İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

Ressamlar

MysTicKs - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üye
Üyelik tarihi:
07/2007
Mesajlar:
7.072
Konular:
2129
Teşekkür (Etti):
2
Teşekkür (Aldı):
705
Ticaret:
(0) %
23-06-2008 06:55
#1
Ressamlar


Salvador Dali Domenech 11 Mayıs 1904'de Figueras'ın (İspanya'nın Kuzeyinde Pirienelere yakın bir kasaba) bir köyünde doğdu. Babası bölgenin ünlü noterlerinden biriydi. Yaşamının yönü dahilikle delilik arasında bir ikilemde belirlenmiş gibiydi. Gerçekte kardeşi 6 yaşındayken menenjitten ölen erkek kardeşinden
3 sene sonra dünyaya gelmişti. 1973 de şöyle yazacaktı: 'Doğar doğmaz tapınılan bir ölünün ayak izlerinden yürümeye başladım. Beni severken hala onu seviyorlardı aslında. Belki de benden çok onu.. Babamın sevgisinin bu sınırları yaşamımın ilk günlerinde itibaren çok büyük bir yara oldu benim için.

Ona koydukları isim; ölmüş kardeşinin ismiyle aynıydı: Salvador. Ressam bu kardeşine ikiz kadar benziyordu. Anne babasının yatak odasında Velazquez'in Çarmıhta İsa resmiyle birlikte asılı olan kardeşinin resminin yaşayan bir aynasıydı. Böylece Salvador Dalê bir küçük despota dönüştü. Ailesinin dikkatini çekmek için yaptığı histeri krizleri, teatral hareketler alışılagelmiş şeylerdi. Uzun süre, onu fetheden kızkardeşi Ana Maria'nın doğumu bile onu düzeltmeye yetmedi. Aksine zaman geçtikçe farklılığını ifade etme isteği daha dayanılmaz hale geliyordu.

Hasta çocuk; 10 yaşında yaptığı ilk self-portresinin ismiydi. Bir süre sonra ilk resim kursuna başladı. Öğretmeni Juan Núñez iyi bir ressamdı; ondan karakalem çalışmayı öğrendi. Daha sonra Catalan (İspanyanın Kuzey doğusunda yaşayan Catalanca adında farklı bir dil konuşan insanlara verilen isim) empresyonist ve realistlerini tanıdı. Daha sonra Kübizm ve Juan Gris'i keşfetti

20'li yılların başında Madrid San Fernando Akademisine başladı. Ancak anarşist hareketleri nedeniyle okuldan atıldı ve bir süre Girona'da tutuklu kaldı.(1923) Daha sonra tekrar okula kabul edilse bile 1926'da tamamen atıldı. Bunu takip eden yıl Paris'te Picasso'yla tanıştı. 10 yıl sonra Londra'da Stefan Zweig onu Sigmund Freud'a tanıttı. 1923'te Madrid'de Luis Buñuel ve Garcêa Lorca ile tanıştı.

Dali böylece değişti. Görünümüyle de. Başlangıçta ki uzun saçları; ağzından hiç düşmeyen piposu daha sonra kısacık biryantinli saçlı spor kıyafetli asık suratlı birine dönüştü. Günlük yaşamı; entelektüel bir söylemin ve lüks bir yaşamın çevresinde dönüyordu. Buñuel'le 'Bir Endülüs Köpeği' filmini sahneye konmasına yardımcı oldu. Ama. Buñuel.'i dinsizlikle suçlayarak ikinci bir filmden uzak durdu. Buna karşın Garcêa Lorca'yla çok yakın bir arkadaşlığı oldu. 1925-36 yılları arasında uyumlu bir dostlukları oldu. Kadınlar pek ilgisini çekmiyordu. Sadece erotik fantazileri için gerekliydiler. 1926 yılına kadar yaşamının buluşması için beklemek zorunda kaldı: Gala; bir Rus avukatın kızı ve sürrealist şair Paul Eduard'ın eşiydi. Onu ilk defa Cadaquez'de Akdeniz'in Catalan kıyısında Hotel Miramar'ın terasında karşı gördüğünde eşiyle beraberdi. Ertesi gün saat 11'de plajda buluşmak üzere sözleştiler. Dali bu olayı tamamen sembolik bir biçimde hazırlamaya karar verdi.

Soyundu. Elbiselerini, göğüs uçlarını, kıllarını, göbek deliğini ve esmerleşen tenini gösterecek şekilde kesti, katladı. Boynuna inci bir kolye, kulağına bir kırmızı bir sardunya taktı. Traş olurken yaralanmasından esinlenerek kendi kanını süründü. Bunu balık kuyruğu, keçi gübresi ve yağla karıştırdı. Ama pencereden Gala'yı, özellikle de çıplak bronzlaşmış sırtını görünce, bu ölümcül ritüele son vererek üzerindeki partallığı ve bu vebalı tutkuyu soyunmaya karar verdi. Birkaç ay sonra tamamen aşık olarak birlikte yaşamaya başlayacaklardı. Ve o andan itibaren Gala; Dali için bir aşık, bir arkadaş, esin perisi ve model (ilk defa profilden Gran Mastrubador'da gözükür), danışman ve herşeyin ilersinde varlığının yöneticisi olacaktır. Port Lligat'de hayatlarının evlerini kurdular. İlk önce İç Savaşta, daha sonra Dünya Savaşından kaçmak için tüm dünyayı gezdiler. Dali şöyle açıklar düşüncesini: 'Her zaman anarşist ve aynı zamanda da monarşisttim. Her zaman burjuvaziye karşıydım ve hala da öyleyim. Gerçek kültürel devrim monarşist prensiplerin restoresiyle mümkündür.' Ama 1934'te beş yıllık aktif bir işbirliğinden sonra artık eski sürrealist arkadaşlarından ayrılmış ve küçük burjuvaya dönüşmekle suçlanır olmuştu. Çünkü politikadan kaçıyordu: 'Beni ne marksizm bir parça bile ilgilendirmiyordu. Politika bir kansere benziyordu.' Newyork'a yerleşti, ama arada sırada geri dönüyordu. Örneğin faşistler arkadaşı Garcia Lorca'yı öldürdükten ya da Nazilerin istilasından sonra. Mamafi, Kuzey Amerikalılar tarafından aranılan, sevilen, iyi ücret ödenen biriydi.
1966'da Newyork modern sanatlar müzesinde 1966'de ona bir retrospektif adadılar. Beuborg'daki bir diğer sergi için 1979'a kadar beklemesi gerekti. 3 sene sonra 1982'de Gala öldü. O zamandan sonra nerdeyse resim yapmayı bıraktı. Dali , Gala'nın mezarının olduğu Pubol'e yerleşti ve son eserlerini verdi.

Bütün akımları tanıyıp; olası bütün etkilerden geçtikten; tüm çılgınlığıyla o devasa eseri 'Babil Kulesi'ni oluşturduktan sonra; Salvador Dali sanatı boyunca uzayıp giden bir ipi farketti. Bu ip görünmez bir şekilde daha Breton'la bile değilken gerçekleştirdiği ilk sürrealist eseriyle, gerçek anlamdaki sürrealist eserlerini birbirine bağlıyordu.

Freud'un içten ve ve fanatik olarak tanımladığı, Dali'nin gözleri; hep büyüleyici bir dünyayı keşfediyordu. Dali hiçbir zaman taptığı esin perisi Gala'dan ayrılmadı, eve kendine duyduğu ihtiyaçtan daha fazla bir ihtiyaçla ona bağlıydı.


Pubol Şatosundaki yangından kurtulduktan sonra; 23 Şubat 1984'de Figueras hastanesinde, 84 yaşında öldü. Cesedi ilaçlandı;
ve Figueras'daki müzesine hakim olan dev kubbenin altına gömüldü




DALİ'NİN SANATI


Paris’te yeniliğin öncüsü olarak Kübizmin yerini alan akım, bir bakıma yenilikçiliğe karşı olduğunu ileri süren bir akımdı. Sürrealizm(Gerçeküstücülük) akımı, kendinden bir önceki Dadacılık gibi,modern sanatla ilgili bütün “izmleri” insan hayatının hiçbir dönemiyle ilgisi olmayan yapay çabalar olarak reddediyordu. Sürrealistlerin amacı, insanın doğal dünyası olduğuna inandıkları fantezi, düş ve imgeleminüst gerçeğini açarak, sanatı uygarlığın düzenli ve kısıtlı kurallarına karşı kullanmaktı. Sürrealistle, konuyla ve konunun etkisiyle Kübizmin, Fütürizmin, özellikle de Ekspresyonizmin ilgilendiğinden çok daha fazla ilgileniyorlardı. İnsanları ölçülü ve hesaplı davranışlarından ayartmak amacıyla bir yandan o davranışlar üzerine terbiye ve siyaset kurallarına aykırı demeçler yağdırıyorlar, bir yandan da akılcılık dışı düşüncenin hazlarını öğretmeye çalışıyorlardı. Bu sanatçıların çoğu yazardı ve odak noktası olarak yazınsal sorunları seçiyorlardı. Akıldışılığın gerçekdışı yaşantıları yazıyla nasıl dile getirilebilirdi? Bir düşü sadece betimlemek yetmezdi: çünkü bilincin denetimi burada araya girecekti.Bilinçaltı dünyasına daha rahatça girebilmek için, uyuşturucu maddeleri ve yapay uyutma (hipnoz) yollarını denediler.Dadacıların sözcükleri rastgele seçip düzenleyerek, onlara belli bir anlam yüklemeden aralarında anlam etkileşimi sağlama, gizli yada çok yönlü anlam kıvılcımları çıkarma yöntemini benimsediler.Aynışey imgelerle de yapılabilirdi; bu yüzden sık sık 19. Yy şairi Lautreamont’un bazı sözlerini kullandılar:

“Bir dikiş makinesinin ameliyat masasında bir şemsiye ile rastlaşması olarak güzellik”

Salvador Dali Millet’in Angelusü üstüne şöyle demiştir:

“Açıklayıcı olgu”nun benim sınırsız düşüncelerimin akışını hiçbir bakımdan sınırlayamayacağı ama tersine onu geliştireceği apaçık ortadadır.Bende, kuşkusuz ancak paranoyakça açıklamalar sözkonusu olabilir ve burada bunun gerektirdiği üstünkörü sözuzatımından dolayı özür dilemeliyim. Gerçekten de, çoğu zaman okurlarıma yineleme zavkini tattığım ve sabrını gösterdiğim gibi paronoya olgusu, içinde yalnızca, bütün “çağrışımsal sistematik” etkenlerin en iyi biçimde özetlendiği olgu değil ama daha “özdeş” bir psişik-yorumsalaçıklamayı cisimleştiren bir olgudur.Paranoya herzaman “açıklamaya ilişkin” olmakla sınırlı kalmaz; aynı zamanda, bilinen tek ve hakiki “gerçek anlamdaki açıklamayı” oluşturur, yani sınır tanımaz yorumsal açıklamayı(…).

Hiçbir görüntü, yaklaşık 70 yıl önce, trajik ve yamyamca soyaçekimlerin ressamı, yumuşak, yumuşacık ve iyi nitelikl etlerin, atalardan kalma ve korkutucu karşılaşmaların ressamı tarafından yapılmış olan resimden daha gerçek ve sınırsız biçimde Lautreamont’u özellikle de Les Chants de Maldoror’u açıklayabilecek güçte değildir bana göre. Burada, jean François Millet’ye, anlatılamayacak ölçüde anlaşılmamış olan şu ressama telmihte bulunuyorum.

Bana göre, resim alanında şu çok bilinen ve yüce “bir teşrih masası üstünde bir dikiş makinesi ile bir şemsiyenin beklenmedik karşılaşması” ile eşdeğerli olacak olan Millet’nin o bin kez ünlü Angelus’üdür. Hiçbir şey bana bu karşılaşmayı gerçekten şu göz önünden gitmeyen Angelus’teki görüntü kadar aşırı-açık biçimde açıklayabilecek güçte görünmüyor.

Angelus, bildiğim kadarıyla ıssız, alacakaranlık ve ölümcül bir ortamda iki kişinin hareketsiz varlığını, bekleyiş içindeki karşılaşmasını içeren, dünyadaki tek tablodur. Bu ıssız, alacakaranlık ve ölümcül ortam tabloda “teşrih masası” nın şiirsel metinde oynadığı rolü üstlenir; çünkü yalnızca ufukta yaşam sönmekle kalmaz, ama diren, insanoğlu için herzaman, “sürülmüş toprak” olan şu gerçek ve besleyici ete batmaktadır; oraya, verimliliğin şu açgözlü yönelmeyönelmişliğiyle saplanır diyorum, tıpkı neşterin, herkesinde bildiği gibi gizlice, çeşitli analitik bahanelerle, her cesedin teşhirinde, ölümün sentetik, doğurgan ve besleyici “patatesini” aramaktan başka birşey yapmayan nefis çizip-yarmaları gibi(…)

Eğer, bizimde ileri sürdüğümüz gibi, sürülmüş toprak, bilinen bütün teşrih masalarının en gerçeği, en elverişlisiyse, şemsiye ve dikiş makineside Angelus’e erkek figürü ve kadın figürü olarak aktarılacaktır; ve karşılaşmanın tüm sıkıntısı, tüm gizi, herzaman, benim pek naçiz düşünceme göre, şimdi artık “yer” (sürülmüş toprak, teşrih masası) tarafından belirtildiğini bildiğimiz sıkıntı ve gizden bağımsız olarak, her iki kişinin, her iki nesnenin içerdiği özdeş özelliklerdn kaynaklanacaktır(…)

Şemsiye-“simgesel işlev gören gerçeküstücü nesne”-şu gün gibi ortada olan ve herkesin çok iyi bildiği dikleşme simgesi nedeniyle Angelus’ün erkek figüründen başka birşey olmayacaktır; tabloda dikleşme durumunu –bunu sergilemekten başka birşey yapmamıştır- kendi şapkasının utanç ve insanın başına iş açacak konumuyla gizlemeye çalışır.Onun karşısında (da) herkesin bildiği, son derece belirgin kadın(lık) simgesi, dikiş makinesi(…)

Angelus’ün bu iki figürünün, yani dikiş makinesi ile şemsiyenin ardında başak toplayıcıları, aldırmazlıkla, uzlaşmalı olarak, yumurtaları tepsiye (tepsi olmaksızın) toplamayı sürdürmekten başka birşey yapamazlar, mürekkep hokkalarını, kaşıkları ve alacakaranlığın son ölgün ışıklarının o saatte pırıltılı ve teşhirci kıldığı tüm gümüş takımını da(…)

Her iki yöntemde de –sözsel ve görsel-izleyicinin imgelemini anlam aramaya yönelterek, onun yaratıcı katılımını sağlamaya çalışıyordu. Önemli olan okura sağduyu ile bir yorum yapma olanağı tanımayan veriler sunmaktı. Böyle bir süreci başlatmak, mantığın izleyici üzerindeki egemenliğinin azalmasına yardım edecekti. Böylece bir insanın Sürrealist yaşantıyla karşılaşmadan önce, uyuşturulmasa bile, bir irkiltiyle (şokla) sarsılması kadar etkili bir sonuç verecekti.

Bu yolda Dadacıların uygarlığa karşı çıktıklarını göstermek için yararlandıkları oyunlar, en geçerli strateji olarak benimsendi. Sürrealizm insana daha yüksek düzeyde doğal bir özgürlük içinde yaşamayı öğreterek onu kurtaracaktı. İnsan eski Yunanlıların oluşturdukları akılcı düzenin boyundurluğundan kendisini kurtarınca, maddi kısıtlamalarında bir anlamı kalmayacaktı.

Sürrealizmde bol ayrıntıya yer veren ve doğrudan doğruya bilinçaltını yansıtan, en ince ve en inandırıcı örneklerini İspanyol ressam Salvador Dali yapmıştır. Dali 1929 ‘a kadar eski ustaların doğacılığından Kübizme ve de Chirico ile Carra’nın metefiziksel resimlerine kadar değişik türlerde resimler yapmıştı.Dali amacının “kargaşılığa bir düzen vermek, böylece gerçeklik dünyasının saygınlığını ortadan kaldırmak” olduğunu söylüyordu. Bu amaç, Sürrealist yazarların ilkelerine uyuyor ve kendisinin artık tümüyle geleneksel betimleme yöntemlerinin edebiyat dünyasına Ernst’in yapıtlarının çoğundan, Miro’nun yaptlarının ise hepsinden daha çok yaklaşmasını sağlıyordu.Oysa Dali’nin anlatım yollarının hiç değilse en etkilileri yazınsal değil, görsel nitelikteydi. Kendisi, bizim algılamamızı etkileyen çok anlamlılığı sürekli olarak sömürmüştür. Biz herzaman, özellikle de yorgunluk, hastalık, uyuşturucu ilaç ve benzeri nedenler yüzünden, mantığımızın gücünün zayıfladığı anlarda gördüğümüzü tam olarak seçemeyiz.Dali’nin amacı, bizim doğru yada normal saydığımız okuma ve görmemizi kuşkuya düşürecek ölçüde bu yanılma olasılığını pekiştirmektedir.Kendisi ayrıca insan vücudunu, boşlukları, cisimleri, hatta biçimleri en aşırı ölçüde çarpıtmanın yollarını da biliyor, bu çarpıtmalarla bizdeşaşkınlık ve tedirginlik yaratıyordu. (Bu çarpıtmalar sonunda, kayalar ete dönüşüyor, saatler eriyor, boşluklar katılaşıyor, böylece izleyicide belli bir mid bulantısı, baş dönmesi ve yön yitirme gibi tepkiler ortaya çıkıyordu.) Breton’un Dali’nin resimlerini incelediği 1929 yılında yazdığı ikinci Sürrealist bildiride “ölümle hayat, gerçekle düşşel, geçmişle gelecek, iletilebilenle iletilemeyen arasındaki çelişkinin ortadan kalktığı” zihinsel bir durum olduğunu yazıyordu. Daha sonrada şu sözleri ekliyordu: “Sürrealist etkinliği, bu gerçeği belirleme amacıyla incelemenin dışında her çaba boşunadır.” Dali’nin sanatının en parlak örneklerini açıklayan en doğru tanımdır bu. Bu sanat hem yıkıcı, hem yapıcı; hem şaşırtıcı, hem öğretici bir anlayışı yansıtır. Ancak görsel açıdan da tümüyle tepkici bir sanattır. Dali’nin resmettiği sahneyi, önceden hazırlanmış tiyatroya özgü çerçevelenmiş bir yanılsama olarak seyrederiz. Birçoklarının hayranlık duyduğu resim tekniği, Dali’nin kendine usta olarak seçtiği Raffaello’nun inceliğinden ve Vermeer’in dingin nesnelliğinden yoksundur. Dali’nin “elle yapılmış fotoğraflar” dediği bu resimlerde, 19. Yüzyılın akademik cansızlığı göze çarpar. Ancak 18. Yüzyıl resmi ile Empresyonistleri anımsatan renk parlaklığı, Dali’yi III. Napoleon döneminin bazı usta, fakat çekingen ressamlarından ayırır. Ama bu ressamlar bile, Dali’nin yaşama biçimini ve anladıklarını kabul edecekleri imgeleri karşısında büyük bir öfkeye kapılabilirlerdi. Günümüzde ise, Dali’nin bilinçli çılgınlıkları, ününün artmasına yol açmış ve Paris’li Sürrealistlerin kendilerine tanıdıkları bazı kural dışı özgürlüklere ters düşmemiştir. Kendisinin gittikçe aristokrat bir dünya görüşünü benimsemesi, faşizmi desteklemesine yol açmış ve 1938’de Breton’la onun çevresinde kalan öbür Sürrealistler, Dali’yi kendilerinden biri saymaya son vermişlerdir.


---------------------
azer07 Teşekkür etti.
MysTicKs - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üye
Üyelik tarihi:
07/2007
Mesajlar:
7.072
Konular:
2129
Teşekkür (Etti):
2
Teşekkür (Aldı):
705
Ticaret:
(0) %
23-06-2008 06:55
#2
Port Lligattaki Evinden birkaç görüntü

Sürrealist sanatçı Salvador Dali’nin sanatı açısından en üretken olduğu yıllar kendi tasarladığı Port Lligat Evi’nde eşi Gala Diakonova ile geçmiştir.









---------------------
MysTicKs - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üye
Üyelik tarihi:
07/2007
Mesajlar:
7.072
Konular:
2129
Teşekkür (Etti):
2
Teşekkür (Aldı):
705
Ticaret:
(0) %
23-06-2008 06:55
#3






---------------------
MysTicKs - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üye
Üyelik tarihi:
07/2007
Mesajlar:
7.072
Konular:
2129
Teşekkür (Etti):
2
Teşekkür (Aldı):
705
Ticaret:
(0) %
23-06-2008 06:55
#4
Salvador Dali








---------------------
MysTicKs - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üye
Üyelik tarihi:
07/2007
Mesajlar:
7.072
Konular:
2129
Teşekkür (Etti):
2
Teşekkür (Aldı):
705
Ticaret:
(0) %
23-06-2008 06:56
#5
Salvador Dali





---------------------
MysTicKs - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üye
Üyelik tarihi:
07/2007
Mesajlar:
7.072
Konular:
2129
Teşekkür (Etti):
2
Teşekkür (Aldı):
705
Ticaret:
(0) %
23-06-2008 06:56
#6
Vincent Van Gogh (1853 - 1890)



Vincent Van Gogh, bir papazın oğlu olarak 1853 yılında Hollanda’nın güneyinde bir köyde dünya’ya gelir.

Zengin tablo tacirlerinin yeğeni olan Vincent Van Gogh, bir resim galerisinde satıcı olarak hayata atılır. Bir süre sonra, içindeki coşkun din tutkusuna kapılarak rahip olmayı aklına koyar. Belçika'nın madencilik bölgesi Borinage'da geçirdiği aylar Van Gogh'un bütün varlığını derinden sarsacaktır: bu sefaletle yüz yüze geliş, ondaki din ve Tanrı inancını alıp ***ürür.

İnsanların yalnızlık, hüzün ve acı içindeki hallerinden etkilenip bunları resmeder. Acı çekenlere ilgi duyar; içinde yaşadığı dünyada kendisini uyumsuz hisseden bütün melankolikler gibi.. Mutsuz olmasının bir diğer nedeni yalnızlığııdır. Hiçbir zaman hiçbir şeyi başaramayacağına olan inancı, kendisinden kuşku duyması, trajik yazgısıdır onu melankolik yapan..

Ondaki olağanüstü yeteneği fark eden küçük kardeşi Theo, ağabeyine maddî ve manevî yönden destek olur. Yedi yıl boyunca (1878-1885) ressam, sürekli desenler ve taslaklar çizerek Belçika ve Hollanda'da dolaşır durur, bu çalışmalarının sonunda da ilk büyük kompozisyonunu yapar: Patates Yiyenler.

Kardeşine her gün uzun mektuplar yazar. Bu mektuplar ressamın hayatını daha yakından tanımamıza yardımcı olmuştur. 1886'da Paris'e, Theo'nün yanına giden Van Gogh orada Pissarro, Gauguin ve Toulouse-Lautrec ile tanışır. İzlenimciliğin etkisinde kalan sanatçının resimleri artık eskisi kadar karanlık ve kasvetli değildir.

1889'da bir kulağını kestikten sonra, Saint-Rémy'deki akıl hastanesine yatmaya gönüllü olarak gider. Bu dönem onun hayatının en zorlu dönemi ve aynı zamanda en yaratıcı dönemidir. Burada kendi içsel sıkıntılarıyla savaşır ve maalesef hastalık onu tamamen sarmalar. Nisbeten iyi olduğu zamanlarda hastane görevlileri onun dışarı çıkarak açık havada resim çizmesine izin verirler ve desteklerler.

29 temmuz 1890 da kendini vuran Van Gogh iki gün sonra ölmüştür.

Crau'da hasat.Arles,Haziran 1888


''St Paul Hastanesi Başhekiminin Portresi''.Saint-Remy.Eylül 1889


Patates Yiyenler.Eylül/Ekim 1885


Yaşlı adam (sonsuzlığun eşiğinde).Saint-Remy.Mayıs 1890
---------------------
azer07 Teşekkür etti.
MysTicKs - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üye
Üyelik tarihi:
07/2007
Mesajlar:
7.072
Konular:
2129
Teşekkür (Etti):
2
Teşekkür (Aldı):
705
Ticaret:
(0) %
23-06-2008 06:56
#7


Pablo PICASSO


Doğum Tarihi : 25 Ekim 1881
Ölüm Tarihi : 1973

Picasso'nun yaşam öyküsü aslında o doğmadan çok önce başlar. Picasso'nun babası Don Jose Ruiz Blasco orta karar bir ressamdı. Blasco ailesinin geçmişi 1541 e dek uzanıyor. Picasso'nun ataları kuşaklar boyunca sanata düşkün, sanat konularından ciddi, yürekli ve açık görüşlü, din konularında ise son derece dürüst kişiler olmuşlardır. Annesi Dona Maria Picasso, Lopez den, fiziksel özelliklerini almıştır. Üstelik ailenin bu kanadında en az iki ressam vardır. Picasso doğduğu gün ölümle ilk kez burun buruna gelmiştir. Ebesi ******n öldüğü kanısına varıp tüm özenini annesine yöneltmiştir. Yetkin bir doktor olan amcası Don Salvador’un soğukkanlılığı Picasso’yu soluk alamayıp ölmekten son anda kurtardı. Don Salvador’un uyguladığı etkili yöntemle geleceğin dahi sanatçısı küçük Pablo’yu yaşama döndürdü.

Yüzüne biraz puro dumanı üflenen bebek hemen ağlamaya başladı. Tarih, 25 Ekim 1881. Saat, 11.15.
Picasso yaşamının ilk on yılını doğduğu kasabada Malaga’da geçirdi. Ailesine zengin denemezdi. Babası kasaba müzesinin müdürüydü. Ayrıca resim öğretmenliği yapıyordu. İki yakalarının bir araya gelmesi çoğu zaman çok güç oluyordu. İspanya’nın kuzeyinden daha iyi ücretle yeni bir iş önerisi aldığında sevinerek kabul etti. Picasso’lar dört yıl geçirecekleri Atlantik kıyısındaki eyalet merkezine taşındılar.

Picasso okulda sayıların biçimleriyle ilgilenir, onları defterine geçirir, ama onlarla oluşturulan aritmetik problemlerle hiç mi hiç ilgilenmezdi. Okulda defterlerini çizimlerle doldururdu.

Başlangıçta babasını örnek alıyordu ama 13 yaşına geldiğinde ona çoktan yetişmişti. Picasso babasının isteği üzerine bir resimdeki güvercinin ayaklarını tamamlamıştı. Bunu o denli başarıyla yapmıştı, güvercinler o denli gerçekçi olmuştu ki babası gereçlerini oğluna vererek onun artık olgun bir sanatçı olduğunu kabul etmişti. Babası fırçasıyla boyalarını eline tutuşturdu ve bir daha hiç resim yapmadı. Picasso, Barselona’daki sanat okulunun giriş sınavlarında da benzer bir başarı gösterdi. Ayrıca bir aylık bir ödevi bir günde tamamladı. O bir harika çocuktu. Doğru dürüst eğitim görmemişti ama, daha 14 yaşında tanınmış bir sanat okuluna kabul edilmeyi başarmıştı.

Picasso çıraklık döneminin sona ermesinden çok önce Barselona’nın en tanınmış ressamları arasına girmişti. Barselona’da o güne dek gerçekleştirilen en önemli sergide ilk büyük boyutlu yağlı boya tablosu sergilendi. 1897’de Malaga’da geçirilen kısa bir yaz tatilinin ardından Picasso, Madrid’deki yeni atölyesine taşındı ve İspanya’nın en tanınmış sanat okullarından birine girdi. Önceleri geçmişin usta ressamlarını kopya edip onların biçemlerini yansıladı. Daha sonra bu resimler onun özgün resimleri için birer kaynak oldular. Bu konuları değişik düzenlemeler ile tekrar tekrar işledi.

Haziran başında kızıla yakalandı. İyileşmek için Barselona’ya döndü. 1899 İlkbaharında Barselona’ya yepyeni tasarılarla döndü. İspanyol resmindeki yeni gelişmelere daha açık bir görüşle bakmaya başlamış, öncüleri ile tanışmayı aklına koymuştu. Çok geçmeden buradaki yaşlı başlı ressamların saygısını kazandı. 1900’de ilk kişisel sergisini açtı. Picasso’nun resimlerine büyük ilgi gösteren genç galeri yöneticisi ressama hemen bir anlaşma önerdi. Picasso öneriyi hemen kabul etti. Düzenli aralıklarla galeriye vereceği resimler karşılığında ayda 150 frank alacaktı. Böylece, parası sorunlarını şimdilik çözmüş bulunuyordu. Öylesine coşkuyla doluydu ki ilk galericisinin birkaç portresini yaptı.

Anavatanı İspanya’ya döndü ve pek kısa bir süre kaldı. Ailesine yabancılaşmıştı. Onların taşralı zihniyeti karşısında duyduğu düş kırıklığı içinde Paris’e geri döndü. Picasso olgunluk aşamasını akademik bir eğitimden geçerek erişmişti. Ama daha on altı yaşına geldiğinde öğrenilecek ne varsa hepsini öğrenmişti. Picasso henüz kendi özgün biçimini yaratmamıştı. Öte yandan diğer ressamlarla dirsek dirseğe sürdüğü alışveriş yavaş yavaş sona eriyordu. Özgün bir sanatçı olarak kimliğini ilk kez vurgulayan Mavi ve Pembe Dönemlerinin eşiğindeydi. Eğitim süreci sona ermişti artık Picasso, Picasso olmuştu.

Pablo Picasso 1904’te Paris’e yerleşir. Burada göçebe yaşayanların, palyaçolarla ip cambazlarının dünyasına hayran kalır. Etkileyici çarpıtmalarla neredeyse tek renkli denebilecek mavi bir ton kullanarak onların resimlerini yapar. Onun bu dönemine “Mavi Dönem” denir. Pembe Dönemi’nde de yine aynı konular vardır. Ama renkler daha yalınlaşmıştır. 1907’de Avigno’lu Kızları yapar. Kübist gelişmenin başlangıç noktasını Picasso’nun Avignonlu Kızlar adlı tablosu temsil eder. Bu resimde kısa süre önce tanımış olduğu zenci yontularının etkileri izlenir. Buradaki figürlerin yalın ve köşeli düzenlenişi Kübizm’in doğuşunun habercisidir.

Kompozisyondan insanı kavrayan renk, lekelerinden ve biçim çarpılmalarında tedirgin edici, etkiyi, kuşkusuz resimde canlandırılan “Salon”da uygun düşmektedir. Ondan önce hiç kimse bu biçimde resim yapmış değildir. Aynı sıralarda Brague’da Fovizmden ayrılmakta, hiçbir havası olmayan, Streometrik çizimlerle oluşturduğu “Estague de evler” manzaralar yapmaktadır.

Picasso kübizme gittikçe daha çok yönelir. Başka insanlar, başka ressamlarla birlikte Mont Martre da “Bateau ‘Lavoir” yeni çamaşır teknesi adını verdikleri bir atölyede çalışmaktadır. Burada onu aralarında Leo Stein’da bulunduğu eleştirmenler, ünlü yazarlar, sanatçılar ziyarete gelir. Juan Griss kübizmin biçimlerin çözülüp dağıtıldığı bu çalışmasını “Çözümleme dönemi” (Analitik) olarak nitelendirilir. Resim konuları oldukça sınırlıdır. Ev eşyaları ve müzik araçları ile yapılmış natürmortlar arada bir figür (Mandolinli Kız) yada bir portre herhangi bir mekansal çevre yaratılmadan üçüncü boyut renk tonlarıyla yakalanır.

1912’ye doğru kübizmin “bireşimci” (sentetik) aşaması başlar. Artık biçimler parçalanmakta gazete kesikleri, cam, sigara yardımıyla yepyeni biçimler oluşturulmaktadır. Bu tür çalışmaya Collage adı verilir. Bu yeni yöntem cisimlerin resminin yapılması ile son bağları da koparır. Artık resmin bağımsızlığına erişilmiştir.

27 Nisan 1937 yılında Almanların saldırısıyla Guernica kasabası bombalandı. Picasso bu olaydan çok etkilendi ve bunun üzerine Guernica adlı bir eser yaptı. Guernicada ağlayan insanlar felaket ve benzeri resmediliyordu.

1937 yılının Ekim ayında anne çocuk çizimlerinden yola çıkarak, Guernica’nın bir tür dipnotu sayılabilecek Ağlayan kadını yaptı. Çağın yaygın konusu olan çekilen acılar burada çok yakından bakılan bir kadın başına sığdırılıyordu. İlk bakışta resim salt sanatsal öğeleriyle dikkat çeker. Oysa bu resme nereden ve nasıl bakarsak bakalım orta yerinde genellikle bir acı olarak kullanılan mendilin çok köşeli biçimi gözümüzü alıyor. Kadın umutsuzlukla mendili ısırmış gözyaşları mendile doğru akıyor. Mendil kadının ağzını bir peçe gibi örterek acısının şiddetini vurguluyor ve renklerindeki mavi beyaz karşıtlığı Guernica’ıyı akla getiriyor. Picasso 92 yaşına kadar yaşadı ve bu süre zarfında birçok ödüller aldı ve birçok sanatsal eserler meydana getirdi.
---------------------
azer07 Teşekkür etti.
MysTicKs - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üye
Üyelik tarihi:
07/2007
Mesajlar:
7.072
Konular:
2129
Teşekkür (Etti):
2
Teşekkür (Aldı):
705
Ticaret:
(0) %
23-06-2008 06:56
#8


Picasso'nun Sivri Görüşleri...

Batıl inançları ve ilginç bir mizah anlayışı olan Picasso, tartışmalı özel hayatı ile gazetelere de sık sık konu oldu. Picasso'nun özellikle kadınlarla olan ilişkileri eleştirildi. Örneğin kadınlar hakkında söylemiş olduğu "Kadınlar ya tanrıça gibidirler, ya da paspas gibi" görüşü feministleri ayağa kaldırmış olsa da, kadınlar bu düşüncelerini bile bile sanatçının büyüsüne kapılmaktan kendilerini alamıyorlardı.



Picasso’dan Sözler

“Benim arayışlarımdan söz ediyorlar, ben aramam ki... Bulurum.”
“Ne yapacağını iyi biliyorsan, gidip de onu yapmanın ne anlamı var? Nasılsa, biliyorsan böyle bir deneye girişmenin bir anlamı yok. Başka bir şey yap, daha iyi”
“Anlaşılmaktan daha tehlikeli bir durum var mı? Üstelik bu zaten olası değildir ki hep yanlış anlaşılırsın. Yalnız olmadığını sanırsın, oysa her zamankinden daha yalnızsın.”
“İnsan hiçbir zaman iyi iş becerdim, üstelik yarında Pazar dememeli durduğun anda yeniden başlamalısın bir daha hiç dokunmayacağım diyerek deyip tuvali köşeye atabilirsin. Oysa son hiçbir zaman gelmez”
“Herşeyi söylemem ama, her şeyin resmini yaparım”




PABLO PİCASSO - GUERNİCA

1937 Nisan ayında Alman Condor uçaklarının minicik Bask kenti Guernica'yı bombardımanı, İspanyol İç Savaşı'nda Cumhuriyetçilerin yazdığı destanın son sayfasını açmıştı. Paris'te yaşayan Pablo Picasso, Guernica kıyımını bir gazeteciden dinledi. Aşık olduğu savaş muhabiri Dora Maar'dan. Tam o günlerde Cumhuriyetçi İspanyol hükümeti, gurbetteki yurttaşı Picasso'ya Paris Uluslararası Fuarındaki İspanya pavyonu için bir resim ısmarlamıştı.

Dora Maarın anlattığı bombardıman öyküsünün etkisinde kalan Picasso, fırçasını çaresiz öfkesine bandı, o günden bugüne yaptığı en büyük, en derin, en sert ve etkileyici resmini yaptı. Tablonun adı "Guernica" 'ydı. Öylesine olağan dışı, öylesine korkunç ve çarpıcı bir eserdi ki Guernica, resmi ısmarlayan Cumhuriyetçi İspanyol Hükümeti bile şaşırdı, beğenmedi ve sergilemedi. Tablo sergide yer alsın mı almasın mı diye tartışıldığı sırada, ünü tüm Paris'e ve birkaç yıl sonra Fransa başkentinin efendisi olacak olan Almanlara kadar ulaşmıştı. Almanya tıpkı Rusya'nın yaptığı gibi o yıllarda, kübizm gibi yeni akım ve arayışları resmen "soysuz sanat" olarak nitelendiriyordu. Ama gizliden gizliye merak edip izlemekten de geri kalmıyordu. Ne de olsa sanata duyarlı milletti Almanlar.

Bir gün, Picasso'nun Seine Nehri'ne bakan Saint Augustin rıhtımındaki atölyesine kordiplomatikten bir Alman generali geldi. Ustanın resimlerine bir bir baktı, sıra en son tablosuna, dev boyutlardaki Guernica'ya gelince, uzun uzun seyrettikten sonra yüzünde iğrenir gibi, küçümser bir hayretle dönüp; "Bunu siz mi yaptınız?" diye sordu.

Picasso'nun yanıtı tokat gibiydi; "Hayır, siz yaptınız!"
---------------------
azer07 Teşekkür etti.
MysTicKs - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üye
Üyelik tarihi:
07/2007
Mesajlar:
7.072
Konular:
2129
Teşekkür (Etti):
2
Teşekkür (Aldı):
705
Ticaret:
(0) %
23-06-2008 06:56
#9
1962 yılında Sovyetler Birliği'nden İkinci Lenin Barış Ödülü'nü aldı.
1973 yılının Nisan ayında Fransa'da öldü.
1980 yılında New York'un ünlü Modern Sanatlar Müzesi'nde açılan Picasso sergisine 1 milyondan fazla ziyaretçi gitti...










---------------------
MysTicKs - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üye
Üyelik tarihi:
07/2007
Mesajlar:
7.072
Konular:
2129
Teşekkür (Etti):
2
Teşekkür (Aldı):
705
Ticaret:
(0) %
23-06-2008 06:57
#10
Astronom Van Gogh
Sefalet içinde ölürken ağabeyine yazdığı "bir miktar borç gönder, utancı yüzyıllar ötesine taşıma" diyecek kadar sanatından emin olan Ressam Van Gogh'un aynı zamanda bir astronom olduğunu tahmin eder miydiniz?


İzlenimciliğin en büyük temsilcilerinden olan Van Gogh'un tablolarına yakından bakıldığında, yıldızlar parlıyor, gezegenler dönüyor. Kimilerine göre, bunlar bunalım içindeki bir sanatçının sanrıları... Kimilerine göre ise, yıldızların ve gezegenlerin tablolarındaki yeri, astronomi bilimine tümüyle sadık.

Saint-Remy-de-Provence Üzerindeki Yıldızlı Gece-1889

Usta, acaba astronomi biliminin o günkü verileriyle ne kadar iç içeydi? Yoksa, tablolarında gökyüzünü işlerken, sadece içinde bulunduğu bunalımın etkisinde miydi? Birkaç yıldır, bu sorular konunun uzmanlarını karşı karşıya getiriyor. Özellikle, ünlü ressamın 4 tablosu tartışılıyor: "Rhone Üzerindeki Yıldızlı Gece", "Saint-Remy-de-Provence Üzerindeki Yıldızlı Gece", "Arles'te Gece, Kahve Terası" ve "Beyaz Ev, Gece"... Sanatçı, gerçekten de bu tablolarında gökyüzünün işlenişine önemli yer ayırıyor. Hatta, o günlerde kız kardeşine yazdığı bir mektupta "Yıldızlı bir gökyüzünü resimlemek için, kuşkusuz, siyah bir zeminin üzerine beyaz noktalar koymak yetmiyor" diye yazıyor.

Uzmanların, üstünde en çok kafa yordukları tablo, ressamın 1889 yılında yaptığı "Saint-Remy Üzerindeki Yıldızlı Gece" eseri... Paris yakınlarındaki Meudon Gözlemevi görevlilerinden astrofizikçi Jean-Pierre Luminet, uzun süredir bu tablonun güzergâhını çözmeye çalışıyor. Ona göre, tablo her şeyden önce sanatçının tüm yaratıcı özelliklerini yansıtıyor. Gökyüzündeki renk anaforları ve gezegenlerin çevresindeki halkacıklar, Van Gogh'un astronomi bilgisinin değil, dünya resmine katkılarının kanıtı...

Üstelik, resimdeki şiddet ve dalgalanmalar, sanatçının o tarihte içinde bulunduğu psikolojik durumu da yansıtıyordu. 1889 yılında, psikolojik sorunlar nedeniyle, Van Gogh Saint-Remy-de-Provence'deki hastaneye kaldırılmıştı. Çünkü, iki ay önce dostu Paul Gauguin ile büyük bir kavga etmiş, hatta onu öldürmeye çalışmıştı. Daha sonra, kendisine bir ceza olarak bir kulağını kesip, otoportresini yapmıştı. Kısacası, sanatçının o günkü psikolojik ortamından yola çıkarak, bu tablolarda astronomik kaygılar güttüğünü söylemek çok zor...



Aries'te Gece, Kahve Terası-1888, Kova Takımyıldızı


Ancak, astrofizikçi Jean-Pierre Luminet'ye göre, başka göstergeler de söz konusu. Örneğin, Van Gogh erkek kardeşi Theo ile yazışmalarında, her zaman astronomiye ve özellikle de Provence bölgesindeki gökyüzünün güzelliğine duyduğu ilgiyi belirtmişti. Ayrıca, sanatçının Camille Flammarion tarafından çıkarılan "Astronomie" dergisini yakından izlediği ve 1881'de yayımlanan "L'Astronomie Populaire" adlı eseri okuduğu biliniyor.

Bu noktadan hareket eden astrofizikçi Luminet, Van Gogh'un hastane odasının penceresinin doğuya baktığını anlıyor. Van Gogh, kardeşi Theo'ya yazdığı bir başka mektupta, "Saint-Remy Üzerindeki Yıldızlı Gece" tablosunu 19 Haziran 1889'da tamamladığını yazıyor. Yani, tablonun bu tarihten önce yapılmış olması gerekiyor.


Bir arkadaşına yazdığı mektupta, galaksilerin ilk fotoğraflarını bu eserde gördüğünden söz etmişti. İşte bu gerçeklerden hareket eden astrofizikçi Jean-Pierre Luminet, sanatçının bazı eserlerindeki gökyüzü, yıldız ve gezegenlerini yeniden bilgisayar aracığıyla yakından incelemiş. Bunu gerçekleştirirken, öncelikle sanatçının bu tabloları yaparken hangi mekânda olduğunu ve bulunduğu yönü araştırmış.

Bu konuda elindeki en somut ve tartışmasız kanıt, Van Gogh'un 25 Mayıs 1889 tarihli mektubu... Sanatçı bu mektubunda, bulunduğu hastane odasından "Güneş'in bütün haşmetiyle doğuşunu" gördüğünü yazıyor.



Beyaz Ev, Gece-1890

Tablodaki iki nokta astrofizikçi Luminet'nin dikkatini çekiyor. Birincisi, Ay'ın henüz ilk hilal biçiminde olması... İkincisi ise, Venüs gezegeninin ufukta görüntülenmesi. Bu göstergelerden hareket ederek, Van Gogh'un tablodaki yıldız ve gezegenleri gün doğarken gözlemlediğini söylüyor. Gerçekten de, bilgisayar verileri, gökyüzünün doğu yönünde bu biçimi, 25 Mayıs 1889'da ve kesinlikle saat 04.40'ta aldığını kanıtlıyor.

Gökyüzüne aynı özeni, sanatçının başka tablolarında da görüyoruz. Van Gogh, kısa bir tedaviden sonra, 1890'da, bu kez Anvers-sur-Oise kentine yerleşiyor. Ve dev bir yıldızın aydınlattığı ünlü "Beyaz Ev" tablosunu yapıyor.

İki amatör astronom, Don Olson ile Russell Doeschere, uzun süren çalışmalardan sonra, bu tablonun astronomik verilerini bir süre önce çözmeyi başardılar.

İlk kanıtları, ressamın bu tabloyu yaptığını söylediği 17 Haziran 1890 tarihli mektubuydu. İkinci kanıtları, 17 Haziran 1890 tarihinden önceki günlerde (16 Haziran hariç) havanın yağışlı olduğunu gösteren meteoroloji arşivleriydi. Üçüncü kanıtları ise, gökyüzünün açık renklerle çizilmiş olmasından dolayı, Van Gogh'un ya güneş doğarken ya da güneş batarken çalışmış olmasıydı.

İşte bu noktadan sonra ciddi bir bilgisayar taramasına giriştiler ve 16 Haziran günü, Jüpiter, Mars ve Venüs gezegenlerinin Auvers-sur-Oise bölgesinden açık bir biçimde gözlendiğini saptadılar. Geriye kalan tek şey, tablodaki evin yerini ve ressamın çalıştığı yönü belirlemekti. Bunun için kalkıp ta Amerika'dan Fransa'ya geldiler ve tablodaki evi aradılar. Şans eseri eve dokunulmamıştı.

İki astronom verileri bir araya getirdiklerinde, 16 Haziran 1890 tarihinde, evin batı yönünde ve ufuk çizgisi üzerinde, günbatımı ya da gündoğusunda parıldayan tek yıldızın Venüs olduğunu bilimsel olarak kanıtladılar.
---------------------
azer07 Teşekkür etti.

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı