THT DUYURU

Atatürk Bölümü Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk özel bölümümüzden, Atatürk ile alakalı birçok kapsamlı bilgiye ulaşabilirsiniz.

takipci
chat
Seçenekler

Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurmuş Olduğu Kurumlar

Eronmay - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Deneyimli Moderatör
Üyelik tarihi:
07/2016
Nereden:
Canada
Yaş:
22
Mesajlar:
2.049
Konular:
270
Teşekkür (Etti):
476
Teşekkür (Aldı):
527
Ticaret:
(0) %
0
299
6 Gün önce
#1
Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurmuş Olduğu Kurumlar
Halkevleri

Halkevleri konusun başında öncelikle “halk” kelimesi tanımlamak lazım gelmektedir.

Belirli yer ve zamanda yaşayan insanların ekonomik çıkarlar nedeniyle bir sosyo-ekonomik dayanışma içine girmeleri sonucunda meydana gelen insan topluluğu, ortak yanları güçlü ve benzer kökten gelen birçok kavim ve soy topluluğunun birlemesinden ortaya çıkan sosyal varlıklar. [1]

Eski sözlüklerde ahali, tebaa, raiye, reaya, avam, avamı nas gibi karşılıklar gösterilmektedir. Osmanlı Devleti’nde halk, padişahın kulları, köleleri idi. Padişah da Tanrının yeryüzünde vekili, gölgesi olarak tanımlanırdı. [2]

Türk Ocaklarından Halkevlerine

II. Meşrutiyet ilan edildikten sonra Osmanlı Devleti, çeşitli iç ve dış olayların sebep olduğu bunalımla içine düşmüştü. Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhakı, Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi, Girit meselesi, 31 Mart Vakası, Trablusgarp Savaşı gibi olaylar, devlet bünyesinde derin izler bırakmıştı. Osmanlıcılık çatısı altında bağımsızlık faaliyeti yürüten Rum, Ermeni ve Bulgar cemaatlerinin yanında, Arnavutluk’ta başlayan ayaklanmalarla birlikte Müslüman unsurların devletten ayrılma teşebbüsleri de artık gizlenemeyecek hale gelmişti.[3]

Bütün bu iç ve dış gaileler içinde ülkede milli birlik ve beraberliği sağlayamamanın sancısını çeken Türk unsuru vardı. Çünkü Türkler bütün bu gelişmelere rağmen hala daha milli şuur ve milliyetçilikten mahrum bulunuyordu. Bu sebeple II. Meşrutiyet’e paralel olarak çeşitli cemiyet ve dergiler etrafında toplanmaya başlayan Türkçü aydınlar milli mefkûreden ve şuurdan mahrum olarak yaşayan Türkleri bir arada, millet denilen bir bütün halinde toplama lüzumu üzerinde durmaktaydılar. İşte Türk Ocakları, milli varlığı tehlikede görerek Türkleri kurtarmak gerektiğine inan Türk gençleri ve aydınlarının bir hayat hamlesi yaparak ortaya koydukları cemiyet şeklinde kurulmuştur.[4]

Atatürk Milli mücadeleyi gerçekleştirdiğinde Türk Ocakları’ndan yetişen aydınlardan büyük destek görmüş Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk Devleti’ni kurup geliştirirken de ocakların yetiştirdiği kuşaklardan geniş ölçüde faydalanmıştı. O dönemde Türk Ocakları, Türk kültürünü incelemiş ve Türk şuurunu ayakta tutmaya çalışmıştı.[5]

Türkiye’de 1930 yılında yaşanan olaylar, özellikle ekonomik buhran, Serbest Cumhuriyet Fırkası ve Menemen hadisesi, yapılan inkılâpların halk arasında tam manasıyla benimsenip yerleşmediğini ortaya çıkarmıştır.[6]

Bu durum karşısında milli ve çağdaş bir devletin hızla kurulmasını ve yerleşmesini kolaylaştırmak, bu gaye yönünde yapılanları yaymak için aynı gayeye bağlı bütün kuruluşların ve aydınların devlete yardımcı olmaları, hedefe hep birlikte yürümeleri kaçınılmaz görünüyordu. Özellikle Kubilay Olayı’ndan sonra Atatürk buna tamamı ile inanmıştı. Bunun için de, sadece teorik planda kalan değil fiilen yurdun ilçelerine bucaklarına ve köylerine kadar girip halkla doğrudan doğruya kaynaşacak, ona yeni devletin yaptığı yenilikleri anlatacak büyük kuruluşlara ihtiyaç vardı. Halkevleri işte bu inançtan doğdu. Uzun bir süredir Türk Milleti için büyük hizmetlerde bulunmuş memleketin en seçkin ve en dinç kadrolarını bir araya toplamış Türk Ocakları, böyle bir kuruluş içinde en sağlam temeli teşkil edebilirdi. Bu düşünce yavaş yavaş Atatürk’ün zihninde olgunlaşmaya başladı. Ocakları zaten, eskiden beri ilgilendiği beğendiği, desteklediği ve güvendiği bir kuruluştu.[7]

Özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında yaptıkları çalışmaları, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün büyük beğenisini kazanmış ve Atatürk, 1931’de yaptığı yurt gezilerinde Türk Ocakları’nı ziyaret etmişti. Atatürk’ün bu gezi sırasında yaptığı konuşmalarında gerekse daha sonraki gelişmelerinde Türk Ocakları’nı Cumhuriyet Halk Fırkası’nın içine alarak, doğrudan partiye bağlı yeni bir kuruluş şekline sokmak istemesi, halkevlerini kurmaya karar verdiğini göstermektedir.[8]

Türk Ocaklarının Cumhuriyet Halk Fırkası ile birleşmesi için 10 Nisan’da büyük kurultayın yapılması planlanmış ve nihayet 10 Nisan 1931 Cumartesi günü, Türk Ocakları’nın Ankara’daki Genel Merkez binasında toplanılmış ve başta CHP Genel Sekreteri Recep Peker olmak üzere parti ileri gelenlerinin ve milletvekillerinin de katıldığı kurultay, toplantıda Türk Ocaklarının kapatılması ve mal varlığının Cumhuriyet Halk Fırkası’na devredilmesi kararlaştırılmıştı.[9]

Esasen Türk Ocakları’nın kapatılmasında 1930’da vuku bulan bazı olaylar, Atatürk’ün Türk Ocaklarıyla ilgili düşüncesinin gerçekleştirilmesi ve hızlandırılmasında etkili olmuştur. Bu olaylar, Türk Ocakları yöneticilerini kendiliğinde, bilerek ya da başkalarının telkinleri ile ve farkına varmadan yaptıkları yahut da kontrol ve disiplin yetersizliği gibi organizasyon eksikliği yüzünden doğmuş hatalarında çıkmıştır. Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması ve bazı üyelerinin bu üyelerin bu partide yer alma eğilimleri Türk Ocakları’nın kapatılmasında az da olsa etkili olmuştur. Sonuç olarak, öncelikle Türk Ocakları’nın siyasi bir güç şeklinde Cumhuriyet Halk Fırkası’nın karşısına çıkabileceği endişesi Ocakların kapatılma kararının alınmasında etkili rol oynamıştır. Böylece hem muhalif bir kuruluşun ortadan kaldırılması, hem de Türk Ocakları gibi teşkilatlı ve dinamik bir kuruluşun Cumhuriyet Halk Fırkası içine alınarak güç birliği yapılması sağlanmıştır.[10]



Türk Ocakları gerçekleştirdikleri kültür faaliyetlerinde çoğu zaman köylere kadar ulaşmışsalar da halkevleri kadar çok sayıda geniş bir teşkilata sahip olamamışlardır. Fakat halkevleri hemen her köyde kurulan halkodalarıyla tamamen halka inmeyi başarabilmiş bir kültür müessesidir diyebiliriz. Bu yönüyle de Türk Ocakları’nı bir aydın hareketi halkevlerini ise bir halk hareketi olarak kabul etmek daha doğru olacaktır. Kısaca halkevleri ve halkodaları bu yönüyle, devletin her alanda ve her yönde uygulamaya giriştiği geniş kalkınma yükselme programının hızla gerçekleşmesine ve halk tarafından benimsenmesine, fikirlerini işlemek yoluyla yardım etmişlerdi. Bunun yanında hem halkevleri hem de halkodaları bir yandan kendi yönetim kurulları tarafından idare edilecekler bir yandan da CHP tarafından kontrol edileceklerdi. Kısaca halkevleri ve halkodası kendi kendine yeter duruma getirilecek yani bulunduğu yerden temin edilecek gelir kaynaklarıyla idare edilecektir.[11]

Halkevlerinin Kuruluşu

Halkevlerinin kuruluşunda belirleyici olan etkenlerden birisi de CHP’nin kimlik arayışıyla yakından ilgilidir. Çünkü Türk Ocakları’ndan sonra nasıl bir örgüt kurulacağı da başlangıçta tam olarak belirgin değildi. Bütün tutum ve davranışlarıyla halkevlerinin kuruluşunda çok önemi bir role sahip olan Atatürk, ülkede arayışı yerinde izleyerek yetkilileri uyandırmış ve onların halkevleri gibi bir örgütlenmeye yönelmeleri konusunda asıl kararı kendisi almıştı. Bu yolda araştırmalar devam ederken, Avrupa’da öğrenim görmüş olan Vildan Aşir Savaşır’ın Çekoslovakya’daki Sokol adlı kuruluşları anlatan Ankara Radyosu’ndaki konferansında, Türkiye’de halkevleri ya da halkın evi şeklinde bir örgütlenmeye gidilebileceği üzerinde durması durumu kolaylaştırmıştır.[12]

Bir süre sonra Milli Eğitim Bakanlığı’na getirilecek olan Dr. Reşit Galip, Halkevlerinin kuruluşunu üstlenmiş ve onun çağrısıyla dönemin önde gelen aydınları Ankara Türk Ocağı binasında yapılan toplantıya katılmıştı. Burada oluşturulan komisyon, Halkevlerinin ana tüzüğünü hazırlamakla görevlendirilmiş ve sonunda Halkevlerinin kurulması kesinleşmişti. 1932 yılı başında Halkevinin kuruluşuyla ilgili hazırlıklar tamamlanmış ve durum C.H.P Genel Sekreteri Recep Peker tarafından bütün örgütlere duyurulmuştu. 19 Şubat 1932 günü başta Ankara olmak üzere 14 il merkezinde Halkevlerinin açılış töreni yapıldı.[13]

Eski Türk Ocağı binası yeni Halkevleri’nin Genel Merkezi olmuştu. Birinci kuruluş yıldönümünde Halkevlerinin sayıları 53’e ikinci yıldönümünde ise 80’e ulaşmıştı.[14]

Açılış haberi Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde de “Halkevleri birbirine inan, birbirini tamamlayan insanların tek kalmaktan kurtulacakları milli bir birlik kaynağıdır”. Şeklinde yer aldı.[15]

Genel açılışla beraber başlıca büyük kentlerde Halkevlerinin açılması, kısa zamanda ülke çapında kültürel havanın esmesini sağladı. Kentlerin okumuşları, aydınları, yüksek eğitim görmüşleri ile beraber devletin ve partinin önde gelenleri Halkevlerinde görev almışlar ve tüm çalışmalara katılarak halkın toplanmasını ve eğitilmesini sağlamışlardı.[16] Halkevlerinde yalnızca belirli kişiler değil tüm vatandaşlar birbirine kaynaştırılacak, bunu için olabildiğince çok kişi görev alacak yetenekli kişiler iş başına getirilecekti.[17]

Halkevleri ve Çalışmaları

Halkevleri Türkiye’de halkın istek ve yeteneklerine uygun olarak kurulan ilk önemli teşkilat olmuştu. Evler, gençliğin gelişmesi, halkın aydınlatılması, Türk kültürünün bütün yönleriyle ortaya çıkarılmasını amaçlamış ve zengin bir programla icraatlarına başlamıştı. Halkevlerinin kuruluşunda 9 kol halinde örgütlenmesi uygun görülmüştü. Bunlar şöyle belirlenmişti: Dil, Edebiyat, Tarih-Güzel Sanatlar Temsil (Tiyatro ve Seyirlik oyunlar)-Spor-Sosyal Yardım-Halk Dershaneleri ve Kurslar-Kütüphane ve Yayın-Köycülük-Müze ve Sergiler.[18] Yapılan bu çok yönlü çalışmada bütün bir millet harekete geçirilmiş ve herkesin milli amaca hizmet etmesi sağlanmıştır.[19]

Dil, Edebiyat ve Tarih Şubesi

Bağımsız bir milletin dilinin, tarihinin ve edebiyatının yabancı unsurların tesir ve istilasından en fazla korunması gerekirken, sürekli taarruzlara uğraması ve derin yaralar almış olması o milletin bu alanda yapması gereken çok büyük sorumluluklarının olduğu anlamına gelmektedir. Böyle bir sorumluluğu üstlenmeyi halkevleri dil, edebiyat tarih şubeleri görev edinmiştir.[20]

Halkevleri, dil, edebiyat ve tarih şubelerinin en verimli çalışmalarından birini de yayınladıkları dergiler oluşturmaktadır.[21] Halk dilinde yaşayan ve yazı diline girmemiş nice sözler listeler halinde Halkevleri dergilerinde yayınlanmaya başladı.[22]

Sözün kısası, Tarih, Dil ve Edebiyat şubelerinin çalışmaları, ülkede bir ulus bilincinin oluşmasına katkıda bulunacaktı. Dil ve edebiyat alanında sürdürülen çalışmalar ve yapılan derlemeler, Türkçenin söz dağarcığının, anlatım gücünün üstün bir düzeye gelmesinin yolunu açmıştır. Dil ve edebiyat çalışmalarının iki koldan yürütülmesi gerektiği belirtilmiş ve bundaki amaç şöyle açıklanmıştır. Birincisi, Araştırma ve Derleme, Eski Türkçe eserlerdeki öz Türkçe sözleri derlemek, halk dilinde yaşayıp yazı diline henüz geçmemiş Türkçe sözleri tabirleri ve halk bilgisi mahsullerini toplamak, eski Türkçenin ve bugünkü halk Türkçesinin gramer ve şive hususiyetlerini araştırmak; masalları, atasözlerini toplamak… İkincisi, İleri Sürme İşi Bugünkü yazı dilinde kullanılan yabancı kökten sözlerin ifade ettiği mefhumları anlatabilecek Türkçe kökten sözler bulup tebliğ mahiyetinde olarak neşretmek, dile ait yol gösterici yazılar yazmak, öz Türkçe sevgisini yaymak…[23]

Güzel Sanatlar Şubesi

Bu şube, musiki, resim, heykeltıraşlık, mimarlık, tezyini sanatlar gibi alanlarda çalışmıştır. Halkın güzel sanatlara olan ilgisini artırmak ve bu alanda gelişme sağlamakla birlikte, ürünlerin topluma yayılmasına çalışmak görevine de sahipti. Yapılan müzik çalışmalarında gaye, bir taraftan yeni Türk müziği oluşturulurken, diğer yandan halk arasında ve köylerde söylenen halk türkülerinin de tespit edilmesine çalışılmıştı. Halkevlerinde kurulan bandolar, müzik alanında yapılan yeniliklerin bir temsilcisi olmuştur. Resim, fotoğrafçılık, heykeltıraşlığa halkevlerinin birçoğunda büyük önem vermiş, en mütevazı köylerin halkevlerinde dahi sergilerin açıldığı gözlenmiştir. Arkasında sanat eseri bırakmamış milletleri tarihin unutmuş olduğu gerçeğinden yola çıkılarak, insan topluluklarının millet vasfına liyakat kazanabilmeleri için, bütün dünyayı ilgilendirebilecek milli bir sanata sahip olmaları şart görülmüştür. Bundan dolayı halkevleri faaliyetleri içerisinde sanat çalışmalarına önemli bir yer verilmiştir. Türkiye’nin ilk bale gösterileri halkevlerinde sahneye konmuş, yine ilk dansçılar halkevlerinin çatısı altında yetişmiştir. Eminönü Halkevi’nde yetişen sanatçılar arasında Münir Özkul, Renan Fosforoğlu, Sadri Alışık’ta bulunmaktadır.[24]

Temsil Şubesi

Halkevinin temsil şubeleri, bu teşkilatın en önemli görevini üstlenen bir öğesi olmuştur. Halkevi sahnesi bir milli kültür mektebi olarak tasavvur edilmiş orada çalışanlar milli müdafaa için emek veren mücahitler sayılmışlardır. Halkevinde sahnelen oyunlar, milli tezleri müdafaa eden konulardaki piyesler olmuştur. Temsil konuları, Umumi Türk Tarihi ile milli mücadeleleri içeriyordu. Geleneksel değerleri işleyen ulusal piyeslerle halkın eğitilmesi ve bilinçlendirilmesi amaçlanmıştı.[25]

Dr. Reşit Galip, konuşmasında bu hususu şöyle açıklıyordu.

“Halkevleri temsil mezaisinin bilinmesi lazım bazı hususiyetleri vardır. Halkevi sahnelerinde yalınız milli tezleri müdafaa eden mevzularda piyesler temsil edilir.”[26]

Halkevlerinin bu şubesi, ülkemizde tiyatronun gerçek anlamı anlaşılmış ve ne kadar önemli bir iletişim aracı olduğu ortaya konulmuştu.[27]

Spor şubesi

Spor şubesi, halkevleri spor anlayışı etrafında her türlü vasıta ile başlıca iki esası müdafaa etmiştir. Bunlardan birincisi, sporda yalnız atlet yetiştirmek değil, bendence olduğu kadar ahlakça ve fikirce sağlam vatandaşlar yetiştirmekti. İkincisi ise, sporun yalnız gençliğe mahsus bir meşgale sayılma anlayışının yok edilmesi olmuştur.

Halkevlerinde bu alanda bütün spor dalları üzerinde durulmakla beraber en çok önem verilen sporlar milletin tarihi geleneğinde yer alan, binicilik, avcılık sporları olmuştur.[28]

Sosyal Yardım Şubesi

Bu şube halkevlerinin hayır işlerine ayıracağı zamanın payını temsil etmiştir. Yoksullara öksüzlere, sakatlara her türlü yardım yapılmıştır.[29] Dr. Reşit Galip “ Türk’ün şiarı, kapısının tokmağı çalınmadan ve önünde avuç açılmadan yardıma ve imdada koşmaktır.” Demiştir. Hakimiyeti Milliye 20 Şubat 1932. Bu insanlar dilencilik durumuna düşmeden, sefalete uğramadan gerekli yardım yapılmıştır. Halkevinin bulunduğu yöredeki yardıma ihtiyaç duyan kimsesiz kadınlar, çocuklar, maluller, düşmüş ihtiyarlar ve hastalar… gibi yurttaşlar hakkında üyelerin şefkat ve yardım duygularını uyandırmak ve yükseltmektir. Bunun için yörede var olan hayır kurumlarıyla ilişkiye geçer, yoksa bunların açılması için uğraşır. Ayrıca, kimsesiz çocuklara giyecek, yiyecek ve barınacak yer sağlamaya çalışır. Kimsesiz hastalara, doğum yapanlara, olanaklar ölçüsünde yardım etme; köyden gelen tedaviye gereksinim duyan insanları il ve ilçelerde barındırma; işsizlere iş bulmalarında yol gösterme bu kolun görevlerindendir.[30]

Ayrıca bu şubenin temel görevlerinden olan fakir hastaların tedavi ettirilmesi işi ise, oldukça önemli bir yere sahipti. Her şube kendisine ait açacağı muayenehanede, kendisine müracaat edecek olan hastaları tedavi etmekle mükellefti. Açılması düşünülen ücretsiz muayenehaneler için bir talimatname bile hazırlanmıştı.[31]

Halk Dershaneleri ve Kurslar Şubesi

Bu şubenin amacı; halkın bilgisini yükseltecek her türlü okuma, yazma ve yetiştirme hareketlerinin ilerleyip gelişmesini sağlamak ve korumaktır.[32]

Bu şubenin önemi büyüktü, harf inkılabı sırasında ülkenin aydınları tarafından açılan irfan seferberliğinin üç-beş ayda verdiği muazzam ve harika sonuçlar hafızalarda yer etmiştir. Bu kurslarda, okuma yazma öğretme mücadelesinden başka, ülkedeki eğitim konusunda da önemli çalışmalarda bulunulmuştur. Bütün giderleri merkezden sağlanmak üzere doğu illerinin on yedisinde 211 tane Türkçe okuyup yazma kursu açılmıştır. Diğer yandan 1946 yılı yaz ayında hemen bütün halkevleri Yabancı Diller Okulu haline getirilmiş ve İngilizcenin yanı sıra Fransızca, Almanca kursları da verilmeye başlanmıştır. Ayrıca biri merkezde ikisi bucaklarda olmak üzere üç Ulus Okulu da açılmıştır.[33]

Kütüphane ve Neşriyat Şubesi

Her Halkevinde bir okuma salonu ve bir kütüphanenin bulunması, halkevlerinin ilk tesis şartlarından sayılmıştır. Halkevi kütüphanelerinde halkevi maksat ve gayelerine uygun kitaplara yer verilmeye dikkat edilmiştir.[34] Kütüphanelere sadece, Bakanlıklar, Genel Müdürlükler, Hükümetçe yararlılığı kabul edilen, Dil ve Tarih Kurumları gibi kuruluşların; CHP Genel Sekreterliği’nin, halkevlerinin kendi bütçeleri ile aldıkları ve yurttaşların yardım olarak verdikleri yapıtlar girebilirdi.[35]

Yayın faaliyetleri başlı başına büyük bir olay olmuş, ülke kalkınmasının ve kültürel faaliyetlerin önemli bir kısmını yayın çalışmaları oluşturmuştur. Halkevlerinin kitap yayınları 500’e yakındır. Hatta yayınlanan konferanslar da buna eklenirse kitap sayısı 800’ü bulmuştur. Bu kol sayesinde yeni çıkan kitaplar bütün şubelere dağıtılıyor, önemli kitaplar üzerine konferanslar ve oturumlar düzenleyerek halkın ilgisini okumaya çekiyordu. Bu kol, Halkevlerinin en başarılı olan koludur. Hem birçok kütüphane ve yayınlarla kalıcı işler yapmış, hem de Türk insanının düşüncelerini değiştirmede önemli görevler üstlenmiştir.[36]

Köycülük Şubesi

Türkiye’nin hakiki sahibi ve efendisi köylüdür düşüncesiyle, köylünün aydınlatılması için çok yönlü faaliyetler başlatılmıştır.[37]

Amacı, köylerin ve dolayısıyla köylünün ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal ve sağlık yönünden gelişmesine çalışmak; köylüyü müsamerelerine ve eğlencelerine çağırmak ya da gerekirse Halkevlerinin bazı çalışmalarını ayaklarına kadar götürmek; köylünün on beş günde bir mektubunu yazmak; il ve ilçedeki sağlık ve resmi işlemini Halkevleri aracılığıyla izlettirmek ve eğer kentte barınacak yeri yoksa yer sağlamak; köylüyü ilgilendiren kurslar açmak; köyler arasında ve köyle kent arasında geziler ve çeşitli yarışmalar düzenleyerek, köylü ile kentliyi kaynaştırıp arasındaki farkı gidermektir.[38]

Köycülük şubesi, çevrede ki köylere geziler düzenleyerek, onlara bilmediklerini öğretmek, ekonomik durumları iyileştirmek ve özellikle çocuklarına ve hastalarına bakmak ve baktırmak görevini üstenmiştir. 18 milyon kabul edilen Türk nüfusunun 12 milyonunun köylerde yaşadığı hesaba katılarak bu kadar büyük bir nüfus potansiyelinin maddi durumlarının yaşayış tarzlarını iyileştirilmesi, Türk milletinin layık olduğu mertebeye çıkarılması milli bir borç olarak kabul edilmiştir.[39]

Köy öğretmenleriyle kurulan sistemli ilişki ağı Halkevlerinin köycülük kolunun çalışmalarını daha da işlevsel kılıyordu. İdealist Türk aydınların ve gençlerin, köye gidebilmesi için her türlü imkân bu kol tarafından sağlanıyordu. Cumhuriyet rejiminin toplumsal devrimlerinin köye ve köylüye götürülmesi gerekiyordu. Devleti kuran ve yöneten partinin halk kitleleri ile yakınlaşmaya ve onlara yaptıklarını anlatmaya gereksinim vardı. Halkevlerinin köycülük kolları işte böyle bir ortamda köyü ve köylüyü uyandıracak ve onları devrim ilkesi doğrultusunda çağdaş uygarlık hedefin yöneltecekti.[40]

Müze ve Sergi Şubesi

Bu şubenin müze grubu kendi mıntıkasındaki tarihi eser ve abidelerin mütalaasına ve korunmasına çalışılacaktı. Tarihi eserler, Türk milletinin insanlık tarihindeki büyük rolü olarak kabul edildiğinden, halkevlerini bu tarihi eserler hakkında dikkatli olmaya, onları daha iyi korumaya davet etmiştir. Sergi çalışmalarında her türlü tanıtım amaçlanmıştır.[41]

Bu kol, Tarih çalışmalarında Türk Tarih Kurumu ile işbirliği yaparak ona yardımcı olmuştur.[42]

Halkevlerinin Kapatılması

Çok partili hayata geçişle beraber, değişik düşüncedeki kimseler ve kesimler partiler kurarak örgütlenmeye başlamışlardır. Halkevlerinin konumu da giderek tartışma yarattı. Yeni kurulan partilerin Halkevlerinden yararlanmak istemelerine tüzüğün elvermediği gerekçe gösterilerek olumsuz yanıt verildi. CHP’nin Halkevlerini partiler dışı bir kuruluşa dönüştürme konusunda da yavaş davrandığı anlaşılmaktadır.[43]

Sonunda Halkevleri 8 Ağustos 1951 tarih ve 5830 sayılı yasa ile kapatıldı. Bir kısım binaları yeniden açılan Türk Ocaklarına verilmiş diğerleri de hazineye mal edilmişti. Ancak ne var ki Halkevlerine ait taşınır malların özellikle kütüphane, arşiv, belge, fotoğraf gibi malzemenin korunması için hiçbir önlem alınmamış ve bu büyük kültürel birikim deyim yerindeyse savrulmuştur.[44]

Bütün ülkede var olan Halkevleri, Halk Partisi binaları ile diğer mal varlığına devletçe el konuldu. Halkevi eşyaları yağma edildi, çöplüklere ve sokaklara atıldı. Halkevleri kitapları, kese kâğıtçılarına toptan verildi. Tüm yayınlar kamyonlara doldurularak alanlarda yakıldı.[45]

Birçok alanda ve birçok konuda önderlik ederek ilkleri gerçekleştiren bu kurum, toplum üzerinde genelde çok olumlu etkiler yapmış başarılı bir kuruluştur. Kapatılmasıyla Türk toplumunu birleştirecek çimento ve tutkalı üreten bir birim yok edilmiştir. Yeni düzenin veya Atatürkçülerin kalelerinden ilki düşürülmüştür. [46]

İKİNCİ BÖLÜM

ATATÜRK’ÜN KURDUĞU DİL VE TARİH ALANINDA KURUMLAR

Türk Tarih Kurumu

Türkiye’de tarihçilik genel anlamda dört aşamadan geçerek gelişimini sürdürmüştür. Bunlar: Dinsel Tarih Anlayışı, hanedan tarih anlayışı, ırksal tarih anlayışı ve son olarak ulusal tarih anlayışı. Tanzimat’a kadar, tarih olaylarının açıklanmasında genellikle dinsel tarih anlayışı geçerli olmuştur. Bu tarih anlayışlarının geçerli oldukları devirde, özellikle, dinsel tarihçilik devrinde tarih yazıcılığı, dar kalıplar içinde yaşamıştır. [47]

Tanzimat’la I. Meşrutiyet arası yıllarda, devlet tarihi anlayışı gelişmeye başlamıştır. I. Meşrutiyetten sonra da ülkede Ulus Tarihi Anlayışı gelişmiştir.

II. Meşrutiyet döneminde padişahların baskısı biraz azalınca başka konularda olduğu gibi bilimsel tarihçilikte de ilerlemeler oldu. [48]

II. Meşrutiyet döneminden sonra tarihçilik, yeni Türkiye Devleti’nin kurulması ile bugünkü ulusal ve çağdaş aşamasına girmiştir.[49]

Bu dönemde gelişmeye başlayan milliyetçilik akımı, milli tarih anlayışını ortaya çıkarmıştır. Türk aydınları arasında hızla yayılmaya başlayan Türkçülük akımı sayesinde bakış açısı değişmeye, tarih çalışmaları farklı bir boyut kazanmaya başlamıştır. Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Hüseyinzade Ali, Yusuf Akçura, Fuat Köprülü gibi isimler Türkoloji’nin ve modern tarihçiliğin gelişmesinde büyük rol oynamıştır.[50]

Atatürk’ün Tarih Anlayışı

Atatürk, tarihe ve özellikle Türk tarihine çok önem vermiştir. Kendisi de askeri ve siyasi hayatında tarih bilgisinden çokça istifade etmiştir. Prof. Dr. Afet inan Türk tarih kurumunun 4o.yıldönümü töreni vesilesiyle yaptığı konuşmasında Atatürk’ün okul sınıflarındaki derslerinden itibaren tarih çalışmasını sevmiş ve hayatının her devresinde çeşitli kitaplar okuyarak Türk tarihinin meseleleriyle uğraştığını belirtmiştir. [51]

Mustafa Kemal Atatürk’ün düşün dünyasının oluşmasında ve tarih bilgisi ve bilinci kazanmasında okuduğu kitapların önemi çok büyüktür. Atatürk’ün okuduğu sanat, ekonomi, genel kültür, siyaset, düşünce dünyası, askeri içeriklerden oluşan kitaplar arasında büyük oranda tarih kitapları da yer almaktadır.[52]

Milletçe girdiği mücadelede ve cumhuriyete attığı ilk adımda da bu kuvvetli tarih bilinciyle hareket etmiştir. Atatürk’e, tarih ilmine olan ilgisi ve katkısından ötürü 19 Eylül 1923 günü İstanbul Üniversitesi tarafından fahri Tarih Profesörlüğü verilmiştir.[53]

Osmanlı Devleti’nin parçalanmasının akabinde, Türkler aleyhine karalama ve tarih tahribatı tekrar en üst seviyesine ulaştı. I. Dünya Savaşı sonunda ülke topraklarını işgal eden güçler, Anadolu toprakları üzerinde Ermeni, Rum Yunan, Bizans ve Hıristiyanlık propagandası yaptılar. Haçlı seferleriyle başlayan Türk düşmanlığı Anadolu topraklarının taksimatında kendini gösterdi. Öyle ki Yunanlılar Batı Anadolu’da nüfuz elde edebilmek amacıyla, coğrafya ve uygarlık delilleri ortaya atmaya çalıştılar. İtalyanlar, Eski Roma İmparatorluğu’nun halefleri olarak, hak iddia etmişlerdir. Fransızlar, Haçlı seferlerinden sonra bir Frank Devleti’nin kurulmasını bahane ederek Güney Anadolu’nun bir kısmına sahip çıkmışlardır. Atatürk, Büyük Zaferden sonra bu haksız hüküm ve iftiraların daha sonra da devam ettirilebileceğini tahmin ederek 1928 yılından itibaren tarih çalışmalarını örgütlemiştir. Çağdaş Türk tarihçiliğini bu örgütlenme ile başlatmak mümkündür. Sistemli olarak ulusal tarih denilen olgu bu tarihten itibaren ortaya çıkmıştır.[54]

Osmanlı döneminde eski Türk tarihi ile ilgili neredeyse hiç araştırma yapılmamıştı. Batı dünyası da, Türkler ve Türk tarihi hakkında son derece önyargılı idi, eserlerinde Türk milletini küçük düşürücü ifadeler sıkça yer almıştı. Atatürk, batılıların hafızalarındaki bu taassubu silmeye, Türklere kendi tarihlerini öğretmeye ve belgelere, ilmi metotlara dayalı bir tarih anlayışı geliştirmeye çalışmıştır.[55]

Atatürk iktidarı boyunca Türkiye’de tarih biliminin gelişmesi için çabalamıştır. Tarih çalışmalarını teşkilatlandırmak için Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’ni kurmuş, bunu yeterli görmeyip Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ni de buna eklenmiştir.[56]

Türk Tarih Kurumunu kurdurması, bu kurumun çalışmalarına katılarak yakından ilgilenmesi tarihe ve tarih bilimine verdiği önemi göstermesinin yanı sıra Osmanlıdan Cumhuriyete (ümmetten-millete) geçiş sürecinde Türk milletine, millet olma bilincini aşılamak amacını da gütmektedir.[57]

Tarihte Atatürk’ten öncede tarih yazmak ve dil düzenlemek teşebbüsünde bulunmuş devlet reisleri vardır, ancak bu hususta Atatürk’ü onlardan ayıran, onlardan üstün tutan en önemli özellik onlar gibi yalnız kendi işlerinin ve zamanın tarihini yazmakla kalmayıp, bütün insanlığın tarihini ve kültürünü araştırtmış ve yazdırtmıştır. Ve muazzam planını uygulamak için de 1930’da Ankara’da Türk Tarih Kurumu’nu tesis etti.[58]



Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin Kuruluşu ve Amacı

Prof. Dr. Afet inan Atatürk’ün tarih çalışmalarına başladığı tarihi şöyle saptar:

1928’de Fransız kız lisesinde öğrenci olduğum yıllarda Fransızca bir coğrafya kitabında, Türklerin sarı ırka mensup olduklarını ve Avrupa zihniyetine göre ikinci( secondaire) derecede bir insan tipi olduğu yazılmakta idi. Türklerin medeniyet alanındaki eserlerine Fransız tarih kitaplarında hiç yer verilmemesi, hatta bazen ‘Barbar’ deyimi ile istilacı bir kavim olarak gösterilmesi dikkatimi çekmişti. Bunları kendisine gösterdiğimde “ Hayır, böyle olmaz, bunun üzerinde meşgul olalım” dediler.[59]

Bu çalışmaların ilk ürünleri 1929 yılında lise ve ortaokul öğrencileri için yazılmış tarih fasikülleri şeklinde basılmaya başlandı. 23 Nisan 1930’da Ankara’da altıncı kez toplanan “Türk Ocakları Kurultayı” Türk Tarih Kurumunun kuruluşuna ilk temel taşı koyması bakımından önemlidir. Toplantıda konuşma yapan Prof. Dr. Afet inan, Türk tarihinin eksikliğini, Türk ulusunun kurduğu büyük uygarlıkları konu almış ve kırk imzalı bir önerge vermiştir. Afet İnan’ın önergesi kabul görmüş ve Türk ocakları yasasına “ Merkez Heyeti Türk tarih ve medeniyetini ilmi bir surette tetkik ve tetebbu eylemek vazifesiyle mükellef olmak üzere bir Türk Tarih Heyeti teşkil eder”. Şeklinde bir madde eklenmiştir. Türk Ocağı Türk Tarihi Tetkik Heyeti bu madde gereğince kuruldu. 16 üyeden oluşuyordu.[60]

İlk toplantısını 4 Haziran 1930 günü yapmış ve Türk Ocakları Merkez Heyeti Başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver’in başkanlığında bir yönetim kurulu seçilmiştir.[61]

Heyet daha önce okullar için bastırılan tarih fasiküllerinden yararlanarak 606 sayfalık Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitabı bastı. Bu eser, Türk tarihi hakkında yepyeni bir görüşü , “Tarih Tezi” diye adlandırılan bir tezi ortaya atmış oldu.[62]

1931’de Türk Ocaklarının kapatılması üzerine Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin bir niteliği kalmamış ve 15 Nisan 1931’de de Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti halini almıştır.[63]

Cemiyet çalışmalarına aynı üyelerle ve aynı çalışma planı ile devam etmiştir.[64] Dil devriminden sonra cemiyetin adı 1935’de Atatürk tarafından Türk Tarih Kurumuna çevrilmiştir.[65]

Türk Tarih Kurumu’nun amacı Tüzüğünün 4. Ve 5. Maddelerinde şöyle belirtilmiştir:

“Madde 4- Kurumun amacı Türk tarihi ile Türkiye tarihini ve bunlarla ilgili konuları incelemek ve elde edilen sonuçları her türlü yollarla yaymaktır. Kurum bu amacına erişmek için aşağıdaki yolda çalışır:

a) Türk ve Türkiye tarihi kaynaklarını araştırır ve inceler; bunları ve bunlarla ilgili bilimsel değerde monografileri, çeşitli eserleri ve dergileri yayınlar.

b) Türk ve Türkiye tarihine dair kaynakları ve tetkikleri Türkçeye çevirir ve yayınlar.

c) Yeni buluşları ve bilimsel konuları tartışmak üzere toplantılar yapar ve kongreler düzenler.

d) Türk ve Türkiye Tarihini aydınlatmaya yarayacak belge ve malzemeyi elde etmek için gereken yerlere inceleme, kazı ve bunlarla ilgili araştırma yapmak üzere gereken kişileri tek olarak veya heyet halinde gönderir.”

“Madde 5- Kurum, Dernekler Kanunu’nun 6., 10., 11., 24. maddeleri hükümlerine uymak kaydı ile yurt içinde ve yurt dışında yabancı bilim kurumları ile araştırma ve yayın konusunda işbirliği yapabilir. Kurum yerli ve yabancı bilimsel kuruluşlara üye olabilir. Bunlar temsilci gönderebilir ve kongrelere katılabilir…”[66]

Türk Tarih kurumunun kuruluşundan sonra ilk işi, liseler için dört ciltlik bir tarih kitabı hazırlamak oldu. Bu eser, Atatürk’ün çalışmaları bizzat takip etmesiyle kısa zamanda tamamlanarak milli eğitim bakanlığınca bastırılmıştır.[67]

I. Türk Tarih Kongresi

Türk Tarih Kurumu tüzüğünde, kurumun yeni buluşları ve bilimsel konuları tartışmak üzere toplantılar yapacağı ve kongreler düzenleyeceği hükmü yer almaktaydı. Bu bilimsel toplantı ve kongrelerin en önemlisi kuşkusuz Türk Tarih Kongreleridir. Bunların ilki Atatürk’ün emriyle 2-11 Temmuz 1932 tarihlerinde Ankara Halkevinde toplanmıştır. Amaç, yeni tarih tezinin ve tarih öğretiminde izlenecek yolun öğretmenlere anlatılmasıdır.[68]

Atatürk’ün elde etmek istediği sonuç üniversitenin tarih ile ilgili öğretim üyeleri ile lise ve ortaokul tarih öğretmenleri arasında yeni tarih anlayışı bakımından bir tartışma zemin sağlamak, varsa kuşkuları ortadan kaldırmaktır.[69]

Kongrede, Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitabın son incelemeler ve belgeler ele alınarak yeniden yazılması, liseler için hazırlanan dört ciltlik kitapta gerekli düzeltmeler yapılarak yeni öğretim yılına yetiştirilmesi, ilkokullar için yeni tarih kitapları yazılması gibi konular görüşülüp tartışıldı.[70] Atatürk’te tüm kongre toplantılarına katılmış ve dikkatle izlemiştir.[71]

I. Türk Tarih Kongresinde, Türk uygarlık tarihi, Türk ırkının antropolojik yapısı ve özellikleri, Türk Dili ve Edebiyatı ile ilgili bildiriler sunulmuş, tartışmalar yapılmıştır. Esas amaç, manevi yönden Türk varlığını güçlendirmek ve gençliğe tarihi ve dili ile övünen bir kütle ruhunu vermekti.[72]

Tarih ve Dil Kurumlarını, akademi yapmak konusundaki düşüncelerini gerçekleştirmek isteyen Atatürk, 14 Haziran 1935’te Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ni kurdurmuştur. Fakültenin tarih alanında çalışmaları aynı zamanda Anadolu’nun da uygarlıkların tarihindeki yerini aydınlatmada önemli katkılar yapmıştır.[73] Birinci Türk Tarihi Kongresi’ne yalnızca Türk profesör ve öğretmenleri katılmıştır, kongrenin ulusal bir niteliği yoktur.[74] Ancak ilginçtir, ülkede yaşanan bu gelişmeler dünyada büyük bir ilgiyle takip edilmiştir.[75] Bu kongre, Kurumun çalışma yöntemleriyle amacını da belirtmesi bakımından ayrı bir önem taşır.[76]

Türk Tarih Kurumunun Çalışmaları

Atatürk, büyük işleri milletçe yapmayı severdi. Dil devriminde de bu yolu tutmuştu. 1935 yılında Atatürk’ün tarih alanında da böyle bir çabasını görüyoruz. Tarih, daha çok bilim adamlarının çalışacağı bir uzmanlık dalıdır. Ama aydınların ve halkın da bu alanda yapacağı bazı işler bulunabilir. İşte Atatürk bunu sezmiş ve Türk Tarih Kurumunun çalışmalarına hız vermek, birçok büyük işlerin kısa zaman süresi içinde başarılmış olduğunu görmek için devletin ve halkın çalışmalara katılmasını istemiştir.[77]

Atatürk’ün emriyle Türk Tarih Kurumunun çalışmalarına hız vermek için Afet İnan ve Hasan Cemil Çambel tarafından bir program tasarısı hazırlanmıştır.[78]

Türk Tarih Kurumu kurulduğu günden itibaren yoğun bir çalışma temposu içinde olmuş ve çok sayıda yayın yapmıştır. 1932-1938 yılları arasında özellikle metot kitaplarının tercümeleri hemen yapılmıştır. Böylelikle hem Türk tarihçilerin bunlardan istifade edilmesi sağlanmış hem de tarih çalışmalarında ki metotsuzluk önlenmek istenmiştir.[79]

Türkiye, dünyanın en büyük uygarlıklarını kucağında barındıran eşsiz bir ülkedir. Topraklarının altında on bin yıl önceye dayanan çeşitli uygarlıkların kalıntıları yatmaktadır. Türk Tarih Kurumu bu görüşü benimsediği için, bugünkü Türk topraklarının üstündeki ve altındaki kalıntıları incelemeyi görev saymış ve bu amaç maddesindeki “Türkiye Tarihi Kaynaklarını araştır” buyruğuna uyarak bu alandaki çalışmalarını sürdürmüştür.[80]

Yayın Faaliyetleri

Tarih Kurumu’nun bu dönemki çalışmaları içinde önemli bir olay da, Türk Tarih Bilimi’nin sesini duyuracak, Türk araştırmacılarının çalışmalarını dünyaya tanıtacak bir yayın organına kavuşmasıdır.[81]

1937 yılından beri üç ayda bir Belleten adlı bir dergi sürekli ve düzenli olarak yayımlanmaya başlamıştır. Belleten adı, Atatürk’ün Türk Tarih Kurumuna bir armağanıdır Bugünde 4 ayda bir yayınlanmaya devam etmekte ve 287. Sayısına ulaşmıştır. Türk Tarih Kurumu, gerek üyelerinin, gerekse Türk ve Türkiye Tarihi üzerinde çalışan bilim adamlarının hazırlayacakları monografilere yayımlamayı amaçları arasına almıştır. Bu bölümde kurum çalışmalarında önemli bir yer alır.[82]

Kurum Türk tarihinin araştırıp yayınlamaya dönük olarak lise kitaplarının yazılmasında da öncülük etmiştir. Türk Tarihinin Ana Hatları adlı eser yetersiz kalınca, Türk Tarih Kurumu, çeşitli bölümleri, değişik yazarlara yeniden kaleme aldırdı. Yazılan ilk eser, İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın kaleme aldığı Anadolu Beylikleri’dir.[83] Türk Tarih Kurumu kendisine düşen görevleri en iyi şekilde yerine getirmeye çalışmış, 1935’de Piri Reis’in “Kitab-ı Bahriye” ve “Haritası”nın tıpkıbasımını yayınlamıştır.[84]

Kongreler

Tüzüğün 4. Maddesinin “c” bölümü, kurumun yeni buluşları bilim dünyasına sunmak amacıyla kongreler düzenlemesini emreder. Kurum, 2 Temmuzda topladığı I. Türk Tarih Kongresinden sonra 20-25 Eylül 1937 tarihleri arasında İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda II. Türk Tarih Kongresi’ni düzenledi. Bu kongreye ilk defa yabancı bilim adamları da çağrılarak uluslararası bir nitelik verildi. Atatürk bu kongreyi büyük ilgi ile izledi.[85]

Kongrenin ilginç bir yanı da, tarih öncesinden Cumhuriyet devrine kadar yurdumuz da ve Ortadoğu’da gelişen uygarlıkları maket, resim ve grafiklerle canlandıran öğretici nitelikte bir serginin Dolmabahçe Sarayındaki Muayede Salonu’nda düzenlenmesidir. Bu sergi Atatürk’ün emriyle sürekli olarak halka açık tutulmuş, ancak ölümünde katafalk yapılması nedeniyle kaldırılmıştır.[86]

Türk Tarih Kurumu bundan sonra 15-20 Kasım 1943’te III. , 10-14 Kasım 1948’de IV. , 12-17 Nisan 1956 da V. , 20-26 Ekim 1961 de VI. , 25-29 Eylül 1970 de VII. Türk Tarih Kongreleri düzenledi. Kurum, Kongreler dışında kurulduğu günden beri gerek üyeleri ile, gerekse üyeleri dışındaki bilim adamları ile çeşitli bilimsel toplantılar yapmış ve Türk tarihinin konularını, sorunlarını tartışmıştır. Ayrıca yerli ve yabancı bilim adamlarına konferanslar verdirmiştir. Bu konferansların birçoğu Belleten ’de yayımlanmıştır.[87]

Arkeolojik Çalışmalar

Amaç maddesinin “d” bölümünde; Türk ve Türkiye tarihini aydınlatmaya yarayacak belge ve malzemeyi elde etmek için gereken yerlere inceleme, kazı ve bunlarla ilgili araştırma yapması yer almaktaydı. Türk Tarih Kurumu bu maddeye uyarak ilk yıllardan beri arkeolojik kazılara ilgi göstermiştir.[88]

Atatürk, Türk medeniyetinin derinlemesine incelenmesi ve eski uygarlıkların tanınması için arkeolojiye önem vermiştir. Osmanlı Devleti’nin son yıllarında başlayan kazı çalışmalar ve müzecilik faaliyetleri, daha sağlam temellere oturtulmak ve daha modern metotlarla sürdürülmek amacıyla Cumhuriyet döneminde tekrar gündeme getirilmiştir.[89]

Kurum arkeoloji alanında 1933- 1935 yılları arasında Ahlatlıbel, Karalar, Göllüdağ arkeoloji kazılarına katılmış, 1935-1937 yılları arasında da Alacahöyük, Trakya Tümülüsleri, Ankara Kalesi, Çankırıkapı hafriyatı, Etiyokuşu hafriyatı, Pazarlı, İstanbul/Sarayburnu ve Karaoğlan hafriyatları olarak isimlendirilen kazı çalışmalarını kendi maddi imkânları ve elemanlarıyla gerçekleştirmiştir.[90]

Kazılardan çıkarılan eserler bugün Ankara, İstanbul, İzmir, Kayseri, Konya, Antalya ve Van müzelerinin en zengin koleksiyonlarını meydana getirmiştir.[91]

Türk Dil Kurumu

Bir toplumun en önemli varlıklarından biri de dildir. Düşünce, dil ile mümkün olan zihinsel etkinliktir. Bu da tüm dalları ile kültürü doğurur.[92]

Osmanlı Devleti’nin yıkılması ve ardından kurulan yeni devletin oluşturmaya çalıştığı toplumsal yapıyı en temel mesele olarak ilgilendiren konuların başında dil meselesi gelmektedir. Dil meselesi gerek Osmanlının son dönemlerinde ve gerekse Cumhuriyet döneminde sosyal ya da toplumsal kaygılarla ele alınmıştır.[93]

Türk, yüzlerce yıl diline tam anlamıyla sahip çıkamamıştır. Osmanlı Devletinde, padişahlardan halka kadar, Türk olan herkes Türkçe düşünür ve Türkçe konuşurdu. Ancak, düşünceleri yazı yolu ile sistemleştirmek, bilimsel ve kültürel hayata dökmek gerekince işler değişirdi. Osmanlı anlayışı, yazı dilini de Osmanlı yapmıştı. Sonuçta, Türkçe’den ayrı, yeni bir dil ortaya çıkmıştı: Osmanlıca… Osmanlıca, Doğu kültürünün egemen olduğu Türk yurdunda, Arapça, Farsça ve Türkçe karışımı bir yapma dil olarak belirmişti. Medreselerde bilim dili Arapça idi. İslam edebiyatı da tarihsel kökleri bakımından İran’a dayanıyordu. Türk düşünürü bu iki dilin etkisi altında kalarak Türkçeyi Arap ve İran kalıplarına dökmüştü. Böylece hem aydınlarla halkın arasına bir uçurum girdi, hem de eğitim ve öğretim işleri asla düzenlenemedi. Bu uydurma dille yapılan öğretim verimsizdi, uzun zamanlara mal oluyordu. Ayrıca Türk’ün alışamadığı kalıplarla düşünmeye zorlanması bilimsel araştırmaları köstekliyordu.[94]

Meşrutiyetle birlikte, Türk dilinin araştırılması çabaları başladı.[95]

1909’da kurulan Türk Derneği (Türk Derneği Mecmuası 1912’de), 1911’de kurulan Türk Ocağı ile Türk Yurdu Cemiyeti (Türk Yurdu adlı dergi 1912’de), aynı yılda Selanik’te çıkmağa başlayan Genç Kalemler dergisi, bu yolda ilk adımları atmışlar, arı Türkçe kullanmaya çalışmışlardır.[96]

Harf İnkılâbı

Alfabe konusu Cumhuriyet döneminde ilk kez Türk İktisat Kongresi’nde gündeme gelmiştir. Bu kongrede Latin Harflerinin kabulüne karşı çıkanlar olmuştur. Meselenin dini boyutu ön plana çıkmıştır. Çünkü Kur’an dilinin Arapça olması ve dolayısıyla da Arapça’nın kutsal kabul edilmesi, Latin alfabesinin kabulüyle İslam aleminden uzaklaşılacağı gibi konular tartışmalara yön vermiştir. Bu durum Latin harflerinin savunucularını harekete geçirmiştir. Şükrü Saraçoğlu 1924’de yaptığı bir konuşmasında halkın okuma yazma oranın %2 civarında olduğunu, bunun sorumlusunun da Arap harfleri olduğunu söylemiştir. Saraçoğlu’nun bu sözleri gerek Meclis ’de gerekse basında büyük tartışma başlatmıştır. Bundan sonra Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile öğretimde birlik sağlanmaya çalışılmış ve dil birliği için Latin harflerinin gerekliliği üzerinde durulmuştur.[97]

1926’da toplanan Bakü Uluslararası Türkoloji Konferansı yazı meselesini tekrar alevlendirmiştir. Kongrenin ana konusu Türklerin Latin yazısını alıp almayacaklarıdır. Yapılan oylamada olumlu karar çıkmıştır. 1928 yılına gelindiğinde beklenen şartların müsait olmaya başlamasıyla birlikte harekete geçilmiş ve Atatürk gereken emirleri vermiştir.[98]

“Dil Heyeti”, “Dil Encümeni” ve “Alfabe Heyeti” adlarıyla anılan bir komisyon kurulmuştur. Komisyon alfabe üzerine yaptığı çalışmaların yanı sıra, yeni alfabenin uygulanabilmesi için beş ila on beş yılın gerekliği olduğu hakkında görüşler iler sürmüşlerdir. Falih Rıfkı komisyonun hazırladığı taslağı Atatürk’e sunmuştur. Atatürk yeni yazının tatbik etmek için öngörülen süre hakkında “Bu ya üç ayda olur, ya da hiç olmaz” demiştir. Nitekim, Atatürk’ün direktifleri ve çabaları sonucunda tam üç ay gibi kısa bir sürede tamamlanmıştır.[99]

1 Kasım 1928’de TBMM’de “Türk Harflerinin kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun” kabul edilmiştir. Bütün yurtta eğitim öğretim seferberliği başlatılarak yeni harflerin öğrenilmesi için “Millet Mektepleri” adıyla 1 Ocak 1929’dan itibaren halka dönük okuma yazma eğitimi verilmeye başlanmıştır.[100]

Atatürk’te yeni yazıyı halka tanıtmak için ve sevdirmek amacıyla Başöğretmen sıfatıyla çıktığı yurt gezilerinde Atatürk, elinde tebeşir halkına alfabeyi öğretmeye koyulmuştur.[101] Kısacası Atatürk alfabe değişimini, Türk milletini cehaletten kurtaracak, kendi güzel ve asil diline kolay uyum sağlayacak bir vasıta, daha doğrusu bir anahtar olarak görmüştür.[102]

Türk Dili Tetkik Cemiyetinin Kuruluşu

Atatürk’ün bir dil savı, bir de tarih savı vardı. Birbirine dayanan bu iki savdan tarihle ilgili olanına doğru olarak öncelik verdi. Atatürk, 1931’de kurulan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin 1932 yılında toplanan ilk kurultayından hemen sonra yapılan toplantıda dil işleri üzerine de çalışmalar yapılması gerektiği hakkında konuşulmuştu, Atatürk “ Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti gibi bir de ona kardeş bir dil cemiyeti kuralım. Adı da Türk Dili Tetkik Cemiyeti olsun.” Dedi. Aynı gün, kurulacak dil kurumunun çalışma programıyla ilgili bir tasarı hazırlandı.[103]

Çalışmaları iki ana dal ayrılacaktı,

1) Türk dilinin başka dillerle bağlarını inceleyecek olan Filoloji-Lengüistik kolu

2) Asıl Türk dilini inceleyecek olan Lügat-Lengüistik ve Etimoloji kolları. [104]

Kurumun ilk başkanı Samih Rifat’tır. Türk Dilini Tetkik Cemiyetinin amacı, “Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” olarak tespit edilmiştir. Atatürk’ün sağlığında, 1932, 1934 ve 1936 yıllarında yapılan üç kurultayda hem Kurumun yönetim organları seçilmiş, dil politikası belirlenmiş, hem de bilimsel bildiriler sunulup tartışılmıştır.[105]

I. Dil Kurultayı

Mustafa Kemal TDTC’ni kurarken, Türk dilinin en geniş şekilde incelenmesi ve sadeleşme cereyanının başarılı bir sonuca ulaştırılması gayesini hedeflemektedir. Bir yandan Türk dili yabancı dillerin tesirinden kurtarılıp mümkün olan sadeliğe kavuşturulacak ve öbür taraftan o zamana kadar yazılamayan dil bilgisi ve sözlük meydana getirilecek ve eski yeni bütün ilmi terimlere Türkçe karşılıklar bulunacaktır. Türk dilini tetkik etmek için kurulmuş olan cemiyetin kurucu üyeleri Türk dili incelemelerinin geniş bir planını yapmak üzere ilk dil kurultayını 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe sarayında yapmışlardır. Atatürk bizzat tartışmalara katılmamışsa da, kurultay toplantılarında hep hazır bulunmuştur.[106]

Bakanlar, milletvekilleri, üniversite öğretim üyeleri, öğretmenler, yazarlar, halk temsilcileri, Atatürk’ün ziyaretine gelmiş olan Amerika Birleşik Devletleri Genel Kurmay Başkanı Gen. Douglas MacArthur, kurultay görüşmelerini ve okunan tezleri, verilen konferansları, söylevleri dinlemişlerdir.[107] Kurum başkanı Samih Rifat kurultayın amacını şu cümlelerle belirtti: “Türk dilinin kendi milli kudretleri içerisinde inkişafını aramak maksadıyla toplanmıştır.”[108]

I. Türk Dil Kurultayının sonunda bir çalışma programı oluşturulmuştur. Hint-Avrupa dili ile Türkçe söz köklerinin mukayeseli incelemeleri, Türkçe-Arapça etimoloji lügati gibi çalışmalar toparlanmış ve Türk Dili Dergisinde yayınlanmıştır. Türk lehçelerindeki sözlerin derlenmesine çalışılmıştır. Bu suretle 130.000 civarında kelime toparlanarak tasnif edilmiştir. Gündelik dilde kullanılan yabancı sözlerin karşılığında Türkçe kelimeleri bulmak amacıyla dönemin radyosundan ve gazetelerden halka duyurulmuş olan 1.400 civarında kelime ve sözcüklere Türkçe karşılık bulunmak istenmiştir. I. Dil Kurultayından sonra cemiyetin yayın bülteni olarak Türk Dili adı altında bir mecmua çıkartılmış ve II. Kurultaya kadar çeşitli sayılar çıkartılmıştır.[109]

II.Dil Kurultayı

Yabancı kelimelere Türkçe karşılık bulma ve öz Türkçe kelime türetme çalışmaların hız kazandığı günlerde, 18-25 Ağustos 1934 tarihleri arasında Dolmabahçe Sarayı’nda II. Dil Kurultayı toplanmıştır. Kurultay esnasında öncelikle Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin adı “Türk Dilini Araştırma Kurumu” olarak değiştirilmiştir.[110]

Sonrada çoğunlukla dili Türkçeleştirmek adına Arapça ve Farsça sözcüklerin karşılıklarını bulma işine geçilmiştir. Osmanlıdan Türkçeye ve Türkçeden Osmanlıcaya cep kılavuzları cemiyetin önemli yayınları arasındadır.[111]

Kurumun uzmanları 1935 baharına kadar çalışmışlar ve kılavuzun birinci cildi olan Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu 25 Mart 1935’de yayımlanmış, ikinci cildi olan Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu da aynı yılın 19 Temmuzunda çıkmıştır.[112] Osmanlıca sözcüklere Türkçe karşılık bulma işinde gerek Ulus gazetesi gerek Ülkü dergisi de önderlik etmişlerdir.[113]

İkinci kurultayın bir özelliği de, derleme çalışmalarının kapsamının genişlemesi ve folklor çalışmalarının başlamasıdır. Bu kapsamda adetler, masallar, atasözleri, hatta Türkçe argo tabirleri bile derlenmeye başlanmıştır. İkinci Dil Kurultayı’nın ardından 26 Eylül tarihi “Dil Bayramı” kutlanmış ve bundan sonra da kutlanmaları devam etmiştir.[114] İkinci Kurultaydan sonra ortaya atılan “Güneş-Dil Teorisi” heyecan yaratmıştır.[115]

III. Dil Kurultayı ve Güneş-Dil Teorisi

İkinci Dil Kurultayı’ndan iki yıl sonra, 24-31 Ağustos 1936 tarihleri arasında da Üçüncü Dil Kurultayı toplanmıştır. Üçüncü Dil Kurultayı’nın esas Konusu Güneş-Dil Teorisi’dir ve bu teorinin esasını, Tarih teziyle de orantılı olmak üzere Türk dilinin eski bir medeniyet dili olarak diğer dillere kaynak teşkil ettiğinin ileri sürülmesi oluşturmuştur.[116]

Güneş-Dil Teorisi, dilin türeyişi, felsefe, sosyoloji alanında bir kuram olarak ortaya atılmıştır.[117]

Teori, dile hayat veren esas varlığın ne olabileceği fikri üzerinde duran dil felsefecilerinin güneşin hayat verici bir varlık olarak dile de vücut verebileceği düşüncelerinden hareketle ortaya çıkmıştır. Güne dil teorisine göre ilk insanın ilk tanıdığı nesne güneş olduğundan bütün kavramlar ve kelimelerin güneşin insan üzerinde bıraktığı etkilerinden hareketle incelenerek bulunduğu söylenmektedir. İlk insanın çevresindekileri anlamaya veya anlamlandırmaya sevk eden etken, başka hiçbir şeyle kıyas etmeyen, ışık, sıcaklık ve hayat kaynağı olan güneşti. Fizyolojik araştırmaların gösterdiği gibi insanın doğal olarak çıkarabileceği ilk ses “a” sesi olmalıydı. Bu “a” sesinin sürekli tekrarlanması, sonunda yarım ünsüzle birleşip “a” biçiminde ilk sözcüğü ortaya çıkarmıştı. işte bu noktada “a” sözcüğünün eski Türk lehçelerinde “yaratmak”, “renk değiştirmek”, “ışık”, “zeka”, “gök”, “ateş” anlamlarıyla kullanılması, ilk ilkel dilin Türkler tarafından yaratıldığının kanıtı sayılmaktaydı.[118]

Atatürk bu teori ile aslında pek çok yabancı kelimenin kaynağının Türkçe olduğunu ispat etmeyi, dünyaya Türk dilinin zenginliğini göstermeyi ve çıkmaza giren özleştirme çalışmalarını bitirmeyi planlamıştır.[119]

Avrupa dillerinde kullanılmakta olup da asıl kaynağı bilinmeyen sözlükler üzerinde önemle durmuş ve bu birçok sözcük kaynaklarının Türkçede bulunabildiğini söylemiştir.[120] 1936-1938 döneminde, Türk Dili dergisinin çıkan sayıları çoğunlukla Güneş-Dil Teorisine ayrılmıştır.[121] Kurultayın son toplantısında kabul edilen ana tüzükle Türk Dili Araştırma Kurumu’nun adı “Türk Dil Kurumu”na çevrilmiş ve Kurultayın üç yılda bir toplanması kararlaştırılmıştır.[122]

Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi

Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi Ankara Üniversitesinin ilk Fakültesidir. Atatürk, bu Fakültenin ismini bizzat koymuş ve kuruluşu ile en yakından meşgul olmuştur. Atatürk, Türk tarihine ait mevzuları bizzat okuyor ve etrafındakilere vazifeler veriyordu. Aynı zamanda Türk dilinin sadeleştirilmesi, halkın konuşma dili ile yazı dili arasında bir ahenk temin edilmesi, kültür işlerimiz için, en çok istenen bir çalışma kolu idi.[123]

Bu hususta Türk tarih kurumunun ve Türk dil kurumunun kuruluşu gerçekleştirilmişti.

Bu kurumların çalışmaları ilerledikçe, istikballeri hakkında Atatürk bunların akademi olmaları üzerinde düşünmeye başlamıştır.

Afet İnan, Atatürk’ün bu husustaki düşüncelerini;

“Tarih ve Dil Kurumlarını, Akademi yapabilmek için, bir Fakülte mi kurmak, yoksa Avrupa ve Amerika’ya talebe mi göndermek daha faydalı olacaktır diye, bana sual sorduğu zaman, Fakülte açmanın Ankara Üniversitesinin kurulmasına önderlik edeceğini, fakat talebelerin garp memleketlerinde yetişmesinin de paralel yürütülmesi fikrini müdafaa etmiştim. “Cumhuriyet başkentinin her çeşit müesseseleri Ankara’da kurulmalı idi”. Atatürk bunu istiyordu. “Bu ise Tarih – Coğrafya tedrisatı ile başlamalı” dediği zaman, ben bir Edebiyat Fakültesinin kurulmasından bahsettim. Fakat, Atatürk Tarih ve Coğrafyanın Fakülte ismi olarak alınmasında, dikkati çekme bakımından faydalı telâkki ettiğini ve bu mevzuların bilhassa önemini belirtmekte işe yarayacağını kabul ediyordu.”[124]




Alıntıdır: https://tarihtarih.com/2020/04/23/mu...dugu-kurumlar/
---------------------

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler





1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291