THT DUYURU

chat
Atatürk Bölümü Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk özel bölümümüzden, Atatürk ile alakalı birçok kapsamlı bilgiye ulaşabilirsiniz.

ugursuz reklam
takipci
Seçenekler

Atatürk İlke ve İnkılapları (MİD)

MidNighT - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kıdemli Üye
Üyelik tarihi:
08/2007
Nereden:
Yolumun Karanlığa saplanan noktasında...
Mesajlar:
3.539
Konular:
2544
Teşekkür (Etti):
0
Teşekkür (Aldı):
300
Ticaret:
(0) %
122
59907
05-04-2008 20:15
#11
KÜLTÜREL DEVRİMLER

TÜRK DİL ÇALIŞMALARI

Bir milletin birlik ve varlığını sürdürebilmesinde dilin çok önemli bir yeri vardır. Bunu çok iyi bilen Atatürk, Türk Dili'nin zenginleşmesi ve sadeleşmesi için çalışmalar yaptı.

Osmanlı Devleti'nin ilk zamanlarında, sade bir Türkçe kullanılıyordu. Zamanla Arapça ve Farsça'dan birçok kural ve kelime dilimize girdi. Böylece Arapça, Farsça ve Türkçe kelimelerden oluşan Osmanlıca karma bir dil olarak ortaya çıktı. Yöneticiler ve aydınlar Osmanlıca'yı kullanırken, halk Türkçe konuşuyordu. Dildeki bu ayrılık Türkçe'nin gelişmesini ve mîllî bütünlüğün kurulmasını engelliyordu.

On dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren dilin sadeleşmesi ile ilgili çalışmalar yapıldı. Fakat olumlu bir sonuç alınamadı. Cumhuriyetin ilânından sonra, Türkçe'nin yabancı dillerin etkisinden kurtarılması çalışmalarına hız verildi. Türk dili ile ilgili çalışmalar yapmak üzere Atatürk'ün emriyle Türk Dilini Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu) kuruldu (1932). Bilim ve fikir adamlarının katıldığı bir dil kurultayı toplandı. Bu kurultayda, halkın anlamadığı özellikle Arapça ve Farsça'dan Türkçe'ye geçmiş olan kelime ve deyimlerin Türkçe karşılıklarını bulmak üzere çalışmalar yapılmasına karar verildi. Bu çalışmalar sayesinde yazı dili ile konuşma dili arasındaki fark
ortadan kaldırıldı.

Türk diline gereken önemin verilmesini Atatürk şu sözleriyle ifade etmiştir "Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması
için, bütün devlet teşkilâtımızın dikkatli ve alâkalı olmasını isteriz." Türkçe'nin milletimiz için önemini de "... Türk Dili, Türk Milleti için kutsal bîr hazinedir... Türk Dili, Türk Milleti'nin kalbidir, zihnidir" diyerek belirtmiştir.

MİLLİ KÜLTÜR

Kültür kelimesi Türkçe'ye Fransızca'dan girmiştir. Toprağı sürmek, ürün elde etmek ve onları geliştirmek anlamındadır. Kelime daha sonra insan vücudunu ve ruhunu terbiye etme, sanat ve fikir eserlerini geliştirme anlamlarım da içine alan geniş bir mana kazanmıştır. Kültür maddî ve manevî her şeyi işlemek ve geliştirmek demektir.

Millî kültür ise bir millete kimlik kazandıran, diğer milletlerle arasındaki farkı belirlemeye yarayan, tarih boyunca meydana getirilen o millete ait maddî ve manevî değerlerin uyumlu bir bütünüdür. Bir toplumu millet yapan ve onun bütünlüğünü sağlayan millî kültürdür.

Tarih bir milletin bütün fertlerinin bilmesi, benimsemesi koruması ve geliştirmesi gereken kültür hazinelerinden biridir. Tarih, milletin geçmişteki varlığı, onun mirası ve bugüne kalan hatırasıdır. Türk Milleti'nin bugün üzerinde yaşadığı topraklar, onu vatan yapmak için şehit olan, koruyan, işleyen atalarımızın, yani tarihindir. Bunların bilinmesi ve korunması her Türk için bir vazifedir.

Dil, bir milletin kültürel değerlerinin başında gelir ve bir milletin temelini oluşturur. Dil, duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta olduğu için, duygu ve düşünce birliği dil ile gelişir. Kendi milletinin tarih ve kültürünü öğrenmek ve incelemek isteyen her Türk, dilini bilmek zorundadır. Türkiye'de Türkçe bilmeyen hiçbir vatandaş kalmamalıdır.

Atatürk, Türkiye için ekonomik kalkınma yanında sosyal ve kültürel kalkınmaya da aynı ölçüde yer verilmesi gerektiğine inanmıştır. Bir milletin haysiyetli bir şekilde varlığını devam ettirmesinde, bir toplumun millî şuura erişmesinde en büyük rolü kültür oynar. Bunu çok iyi bilen Atatürk, "Millî şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz." diyerek millî şuur konusunda ne kadar duyarlı olduğunu ortaya koymuştur . Yine Atatürk, kültür birliğinin bir milleti millet yapan, ona yaşama gücü veren, diğer milletler arasında kişilik kazandıran başlıca unsur olduğunu çok iyi bilmekteydi. Bununla ilgili şu sözleri çok önemlidir: "Millî kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyeti'nin temel direği olarak temin edeceğiz".
"Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli Türk kahramanlığı ve Türk kültürüdür."
Bu sözler, Cumhuriyet Türkiye'sinin millî kültüre dayalı olarak yükselip gelişeceğinin bir ifadesidir.

Atatürk, millî kültür konusunda hedeflerin neler olduğunu da şöyle belirtmiştir: "Yüksek bir insan cemiyeti olan Türk Milleti'nin tarihî bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir.

Bunun içindir ki milletimin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, yaratıcı zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlar sevgisini ve millî birlik duygusunu sürekli ve her türlü incelemelerle besleyerek geliştirmek millî ülkümüzdür."

MİLLİ TARİH

Tarih, bir milletin birikim ve tecrübelerinin yeni nesillere aktarılmasını sağlayan bir bilimdir. Tarih bilimi, insanların zaman içinde geçirdikleri gelişmeleri, sebep sonuç ilişkileri kurarak araştırıp değerlendirir. Geçmişteki olaylardan ders almayan milletler kendilerini günün şartlarına uydurmakta zorluk çekerler. Bu nedenle tarih, bir millet için en faydalı bir kaynak, en sağlam bir hazinedir. Tarihi zengin bir millet, manevî miraslara sahip güçlü bir millettir.

Osmanlı Devleti'nin eğitim sisteminin birlikten yoksun oluşu , tarih alanında da farklı tarih anlayışları ortaya çıkarmıştı. Medreselerde genellikle İslâm tarihi okutulurken, diğer okullarda da yalnız Osmanlı Tarihi okutuluyordu. İslâmiyet öncesi Türk tarihine önem verilmiyordu. İnsanlık tarihi kadar eski olan Türk Milleti'nin tarihi ihmal ediliyordu. Ayrıca, Avrupalılar da Türk Tarihi hakkında asılsız iddialarda bulunuyorlardı.

Atatürk haksız, düşmanca ve bilimsellikten uzak bu tarih iddialarının yanlış olduğuna inanıyordu. Bu konudaki yanlış görüşlerin düzeltilmesi gerekiyordu. Bu amaçla çalışmalar yapmak üzere bilim adamları görevlendirildi. Önce, Türk Tarihi'yle ilgili yabancı dillerde çıkan kitaplar Türkçe'ye çevrildi. 1930 yılında, Türk Milleti'nin dünya tarihindeki yerini ve rolünü kısaca belirten bir kitap yazıldı. Bir yıl sonra Türk Tarihi'ni her yönüyle araştırmak üzere, Atatürk'ün direktifleri ile Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) kuruldu (1931). Bu cemiyetin çalışmalarıyla, Türk Tarihi, büyük ölçüde gün ışığına çıkarıldı. 1931 yılında okullar için dört ciltlik bir genel tarih kitabı çıkarıldı. 1932'de bilim adamları ve öğretmenlerin katılımıyla Türk Tarih Kongresi toplandı.

Atatürk yeni bir görüş olarak Türk Tarih Tezi'ni ortaya koydu. Bu tezin özü şudur: "Türk Milleti'nin tarihi şimdiye kadar tanıtılmak istenildiği gibi yalnız Osmanlı Tarihi'nden ibaret değildir. Türk'ün tarihi çok daha eskidir ve bütün milletlere kültür ışığını saçmış olan millet, Türk Milleti'dir." Bu tezle, millî tarihimiz gerçek karakterini kazandı.

Bir toplumun millet hâline gelmesinde ortak tarihin büyük bir yeri vardır. Türk Tarihi uzun bir geçmişe dayanır. Orta Asya'dan dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış olan atalarımız gittikleri yerlerde birçok devlet kurup, yüksek bir medeniyet meydana getirdiler. Tarih boyunca Büyük Hun, Göktürk, Büyük Selçuklu ve Osmanlı Devleti gibi birçok devlet kurmuş olan Türk Milleti, köklü ve zengin bir tarihe sahiptir. Orta Doğu'da, Balkanlar'da ve Afrika'da, Türk kültürünün izleri hâlâ varlığını sürdürmektedir.
Türkler'in en belirgin özelliği, hür ve bağımsız yaşama, dünyaya hâkim olma düşüncesidir. Türk tarihinde bunun pek çok örneği vardır. Fakat Türkler münasebette bulundukları veya idareleri altına aldıkları kavimlere saygılı ve adâletli davranmışlardır. Türk'ün bu başarısını sadece kaba kuvvetle izah etmek çok yanlış bir görüştür.

Türkler Avrupalılar'ın iddia ettiği gibi, idare ettikleri milletlerin medeniyetlerini yok etmemişler, aksine onları koruyarak günümüze kadar ulaşmalarını sağlamışlardır. Türkler'in Anadolu'da ve Balkanlar'da meydana getirdikleri kültür ve medeniyet tarihin en güzel ve en üstün, en insanî ve en ince medeniyetlerinden biridir. Türk âdetleri, Türk yemekleri, giyim tarzı Balkan Milletleri'nin çoğunu etkilemiştir. Bugün dünyadaki devletlerin ordularında kullanılan onlu sistem (Askerî birliklerin 10, 100, 1000, 10.000 kişilik birlikler hâlinde teşkilâtlanması) Hun Türkleri'nin bulduğu bir sistemdi.

Türk Milleti, dünya medeniyetine her alanda büyük katkılarda bulunmuş bir millettir. Bu gerçeklerin ortaya çıkarılması Atatürk'ün başlıca hedefi olmuştur. O, bu konuda şöyle demektedir: "Büyük devletler kuran atalarımız, büyük ve geniş kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, incelemek, Türklüğe ve dünyaya bildirmek bizim için bir borçtur. Türk çocuğu, atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır."

Bir milletin, gücünü tarihten aldığını çok iyi bilen büyük Önder, şu sözleriyle tarihin önemini dile getirir: "Türk kabiliyet ve kudretinin tarihteki başarıları meydana çıktıkça, bütün Türk Çocukları kendileri için gerekli atılım kaynağını o tarihte bulabilecektir. Bu tarihten, Türk Çocukları bağımsızlık fikrini kazanacaklar, o büyük başarıları düşünecekler, harikalar yaratan adamları öğrenecekler, kendilerinin aynı kandan olduklarını düşünecekler ve bu kabiliyetle kimseye boyun eğmeyeceklerdir."

Atatürk'ün tarih görüşü medenî ve birleştiricidir. O, insanlığı geniş bir aile kabul eder. Aralarında anlaşarak mutluluk yolunda beraberce çalışmaları gerektiğini belirtir. Onun: "İnsanları mutlu edecek tek vasıta, onları birbirine yaklaştırmak, birbirlerini sevdirmek, karşılıklı maddî ve manevî ihtiyaçlarını sağlamaya yarayan hareket ve enerjidir." sözü ile Türk Milleti'nin mutluluğuna verdiği değeri diğer milletler için de vermiş olduğu açıkça belirtilmektedir.

Atatürk, Türk Tarihi'ne büyük önem verdi. O, Türk milliyetçiliği görüşüne dayanan bir millî tarih anlayışını benimsedi. Atatürk, bu görüşünü "büyük devletler kuran atalarımız büyük ve kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur" ve "Türk Çocuğu atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır." sözleriyle dile getirmiştir.

GÜZEL SANATLAR

Sanat, kültürü meydana getiren unsurlardan biridir. Atatürk, Türk sanatının araştırılmasını, Türk toplumuna ve dünyaya tanıtılmasını istiyordu. Bunun için imkânlar sağladı, yol gösterdi, teşvik etti. Sanatı ve sanatçıyı övücü sözler söyledi. Bu sözlerinden bazıları şunlardır: "Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat bir sanatkâr olamazsınız." "Yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir."

Güzel sanatlar, bir milletin duygu, düşünce, görgü ve zevkinin bir yansımasıdır. Bu nedenle güzel sanatlar, bir milletin tanınmasında önemli rol oynar. Sanat, milletleri birbirine yaklaştıran önemli bir kültürel etkinliktir. Bir milletin güzel sanatlarda ileri gitmesi, o milletin diğer milletler tarafından kolayca tanınmasını sağlar.

Bir milletin kültür seviyesi, meydana getirdiği sanat eserleri ile ölçülür. Güzel sanatlara önem veren milletlerin dünya görüşleri de değişir. Güzel sanatlar alanında eserler veren milletler, diğer milletler karşısında saygınlık kazanırlar. Bu nedenle sanat alanındaki başarılar, millî kültürün yükselmesinde önemli rol oynar.

Sanatkârlarına önem veren toplumlar her zaman gelişmişler ve yükselmişlerdir. Sanat ve sanatçıya çok önem veren Atatürk, "Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim." diyerek toplumların sanata ve sanatkârlara önem vermeleri gerektiğini vurgulamıştır.

Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren güzel sanatların bütün dallarında gelişmeye önem verildi. İstanbul'da Güzel Sanatlar Akademisi ile Devlet Resim ve Heykel Müzesi açıldı. Avrupa'ya resim, heykel ve müzik öğrenimi için öğrenci gönderildi.

1936'da Ankara Devlet Konservatuvarı kuruldu. Tiyatro için yurt dışından uzmanlar getirildi. Böylece çağdaş Türk sanatının oluşması sağlandı.
KinGreat, 000eren Teşekkür etti.
MidNighT - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kıdemli Üye
Üyelik tarihi:
08/2007
Nereden:
Yolumun Karanlığa saplanan noktasında...
Mesajlar:
3.539
Konular:
2544
Teşekkür (Etti):
0
Teşekkür (Aldı):
300
Ticaret:
(0) %
05-04-2008 20:15
#12
HUKUKSAL DEVRİMLER

ANAYASANIN KABULÜ (TEŞKİLÂTI ESASİYE KANUNU)

Anayasa, bir devletin kuruluşunu ve fertlerin hürriyetlerini düzenleyen temel kanundur. Devletin yönetim biçimi, nitelikleri, yasama, yürütme ve yargı organlarının kuruluşu, görev ve yetkileri, fertlerin ne gibi hak ve özgürlüklere sahip olduklarını ana kurallarla belirler. Hiçbir kanun, anayasaya aykırı olamaz.

Yeni Türk devletinin ilk anayasası 20 Ocak 1921'de kabul edildi. Kabul edilen bu anayasa, olağanüstü bir dönemde hazırlanmış kısa ve öz bir anayasa özelliği taşımaktaydı. Bu anayasanın bazı maddeleri şunlardır:
- Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir (mad. 1).
- Yürütme ve yasama yetkisi, milletin tek ve gerçek temsilcisi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde toplanır (mad. 2).

1921 Anayasasında devletin şekliyle ilgili bir hüküm yoktur.
Millî egemenlik anlayışının doğal sonucu olan cumhuriyet adının konması sonraya bırakılmıştır.

29 Ekim 1923'te bu anayasaya "Türkiye Devleti bir cumhuriyettir." maddesi eklenerek, devletin şekliyle ilgili eksiklik giderildi.

Cumhuriyetin ilânından sonra yeni ihtiyaçları karşılayacak bir anayasa gerekiyordu. Bu amaçla, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bir komisyon kuruldu. Bu komisyonun hazırladığı anayasa tasarısı 20 Nisan 1924'te kabul edildi. Bu anayasa bazı değişikliklerle 1960 yılına kadar yürürlükte kaldı.

TÜRK MEDENİ KANUNU VE TÜRK CEZA KANUNU

Medenî kanun, kişi, aile, miras ve eşya hukukuyla ilgili münasebetleri düzenleyen kanundur. Kişilerin hak ve ödevleri, ailenin kuruluşu, miras ilişkilerinin düzenlenmesi, medenî kanunun konuları içine girer.

Osmanlı Devleti on dokuzuncu yüzyıl sonlarında "Mecelle" adıyla bir medenî kanunu yürürlüğe koydu. Ancak bu kanun da zaman içerisinde yetersiz kaldı.

Yeni kurulan Türk devletinin, çağdaş bir toplum düzenine ulaşabilmesi için günün şartlarına uygun bir medenî kanun gerekiyordu. Bunun için ya yeni bir kanun hazırlanacaktı ya da ileri bir ülkenin kanunları alınacaktı. Yeni bir kanunun hazırlanması uzun bir zaman alabilirdi.

İnkılâpların hızla gerçekleştirildiği ülkemizde uzun süre beklenmesi uygun değildi. Sonunda, dünya medenî kanunlarının en yenisi, en pratiği ve en demokratiği olan İsviçre Medenî Kanunu'nun alınması kabul edildi. Hukuk uzmanlarından oluşan bir kurul bu kanunu Türkçe'ye çevirip bazı eklemelerle Türk Medenî Kanunu'nu hazırladılar. Lâik hukuk sisteminin temeli olan bu kanun 17 Şubat 1926'da meclis tarafından kabul edilip, 4 Ekim 1926'da yürürlüğe girdi.

Bu kanunla; kadın ve erkek eşitliği sağlandı. Kadın hem günlük hayatta hem de ekonomik hayatta erkekle eşit haklara sahip oldu. İstediği mesleğe girme hakkına sahip oldu. Tek kadınla evlenme ve resmî nikâh esası getirildi. Miras konusunda eşitlik sağlandı. Bu şekilde Türk aile hayatı yeniden düzenlendi.

Türk Medenî Kanunu'nun kabul edilmesiyle, bütün hukuk kurallarımızın lâik esaslara göre yeniden düzenlenmesi için diğer kanunlar da değiştirildi. Ticaret Kanunu, Borçlar Kanunu, Ceza Kanunu yeniden hazırlanarak yürürlüğe girdi.

Hukuk alanındaki inkılâplar ülkemizde zihniyet değişikliğine zemin hazırlamış, hukukî ve sosyal hayatı kökten etkilemiştir.
KinGreat, 000eren Teşekkür etti.
MidNighT - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kıdemli Üye
Üyelik tarihi:
08/2007
Nereden:
Yolumun Karanlığa saplanan noktasında...
Mesajlar:
3.539
Konular:
2544
Teşekkür (Etti):
0
Teşekkür (Aldı):
300
Ticaret:
(0) %
05-04-2008 20:16
#13
EKONOMİK DEVRİMLER

BAYINDIRLIK ALANINDA GELİŞMELER

Uzun savaşlar ülkemizi harap bir hâle getirmişti. İnsanımızın yaşama şartlarını kolaylaştırmak, bayındırlık faaliyetlerini zorunlu kılıyordu. Cumhuriyetin ilânından sonra bayındırlık işlerine de hız verildi.
Özellikle büyük şehirlerde, modern şehircilik anlayışına uygun çalışmalar yapıldı. Bayındırlık işleri için bütçeden büyük oranda ödenek ayrıldı. Valiler ve belediye başkanları da imar hareketlerine yardımcı oldular.
Cumhuriyetin ilk yıllarında kerpiç evleri, dar yolları ve tozlu sokakları olan Ankara'nın modern bir şehir görünümü kazanması bu çalışmanın en güzel örneğidir.

Ekonomik kalkınmanın alt yapısını oluşturan ulaşıma da büyük bir önem verildi. Önce yabancı şirketlerin elinde olan demir yolları satın alındı ve devletleştirildi. İkinci adım olarak yurdu demir yolu ağıyla örmek üzere demir yolu yapımına önem verildi.

1938 yılı sonuna kadar her yıl 200 kilometre demir yolu yeniden yapıldı. Karayolları ve köprüler tamir edilip, ihtiyaca göre yenileri yapıldı. 1948 yılına kadar kara yolu şebekesi 45 bin kilometreye ulaştı. Deniz ve hava taşımacılığını geliştirmek üzere yeni limanlar ve hava alanları yapıldı.

TİCARET ALANINDA GELİŞMELER

Osmanlı Devleti Dönemi'nde ticaret büyük ölçüde azınlıkların elinde idi. Millî ekonominin kurulmasıyla Türkler de ticarî hayata atıldılar. Üretim faaliyetlerinin artmasına paralel olarak, ticarî hayat da canlılık kazandı.

Diğer taraftan bankacılığa önem verildi. İlk özel banka olarak İş Bankası kuruldu, 1 Temmuz 1926'da Kabotaj Kanunu'nun çıkarılmasıyla, kendi limanlarımız arasında gemi işletme imkânı Türk vatandaşlarına sağlanıp deniz ticaretimiz geliştirildi.

SANAYİ ALANINDA GELİŞMELER

Kapitülâsyonların etkisiyle ülkemizde millî sanayi kurulamamıştı. Cumhuriyetin ilk yıllarında, İstanbul, İzmir, Adana gibi şehirlerimizde birkaç dokuma fabrikası ile İstanbul'da askerî amaçla kurulmuş fabrikalar vardı. Ayrıca, sanayi kurmak için yeterli sermaye birikimi de yoktu.

Sanayi alanında madencilik ve ulaşım sektörleri yabancı sermayenin yatırımlarına açıldı. Diğer sanayi alanlarında devlet kendi imkanları ile kalkınmayı başlattı. Sonra bunların satın alınması plânlandı. Atatürk'ün emri İLe fabrika ve iş kurmak isteyen Türkler'e sermaye sağlamak üzere 1924 yılında İş Bankası kuruldu. 1927 yılında Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarıldı. Vergi indirimi tanındı. 1929 yılında meydana gelen dünya ekonomik buhranı, sanayileşme hareketini yavaşlattı. Bunun üzerine, Atatürk'ün devletçilik ilkesi uygulamaya konuldu. Para basma işini gerçekleştirmek üzere 1930'da Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kuruldu. 1934'ten itibaren Birinci Beş Yıllık Kalkınma Programı uygulanmaya başlandı.

1933 yılında kurulmuş olan Sümerbank, ülkemizin çeşitli yerlerinde fabrikalar açtı. Ülkenin doğal kaynaklarını değerlendirmek üzere Etibank kuruldu. Yer altı zenginliklerimizi araştırmak üzere Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA) kuruldu. 1939'da Karabük Demir Çelik Fabrikası kuruldu. 1939'da İkinci Dünya Savaşı çıkınca savunma harcamaları arttı.

Sanayi yatırımları bir süre durdu. Daha sonra kumaş, kâğıt, cam, kimyasal maddeler, demir çelik fabrikaları gibi temel sanayi yatırımları yapıldı.
Böylece her alanda çağdaşlaşmayı amaçlayan Türkiye Cumhuriyeti, sanayi alanında da büyük bir atılım gerçekleştirdi.

TARIM ALANINDA GELİŞMELER

Tarımın Türk ekonomisindeki önemi göz önüne alınarak, Tarım Bakanlığı yeniden düzenlendi. Atatürk'ün "Türkiye'nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O hâlde, herkesten daha çok refah, mutluluk ve servete hak kazanan ve lâyık olan köylüdür." parolasından hareketle yeni ürün, yöntem ve makineler konusunda köylü aydınlatıldı.

1925'te, ödenmesinde güçlük çekilen aşar vergisi kaldırıldı. Ziraat Bankası'nın sermayesi artırılıp çiftçilere kredi verildi. Köylüye az kârla tarım araçları satılıp, tarımda makineleşme yaygınlaştırıldı. Tarımla ilgili özel şirketler yatırım yapmaya özendirildi. Tarım Kredi Kooperatifleri kuruldu. Kooperatifçilik teşvik edildi ve köylünün tohum ihtiyacı karşılanmaya çalışıldı. Yeni teknikleri öğrenmek üzere tarım uzmanları, Avrupa ve Amerika'ya gönderildi.

Bu faaliyetlerin sonucu olarak 1923 ile 1932 yıllan arasında yüzde elli sekizlik bir tarımsal üretim artışı sağlandı.

MİLLİ EKONOMİNİN KURULMASI

Osmanlı Devleti'nin yıkılışında ekonomik çöküntü büyük bir rol oynamıştı. Ülkede sanayi gelişmemiş, yetersiz olan alt yapı tesisleri uzun savaş yılları boyunca harap olmuştu. Ulaşım güçlükle gerçekleştirilebiliyor, bankacılık ve ticaret yabancıların elinde bulunuyordu. Tarım da gelişmemişti. Büyük fedakârlıklarla Kurtuluş Savaşı kazanıldığında, ülke harap ve yoksul bir durumdaydı. Halk, en basit araçlardan bile yoksundu. Türk milletini, çok büyük ekonomik ve sosyal zorluklar bekliyordu. Ancak bunların mutlaka aşılması lâzımdı. Çünkü ekonomik bağımsızlık olmadan millî bağımsızlığı sürdürmek imkânsızdı.

Atatürk'ün söylediği gibi "Muhakkak tam bağımsızlığı sağlayabilmek için tek, hakikî kuvvet, en kuvvetli temel ekonomidir."
Çağdaş bir devletin temeli olarak ekonomi bilincinin önemi ve ekonomik kalkınma mecburiyeti, Cumhuriyet Dönemi'nde ciddî olarak ele alındı. Bu amaçla önce 17 Şubat 1923'te İzmir İktisat Kongresi toplandı. Ekonomik kalkınma, toplumun her kesiminin katkısıyla gerçekleşebilirdi. Bu nedenle kongreye, çiftçi, işçi, tüccar ve sanayiciler katıldı. Tarımın makineleşmesi, sanayinin geliştirilmesi, ulaşım ve haberleşmenin ıslah edilmesi gerekiyordu. Bunları gerçekleştirmek üzere kongrede Misak-ı Millî'nin ekonomik karşılığı olarak, bir Misak-ı İktisadî (Ekonomi Andı) kabul edildi. Kabul edilen Misak-ı İktisadî'ye göre "Türk milleti kan dökerek sahip olduğu millî bağımsızlık fikrinden hiçbir şekilde fedakârlık yapmayacaktır. Ekonomik kalkınmamız bu bağımsızlık içinde sağlanacaktır. Siyasal bağımsızlık gibi, ekonomik bağımsızlık da esastır".

Bu dönemde uygulanan ekonomi politikası ile kapitülâsyonların yarattığı ekonomik esaret ortadan kaldırıldı. Ekonomide karma ekonomi modeli uygulanarak hedeflere büyük ölçüde ulaşıldı.
KinGreat, 000eren Teşekkür etti.
MidNighT - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kıdemli Üye
Üyelik tarihi:
08/2007
Nereden:
Yolumun Karanlığa saplanan noktasında...
Mesajlar:
3.539
Konular:
2544
Teşekkür (Etti):
0
Teşekkür (Aldı):
300
Ticaret:
(0) %
05-04-2008 20:16
#14
TOPLUMSAL DEVRİMLER

DİN KURUMLARININ DÜZENLENMESİ

Halifeliğin kaldırılmasından sonra, din kurumlarının yeniden düzenlenmesi gerekiyordu. Bunlardan en önemlisi tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasıdır.

Osmanlı Devleti zamanında ülkede birçok tarikat vardı. Tarikat, sözlük anlamı olarak; aynı dinin içinde, tasavvufa dayanan ve bazı ilkelerle birbirinden ayrılan, Allah'a ulaşma arzusuyla tutulan yol demektir. Tarikat mensupları tekke ve zaviye adı verilen yerlerde toplanırlardı. Ancak Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında bazı tarikatlar amaçları dışına çıktılar. Halkın dinî duygularını istismar ederek yenilik hareketlerini engellemeye çalıştılar.
Bu durum, lâik devlet anlayışı ile bağdaşmıyordu.

Mustafa Kemal, Kastamonu'ya yaptığı bir gezide konuyu dile getirdi: "Efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakîkî tarikat, medeniyet tarikatıdır. Medeniyetin emir ve istediğini yapmak, insan olmak için kâfidir."

Bundan sonra gerekli çalışmalar yapılarak 30 Kasım 1925'te çıkarılan bir kanunla, tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı. Kanunda ayrıca şeyhlik, dervişlik, müritlik gibi tarikat unvanları ile bunların özel kıyafetlerinin giyilmesi de yasaklandı. Bu uygulama lâiklik ilkesine geçiş aşamalarından biridir.

KADININ TÜRK TOPLUMUNDAKİ YERİ (SOSYAL HAKLARI, SİYASİ HAKLARI)

Türk toplumunda kadının saygın bir yeri vardır. Orta Asya'da kurulan ilk Türk devletlerinde kadın ve erkek eşit haklara sahipti. Devlet yönetiminde, hakanların yanında hatun adı verilen eşleri de söz sahibiydi. Kadınlar ata binip ok atar, top oynar, güreş gibi ağır sporlar yapar ve savaşlara katılırlardı. Toplumda tek eşlilik prensibine bağlı kalınır, ev eşlerin ortak malı sayılırdı. Namus ve iffete büyük bir önem verilirdi.

Osmanlı Devleti Dönemi'nde kadın haklarında gerileme oldu. Kadınlar evlenme, boşanma, miras ve eğitim işlerinde pek çok haklarını kaybettiler. Bununla birlikte köylerde ve kasabalarda yaşayan kadınlar, her alanda eşlerine destek oluyordu. Kurtuluş Savaşı yıllarında, erkeği cepheye giden Türk Kadını, çocuğunu yetiştirmiş ve evinin geçimini sağlamıştır. Hatta silâh ve cephane taşıyarak savaşa katılmıştır. Bu davranışı ile Türk Kadını, Türk toplumundaki önemli yerini bir defa daha ispat etmiştir.

Atatürk, kadınlarımızın medenî, siyasal ve sosyal haklarına kavuşması gerektiğine inanıyordu. Türk kadınının bu durumunu Atatürk şu sözü en güzel şekilde ifade eder: "... Dünyada hiçbir milletin kadını, ben, Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu Kadını kadar gayret gösterdim diyemez".

Türk toplumunda ailenin, ailenin içinde de kadının yeri ve önemi büyüktür.
Türkiye'de aile çağdaş hukuk anlayışına uygun olarak medenî kanun esaslarına göre kurulmuştur. Kadın ve erkek eşit haklara sahiptir. Kadın erkek eşitliğinin sağlanması, toplumsal uzlaşmanın en önemli şartlarından birisidir.

Ailenin toplumdaki yerini ve önemini Atatürk şu sözü ile açıklar: "Medeniyetin esası, ilerlemenin ve kuvvetin temeli, aile hayatındadır. Bu hayatta yozlaşma, muhakkak sosyal, ekonomik ve siyasî bozulmaya sebep olur.

Kadının Sosyal ve Siyasî Haklarını Kazanması
Atatürk, kadının erkekle birlikte öğrenim yapması, sosyal, kültürel ve ekonomik hayatta onlarla birlikte görev alması görüşünü benimsemiş ve savunmuştur. Atatürk Dönemi'nde Türk kadını aile kurma, eğitim yapma ve istediği mesleği seçme hak ve özgürlüğü gibi sosyal haklar kazanmıştır.

Türk ailesinin kuruluşunu yeniden düzenleyen Türk Medenî Kanunu'nun kabul edilmesiyle, toplumsal ve ekonomik hayatta kadın erkek eşitliği sağlanmıştı. Burada kadınların siyasî haklarından söz edilmemekteydi. Demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla yerleşebilmesi için, kadınlarımıza siyasî hakların verilmesi gerekiyordu. Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasında görevini fazlasıyla yapmış olan Türk kadını, ülke yönetimine de katılmalıydı.

Medenî kanun ile kazanılan haklardan sonra Türk kadınına yönetimde görev alabilmesini sağlayan siyasî haklar 1930'dan itibaren verilmeye başlandı. Önce 1930'da kadınlara belediye seçimlerine katılma hakkı tanındı. Türk kadını, 1933'te muhtarlık seçimlerine katılma hakkına kavuştu. Türk kadını, 1934'te yapılan anayasa değişikliği ile Avrupa ülkelerinin birçoğundan önce, milletvekili seçme ve seçilme hakkını kazandı.

Atatürk bir konuşmasında; "Türk kadını dünyanın en aydın, en faziletli ve en ağır kadını olmalıdır." demiştir. Atatürk "Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allah'ın emrettiği şey, erkek ve kadının beraber olarak ilim ve bilgiyi kazanmasıdır." sözü ile toplum hayatında kadının önemini belirtmiştir.

Böylece, Türk kadını, modern Türk toplumunda lâyık olduğu yeri tam olarak aldı.

KIYAFETTE DEĞİŞİKLİK

Osmanlı ülkesinde yaşayan insanların kıyafetlerinde birlik yoktu. Memurlar, memuriyetlerinin cins ve derecelerine göre; din adamları, mensubu oldukları dinlere göre kıyafetler giyiyorlardı. Halk ise yaşadığı bölgenin iklim şartlarına ve tarihî geleneklerine göre giyiniyordu.
Yeni Türk devletinde, kurum ve kanunlar, çağdaş Avrupa devletlerinin kurum ve kanunlarına benzetilirken, kılık kıyafetin de bir düzene sokulması gerekiyordu.

Mustafa Kemal, kılık kıyafetle ilgili düzenlemenin halka anlatıldıktan sonra yapılmasını istedi. 1925 yılında sağlık sebepleri ileri sürülerek, askerlerin şemssiperli serpuş giymeleri hükümet tarafından kabul edildi. Aynı günlerde milletvekillerinden bazıları meclis oturumlarına başı açık katılmaya başladılar. Gazetelerde konuyla ilgili yazılar yazıldı. Bu şekilde kamuoyu kıyafette yapılacak değişiklik hakkında bilgilendirildi. Bunun üzerine kıyafet inkılâbını açıklamaya karar veren Mustafa Kemal 24 Ağustos 1925'te Kastamonu'ya bir gezi yaptı. Kastamonu ve İnebolu'da, kıyafetimizin değişmesi gerektiğini şu sözleriyle açıkladı: "Fikrimiz, zihniyetimiz, tepeden tırnağa kadar medenî olacaktır. Medenî ve milletlerarası kıyafet milletimiz için lâyık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz." Bu gezide şapka tanıtıldıktan sonra, büyük şehirlerin çoğunda memurlar emir beklemeden şapka giymeye başladılar.

Mustafa Kemal'in Kastamonu gezisinden sonra Ankara'ya dönüşünde, kendisini karşılamaya gelenlerin çoğu şapkalı idi. Bu gelişmelerden sonra
25 Kasım 1925'te "Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun" çıkarıldı. 1934'te din adamlarının kıyafetlerine ilişkin yasal düzenleme yapıldı. Bu kanunla, din adamlarının dinî kıyafetleriyle ibadet yerleri dışında gezmeleri yasaklandı. Yalnız her dinin en yetkili kişisi dinî kıyafetiyle dolaşabilecekti.
Türk kadınının kıyafeti ile ilgili bir yasal düzenleme yapılmamıştır. Ancak Türk kadını, toplumun modernleşmesine ayak uydurmak için çağdaş kıyafetleri benimsemiştir.

Kıyafetlerde yapılan değişiklikle modern bir görüntüye kavuşan Türk toplumu, batı uygarlığı ile arasındaki dış görünüş ayrılığını da ortadan kaldırmıştır.

SAĞLIK HİZMETLERİ

Ülkenin sağlık şartlarını düzeltmek, milletin sağlığına zarar veren bütün olumsuzlukları ortadan kaldırmak, gelecek kuşakları sağlıklı bir şekilde yetiştirmek devletin görevlerinden biridir.

Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında sağlık alanında bazı ıslahatlar yapılmış ise de yeterli değildi. Ayrıca devlet bu işi çok ciddî olarak da ele almamıştı. Sağlık hizmetleri, İçişleri Bakanlığı'na bağlı bir genel müdürlük tarafından yürütülüyordu.

23 Nisan 1920'de yeni Türk devletinin kuruluşundan itibaren sağlık hizmetleri büyük bir önemle ele alındı. İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti içinde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı kuruldu. Cumhuriyetin ilânından sonra bu bakanlık bir program hazırlayarak sağlık sorunlarına eğildi. Bu programda sağlık teşkilâtını genişletmek, sağlık elemanları yetiştirmek, yeni hastahaneler açmak, bulaşıcı hastalıklarla mücadele etmek gibi konular ele alındı.

Bulaşıcı hastalıklar ciddî tedbirlerle kontrol altına alındı. Doktor, sağlık memuru ve ebe sayısı artırılarak sağlık hizmetleri yurdun her tarafına yaygınlaştırıldı. Memleketteki hastalıkları ve bunlarla mücadelede izlenecek yollar ve yöntemleri belirlemek, aşılar ve serumlar hazırlamak üzere Ankara'da "Hıfzıssıhha Enstitüsü" hizmete açıldı.

Memleketin ihtiyacı olan sağlık memuru, hemşire, ebe gibi sağlık personeli yetiştirmek amacıyla çeşitli illerde okullar açıldı. 1923 yılında 86 hastahane ve 554 doktor varken, bu rakamlar 1940 yılında, 198 hastahane ve 2387 doktora ulaşmıştır.

Atatürk her yıl Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açış konuşmalarında sağlık konusuna eğilerek, hükümete yol gösterici direktifler verirdi. Bir konuşmasında "Kendine inkılâbın ve inkılâpçılığın çeşitli ve hayatî vazifeler verdiği, Türk vatandaşının sağlığı ve sağlamlığı, her zaman, üzerindeki dikkatle durulacak millî meselemizdir." diyerek konuya verdiği önemi açıkça ifade etmiştir.

SOYADI KANUNU

Osmanlı Devleti zamanında kişilerin soyadları yoktu. Kişinin adının yanına baba adı, doğum yeri veya bağlı bulunduğu boy yazılırdı. Bu durum çeşitli karışıklıklara sebep oluyordu. Askere alma, okul, tapu ve miras işlerinde büyük zorluklar çıkıyordu. Kişilerin kimliği tam olarak belirlenemediğinden birtakım haksızlıklar olabiliyordu. Toplumsal ilişkilerdeki bu eksikliğin giderilmesi gerekiyordu. Hiçbir bölünmenin olmadığı bir toplumun meydana getirilmesini amaçlayan Mustafa Kemal Paşa bu konu ile de ilgilendi.

21 Haziran 1934'te Soyadı Kanunu çıkarıldı. Buna göre her Türk, kendi
adından başka, ailesinin ortak olarak kullanacağı bir soyadı alacaktı. Alınacak bu soyadları Türkçe olacaktı. Ahlâka aykırı ve gülünç adlar soyadı olarak alınamayacaktı.

Soyadı Kanunu'nun kabul edilmesinden sonra 24 Kasım 1934 tarihinde TBMM tarafından, Gazi Mustafa Kemal Paşaya "Atatürk" soyadı verildi.

TAKVİM, SAAT VE ÖLÇÜLERDE DEĞİŞİKLİK

Osmanlı Devleti'nde kullanılan saat, takvim ve ölçüler, Avrupa devletlerinde kullanılanlardan farklıydı. Bu durum, sosyal, ticarî ve resmî ilişkileri zorlaştırıyor, bazı karışıklıklara sebep oluyordu. Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde bu farklılığı gidermek için bazı çalışmalar yapıldı. Fakat yeterli değildi.

Cumhuriyetin ilânından sonra bu zorluklan ortadan kaldırmak için çalışmalara başlandı. Önce 26 Aralık 1925'te çıkarılan bir kanunla, o zamana kadar kullanılmakta olan, Hicrî ve Rumî takvimlerin yerine Milâdî takvim kabul edildi, l Ocak 1926'dan itibaren de kullanılmaya başlandı. Böylece devlet işlerinde karışıklık önlendi. Takvimdeki bu değişikliğin yanında, alaturka denilen, güneşin batışına göre ayarlanan saat yerine, çağdaş dünyanın kullandığı saat sistemi kabul edildi. Batıdan alınan zaman ölçüsü ile bir gün 24 saate bölünüp, günlük hayat düzene sokuldu.

1928 yılında yapılan bir değişiklikle milletlerarası rakamlar kabul edildi. 1931'de kabul edilen bir kanunla eski ağırlık ve uzunluk ölçüleri değiştirildi. Eskiden kullanılan arşın, endaze, okka gibi ölçü birimleri kaldırıldı. Bunların yerine uzunluk ölçüsü olarak metre, ağırlık ölçüsü olarak kilo kabul edildi. Uzunluk ve ağırlık ölçülerinde yapılan bu değişikliklerle ülkede ölçü birliği sağlandı.

Bu yeniliklerin yanında millî bayramlar ve tatil günleri de yeniden düzenlendi. 1935'te çıkarılan bir kanunla, cuma günü olan hafta tatili değiştirilip, cumartesi öğleden sonra ve pazar günü hafta tatili olarak kabul edildi.
KinGreat, 000eren Teşekkür etti.
hackersefa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yeni Üye
Üyelik tarihi:
07/2008
Mesajlar:
10
Konular:
0
Teşekkür (Etti):
0
Teşekkür (Aldı):
1
Ticaret:
(0) %
28-07-2008 15:01
#15
Paylasım İçin Saolsun Kardesim ..!
KinGreat Teşekkür etti.
bfirlar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Uzman Üye
Üyelik tarihi:
08/2007
Nereden:
mars
Mesajlar:
1.182
Konular:
26
Teşekkür (Etti):
41
Teşekkür (Aldı):
29
Ticaret:
(0) %
28-07-2008 19:49
#16
eline sağlık abicim saol
KinGreat Teşekkür etti.
sallasalla - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üye
Üyelik tarihi:
06/2008
Mesajlar:
82
Konular:
4
Teşekkür (Etti):
0
Teşekkür (Aldı):
32
Ticaret:
(0) %
30-07-2008 16:40
#17
Eyw. Saol
KinGreat Teşekkür etti.
muratuzun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Katılımcı Üye
Üyelik tarihi:
07/2008
Nereden:
güzel bir şehir
Mesajlar:
717
Konular:
4
Teşekkür (Etti):
0
Teşekkür (Aldı):
69
Ticaret:
(0) %
10-08-2008 11:50
#18
EMEĞE SAYGI(+Rep) VERELİM
--------------------- EMEĞE SAYGI(+rep)VERELİM

<<< (+REP) VERMEK İÇİN YANDAKİ TERAZİYE TIKLAYALIM. ŞİMDİDEN OYLARINIZ İÇİN TEŞEKKÜR EDİYORUM.İYİ GÜNLER DİLERİM.

http://www.turkhackteam.net/hacker-f...p-t209990.html
KinGreat Teşekkür etti.
Virtual Root - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
E-Mail onayı yapılmamış üye
Üyelik tarihi:
06/2008
Mesajlar:
3.489
Konular:
2099
Teşekkür (Etti):
37
Teşekkür (Aldı):
295
Ticaret:
(0) %
21-08-2008 16:33
#19
süper paylaşım sağolasın
KinGreat Teşekkür etti.
muratuzun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Katılımcı Üye
Üyelik tarihi:
07/2008
Nereden:
güzel bir şehir
Mesajlar:
717
Konular:
4
Teşekkür (Etti):
0
Teşekkür (Aldı):
69
Ticaret:
(0) %
24-08-2008 11:00
#20
WELCOME TO THE TURKISH DELEGATION

Dünyanın en büyük uluslar arası topluluğuna Türkiye'nin katılması için yapılan öneri karşısında Gazi Mustafa Kemal şöyle dedi:
"Başvurmayı düşünmüyoruz, fakat davet ederlerse katılırız."
Topluluk, "Başvurma zorunluluğu" uygulamaktan ilk kez vazgeçti ve 43 üyenin oybirliğiyle, Türkiye'nin topluluğa davet edilmesine kararı verildi.
Bu davet üzerine Türkiye,
Milletler Cemiyeti'ne katılmayı kabul etti.
Yıl 1932 idi.
[Milletler Cemiyeti'nin bir üyesi olması için Türkiye'ye davet yapılması konusundaki önerge hazırlandı.
(1 Temmuz 1932)]
♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣


EFENDİLER!

Avrupa'nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesime karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vâdisine yuvarlanadurmuştur.
Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi.
Halbuki,
hangi istiklâl vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin pilanlarıyla yükselebilsin?..
Târih, böyle bir hâdiseyi kaydetmemiştir!..

M.K.Atatürk
--------------------- EMEĞE SAYGI(+rep)VERELİM

<<< (+REP) VERMEK İÇİN YANDAKİ TERAZİYE TIKLAYALIM. ŞİMDİDEN OYLARINIZ İÇİN TEŞEKKÜR EDİYORUM.İYİ GÜNLER DİLERİM.

http://www.turkhackteam.net/hacker-f...p-t209990.html
KinGreat, 000eren Teşekkür etti.

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler