İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

İnsanca Yaşama

cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
14-05-2009 23:24
#1
İnsanca Yaşama
Görecelik (rölativite) kaygısına düşmeksizin << insan herşeyin ölçüsüdür >> diyebiliriz. Bu deyimin anlatacağı ve anlatması gereken, yaşamın anlamının onda bulunduğu, gerekli ölçüleri onun taşıdığı, bu yüzden de her şeyin insan için olduğudur. İnsan yaşamının anlamı yüksek değerlerin gerçekleşmesi ile açılır; yaşam yalnızca yüksek değerler gerçekleştirildiğinde bir anlam kazanır. Değerler (değerlendirme ölçüleri) ise, sadece insandadır. Buna göre, yaşam bir anlam taşıyacaksa bu, ancak insanla birlikte, insan eliyle ve böylece de insan için olanaklıdır.

İnsanda var olan, onda varlığa kavuşan bu değerler, yine onun için, insan çehresini (insan yüzünü) taşıyan herkes için genel geçerliğe sahip bir takım ölçülerdir. Yaptıklarımız, bu dünyada olup biten herşey onlara göre değerlendirilir ve eleştirilir; onların kabul edilmemesi (Rölativizm), yaşamdan her türlü anlamın koparılıp atılmasına neden olur. Oysa anlam dolu insan, onların buyruğu altındadır; değerler insanın karşısına gerçekleştirilme istemi ile çıkar, onlarla bir << olması gereken >> düşüncesi vardır. Bu, her şeyden önce ve özellikle ahlâki değerlerde belirginleşir; çünkü olan kesin buyruktur (kategorik emperatiftir). Böylece değerler, doğal zorunlulukla değil de, tinsel (fikrî, manevî) bir zorunlulukla insanı bağlar; bunun içindir ki, << yaşamda ne yapmalıyım? >> sorusuna << değerlere uygun olanı yap! >> deyimi biricik cevap oluşturur.

Aslında soyut ve içi boş olan değerler gerçekleşmekle, somutlaşmakla bir içerik kazanır ve tam bir değer kimliğine kavuşur. Bu, insanın yaşamını niçin yaşantı ile doldurmak durumunda olduğunu kolayca açıklar. İnsanca bir yaşama kavuşmak, soyut olan yaşamımızı anlamlı bir biçimde somutlaştırmak istiyorsak, eşya ve olayları dışardan, bir tiyatro izleyicisi gibi izlemek ve bellemek yerine, onları duyarak (duyumsayarak) yaşamak, böylece duygu ile kavranıp algılanan değerleri gerçekleştirmek zorundayız; gerçek yaşam, ancak bu olabilir.

Değerlerin içerikten yoksun bulunuşu bir yandan yaşama etkin (aktif) bir biçimde katılmayı, bununla da bol yaşantı sahibi olmayı gerektirirken, bir yandan da insanın özgürlüğünü, özgürce davranmasını zorunlu kılar.

Bu özgürlük, önce iç özgürlük (irade özgürlüğü) biçiminde belirir. Değerlere içerik kazandıracak olan her somut yaşam durumunda neyin değere uygun olduğunu belirlemek, ancak değer organının (akıl ve duygunun işbirliğinin, geniş anlamda vicdanın) serbestçe algılayıp kavrama eylemine bağlıdır. Sözgelimi dürüstlüğün (kimseyi aldatmamanın) ne olduğu önceden açık ve kesin olarak söylenemez. Bu, somut yaşam durumlarında açıklık kazanacak bir kavramdır.

Özgürce algılanıp kavranan değerin gerçekleştirilmesi de coşku, tutku, korku ve bunun gibi her türlü iç belirleme ve baskılardan kurtulmuş olmayı gerektirir. Çünkü değerler << olan >> bir şey değil, << olması gereken >> bir şeydir. Onlara ulaşmak özgürlüğü gerektirir ve gerçek anlamda özgür olmak da, yalnızca onlara uygun davranmakla olanaklıdır; onların reddi özgürlüğün reddi anlamına gelir. Zira onların reddi, << olması gereken >>in yadsınması (inkârı) demektir ki, bu red geriye sadece << olan >>ın kalması sonucunu doğurur. Oysa << olan >>da (gerçeklikte, realitede, doğada) özgürlük değil, yalnızca nedensellik bağı (determinizm) vardır. Değerlere göre davranmayan kimse, yaşam yolunda keyfince gidiyor, serbestçe değil, doğal güçler olan dürtü ve itkilerine göre davranıyor demektir.

İşte değerlerin, değerlere göre yaşamanın mutluluk getirmesinin nedeni de, onların insana özgürlük sağlamasıdır. İnsan ancak özgür karar ve davranışlarıyla, içindeki değerlere uygun bir yaşama kavuşabilir ve ancak böylece yetkinleşip insan olma yolundaki istemini doyurabilir. O, yalnızca değerlerin gerçekleştirilmesi olan kültüre (moral, bilim ve sanata) adım atmakla vahşi bir doğa insanı olmaktan çıkıp, tinsel (gerçek) insan, iç dünyası zenginleşmiş, doyuma ulaşmış ve kendisi ile barışık bir insan kimliğine girebilir. Üstelik ahlâki değerler, onların gerçekleştirilmesi insana onurunu kazandırır, onu sorumlu bir kişi, kişilik sahibi bir varlık durumuna getirir. Ahlâki değerlerin bu ağırlığı ve tüm değerlerle birlikte onların da ancak özgürce bir kararla gerçekleşebileceğidir ki, ahlâkın << kendini bir nesne (bir obje, bir eşya) değil, bir özne (süje, özgür kişi) olarak ele al! >> biçimindeki ilk buyruğunu oluşturmaktadır.

Bu yüzden kültürden (değerlerden) ayrılma, çok ciddi bunalımlara neden olmaktadır. Çağımızın ünlü fizikçisi Max Planck'a << içinde yaşadığımız dünya garip bir dünya! >>, << nereye baksak ağır bir bunalım hüküm sürüyor >> dedirten bu, kültürden uzaklaşma yaşamın anlamında yanılmadır. << Bizler, bir araçlar ağı içine düşmüş ve erekleri gözden yitirmiş bulunmaktayız. Müziğin ve yazının en güzel örneklerini evlerimize getirebilecek radyolarımız var. Ama bunun yerine dinlediklerimiz büyük ölçüde özetleyici magazin düzeyinde değersiz şeyler ya da zekâ ve beğeniyi aşağılayan reklâmlar. İnsanın şimdiye değin sahip olduğu en görkemli araçlara ve gereçlere sahibiz. Ama bir an için durup da onların neye yaradıklarını sormuyoruz >> diyen Fromm da aynı yanılgıya işaret etmek istemektedir. Nitekim başka bir yerde << Çağımıza özgü bir çelişki olan özdeksel doyumu sağlayan teknik araçların bolluğu ile bunları özellikle barış ve insanların mutluluğu için kullanmak arasındaki çelişki, çözümlenebilir. Çünkü bu çelişki zorunlu olmayıp insandaki yiğitlik ve bilgelik eksikliğinin bir sonucudur >> derken bu yanılgıya daha açık bir biçimde değinmektedir. Bu yanılgının, Fromm'un deyimi ile bu çelişkinin sonucu ise, teknik olanakların bolluğunun sağladığı gurur, daha çok kazanma hırsı, salt şehvet ve böylelikle de yaşama bıkkınlığından oluşan bir insanlık tablosudur.

Diğer yandan insanın yaşamına anlam verebilmesi, değerleri gerçekleştirebilmesi, her şeyden önce onun varlığının güvence altına alınmasına bağlıdır. İnsan tek başına yaşayabilen bir varlık değildir. O, bir yandan maddi olanakların sağlanması ile bedensel varlığının korunması, diğer yandan da kültür aracılığı ile iç varlığının sürdürülüp zenginleşmesi için bir toplum içinde yaşamak zorundadır. Beslenme, sıcak ve soğuktan korunma gibi bedensel ihtiyaçlarını bir insan, kendi başına sağlayamaz; bunun gibi tüm kültürü de tek bir bireyin yaratması söz konusu olamaz. Bu bakımdan toplum ve toplumsal yaşam bireysel yaşamın ayrılmaz bir parçası ve onun gerçekleşmesinin ön koşuludur. İnsan ancak bir toplum içinde maddi ve tinsel varlığını sürdürüp geliştirebilir, yüksek amaçlarını gerçekleştirebilir. Genel bir deyimle, değerlerin gerçekleşebilmesi bir düzeni gerektirir; düzenin olmadığı bir yerde hiç bir değer gerçekleşemez: Yağlı boyanın bir düzeni, mermerin bir yapısı olmasaydı hiçbir resim ve heykel yapamazdık; dahası, doğada bir düzen olmasaydı hiçbir şey yapamaz, hatta var olamazdık. Bu bakımdan raslantıya ve keyfiliğe oranla asıl, pek çok olanakları içeren nedensellik bağı ve yasası bize özgürlük sağlamakta, onu kullanmamıza izin vermektedir. Bunun içindir ki, insan yaşamı için vazgeçilmez olan toplum, bir düzeni gerektirir. Bu ise, hukuk demektir. Gerçekten toplumu düzenleyen, ona biçim veren, ahlâk ve örf gibi kuralların yanı sıra ve onlardan da çok, hukuk kurallarıdır.

Fakat şimdi bu kez de, insanın (bireyin) dış güçler, toplumsal güçler karşısında varlığını ve özgürlüğünü koruması sorunu ortaya çıkmaktadır. Yaşama anlam kazandıran değerler iç özgürlükten başka, onların gerçekleşmesi, kültürün oluşması olanağını veren dış özgürlüğü de gerektirir. Bunun için de hukuk sırf bir zorlamadan çok, keza yüksek bir değer olan adalete dayanmalıdır. Hukuk toplum içindeki insan ilişkilerinde haklının ve haksızın belirlenmesidir. Bu belirlemede kullanılacak ölçü, ancak adalet olabilir. Onun özünü oluşturan eşitlik düşüncesi ise, yönetenle yönetilen arasında da gözetilmekte yine ahlâkın temel istemi olan << hiç kimseyi bir nesne (bir obje, bir eşya) olarak görme! >> biçimindeki buyruğuna uygun düşer. Hiç bir amaca sırf bir araç durumuna getirilmesine ahlâken izin verilmeyen insan da böylece öz değerlerini ve bu değerlere uygun amaçlarını gerçekleştirme fırsatını bulacaktır. Esasen birey öz değerlerini algılayıp gerçekleştirmek, özgürlüğüne bilinçlenmekledir ki ancak, toplumsallaşabilmekte, toplumsal bir kimlik kazanmaktadır; iç barış dış barışı da birlikte getirmektedir. Çünkü toplumsal değerler onun kendi içindedir; asıl kendine yabancılaşması, kişilik sahibi özgür bir varlık olmaktan çıkması, onun topluma yabancılaşması sonucunu doğurmaktadır.

Anlaşılıyor ki, insanın gerek bireysel ve gerekse toplumsal yaşamı değerlerden soyutlanamaz. Böyle yapılacak olursa insan ve toplum en ciddi bunalımlara düşer. Ve zamanımızda pek çok yerde olduğu gibi, değerlere bilinçlenmeksizin yeni bir düzen arama çabaları da en kanlı sahnelere, acımasızca her şeyin yıkılıp yokedilmesine neden olabilir. İnsan gerek bireysel yaşamında, gerekse toplumsal yaşamında özgür ve böylece de başarılı ve mutlu olabilmesinin koşulu bulunan tüm değerlerin öğretilmesi, eğitimin asıl amacı olmalıdır. Kendiliğinden bir değere sahip bulunmayan teknik ve politika değil, asıl öğretilecek olan şey, ön yargılardan ve yanlış inançlardan arındırılmış yüksek insanlık değerleridir. İnsan ancak böyle bir eğitimin sonunda onurlu ve kişilik sahibi bir birey, toplum da içinde bireyin silinip yok olduğu, böylece insan olmaktan çıktığı bir kitle, bir organizma olmak tehlikesinden kurtulup kişilik sahibi varlıkların oluşturduğu gerçek bir toplum olabilir. Ve yaşam da insanca, mutlu bir yaşama!

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı