürlü oldu. Türk pedagoji okullarıyla liseleri, 1956/57 kapatıldı. 1958/59 öğretim yılında ise, Türk azınlık okulları Bulgar okullarıyla birleştirildi.
Türk okulları 1946'da devletleştirilmiş olmakla birlikte Bulgarlardan ayrı Türkçe eğitim yürütüyorlardı. Bu eğitimin içeriği sosyalist idi. Todor Jivkof yönetimi altındaki Bulgar hükümeti, tüm Türk azınlık okullarını kapatarak Bulgarlaştırıyordu. İlkokullardaki uygulama üçe ayrıldı: (1) nüfusu tamamen Türk olan köy ve mahalle okulları bu durumunu korudu, Türk ve Bulgarların birlikte yaşadıkları ve Türklerin çoğunlukta olduğu yerlerde karma sınıflar oluşturuldu ve eğitim dili Bulgarca oldu ve Türk ve Bulgarların birlikte yaşadıkları ve Türklerin azınlıkta olduğu yerlerde Türk çocukları, Bulgar okullarına aktarıldı. Ayrıca yine aynı dönemde Türk ortaokulları da Bulgarlaştırıldı ve Bulgar ortaokulları ile birleştirildi. Bu uygulamalarla; Bulgaristan Türklerinin Türkiye'den koparılması, Bulgarlaştırılıp Bulgarlarla kaynaştırılması amacı güdülüyordu. Bu uygulamalarla birlikte birçok Türk öğretmen açığa alındı ve Türkçe ders kitapları toplatıldı. Bu uygulamalar demokratik usül ve yöntemlerle değil tepeden inme komünist parti kararlarıyla yaptırılmıştır. Türk dili eğitimi her geçen gün azalmış ve 1970'ye gelindiğinde tamamen ortadan kalkmıştır. 1950-51 göçünden sonra Bulgaristan'daki ilk genel nüfus sayımı 1 Aralık 1956'da yapıldı. Bu nüfus sayımına göre Türklerin sayısı 1 milyon kadardır (Pomakların sayısı ayrı gösterilmekte). Türkler genelde köylerde yaşamaktadır. Sekiz yaş ve üstü 505 bin olan Türklerin yaklaşık üçte birinin okuma bilmemesi ve çeşitli düzeylerde okul bitirmiş olanların ise çok az olması konunun vahametini göstermektedir. Bu amaçla tüm Bulgar yönetimleri ortak çaba harcamışlardır.
1960'larda 27 Mayıs ihtilali ve sonrası gelişmeler, koalisyon hükümetleri ve Kıbrıs sorunu v.b. gibi meselelerle uğraşan Türkiye, komşu Bulgaristan'daki soydaşların eğitimine gerekli ilgi ve alakayı gösteremedi. Todor Jivkof yönetimi, köklü Bulgaristan Türk eğitimini boğazladı.

Bulgaristan'dan Türkiye'ye göç kampanyası ve bu amaçla Türk temsilciliklerine yapılan resmi müraacatlar, 19 Mart 1964'te 400 bine ulaşmıştı. Bu kampanyanın gerisinde Türk azınlık okullarının kapatılması ile yeise düşen ve Bulgarlaştırılacağı hissine kapılan soydaş kaygıları yatmaktadır. Ancak göç konusu Bulgar makamlarınca şiddetle yasaklanıyor ve kelimenin telafuzu dahi ağır ceza gerektiriyordu. Bulgarları kaygılandıran ve endişeye sevkeden husus, çok ağır işlerde çalışan Türklerin göçmesi ile işlerin aksayacağı ve Bulgar ekonomisinin zarar göreceği idi. Kısa bir süre sonra Bulgaristan'da Türk olmak veya kalmakta suç sayılmaya başlanacaktır.
Bulgaristan, kurulduğu günden itibaren sistemli bir şekilde Türk azınlığı yok etmeye çalışmıştır. Bu amacın son halkalarından birisi olarak 17 Temmuz 1970'da Bulgaristan Merkez Politbüro yetkilileri 549 sayılı "gizli tehdiş ile milliyet ve din değiştirme" kararı almışlardır (1991: 48; Toğrol, 1989: 74-75). Bu dönemde Bulgar yönetimi, bir "Komünist-Bulgar-Slav toplumu" yaratma fikrini benimsemiş ve azınlıkların din, dil ve isimlerini değiştirme planları yapmıştır. Önce Çingene, Gagavuz ve Pomak Türklerinin adları değiştirilmiş ve arkasından da diğer Türklere benzer yöntemler uygulanmıştır. Bu uygulamaya karşı gelenler çok ağır cezalara çarptırılmışlardır. Örneğin 1972'deki Rodoplar'daki uygulamada 10 binin üzerinde masum soydaşımız katledilmiştir. Bulgarları bu tür çılgın karar ve uygulamalara iten nedenlerin başında, Türklerin hızlı nüfus artışı karşısında Bulgarların zamanla azınlığa düşme endişesi yatmaktadır. Nitekim bu kaygılar, çeşitli resmi toplantı ve raporlarda dile getirilmiştir.
1964'te Türk-Sovyet ilişkilerinin gelişmesine paralel Türk-Bulgar ilişkileri de iyileşmiştir. Bu kapsamda Bulgaristan'la; ticaret anlaşması (1965), ekonomik, sosyal ve kültürel haklar sözleşmesi (1966), ve medeni ve siyasi haklar sözleşmesi imzalanmıştır. Ayrıca iki ülke arasındaki parçalanmış ailelerin birleştirilmesini amaçlayan "Yakın Akraba Göç Anlaşması" da uzun pazarlık ve görüşmeler neticesinde Türk ve Bulgar Dışişleri Bakanları tarafından 22 Mart 1968'de Ankara'da imzlanmıştır (1989: 74-75). 1969-78 yılları arasındaki göçün kökü, 1950'lere dayanıyordu. O yıllarda Türkiye'ye gelen bazı soydaşların yakın akrabaları Bulgaristan'da kalmıştı. Bu nedenden parçalanmış aileler birleşmek istiyordu. Diğer taraftan vize almış, malını mülkünü satmış bir çok Türk sınırın kapatılmasından dolayı göç umutları içinde Bulgaristan'da kalmıştı. Bu konular iki komşu ülke arasında potansiyel bir sorun oluşturuyordu.



Facebook sayfamızı beğenin.
    
Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 29-09-2009   #3
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Feb 2008
Nerden
@NK@R@
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
125
231 Mesajına
516Teşekkür Aldı
  


DEVAMI



Türkleri göçe iten nedenlerin başında 1949-1956 yılları arası Bulgaristan tarım topraklarının kollektifleştirilmesi olmuştur. Bu vesile ile çoğunluğu çiftçi olan Türklerin toprakları ellerinden alınmıştı. Bu durumda Bulgaristan'daki soydaşlar ve onların Türkiye'de bulunan yakınları Türk makamlarına müracaat ederek göç taleplerini iletmişlerdir. Bunun üzerine Türk Dışişleri Bakanlığı, Bulgar makamları ile temasa geçerek bir göç anlaşması yapmanın yollarını aradı. Ancak Sofya hükümeti, tüm iyi niyetli çaba ve girişimleri geri çeviriyordu. Bu arada 1959-60 öğretim yılında Türk azınlık okullarının Bulgar okulları ile birleştirilmesi ve Türkçe eğitimin yasaklanması ile de soydaşların göç arzuları daha fazla arttı. Mart 1964'e gelindiğinde resmen Türk makamlarından göç talep eden soydaş sayısı 400 bini bulmuştu. Türkiye'deki koalisyon hükümetinin müsbet çabalarına Bulgarların yapıcı bir yaklaşım göstermemesi, çözümü savsaklıyordu. 21 Ağustos 1966'da Bulgaristan Dışişleri Bakanı Ivan Başef'in Türkiye ziyareti sırasında yapılan görüşmelerde bir çözüm ihtimali belirdi. Sınırlı da olsa göç hususunda ortak irade oluştu. Bu kapsamda Türk ve Bulgar uzmanların Aralık 1966 - Ocak 1967 arası Sofya ve Kasım 1967'de Ankara'da yaptıkları görüşmelerden bir sonuç alınamadı (1986: 314-318).

Uzun müzakereler neticesinde bir göç anlaşması imzalandı ve 24 Şubat 1968'de Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından kamuoyuna duyuruldu. Buna göre; 1952 yılına kadar Türkiye'ye göç etmiş Bulgaristan Türklerinin birinci dereceli yakınları serbest statülü göç kapsamına alınıyor ve belirli bir plan ve program dahilinde Türkiye'ye gelmelerine izin veriliyordu. Ayrıca soydaşlar, Bulgaristan'daki gayri menkullerini satıp alacakları bazı malları da Türkiye'ye getirebileceklerdi (bu durum pek işlemedi). Göç anlaşması, iki ülke dışişleri bakanları tarafından 22 Mart 1968'de Türkiye'de imzalandı. Bu anlaşma, 17 Mart 1969'da TBMM onaylandı. Daha sonra 8 Ekim 1969'da ise ilk göçmen kafilesi Edirne Karaağaç istasyonuna geldi. Bunu izleyen on yıl boyunca da her hafta (Aralık-Mart ayları hariç) göç kafilelerinin gelmesi sürmüş ve bu kapsamda gelen göçmen sayısı tüm tahminlerin aksine 130 bin gibi büyük bir sayıya ulaşmıştır (1986: 319-338). Böylece cumhuriyet tarihinde Bulgaristan'dan Türkiye'ye gelen göçmen sayısı 600 bini aştı (1987: 65).
1980'li yıllarda Bulgaristan nüfusunun %40 dolayında bir kısmını teşkil eden Türkler, diğer azınlıklarla birlikte ülkede çoğunluktaydı. Yani Bulgarlar, azınlık durumundan kurtulmak için Türkleri asimile etme ve/veya Türkiye'ye göçe zorlamaktaydı. Ayrıca Türklerin milli ve dini benliklerini korumaları, komünist ideoloji ve diğer benzeri propogandalardan etkilenmemeleri de Bulgar yönetimini telaşa ve kendi açılarından acil çözümler aramaya sevk etti. Türklerin bu özelliği güçlü aile yapsına sahip olmalarına dayanmaktadır.
1960-84 arası yapılan her türlü psikolojik baskı, propaganda ve teşviğe rağmen hiç bir Türk, kendiliğinden ad değiştirmeyi düşünmedi. Zorla ad değiştirme işlemine önce Pomaklardan başlandı ve bunların adları 1972-74 arası zorla değiştirildi (bu esnada 200 bin Türkte aynı kaderi paylaştı). Arkasından Türk-Bulgar ilişkileri en iyi seyrettiği 1981-83 arası dönemde aynı işlemler Müslüman Çingenelere tatbik edildi (bu esnada 100 bin Türkte benzer kaderi paylaştı).

Bu çağdışı uygulamalara uluslararası kamuoyunun tepki göstermemesi üzerine Bulgar yönetimi, aynı işlemi tüm Bulgaristan'ı kapsayacak şekilde genişletmiştir. Bulgarlar, 1984 sonbaharında büyük Türk kitleleri üzerine yürüyerek zorla ve kanlı bir şekilde onların adlarını değiştirmeye başladılar. 1985 başlarında Bulgaristan'dan gelen haberlerle Türk ve dünya kamuoyu sarsıldı. Bu ülkede yaşayan Türklere karşı, ad değiştirme, baskı, zulüm ve katliamlar doruk noktasına çıkmıştı. 1984-85 kışının çok ağır geçmesi ve tüm yerleşim birimlerinin dışarı ile bağlantılarının kesilmesini sağlamış; Türk bölgeleri, yabancılara kapatılmış ve mühürlenmişti. Daha sonra asker ve milisler, Türk bölgelerine girerek zorla ad değiştirme başlatmışlar, kabul etmeyenler veya karşı gelenler ise, katliamlara maruz bırakılmıştır. 1985 Martına kadar 3.5 ay içinde katledilen Türk sayısı 800-2500 arasında olmuştur. Bu kanlı ad değiştirme operasyonu, önce Güney Bulgaristan'da başlatılmış, Kasım-Aralık 1984 döneminde bu bölgede yaşayan yarım milyon civarında Türkün adları değiştirilmiştir.
Türkiye'nin tepkisi en yetkili makam Cumhurbaşkanı tarafından Ocak 85'te Bulgar Cumhurbaşkanına gönderilen bir mesajla dile getirildi ve konuya bir çözüm bulunması önerildi. Ancak buna cevap alınamadığı gibi kuzey bölgelerdeki kanlı operasyonlar da tankların desteği ile Şubat'ta tamamlandı. Aslında bu kanlı olaylar, yüz yıldır oynanan ve Bulgaristan'da başka milletlere hayat hakkı tanımayan Bulgar oyununun son sahnesiydi. Daha önce eğitim müfredatları ve Türkçe eğitim yasaklanmış, Türkler sürekli Türkiye'ye göçe zorlanmış ve resmi teşviklerle ad değiştirmeye zorlanmış ama yine Türk varlığı ortadan kaldırılamamıştı. Bu durum, kanlı da olsa sonuçlandırılmalı ve kapatılmalıydı. 1960'dan itibaren Bulgaristan'daki Türkler, Müslümanlaşmış Bulgarlar şeklinde tarih saptırılarak inkar edilmeye çalışılıyordu. Ad değiştirme işlemi, Türkler arasında büyük bir tepki ile karşılanmış ve Jivkof yönetimini şaşırtmıştır. Aslında bu durum, Sovyetlerin izni ve oluru olmaksızın mümkün değildi ve hatta Bulgaristan, Sovyetler tarafından bir deney laboratuvarı olarak kullanılmıştır. O dönemde 4 milyon dolayında olduğu tahmin edilen Bulgaristan Türkleri, kendilerine uygulanan her türlü baskı ve yok etme planlarına rağmen milli kültür ve benliklerini korumaya çalışmışlardır.
Türk basını ve kamuoyu soydaşlarımıza sahip çıktı. Büyük kentler ve üniversitelerde düzenlenen çeşitli toplantılarla Bulgarlar protesto edildi ve kınandı. Ankara Üniversitesi Senatosu'nun yayınladığı 8 Şubat 1985 tarihli bildiri ile Bulgaristan Türklerine karşı yapılan zulüm, baskı ve soykırım sert bir dille kınanmıştır. Daha sonra bunu Üniversitelerarası Kurul'un ve diğer üniversitelerin benzer bildirileri izlemiştir. 19 Şubat 1985'te KKTC Kurucu Meclisi, Bulgaristan Türklerine uygulanan terör ve baskı politikasını kınamıştır. Ocak ve Şubat aylarında bazı hükümet yetkilileri konuyla ilgili, basına çeşitli demeçler verdiler. Daha sonra Şubat ortasından itibaren Başbakan Özal, soruna görüşmeler yoluyla barışçı bir çözüm önerdi. Yine aynı kapsamda; Milli Eğitim Bakanı Metin Emiroğlu Sofya'da yapılan bir BM toplantısında Bulgarların ayıbını yüzlerine vurmuş, Başbakan Özal, BM'lerin 40. kuruluş yıldönümü münasebeti ile genel kurulda yaptığı konuşmada Bulgarları kınamıştır. Ayrıca San Fransisco'da yapılan NATO Genel Kurul toplantısında da bu insanlık dışı muameleler kınanmıştır. 22 Şubat'ta Bulgaristan'a bir nota veren Türkiye, "geniş kapsamlı bir göç anlaşması da dahil olmak üzere sorunların görüşmeler yoluyla çözülmesini" önerdi. Bu notaya 28 Şubat'ta karşılık veren Bulgaristan, Türk teklifini reddetmiştir. Müteakip günlerde iki ülke arasında karşılıklı bir nota düellosu başladı ve 24 Ağustos'a gelindiğinde Türkiye 4. notasını vermişti.
1989 yılında dünya hafif siklet halter şampiyonu Naim Süleymanoğlu, isminin Bulgarcaya çevrilmesi üzerine Türkiye'ye iltica etti. Aynı yıllarda Bulgaristan'dan Türkiye'ye göçen parçalanmış aile dramları Türk televizyon programlarına dahi konu olmuştu (Aysel adlı kız ******nun dramını anlatan Yeniden Doğmak filmi ile). Bulgaristan Türklerinin çile ve ızdıraplar, aynı yılın mayıs ayında Türkiye'ye büyük bir göç dalgası yaratıyor ve kısa sürede göçmen sayısı 313 bini ulaşıyordu. Bu insanlık dramı dünya gündeminde sahipsiz kalırken sadece Türk kamuoyu ve basını konuya özel bir önemle eğilmiştir. Türklerin maruz kaldığı bu insanlık dışı tutum karşısında ünlü Bulgar yazar ve şairi Blaga Dimitrova dahi isyan ederek Bulgar yönetimini kınamıştır. Bu soydaşların bir kısmı, bir süre sonra yeni bir anlaşma ile hak ve birikimlerini alma ümidi belirince Bulgaristan'a geri döndüler. 1980'li yıllardaki asimilasyon kampanyası çerçevesinde Belene kamplarına dolduru-lan Bulgaristan'daki soydaşlar, iktidar ortağı oldu. HÖH'e iki bakanlık verildi.

Bulgaristan'da 17 Haziran'da yapılan parlamento seçimlerinde hiçbir siyasi gücün tek başına iktidara gelecek oranda oy elde edememesinin ardından dün, eski Kral II. Simeon'un başkanlığında kurulacak koalisyon hükümeti için protokol imzalandı. Protokolle beraber, Bulgaristan'da yaşayan Türklerin oluşturduğu Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH) koalisyon ortağı oldu. Hak ve Özgürlükler Hareketi ile birlikte Balkanlar'da yaşayan Türkler 1912 yılından beri ilk kez iktidara gelmiş oldular. Makarios dönemi Kıbrıs Cumhuriyeti hariç tutulduğunda, Türkiye dışında Türkler, azınlık kabul edildikleri bir ülkede ilk kez hükümet ortağı durumuna geldiler.




Facebook sayfamızı beğenin.
    
Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 29-09-2009   #4
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Feb 2008
Nerden
@NK@R@
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
125
231 Mesajına
516Teşekkür Aldı
  


>> Faşist Dönem

Bulgaristan kurulduğunda birçok yörede Türkler çoğunluktaydı. Bu durum göçlerle azaltıldı. 1934 sonrası Bulgarlar, bir toprak ihtilali yaparak Türklerin elindeki arazilere el koydular. II. Dünya Savaşı başladıktan sonra Bulgaristan, 1 Mart 1940'ta Berlin Paktı'na girmiş ve Almanya safında savaşa katılmıştır. Çünkü Bulgarlar; Dobruca, Makedonya ve Batı Trakya'yı almak istiyorlardı. 1 Aralık 1943 Tahran Konferansı'nda müttefikler, Bulgaristan'ı Sovyet nüfuzuna bırakma kararı aldılar. Bunun üzerine Rusya'nın yardım ve desteği ile kurulan gizli vatan cephesi militanları 1942'de Bulgaristan'da bir iç savaş başlattılar. Bulgar toprakları, 5 Eylül 1944'ten itibaren Sovyet Kızıl Ordusu tarafından işgal edildi; 15 Ekim 1944'de ise ülke, Bulgaristan Halk Cumhuriyeti adını aldı. Savaş sonrası 1946'da yapılan referandumla da ülke, sosyalist aile üyelerinden biri olmuştur.
1944'de yönetime gelen komünistler, azınlık desteğini temin için önce baskı politikasına son verdi. Ancak 1946 sonrası özel okul statüsündeki Türk okullarını devletleştirdi ve arkasından da tek tip bir sosyalist Bulgar toplumu oluşturmaya kalkıştı. Okullardan din derslerinin kaldırılmasını Türkçenin yasaklanması ve Türk adlarının değiştirilmesi izlemiştir. Bu dönemde Türk azınlık okullarının sayısı, 1200'e kadar ulaşmış, Türkçe kitaplar bile basılmıştı. Bulgarca hariç diğer tüm dersler Türkçe yapılan bu okulların giderleri, soydaşlarımız ve vakıflar tarafından karşılanmaktaydı. Ancak 12 Ekim 1946'da çıkarılan bir yasa ile; okul ve camilere ait vakıflar kamulaştırılmış, özel statüdeki Türk okulları devletleştirilmiş ve Eğitim Bakanlığı denetimine girmiştir 1944 öncesi Türk okullarında 23 olan ders kitap adedi, 1953/54 öğretim yılında 85'e yükselmiştir. Türk okulları ve bu okullarda okutulan ders kitaplarındaki artış, Türk çocuklarına komünist ideoljiyi aşılama niyetine dayanmaktadır. Böylece Türklerin gelecekle ilgili endişeleri artmış ve göç istekleri kamçılanmıştır. Ancak II. Dünya savaşı esnasında Türklerin satacakları mal bedellerini ülke dışına çıkartma yasağı göçü engellemiştir.
Türk azınlık okullarının devletleştirilmesi sonrası yeni ders kitapları da hazırlanmıştı. 1947/48 öğretim yılından itibaren okutulmaya başlanan bu kitaplar, bir geçiş dönemi kitaplarıydı. Yani bunlar; 1930'ların milliyetçilik, Türklük aşılayan kitaplarına benzemediği gibi komünist ideolojinin propagandasını da içeren kitaplar değildi. Müteakip yıllarda Bulgaristan Türk azınlık okul müfredatları, belirli bir plan ve program dahilinde sürekli değiştirilerek Türk çocuklarını komünistleştirme istikametinde gelişmiştir. Hatta bu uygulama kapsamına kreş ve anaokulları da dahil edilerek ve buralarda da Bulgarca eğitim verilmiş ve komünist terbiyenin ilk tohumları atılmıştır. Genel komünist eğitim sistemi içinde Türkiye yabancı ve bir düşman devlet olarak öğretilirken; Sovyetler Birliği, sonsuz hayranlık ve minnet duyulacak bir anavatan olarak öğretilmiştir (1986: 196-232).
Türkiye'nin bağımsızlığını kazanması akabinde Türkiye ve Bulgaristan arasında 18 Ekim 1925'te Ankara imzalanan ikamet sözleşmesi ile Bulgaristan'dan Türkiye'ye göçler konusu hukuki temellere oturtuluyordu. Bu sözleşme sonrası yıllarda da çeşitli Türk göçleri yaşanmıştır. Örneğin 1923-39 yılları arasında yaklaşık 200 bin soydaş Türkiye'ye gelmiştir. II. Dünya Savaşı başları ve sonrası yıllarda ülke dışına çıkışlar yasaklanmış olduğundan benzer göçlerde bir yavaşlama olmuş ve böylece göçmen sayısı 20 binde kalmıştır.



Facebook sayfamızı beğenin.
    
Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 29-09-2009   #5
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Feb 2008
Nerden
@NK@R@
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
125
231 Mesajına
516Teşekkür Aldı
  


DEVAMI


Türkiye'nin Milli Mücadeleden başarı ile çıkması ve bağımsızlığını kazanması, Bulgaristan Türk gençliğini de sevince boğmuştu. Böylece çeşitli kültürel ve sportif amaçlı birçok gençlik kulüpleri kuruldu ve kısa sürede tüm Bulgaristan Türk yörelerine yayıldı. Bu spor kulüp temsilcileri 1924'de Rusçuk'ta birincisi olmak üzere her yıl farklı bir şehirde kongreler tertip ettiler ve bir birlik oluşturarak müşterek hareket etme kararı aldılar. Bu tür toplantıların üçüncüsünün düzenlendiği 1926 Varna kongresinde Bulgaristan Türk Spor Birliğinin adı "Turan" olarak değiştirildi. Atatürkçü bir çizgide bulunan Turan dernekleri, çok kısa bir süre içinde Türklerin bulunduğu hemen tüm birimlere yayıldı. Ayrıca bu derneğin yayın organı olarak Turan adlı bir gazete de 1928'de yeni Türk harfleri ile basılmaya başladı. Çok kısa bir sürede Bulgaristan Türk gençleri arasında Türklük bilincinin oluşması ve Atatürkçülük fikirlerinin yayılmasına vesile olan Turan derneği, sekizinci ve son kongresini 1933'de Rusçuk'ta yaptıktan sonra ertesi yıl kapatıldı. Kapatıldığında bu dernek, 95 şube ve 5 bin aktif üyeye sahipti.
18 Ekim 1925'te imzalanan Türk - Bulgar Dostluk Anlaşması, Neuilly Antlaşma kapsamındaki azınlık haklarını Bulgaristan Türklerine ve Lozan Antlaşması kapsamındaki azınlık haklarını da Türkiye'de yaşayan Bulgarlara uygulanmasını karar altına almıştır. Yine bu anlaşmaya göre; her iki ülkede azınlık konumunda bulunan Türk ve Bulgarlar, yanlarına taşınabilir mallarını alarak serbestce göç edebileceklerdi.
1930'lı yıllarda Bulgaristan'daki soydaşlar üzerine baskılar artmış, yeni yazı yasaklanmış ve birçok Türk okulu kapatılmıştır. Yine bu kapsamda Bulgar yönetimi bir dizi karar alarak soydaşlarımızın Türkiye ile kültürel bağlarını koparmak ve birliklerini zayıflatmak veya onları Türkiye'ye göçe zorlama gayretleri içine girmiştir. Bu kapsamda; Türkiye'ye göçü teşvik, aydın din adamlarını görevden uzaklaştırma, okullarda tekrar Arap harfleri ile eğitime geçme gibi politikalar uygulanmıştır. Bu arada Atatürk'ün gayretleri ile 9 Şubat 1934'te kurulan Balkan Paktı'na Bulgaristan, komşularına ait topraklar üzerinde işgal emelleri olmasından ötürü katılmamıştır.
Bulgaristan Türkleri, 31 Ekim - 3 Kasım 1929 tarihleri arasında 450 delegenin katıldığı Sofya'da bir Milli Kongre düzenleyerek problemlerini tartışmış ve çözümü doğrultusunda kararlar almışlardır. Kongrede çeşitli sorunların ele alındığı şu altı komisyon oluşturulmuştur: Maliye, Müftülükler ve Şeriye Mahkemeleri, Hayır Kurumları, Maarif, İslam Cemaatleri ve Vakıflar. Müftülükler Komisyonu; bu kurumların ıslahı, müftülerin seçimle gelmesi ve keyfi görevden alınmaması gibi kararlar almıştır. Maarif komisyonu ise, yeni Türk alfabesi ile eğitime karar vermiştir. Ayrıca diğer kararlar; Türklere uygulanan okul vergilerinin hafifletilmesi, okul bütçelerinin müftülerce onaylanması, hükümetçe alınan okul tarlalarının iadesi gibi hususları içeriyordu. Daha sonra bu kongre kararları Bulgar hükümetine iletilmiştir. Bu ve benzeri kararlar, hükümetçe dikkate alınmadığı gibi Türk eğitimi üzerindeki baskılar daha da artırıldı. 1930'lardan itibaren Türk okullarını kapatma politikası, 1946'da bu okulların devletleştirilmesi ve eğitim dilinin Bulgarca yapılması ile doruğa çıktı. Ayrıca 1934 hükümet değişikliği akabinde kongreye iştirak edenlere karşı Bulgarlar, açıktan cephe almıştır. Böylece müşterek hareket yeteneğini kaybeden soydaşlarımızın hakları, Bulgar yönetimlerince daha kolay gasbedilmiştir.



Facebook sayfamızı beğenin.
    
Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 29-09-2009   #6
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Feb 2008
Nerden
@NK@R@
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
125
231 Mesajına
516Teşekkür Aldı
  


>> Bulgaristan Türklerinin Durumları

XVIII. yy başlarında Çar Petro, sıcak denizlere ulaşmadan Rusya'nın varlığını sürdürme ve büyümesinin mümkün olamayacağını belirtiyor ve bunu milli bir amaç olarak gelecek kuşaklara gösteriyordu. Bu amacın gerçekleşmesi, Osmanlı Devleti ile yapılacak savaşlara ve kazanılacak topraklara bağlıydı. Çar Petro komutasındaki Rus ordusunun 1711'de Osmanlı ordusu karşısında bozguna uğramasına rağmen 1768 ile 1829 yılları arasında yapılan 6 savaşı da kazanan Ruslar, Kırım, Ukrayna, Kafkasya ve Kuzey Azerbeycanı alarak Balkanlar ve Doğu Anadolu'da karadan ve Kara Denizde ise, denizden Osmanlı Devleti ile ortak sınıra sahip olmuştu. Aynı dönemde Osmanlı Devleti, bilim ve teknolojide geri kaldığı gibi iç çekişme ve huzursuzluklar, askeri ve idari kadrolardaki görevlilerin rekabet ve kutuplaşmaları gibi bir çok nedenlerle her geçen gün gerileme ve zayıflama emareleri başgöstermiştir.
Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu bu şartlara bir de ağır Rus baskı ve oldukça yıpratıcı savaşlarının eklenmesi ile durum daha da vahimleşmişti.XIX. yy'da çeşitli Balkan halkları, Rusyanın kışkırtması ile bazı isyanlara teşebbüs etmişlerdir. Ruslara ağır bir darbe indirmeden Osmanlı Devletinin rahat bir nefes alamayacağını gören Reşit Paşa, mahir bir diplomasi ile İngiltere, Fransa ve Sardunya devletleri ile ittifak kurarak Ruslara karşı Kırım Savaşını başlatır. 2.5 yıla yakın süren ve çok kanlı geçen muharabelerden sonra müttefik orduları, Rus birliklerini ağır bir yenilgiye uğratır ve 1856'da Kırım'ı işgal eder. Kırım Savaşı sonunda imzalanan Paris Antlaşması ile Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğü teminat altına alınmış, Kara Deniz tarafsız bir hale getirilmiş ve bu sularda tersane ve donanma bulundurulması yasaklanmıştır. Bu durum, belirli bir süre için de olsa Türkiye'yi rahatlatıyordu.
Diğer Balkan milletleri gibi Bulgarlar da, milliyetçilik duyguları ve Rusya'nın teşvik ve tahrikleri ile XIX. yy'da Osmanlı Devletinden ayrılarak bağımsız bir devlet kurma çabası içine girmişlerdir. Bulgar milliyetçiliği; Fransız ihtilalinin etkisi, eğitim faaliyetlerinin yaygınlaşması, Bulgar kilisesinin Fener Rum kilisesinden ayrılarak bağımsız olması ve etki alanının da daha sonra kurulacak Bulgaristan coğrafyasını kapsaması gibi sebeplerle gelişmiştir. Rusyanın teşvik ve tahrihleri ise, Balkanlarda kurulacak ve Ege Denizinde sınırı olacak bir devlet vasıtası ile sıcak denizlere açılma hesabına dayanmaktadır.
Kırım'da yediği darbe sonrası Rusya, Osmanlı Devletine karşı saldırgan tutumunu bir süre için tehir etmekle birlikte, bir taraftan çeşitli yardım dernekleri vasıtası ile Panslavist bir siyaset güderken diğer taraftan da Paris Antlaşma hükümlerini değiştirmek için fırsat kollamıştır. Müteakip zaman diliminde Rus teşvik, tahrik ve desteği ile Balkanlarda çeşitli isyan hareketleri görülmüştür. Bu tür hadiseler, Osmanlı Devletinin zamanında aldığı çeşitli idari ve askeri tedbirlerle bastırılmıştır.

Ancak Rusların hasretle beklediği fırsat, Eylül 1870'de Fransa'nın Prusya'ya yenilmesi ile oluşuyordu. Birliğini sağlayan Almanya, Avrupa'daki tüm hesap ve kuvvet dengelerini değiştirmektedir. Rusya, Paris Antlaşmasını imzalayan devletlere 31 Ekim 1870'de gönderdiği nota ile, artık Kara Deniz'in tarafsızlık statüsü ile burada tersane ve donanma bulundurma yasağını kabul etmeyeceğini bildirmiştir. Bunun üzerine imzalanan Londra Protokolü ile de, Rus talepleri kabul edilir. Akabinde Rusya, Osmanlı tebaası Balkan haklarını silahlandırma ve kışkırtmayı daha da artırır. Bu durumda çeşitli Bulgar isyanları olmuşsa da, her seferinde Osmanlı ordusu duruma hakim olmuş ve isyanları kısa sürede bastırmıştır. Daha sonra Ruslar, Almanya ve Avusturya ile hazırladıkları Berlin Muhtırasını, Osmanlı devletine vermiştir (11 Mayıs 1876). Ancak buna İngiltere'nin katılmaması ile de muhtıra geçersiz kamıştır. Arkasından Ruslar, Sırbistan ve Karadağ'ı Osmanlı develetine karşı savaşa sürmüş ve İngiliz kamuoyunu etkilemek içinde, "Türklerin Bulgarları katlettiği" şeklinde asılsız bir propoganda başlatmıştır.
Avrupa'nın desteğini temin eden Rusya, Sırbistan ve Karadağ'ın yenilmesi üzerine, Türkiye'ye bir ültümatom vererek askeri harekatı derhal durdurmasını istemiştir. Daha sonra İstanbul'da bir konferans (Tersane) toplanmış ve "Sırbistan ve Karadağ'a toprak, Bosna-Hersek ve Bulgaristan'a otonomi vermesi" Osmanlı Devletine iletilmiştir. Bu talebin Türklerce reddedilmesi üzerine Rusya, bir taraftan diplomasi ile diğer Avrupa devletlerinin muhtemel savaşta tarafsız olmalarını temine çalışırken diğer taraftan da büyük askeri hazırlıklara başlamıştır. Bu arada 30 Mart 1877'de imzalanan Londra Protokolü (Tersane kararlarını içeren), Osmanlı devletine iletilmiş ve reddedilmiştir. Bunun üzerine Rusya, Avrupa hukuğunu koruma bahanesi ile 24 Nisan 1877'de Osmanlı devletine bir savaş başlatmıştır. Böylece Türk tarihinde 93 Harbi olarak anılan Balkanlarda Tuna ve Kuzey Doğu Anadolu'da Kafkas cephelerinde cereyan eden büyük ve kanlı bir savaş yaşanmıştır. Savaşın başlaması ile Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya ve Avusturya tarafsızlık ilan ederken; Romanya, Sırbistan ve Karadağ ile Bulgar çeteleri Rusların safhında savaşmışlardır. Gazi Osman Paşa ile Plevne'de ve Ahmet Muhtar Paşa ile de Doğu Anadolu'da bazı başarılar elde edilmişse de, bu savaş, Türk tarihinin en büyük felaketlerinden biri olmuştur. Türklerin bu savaşı kaybetmesi; mali güçlükler, iaşe ve cephane eksikliği, tecrübeli subayların yetersizliği, kumandanlar arası ihtilaflar ve harbin saraydan idare edilmesi gibi sebeplere dayanmaktadır.
Savaşın kaybedilmesinden sonra Türk ve Rus heyetleri arasında 3 Mart 1878'de Yeşilköy Antlaşması imzalanmıştır. Buna göre; Doğu Anadolu ve Rumeli'de büyük Osmanlı toprak kaybının yanısıra Romanya, Sırbistan ve Karadağ'ın bağımsızlığı ve Tuna eyaletinde kurulacak geniş bir Bulgaristan Prensliği de kabul ediliyordu. Ancak büyük Avrupa devletleri, Yeşilköy Antlaşmasını kendi çıkarlarına uygun bulmayarak 18 Haziran 1878'de Berlin Kongresini tertiplemişlerdir. Buna göre; Doğu Anadolu'daki bazı yerler Osmanlı'ya iade ediliyor (Beyazit ve Eleşkirt), Romanya, Sırbistan ve Karadağ meselesi aynen kabul ediliyor, Büyük Bulgaristan küçültülerek Balkan Dağları kuzeyinde oluşuyor, Makedonya ve Balkan Dağları ile Ege Denizi arası topraklar Osmanlıya bırakılıyordu. Ayrıca Balkan Dağları güneyinde kısmi özerk statüde "Doğu Rumeli" adlı yeni bir eyalet kuruluyordu. Böylece 93 Osmanlı Rus savaşı ve sonucunda imzalanan Berlin Antlaşması ile, nüfusunun yarıdan fazlası Türk olan bir Bulgaristan devleti doğmuştur.



Facebook sayfamızı beğenin.
    
Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 29-09-2009   #7
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Feb 2008
Nerden
@NK@R@
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
125
231 Mesajına
516Teşekkür Aldı
  


>> Bilimsel, Kültürel ve Sportif İlişkiler

Bulgarlarla Türkler arasında kültürel işbirliği ve yakınlaşmanın taşıdığı önem siyasi ve ekonomik olduğu kadar bilimsel ve kültürel açıdan da incelenmeye değer.
1877-1878 Osmanlı-Rus savaşından sonra, iki toplum arasındaki kültürel işbirliği belirgin bir aşama gösterme; ancak bir ara gelişen kültürel ilişkiler birkaç edebî eserin çevrisi üzerinde yoğunlaşır. Yirminci yüzyılın ilk 20-30'lu yılları Türk toplumunun tarihî evriminin en çalkantılı dönemidir. Eskimiş doğmalar, köhnemiş gelenekler yok olmuş, yeni bir sosyal düzen, yeni bir kültür, yeni bir ideoloji doğmuştur. Türkiye Cumhuriyeti dünya tarihi sahnesindeki yerini almıştır.

Bu dönemde Bulgar-Türk kültürel ilişkileri belirli bir aşama göstermektedir.
1924 yılının sonlarına doğru, bir grup Bulgar aydının girişimiyle Sofya'da bir Bulgar-Türk Cemiyeti kuruldu, temel ilkeler saptandı. Süresiz başkanlığa Sofya Üniversitesi'nde Mali Bilimler profesörü Petko Stojanov getirildi. Dernem yönetim kurul Trajko Popov (sekreter), Panco Dorev (ikinci başkan), Petar Mutafciev (üye) ve diğerlerinden oluşuyordu. Daha sonra yönetim kuruluna Dimitar Pandov, Pavel Satev, Boris Ackov, Galab D. Galabov vb. getirildi. Bulgar-Türk Cemiyeti'nin amacı, iki komşu millet arasında ekonomik, siyasi, kültürel bağları sağlamlaştırmaya katkıda bulunmaktı. Karşılıklı ziyaretler, konferanslar, geceler vb. düzenlendi. Uzunca bir süre sonra 1931'de, Ankara'da Meclis üyesi ve siyaset adamı Fazıl Ahmet Bey başkanlığında Türk-bulgar Cemiyeti kuruldu. Türk-Bulgar Cemiyeti de aynı amaca yönelikti.

Ünlü Bulgar kültür elçilerinden iki yazar Dora Gabe ve Jordan Stubel ve bir sanatçı Vela Useva-Karalijceva, Cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye'yi ziyaret eden ilk kişi oldular. İstanbul'da Eylül 1924'te düzenlenen büyük bir Polonya Sanayi Sergisi'nin açılışına katıldılar. Bu fırsattan yararlanarak eski Osmanlı başkentinin görülmeye değer yerlerini gezdiler ve yeni cumhuriyetin aydın kesimiyle temas kurdular.1924 yılında Bulgaristan'ın eğitimi ile ilgili yayın organlarında Türk eğitim sistemi ve Türk eğitimcilerinin faaliyetleri konusunda yazılar yer aldı. İki ülkenin eğitim örgütleri arasında ilişki kurulması yolunda girişimlerde bulunuldu. Edirne Lisesi ilk ve orta bölüm öğretmenlerinden kalabalık bir grup, Milli Eğitim Bakanlığı baş müfettişi başkanlığında 1925 Eylülünde Bulgar eğitim sistemi ve ders programı konusunda bilgi almak üzere Bulgaristan'a gitti. Kısa süreli bu ziyaretleri sırasında Sofya'daki Etnografya Müzesi'ni, hayvanat bahçesini, Parlamentoyu ve diğer kuruluşları gezdiler. Başkent dışında, Bulgaristan Türklerinin kültürel gelişimini ve yaşam biçimini görme fırsatını buldukları Ruse, Sumen, Razgrad ve diğer yerleşim bölgelerini ziyaret ettiler.
Türk eğitimciler Bulgaristan gezisinden çok memnun kaldılar. İstanbul gazetesi Sabah'ın bir yorumuna göre Tür öğretmenlerinin Bulgaristan'daki sıcak karşılanmaları, iki toplum arasındaki dostluğun kutlanmasıydı. Altı yıl sonra 9 nisan 1931'de Sofya II. Erkek Lisesi öğretmenlerinden bir grup Edirne'ye geldi. Edirne'deki meslektaşları kendilerin büyük bir içtenlikle karşıladılar. Bulgar konuklar şehir müzesini, Sultan Selim ve Sultan Murat camilerini ve diğer ilginç yerleri ziyaret ettiler. Şehrin kız lisesinde konuklar şerefine özel bir konser düzenlendi. İki ülkenin lise hocaları, kendilerin ilgilendiren konularda -öğrenim sistemi, öğretim programı, öğretim metotları - uzun uzun görüşme fırsatı buldular. Bu vesileyle Edirne'de basılan Milli Gazete'de Kadri Oğuz tarafından Türk-Bulgar Dostluğu başlıklı bir baş makale yayımlandı. Yazıda içten ve dostane bir ifadeyle şunlar yazılıydı: "Sofya'dan gelen 24 lise öğretmeni ve 3 eğitmenin Edirne'yi ziyaretleri sırasında iki toplumun eğitimcilerinin nasıl karşılaştıklarına tanık olduk, bir gün, hatta bir saat içinde birbirleriyle kaynaştılar... bu şekilde kurulan karşılıklı samimi bağların, günden güne sağlamlaşacağını umuyoruz".
1926 Kasımında, Türkiye maliye Bakanlığı adına altı üyeden oluşan bir heyet Sofya'ya gitti. Türk uzmanlar Bulgar vergi mevzuatı ve Bulgaristan'da uygulanan dolaysız vergi sistemiyle ilgili incelemelerde bulundular. Heyetin başkanı, Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğü müdür yardımcısı Şefik Bey'di. Konuklar Sofya'yı, Dupnica'yı, Pernik'i ve dolaylı ve dolaysız vergi uygulamalarını yerinde inceleme imkanını buldukları diğer yakın yerleşim bölgelerini gezdiler.
Bu dönemde Bulgaristan'da özellikle Türk edebiyatı eserleri tanınmaktaydı. En ünlü Türk yazarlarının eserleri Bulgarca'ya çevrilmişti. Bunlar arasında çok beğenilen eserleri önemli yer tutuyordu (Halide Edip'in "Ateşten Gömlek", "Vurun Kahpeye" vb.) Sofya'da çıkan SVOBODNO REC gazetesi, tanınmış Bulgar kadın yazarı Anna Kamenova'nın hazırladığı Edebiyatlar ve Sanatlar sütununda halide Edip'in edebi kişiliği konusunda geniş bir makale yayınladı. Makalenin başlığı "Türk Georg Sand'ı" idi. Devamında şunlar yazılıydı: "Genç Türkiye'nin kurucuları arasında bir kadın uzun süreden beri seçkin bir yere sahip bulunmaktadır. Bu enerjik ve spirituelle kadına George Sand adını vermek yerinde olur. Yeni Türk edebiyatını çok sayıda okuyucusu olan ve beğeni kazanmış sayısız romanla zenginleştirmiştir. Halide Edip. Türk kadının kültürel bağımsızlığını kazanması yolunda gönülden mücadele verenlerin başında gelir. Halide Edip'le ilgili bir başka makale de Varna'da basılan edebiyat ve sanat dergisi ZENSKO OGLEDALQ'da yayımlandı. Makalede şöyle deniliyordu: "Halide Edip, en ünlü kadın yazarlardan biridir. İlk yapıtları savaşın ilanından sonraya rastlar. Ününü borçlu olduğu "Ateşten Gömlek" romanında, savaşta gördüklerini kendine özgü ve büyüleyici bir tarzda kaleme almıştır. Savaşla geçen yılların etkisiyle yazdığı ikinci romanı, psikolojik bir tahlil olduğu kadar çok da ilginçtir". (Vurun Kahpeye"den söz edilmektedir).
İlerici siyasi fikirlerin odak noktası, edebiyat ve bilim dergisi NAKOVALNİA,1926'da çıkan sayılarından birinde, tanınmış yazar Dimitar Poljanov'un kaleminden, Tevfik Fikret'in şiiri Victor Hugo'yu anımsatır. Şiir, büyük bir insan sevgisinin ve merhametin izlerini taşımaktadır. Mısralar zengin ve ahenklidir... Tevfik Fikret Türk şairleri arasında şüphesiz ilk sırayı alır". Derginin aynı sayısında Fikret7in, D. Poljanov ve M. Ayvazov tarafından çevrileri yapılmış iki şiiri yayımlandı: Gelecek ve Kutsal Savaş.


1926 yılının sonlarına doğru, sayfalarında Bulgar ve dünya edebiyatına geniş yer veren haftalık VESTNİKNA ZENATA Gazetesi, Türk kadınıyla ilgili özel bir makale yayımladı. Damyan Kalfov'un kaleme aldığı bu uzun makale şu başlığı taşıyordu: Edebiyat ve Sanat Dallarında Türk Kadını. Yazar dergide çok sayıda Türk kadınının -yazar, sanatçı, ressam, kompozitör, milimle uğraşanlar - eserlerini sıralamaktaydı. Damyan Kalfov özellikle kadın yazarlar konusunda şunları söylüyordu: "Edebiyat dünyasında kadının en ünlü temsilcisi Halide Edip'tir. Kendisi yurtseverlik duygularının işlendiği çok sayıda romanın yazarıdır... Aynı zamanda eski rejimde ve Cumhuriyetin ilanından sonra ülkenin sosyal ve siyasî hayatında rol almış ilk Türk kadınıdır. Her zaman kültürel kadın örgütlerinin başında olmuştur... Halide Edip'ten sonra Türk okuru tarafından çok beğenilen bir romanın yazarı olan Suat Derviş'i de anmak yerinde olur". Gazetenin aynı nüshasında Türk kadın şairleri Hiday ve Refik, Şeyda Rıfat, Zübeyda Şaplı'nın Damyan Kalfov ve Dimitar Simidov tarafından çevrilmiş şiirleri yayımlandı.
Yazar Dimtar Şişmanov, SLOVO (1929) Gazetesi'nde çıkan Türk Edebiyatı adlı makalesinde, Balkan milletleri, bu arada Bulgar ve Türk milletleri arasında karşılıklı birbirini tanımanın ve kültürel işbirliğinin gerekliliği üzerinde ilginç fikirler öne sürdü: "Balkan yarımadasında yaşayan milletler birbiriyle komşu durumunda olduğu halde, ne Sırp ne Yunan, ne de Romen edebiyatı hakkında bir şey bilmemekteyiz. Türk edebiyatına gelince bu konuda o kadar bilgisiziz ki, nerede ise Türkiye'de edebiyatın var olmadığına inanacağız. Bu doğru mu değil mi? Şayet asırlarca komşu yaşadığımız, bizi bilerek veya bilmeyerek muhakkak etkilemiş olan bir milletin şiir sanatı üzerinde bir şeyler öğrenebilseydik, bu çok ilgin olurdu". Daha aşağıda D. Şişmanov Suat Derviş'in, Ahmet Haşim'in, Yakup Kadri'nin, Ahmet Hikmet'in, Halide Edip'in vb.nin edebi kişilikleri üzerinde durmaktaydı.
NAKOVALNİYA Dergisi'nde yayınlanan makale, Hikmet'in eserleri konusunda büyük ilgi uyandırdı. Şairin eserleri Sviştov'lu Ziya İzmailov ve NiNida Gımzov tarafından Bulgarcaya çevrildi. Bulgar aydınları Nazım Hikmet'in adı ve eserlerinin yanı sıra Reşat Nuri Güntekin'in adını da öğrendiler. Kendisini Çalıkuşu romanıyla tanıdılar. Çalıkuşu romanı 12 Nisan 1931'den itibaren Boris Ackov tarafından yapılan çevirisiyle, Sofya'da basılan ZORA Gazetesinde yayınlanmaya başlandı. Çevirmen mektuplaştığı yazarı uzun süredir tanıyordu. Romanın Bulgar okura sunulması vesilesiyle Reşat Nuri Ackov'a şunları yazdı: "Eserimi beğendiğinize ve onu Bulgarca'ya çevirdiğinize sevindim. Beni beğenen Bulgarlara karşı ben de uzun zamandan beri sevgi beslemekteyim. Bir gün Bulgarca'ya çevrilmiş bir kitabımı görürsem, mutluluk duyarım. Özellikle de bu basında yer alır ve siz de bana bir nüsha gönderirseniz, kütüphanemde seçkin bir yeri olur".
Çalıkuşu romanı Bulgar okurun büyük beğenisini kazandı. Reşat Nuri'nin yetenekleri konusunda Bulgar basınında övgüler yer aldı. Bir başka makale, Bulgar okura, Türk edebiyatı üzerinde bilgi vermekteydi. Makalenin başlığı şuydu: Türkiye'deki Gündelik Basının ve Edebiyatın Seçkin Temsilcileri. Makale, Yunus Nadi, Mahmut Bey, Ruşen Eşref vb. ünlü gazetecilerin faaliyetlerini ve Yakup Kadri, Ömer Seyfettin ve diğer yazarların eserlerini gözden geçiriyordu. Vasil Tabakov'un bir başka makalesinde ise Tanzimat döneminin en önemli kişilerinden biri, Şinasi'nin öğrencisi ve çalışma arkadaşı, yeni Türk gerçekçi edebiyatının kurucusu Namık Kemal'in yaşamı ve eserleri incelem konusu edilmişti.
Tanınmış Bulgar siyaset adamı ve hukukçu Stefan B. Bobcev, iki ülke arasındaki kültürel işbirliği ve Bulgar-Türk ilişkilerinin sağlamlaştırılması konusunda önemli rol oynadı.

Kuruluşunun ilk günlerinden itibaren yeni Türk devletinin yapısına ve politik yaşamına belirgin katkıları oldu. Türkiye'nin modern tarihi ile ilgili yayınlar ve incelemeler onun yetenekli kaleminden çıktı. 1925'te Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluşu adlı makalesini, ertesi yıl Yeni Türkiye'nin yapısı adlı incelemesini yayınladı. 1 Kasım 1926'da Bağımsız Üniversite (Balkan ve Yakındoğu Enstitüsü)'nün bayramının kutlama törenlerinde yaptığı akademik konuşmanın metni bu inceleme'de toplanmıştı. Üniversitenin iki yayın organı Naucen Pregled ve Godisnik Na Svorodniya Üniversitet'de Prof. S. S. Bobcev, bir dizi inceleme yayımladı: Türkiye Cumhuriyeti'ndeki En Son Anayasal, Sosyal ve Kültürel Reformlar, Padişah ve Halife Türkiye'den Ne Zaman ve Neden Kovuldu, Yeni Türkiye'de, Hukukla İlgili Bulgar ve Türk Atasözlerindeki Benzerlikler ve Gelenek ve Görenek Hukuku İçin Taşıdığı Anlamlar, Yeni Türkiye'deki Önemli Siyasal, Sosyal ve Kültürel Reformlar, Yeni Türkiye'de Reformlara ve İcraata Duyulan Özlem vb.
1 Ekim 1927'de İstanbul'da I. Balkan Veterinerlik Konferansı toplandı. Bulgaristan bu bilimsel toplantıda ünlü Bulgar bilim adamı Georgi Pavlov tarafından temsil edildi. Pavlov ilk kez sınır bölgelerinde veterinerlik hizmetleri örgütü sorununu ortaya attı ve genel ekonomik veteriner bölgelerinin kurulmasıyla, sınırlarda salgın hayvan hastalıklarıyla mücadelede, yeni yöntemler önerdi. Prof. Pavlov'un bu önerisi, yeni bir veterinerlik sözleşmesi projesi doğrultusunda sempatiyle karşılandı.
1930 yılının başında Bulgar ve Türk gazetecileri arasında işbirliğinin sağlanması amacıyla temaslar başladı. 2 Ağustos 1930'da, aralarında Falih Rıfkı Atay, Necmeddin Sadak, Hakkı Tarık gibi basın dünyasından ve siyasî çevreden, TBMM üyesi kişilerin de bulunduğu altı kişilik bir Türk gazetecileri heyeti Sofya'ya gitti. Ziyaretlerinin amacı, Bulgaristan'daki yaşamı görmek ve ülkenin gelişimini izlemekti. Yola çıkmadan önce Türk gazeteciler Cumhurbaşkanı Atatürk tarafından kabul edildiler. Atatürk, gazetecilere Türk-Bulgar ilişkilerinin gelişimi üzerine uzun bir beyanat verdi: "Bulgaristan'a gidin. Orada onları sevmeyi öğreneceksiniz. Onlarla samimi bir şekilde konuşun ve onlara, kardeş Bulgar milletine karşı en dostane duyguları belediğimi hatırlatın". Türk gazeteciler Bulgaristan'da 9 Ağustos'a kadar kaldılar. Burgaz, Varna, Sofya ve diğer yerleri gezdiler UTRO Gazetesinde Falih Rıfkı Atay, Türkler ve Bulgarlar başlığı altında bir makale yayımladı. Makalede şunlar yazılıydı: "Türk-Bulgar ilişkilerinin yeni bir döneme girdiği şu anda, hükümete değil, kültür alanında çalışmalar büyük görev düşmektedir. Bu görev bizi bütün fikir ürünlerinde, şarkı olsun, hikaye olsun aramızdaki her türlü hıncı ve öfkeyi yok etmeye zorlamaktadır. Bu düşüncelerimizi acılarına yürekten katıldığımız soylu Bulgar halkına da iletmek isteriz". Türk gazeteciler, yurda dönüşlerinde Bulgaristan'daki gezilerinin izlenimlerini nazik bir dille gazeteleri Vakit, Cumhuriyet, Milliyet, Akşam, Hakimiyet-i Milliye'de anlattılar. Bunlardan en ilginci, Falih Rıfkı Atay'ın izlenimleriydi.
Bulgar ve Türk gazeteciler, Balkan Basın Birliği'nin kurulması yolunda girişimlerde bulundular. Bu amaçla 2-6 Aralık 1930 tarihleri arasında Sofya'da bir konferans düzenlendi. Romen delege A. Clarnet başkanlığında konferansın görevi, Balkan Basın Birliği'nin statüsünü hazırlamaktı. Konferansın çalışmalarına TBMM üyesi tanınmış gazeteci Türk delegesi zeki Mesud Bey faal olarak katıldı.



Facebook sayfamızı beğenin.
    
Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 29-09-2009   #8
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Feb 2008
Nerden
@NK@R@
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
125
231 Mesajına
516Teşekkür Aldı
  


DEVAMI

Sofya'da basılan VREME Gazetesi 1931'de arka arkaya 27 nüsha halinde Mustafa Kemal Paşa'nın Anılarını yayımladı. Çeviri ünlü Bulgar yazarı Gyonco Belev tarafından yapılmıştı. Böylelikle Bulgar kamuoyu, Türkiye Cumhuriyeti devlet başkanı Kemal Atatürk'ün hayatının en ilgi çekici sayfalarını ve çalışmalarını öğrenme imkanını buldu.
Bu Bulgar-Türk kültürel işbirliği ürünlerine, Türk bilim adamlarının Sofya'yı ziyaretlerini de eklemek gerekir. 1932 Ocağında İstanbul Yüksek Mühendislik Okulu Fizik Dersi Öğretim Üyesi Salih Murat Bey, Sofya Üniversitesi Fizik ve Matematik Fakültesi'nde görevli Bulgar meslektaşlarının konuğu oldu. Bulgaristan'da kaldığı iki hafta süresince aşağıdaki konularda üç konferans verdi: Konuşma ve İşitme; Sesin Kaydı ve Yeniden Yayınlanması; Hoparlör, Filtreler, Gramofon Plakları.

1939 Haziran'ının başında Sofya'da Balkan Üniversitelerarası Konferansı düzenlendi. Konferansın konusu, üniversite gençliğinin durumu ve yaşamıyla ilgili sorunlardı. Türkiye Cumhuriyeti bu toplantıda Prof Murat Bey tarafından temsil edildi. Konferansa yoksul öğrenciler, hasta öğrenciler, öğrencilerin kırsal alandaki sosyal çalışmaları, üniversitelerarası işbirliği vb. sorunlar üzerine çok sayıda rapor sunuldu.1930 yılında çok sayıda Bulgar genci İstanbul Üniversitesi'ne bağlı Stomatoloji (Ağız Hastalıkları) Fakültesi'nde eğitim gördü. 1932'de sayıları 100'e ulaşmıştı. 25 Nisan'dan 11 Mayıs 1923'e kadar yaklaşık 80 kişilik kalabalık bir grup lise öğretmeni -tarihçi ve coğrafyacı- Türkiye'yi ilk kez ziyaret ettiler. Resmi olarak Bulgar Milli Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenen bu gezi gerçekte, Bulgar Tarihçileri Cemiyeti, özellikle cemiyet başkanı ünlü Bulgar tarihçisi Prof. Vasil N. Zlatarski tarafından gerçekleştirilmişti. Bu konuda Bulgar konuklarla ilgilenmek üzere İstanbul'da özel bir komite oluşturuldu. Komite Milli Eğitim Bakanlığı genel müfettişi Zeki Bey, İstanbul Üniversitesi Filoloji ve Tarih Fakültesi Dekanı Prof. Muzaffer Bey, Erkek Öğretmen Okulu Müdürü Saffet Bey, Galatasaray Lisesi Müdürü Feci Bey vb. tarafından oluşuyordu. Prof Zlatarski İstanbul'un 1453'te II. Mehmed tarafından Zaptı konulu konferans verdi. Bulgar konuklar ayrıca Mudanya, Bursa ve sayfiye bölgesi Yalova'yı ziyaret etme imkanı buldular. Orada Atatürk tarafından sıcak bir biçimde kabul edildiler. Türkiye Cumhuriyeti'nin kültürel, ekonomik, sosyal yaşamının çeşitli yönleri hakkında yakından bilgi alma imkanları oldu ve katıldıkları geziden unutulmaz anılar taşıdılar. Bulgar eğitimciler, tarih, coğrafya, resim, beden eğitimi ve diğer derslerin eğitiminde gösterilen titizlikten çok duygulandılar. Bu geziye katılmış olan bir lise öğretmeni notlarında şöyle yazıyordu: "Tarih ve coğrafya dersleri için projeksiyon aletleriyle donatılmış özel amfiteatrlar var... Birkaç yılda Türkiye, Kültürel alanda kalkınmak için büyük çaba göstermiştir...Türkiye'den kendini bulduğu, kültürel alanda kalkınmasında en doğru yolu seçtiği, asırlarca süren zulme rağmen milletin yok olmayan enerjisini yavaş yavaş canlandırdığı ve yeniden doğmasının sağladığı konusunda edindiğimiz kesin izlenimlerle ayrılıyoruz".
1923 Ekim sonu ile kasım başına doğru, aralarında İstanbul Ünivertisesi'ne bağlı Tıp Fakültesi'nden profesörlerin de bulunduğu bir Türk tıp heyeti Sofya'ya gitti. Heyette bilim adamlarından Prof. Dr. Akil Muhtar Bey, Prof. Dr. Akif Şakir Bey, Prof. Dr. Salih Zeki Bey ve diğerleri bulunuyordu. Türk doktorlar, Sofya Üniversitesi Cerrahi Kliniği'nin konuğu oldular ve burada kliniğin teşkilatı ve çalışma yöntemleri konusunda bilgi aldılar.1930 yılının başında Türkiye Cumhuriyeti'nde yeni bir alfabenin (Latin alfabesi) kullanılmağa başlanması, kütüphanelerin ve okuma salonlarının açılmasında büyük gelişme sağladı. Yeni Türk aydınının oluşmasında kütüphanelere büyük görev düşüyordu. Varna Milli Kütüphanesi müdürü Dobrin Vasilev, 1932'de İstanbul'a geldi ve burada Türkiye cumhuriyetinin kütüphane ve okuma salonu açma çalışmalarını inceledi. Bulgaristan'a döndükten sonra bu konuyla ilgili özel bir makale hazırladı. Makalede özellikle şunu belirtiyordu: "Türkiye'deki kütüphaneler ve okuma salonları şimdi devrimci bir anlayışla canlanmış durumdadırlar". Aynı kütüphane konusu, gazeteci P. Dacev tarafından yayınlanan bir başka makalede de dile getirildi. Dacev gezici okul kütüphanelerine ve genç neslin eğitiminde oynadığı role dikkat çekiyordu. Balgarska istoriceska biblioteka serisinde, Türkiye'deki müzeler başlıklı makale yayınlandı. Yetkililerin eski müzeleri yeniden düzenleme, orijinal koleksiyonlara sahip yeni müzeler kurma çabasına girmelerinin önemine değiniyordu.
Bulgar-Türk kültürel işbirliği yıllığında ayrıca Bulgar sanatçı topluluklarının Türkiye turneleri de yer almaktaydı. 1931 Kasımında Sofya Cooperatif Tiyatrosu, İstanbul ve Ankara'da temsiller verdi. Tiyatronun komedi oyunları yalnız İstanbul'da, Theatre Français salonunda 25 temsil vermişlerdi. Her temsilde salon ağzına kadar doluydu. Halk, komik tablolarda Türkçe oynayan sanatçılar Asen Ruskov, Tinka Kraeva ve İvan Stanve'i uzun alkışlarla karşılıyordu. Ankaralılar da topluluğu aynı alkışlarla karşıladılar. Bu konuda sanatçı Mimi Balkanska şunları anlatıyor: "Ankara'da oynadığımız tiyatro çok güzeldi. Beyaz mermerden inşa edilmişti ve en modern teknik araç gereçle donatılmıştı. Bir parter, bir balkon ve localardan oluşuyordu. Altı temsil verdik. Bütün yerlerin parası Kemal Atatürk tarafından ödenmişti. Her akşam yalnız başına orta büyük locada yerini alır, maiyetindekiler ve diğer ülkelerin diplomatik temsilcileri yakın localara yerleşirlerdi. Parterin kapıları herkese bedava açıktı... Bir gece, temsil bittikten sonra Kemal Atatürk'ün locasına davet edildi. Orada Cumhurbaşkanı bize temsilden duyduğu mutluluğu beyan etti, biz de içten teşekkürlerimizi sunduk. Bir zamanlar Sofya'da askerî ataşe olarak bulunmuştu ve yeniden Bulgarca konuşulmasını işitmekten dolayı çok mutluydu. Bize Bulgarca'yı unutmadım dedi. Ertesi akşam Valentinov'un, konusu Jön Türklerin İhtilali, Müslümanların giydiği fes ve çarşafın kaldırılmasıyla ilgili bir Rus opereti olan Haremin Gizleri'ni sahneledik. Kemal Atatürk'ün operete ilgili beğenisini öğrenmek bize çok ilginç gelmişti. Bu nedenle fikrini öğrenmek üzere bizi bir kez daha kabul etmesini rica ettik. Bizi gülerek karşıladı. Bu Ruslar güzel bir Türk opereti bestelemişler dedi. Bulgaristan'da da başarı kazandı mı? Diye sordu. Biz de evet diye yanıtladık. Bu beni sevindirir diye cevap verdi".
Bütün eleştirmenler Theatre Cooperatif'in sahnelediği oyunu, özellikle baş kadın oyuncu Mimi Balkanska'yı çok beğendiler. Basında yer alan bazı yazılar şöyleydi: "Bulgar operet topluluğu, kendi tiyatrosunu oluşturan ve kanıtlayan, bağdaşık bir bütün sunan belki de ilk topluluktur. Bize, İstanbul'un aydın kesiminin beğenisini kazanmış özgün bir şey getirmişlerdir... Her şeyden önce sanatçıların oyun güçlerini belirtmek gerekir. On beş günden fazla bir süredir Pera salonlarında, balkan ülkeleri arasında bir yakınlaşma için yaratılmış bir isim olan Madam Mimi Balkanska'nın çekiciliğinden ve güzelliğinden söz edilmektedir".
13 Haziran 1932'den itibaren sanat yönetmenliğini Boris Conev'in yaptığı, Plevne'den gelen Balgarska kitka halk dansları topluluğunun Türkiye Cumhuriyeti'ndeki turnesi başladı. Topluluğa Bulgar Taşra Basını Birliği'nden çok sayıda gazeteci eşlik etmekteydi. Türk gazeteciler gerek Ankara'da gerekse İstanbul'da meslektaşlarını büyük bir coşkuyla karşıladılar. Bulgar gazeteciler Ankara'da Meclis Başkanı Kazım Paşa, Cumhuriyet Halk Partisi başkanı Recep Peker ve Marmara Köşkü'ndeki ikametgahında onurlarına büyük bir resepsiyon veren Cumhurbaşkanı tarafından kabul edildiler. Türkiye'deki bu geziye katılan gazetecilerden biri gezi notlarında şunları yazıyordu: "Türklere karşı asırlarca hınç ve öfke beslemiştik, ama bütün bu gördüklerimizden sonra açık kalplilikle söyleyebiliriz ki iki toplumun birbirine yaklaşması bir varsayım değil, gerçekleşebilecek ve iki milletin de hayrına olan bir olaydır".

Balgarska Kitka topluluğu İstanbul ve Ankara'da bir dizi temsiller verdi. Ankara'da, temsillerde düzenli olarak Devlet Başkanı Atatürk, Başbakan İsmet İnönü, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ve diğer zevat hazır bulundu. Bu temsillerden birinde, bir antrakt sırasında, Cumhurbaşkanı topluluğun yöneticisi Boris Conev'i ve bazı sanatçıları locasına davet ederek onlarla samimi bir görüşme yaptı ve temsil hakkındaki izlenimlerini bildirdi. Boris Conev anılarında şunları anlatıyordu: "Atatürk bizi coşkunlukla selamladı, beni kucakladı ve gözle görülebilen bir memnuniyetle şunları söyledi: Beklediğinden çok daha fazlasını gördüm. Balgarska kitka'nız beni güzel Bulgaristan'a, sevgili Bulgar halkının arasına ***ürdü. Sizi kutlarım. Beni yeniden gençleştirdiniz. Bulgaristan'da geçirdiğim günleri yeniden hatırladım". Marmara Köşkü'nde düzenlenen ve hükümet üyeleriyle diğer zevatın hazır bulunduğu resepsiyonda Başbakan İsmet Paşa, topluluğun yönetmenine üzerinde şunlar yazılı olan bir sana albümü armağan etti: "Balgarska kitka'nın temsillerinden büyük mutluluk duyduk". Ankara'yı ziyaretleri bizde unutulmaz anılar bıraktı. Balkarska kitka sanatçılarının Bulgaristan'a dönüşlerinde kendilerini Ankara'dan İstanbul'a ***üren terene, Cumhurbaşkanı tarafından görevlendirilen özel bir uçak eşlik etmekteydi. Gazeteci H.D. Brazicov'un LİTERATUREN GLAS gazetesinde yayınlanan ve 24 bölümden oluşan İstanbul Mektupları adlı röportajı da Bulgaristan ile Türkiye arasındaki kültürel yakınlaşmaya yardımcı oldu. Yazar bu bölümlerde İstanbul7un tarihi yapıları, Bulgar halkının tarihine sıkı sıkıya bağlı yerler, çeşitli kesimlerden, birçok insanla karşılaşmaları ve aralarında geçen konuşmalar konusunda izlenimlerini yazmaktaydı.



Facebook sayfamızı beğenin.
    
Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 29-09-2009   #9
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Feb 2008
Nerden
@NK@R@
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
125
231 Mesajına
516Teşekkür Aldı
  


>> Ticari Mübadele

Türk balıkçılarının, Bulgar karasularına girdikleri gerekçesiyle 1977 Ocak ayı başlarında tutuklanmaları, iki ülke arasındaki ilişkilerde bazı gerginlikler yarattıysa da, Haziran ayında İstanbul'da Bulgar Sanayi Sergisinin açılması ve iki ülke arasındaki ticaret hacminin 55 milyon dolara çıkması gibi olumlu gelişmeler gerginliği kısa sürede giderdi. İki ülke arasında ticaret hacmi artıyor, ama ödemeler dengesi açığı Türkiye aleyhine gelişmekte devam ediyordu. Çünkü iki ülkenin tarım ürünlerinde benzerlik vardı, ancak sanayi ürünleri alışveriş konusu olabilirdi. Bu alandaysa Türkiye'nin satacağı alacağından azdı. Türkiye, Bulgaristan'dan başta elektrik enerjisi olmak üzere makine ve donanımları, yapay gübre, sudkostik, cam, kimyasal maddeler ve seramik gibi yüksek değerli mallar satın almakta, bunlara karşılık turunçgiller, pamuk, fındık, küspe, dokuma, bor tuzları, buzdolabı, deri ve zeytin gibi ürünler satmaktaydı.
1978 yılı başlarında, Türkiye'de Bülent Ecevit hükümetinin kurulmasından hemen sonra, Türk-Bulgar ilişkileri yeni bir gelişme sürecine girdi. 4 Ocak'ta Bulgaristan, Türkiye'ye vermekte olduğu elektriği 2 milyon kilovat saate çıkarmayı kabul etti. Ticaret Bakanı Teoman Köprülüler, 24 Nisan 1978'de Sofya'ya giderek Ekonomi-Ticaret Karma Komisyonu çalışmalarına katıldıktan sonra, Başbakan Bülent Ecevit'te 3 Mayıs 1978'de Devlet Başkanı T. Jivkov'un davetlisi olarak Bulgaristan'ı ziyaret etti. İki devlet adamı arasında Varna'da yapılan görüşmeler sonunda bir Geniş Kapsamlı İşbirliği Belgesi imzalandı. Buna göre, iki ülke arasındaki karşılıklı ticaret hacmi yılda 200-300 milyon dolara yükseltilecek, Tunca nehri üzerinde ortak yatırımla bir baraj yapılacak, elektrik alışverişinde teknik kapasite en yüksek düzeye çıkartılacak ve bazı tarım araç ve gereçleri ortaklaşa yapılacaktı. Aynı belgede yıllardan beri çözümlenemeyen TIR kamyonlarının Türkiye'den geçişleri ve Bulgaristan'ın Türklere vize uygulaması gibi sorunlar için de yeni yaklaşımlar sağlandığı belirtiliyordu.
Ecevit, gezisinden hemen sonra 1-3 Haziran tarihleri arasında Bulgaristan Devlet Başkanı Todor Jivkov Türkiye'ye geldi. Yapılan görüşmelerde, Bulgaristan'dan Türkiye'ye göç dolayısıyla ortaya çıkan bölünmüş aileler sorunu ele alındı ve bazı yeni yaklaşımlar sağlandı. 1978 ortalarında Bulgaristan'ın Türkiye'den yılda 20 bin otomobil istediği, 22 Kasım'da da Türkiye'nin birikmiş borçlarının yeni bir ödeme planına bağlandığı açıklandı. Aynı yıl Bulgaristan'ın Türkiye'ye verdiği elektriğin tutarı da, çeşitli kesintilere rağmen bir önceki yıl düzeyini aştı.
1982 yılında Bulgaristan'da düzenlenen Türk Sanayi Sergisi sırasında karma Bulgar-Türk işletmeleri kurulması için yeni imkanların mevcut olduğu tespit edildi.




Facebook sayfamızı beğenin.
    
Offline  
Alıntı ile Cevapla
Alt 29-09-2009   #10
  • Offline
  • Tuğgeneral
  • Genel Bilgiler
Üyelik tarihi
Feb 2008
Nerden
@NK@R@
Mesajlar
Konular
Ettiği Teşekkür
125
231 Mesajına
516Teşekkür Aldı
  


>> Türkiye ile Ekonomik İlişkiler

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk Sofya'da Askeri Ataşe iken, Bulgaristan Kooperatifçilik hareketini, Balkan ülkelerindeki kooperatifçilikle ilgili gelişmeleri izlemiş ve incelemiş, Midhat Paşa'nın Memleket Sandıkları olayından önemli ölçüde esinlenmiştir. Nitekim Atatürk, Cumhuriyetin ilanını beklemeden ve diğer bir dizi devrimleri gerçekleştirmeden önce Kooperatif Şirketleri adlı bir kitap yayınlamak suretiyle Türk ulusunun kooperatifleşmesi çağrısında bulunmuştur. Matbuat Umum Müdürlüğü'nün 24 No'lu yayını olarak, 19 Mart 1923 tarihinde yayınlanan Kooperatif Şirketler adlı eserin, imzası bulunmasına karşın, Atatürk tarafından kaleme alınmış olduğunda kuşku yoktur. Çünkü eserde Atatürk'ün Sofya Askerî Ataşeliği yaptığı dönemdeki Bulgaristan Kooperatifçilik hareketinden söz edilmekte, ayrıca yazıdaki anlatım, Atatürk'ün üslubuna tümüyle uymaktadır.
Baştan sona değin, kooperatifçiliğin yararlarından söz edilen bu eserde, Bulgaristan örneğine geniş yer verilmektedir. Eserde, Almanya, İngiltere, Rusya, Macaristan, İtalya ve Romanya'daki kooperatiflerden de söz edildiğine göre, Atatürk, Sofya'da görevli bulunduğu süre içerisinde esaslı bir biçimde incelemek olanağı bulunduğu Bulgaristan Kooperatifçiliği ile ilgili bilgiler de edinmiştir. Eserin Koy Muallimlerini Vazife Başına davet başlıklı bölümü, önemli ve ilginçtir. "Bulgar köylerini Bulgar muallimlerinin kurtardığını unutmamalıyız.
Ziraat, sanayi ve ticaret erbabının kuvvei istihsaliyesini arttırmak ve istihlakatı tahtı nizama almak, dolayısıyla müşterikler arasında iştirak ve yardım fikrini takviye eylemek suret ile iktisadi ve içtimai pek çok fevaidi cami olduğundan dolayı aslı hazır siyaseti iktisadiye ve içtimaiyesinin büyük bir amili halinde bulunan kooperatif şirketler teşkilatının memleketimizde de taammümü hususunda en büyük hizmeti dokunacak olanlar, her an çiftçi ve ahali ile temasta bulunmak fırsatına malik bulunan kasaba ve köy muallimleridir.
Bulgaristan'da teşekkül eden ve şimdi köylüye pek büyük faydalar temin etmekte bulunan kooperatif şirketleri, hiçbir mecburiyet-i kanuniyeleri olmadığı halde fedakar vatanperver Bulgar köy muallimlerinin gayretleri eseridir. Vatanını seven her Türk köy ve kasaba muallimi de köylerimizi iktisaden ve içtimaen yükseltecek bu müessesatın memleketimizde teammümü hususuna son derece gayret etmeği bir vazife mukaddese-i vicdaniye olarak telakki etmelidir.

Her ne kadar hükümetimiz tarafından sırf bu şirketler hakkında Meclis-i Milli'ye teklif olunan kanunun Meclis tarafından şimdiye kadar müzakere ve kabul edilen maddeleri meyanında beşinci madde bu hususa sarf-ı gayret etmeği memurlar için bir vazife telakki ediyorsa da arz olunduğu veçhile yükselmeğe pek muhtaç fedakar köylümüzün refah ve saadetine çalışmak ve Vazife-i kanuniye olarak değil fakat bir vazife-i vicdaniye ve vataniye olarak telakki edilmeli ve Türk gençliği meydanı harbe koştuğu gibi memleketimizin iktisadi vaziyetini ıslah etmek üzere de bundan sonra yapmağa mecbur olduğumuz müthiş cidalin başına geçmelidirler. Meclis-i Milliyenin kabul ettiği ve henüz mevkii icraya vazolunmayan beşinci maddede 'Ziraat Müdür ve memurları ile ziraat ve ticaret ve sanayi odaları ve bilumum muallimler kooperatiflerin teşkili hususunda muavenet etmek ve malumat-ı lazımeyi ifa eylemekle mükelleftir. Bunu ifa etmeyen memurlar ve muallimler vazifelerini ifa etmemiş addolunurlar" denilmektedir.
Bulgaristan ile ticari ilişkiler üç döneme ayrılır. Dünya ekonomik buhranına kadar olan birinci dönemde (1923-1930) iki ülkenin birbirinden satın aldığı malların değeri yılda birkaç milyonu buluyordu. Liberal bir dış ticaret siyasetinin yürütüldüğü bu dönemde Bulgaristan'dan yapılan ithalatın değeri, toplam ithalata göre ortalama yüzde 2 kadardı.
II. Dünya Savaşı öncesine denk gelen ikinci dönemde (1930-1940) Türkiye'de dış ticarette devletçilik ağır basar. Bu dönemde iki ülke arasındaki alışveriş yılda birkaç yüz bin lirayı geçmez. Örneğin, yeni bir ticaret anlaşmasının imzalandığı, 1935 yılında Türkiye'nin Bulgaristan'dan ithalatı 136,000 lira, Bulgaristan'a ihracatı 200,000lira tutarındadır.

II.Dünya Savaşı'ndan sonra başlayan son dönemde ticari ilişkiler yeniden canlandıysa da başlangıçta ithalat ve ihracatta önemli bir gelişme olmadı. Ancak son on beş yılda iki ülke arasındaki ticaret hacmi nispeten genişleyerek iki katına ulaştı. 1972'de Bulgaristan'dan yapılan ithalatın değeri, toplam ithalat değerinin binde 3'ü, Bulgaristan'a ihracatın değeri ise toplam ihracat değerinin binde 6'sı kadardı. Bu dönemde iki ülke ticaretini düzenleyen anlaşma 23 Şubat 1955'te Ankara'da imzalanmış olan kliring anlaşmasıdır. Her yıl uzatılmakta olan bu anlaşmaya göre, Türkiye Bulgaristan'dan marine, suni elyaf, petrokimya ürünleri, suni gübre, sudkostik, çelik vb. satın alır. Bulgaristan'a turunçgiller, pamuk, fındık, küspe, dokumalar, borasit, buzdolabı, çamaşır makinesi vb. satar. Bunların dışında iki ülke arasında elektrik akımı için bir anlaşma da yapılmıştır. Bununla ilgili tesis ve bağlantılar 1970 sonlarında tamamlanmıştır.
Bulgaristan ile Türkiye arasındaki ekonomik ilişkiler özellikle dış ticaret alanında gelişmeye devam etmektedir. Bu ilişkiler 1974 yılında imzalanan ticaret anlaşmasına dayanmaktadır. Bu anlaşmayla kliring sisteminden konvertibl dövizle ödeme ticaretine geçilmiştir. 1975 yılı içinde Bulgaristan Halk Cumhuriyeti Başbakanı Süleyman Demirel arasında üç görüşme yapıldı. Bu görüşmelerin iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin gelişmesi bakımından büyük önemi vardır. 20 Temmuz 1975'te Süleyman Demirel ile Todor Jivkov, Babaeksi'de kurulan Türkiye - Bulgaristan elektrik alışveriş trafo merkezini hizmete açmak üzere bir araya geldiler. Burada yapılan görüşmeden sonra yayımlanan Ortak Bildiride şöyle deniyordu: "Türkiye ile Bulgaristan, dünya barışı ile, Avrupa ve Balkanlar'da politik yumuşamanın sağlanması konusunda aynı görüşleri paylaşmaktadırlar. İkili ilişkilerin geliştirilmesine yönelik çalışmaların da hızlandırılmasını dilerler." Nitekim bu görüşmenin hemen ardından, gene Temmuz ayında, Varna'da Türk- Bulgar Karma Taşıt Komisyonu toplandı ve iki ülke yurttaşlarının birbirlerinin topraklarında uğrayabilecekleri kazalarda, acil yardımın sağlanması ve gerekli kolaylıkların gösterilmesi üzerinde anlaşmaya varıldı. Bunun yanı sıra Avrupa - Asya telefon bağlantısının geliştirilmesi amacıyla Sofya - İstanbul telefon hattının çekilmesi kararlaştırıldı (bu konudaki anlaşma, 2 Haziran 1976'da Türkiye'ye gelen Jivkov ile Demirel arasında imzalandı.

1975 yılı Ağustas'unda, Helsinki'de toplanan Avrupa İnsan hakları Konferansı'nde yeniden bir araya gelen Jivkov ile Süleyman Demirel, ikili ilişkilere yeni bir hız kazandırılması konusunda anlaşmaya vardılar. Bu görüşme, gerçekten de Türk - Bulgar ilişkilerinde bundan sonra özlenecek hızlı gelişmenin başlangıcı oldu. Aynı yılın Eylül ayında Varna'da toplanan Türkiye - Bulgaristan ekonomik, Bilimsel ve Teknik işbirliği Komitesi'nde çok önemli bazı anlaşmalara varıldı. Bunların arasında: Beş yıl süreli Ekonomik, Teknik ve Politik Anlaşma ile bu konulara ilişkin bir protokol da yer almaktaydı. İşbirliği alanına giren konular arasında makine yapımı, ****lürji, tarım ve gıda sanayii, elektrik enerjisi kimya, petrol, ecza sanayii, taşıt ve ulaştırmacılık, mal değişimi ve turizm ön sıraları alıyorlardı. Ayrıca, çeşitli uyuşmazlık konularına da yeni yaklaşımlar getirilmekteydi.

TIR trafiği ve elektrik alımı: 1975 yılında iki ülke arasındaki uyuşmazlık konularının başında, Bulgaristan'ın Türkiye'den geçmek zorunda olan ve sayıları yılda 50 bini aşan TIR kamyonlarından alınacak geçiş ücretlerinin saptanması ile Bulgaristan'da yaşayan Türklerin durumu gelmekteydi. Bu iki sorun tam bir çözüme kavuşturulamamıştı, ama iki yıl önce 14 milyon dolar dolayında olan ticaret hacmi 33 milyon dolara, Bulgaristan'dan satın alınmağa başlanan elektrik enerjisi de 100 milyon kws'a ulaşmıştı. Bulgaristan Devlet Başkanı Todor Jivkov, 1976 yılının 2 Haziran'ında resmi bir gezi için Türkiye'ye geldiğinde, iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni aşamalar gerçekleştirildi. Todor Jivkov - Süleyman Demirel görüşmelerinin sonunda 6 Haziran'da yayınlanın Ortak Bildiride şöyle denilmekteydi: "Türkiye ile Bulgaristan kara, hava ve deniz ulaşımında işbirliğine gidecekler; TIR'ların Türkiye'de konaklamaları (ki bu konuya Milli İstihbarat Teşkilatı karşı çıkmaktaydı) ve iki ülke arasındaki geçişlerde vize sorunu ise çözümlenmek üzere görüşmelere konu edilecektir." 1976 yılında Türk - Bulgar ilişkilerinde gerçek anlamıyla somut gelişmelerin elde edilebildiği söylenemez. Her ne kadar Bulgarlar 21 Eylül'de, havuzları kendi topraklarında kalacak bir baraj için ortaklık önerisinde bulundularsa da, bu ortaklık gerçekleştirilemedi. 1976 yılında iki ülke arasındaki en önemli gelişme. Türkiye'nin almakta olduğu elektrik enerjisinin yılda 330 milyon kilovat saate yükseltilmesidir.

Ödeme güçlükleri: 1977 yılına girilirken, iki ülke arasındaki bazı sorunların hala askıda olduğu görülüyordu. Nitekim o dönemin ana muhalefet partisi lideri CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit , Ocak ayında Bulgaristan'a yaptığı gezi sırasında Todor Jivkov'la görüşürken: "bugüne dek elde edilen gelişmeler elde edilebilecek olanların yanında çok azdır" diyordu. 1977 yılı, Türkiye'nin ekonomik bunalıma girdiği ve döviz işlemlerinin hemen hemen tümüyle durduğu yıldı. Bu olgu Türk-Bulgar ilişkilerine de yansıdı ve Türkiye o yıl aldığı 500 milyon kilovat saat elektrik enerjisinin bedelini ödeyememek durumunda kaldı. Bulgarlar'ın "protesto" çekmelerinden sonra, Eylül ayında Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil elektrik alabilmek için Bulgaristan'a gitti. Bu görüşmelerden sonra Türkiye Kasım ayı başlarında yaklaşık 9 milyon dolar borcunu ödedi ve bunun üzerine Bulgaristan elektiriği kesmekten vazgeçti.





Facebook sayfamızı beğenin.
    
Offline  
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı


Bilgilendirme Turkhackteam.net/org
Sitemizde yer alan konular üyelerimiz tarafından açılmaktadır.
Bu konular yönetimimiz tarafından takip edilsede gözden kaçabilen telif hakkı olan veya mahkeme kararı çıkmış konular sitemizde bulunabilir. Bu tür konuları bize turkhackteamiletisim[at]gmail.com adresine mail atarak bildirdiğiniz takdirde en kısa sürede konular hakkında gerekli işlemler yapılacaktır.
Please Report Abuse, Harassment, Scamming, Warez, Crack, Divx, Mp3 or any Illegal Activity to turkhackteamiletisim[at]gmail.com


Hiçbir zafer amaç değildir. Zafer, ancak kendisinden daha büyük bir amacı elde etmek için belli başlı bir vasıtadır. (M.KEMAL ATATÜRK)




Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2013
Tema Desteği: www.tr-vBulletin.com


Google Links

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 ©2011, Crawlability, Inc.