İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

Adalet ve Eşitlik

cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
15-05-2009 00:34
#1
Adalet ve Eşitlik
'Hukukun en büyük düşmanı ayrıcalıktır.' (Güstav Radbruch)

Adaletin özünü, esasını eşitlik düşüncesi oluşturur. Aristo'dan beri adalet türlerine temel yapılmış bulunan eşitlik düşüncesi, aslında matematiğe ilişkin bir kavramdır.

Eşitlik düşüncesinin adaletin gereği ve istemi olacağı hiçbir yerde gösterilmemiştir; onun, kendisinden çıkarıldığı bir üst ve büyük önerme yoktur; eşitliğin, adaletin gereği olacağı mantıki düşüncelerle kanıtlanamaz.

Böyle olmakla birlikte eşitliğin adaleti temellendirdiği, onu yansıttığı, insanın hukuk duygusundan çıkmaktadır. İnsanları eşit bir işleme tabi tutmamanın adaletsiz olacağı kesindir.

Eşitlik duygusu ve buna dayalı olan eşitlik istemi, insanın daha çocukluk çağında kendini belli eder. Belli bir davranışta bulunmak üzere bir çocuğa kendini belli eder. Belli bir davranışta bulunmak üzere bir çocuğa izin verilip aynı davranış diğerine yasaklandığında ya da herhangi bir durumda bir çocuk diğerine üstün tutulduğunda, bu tutum haksız olarak görünür. Hizmet bekleyen birçok müşterilerden birini açıkça kayıran satıcı, azar işitir. İnsanların eşitlik ihtiyacı o denli canlı ve güçlüdür ki, duygumuz her yerde ve her durumda onun gerçekleştirilmesini kesinlikle ister; eşitlik ihtiyacı insan ruhunun duyabileceği en güçlü ihtiyaçlardan biridir. Bu, eşitliği içeren (eşitlik düşüncesinden ibaret olan) adaletin, niçin bir toplumun varlık koşulu olduğunu (mülkün temeli olduğunu) açıklar. Öyle ki, eşitliğin (adaletin) öngördüğü düzen, böylece tüm değerlerin gerçekleşmesinin, bu arada özgürlüğün dahi ön koşulu olur. (Anıl Çeçen)

Denkleştirici adalet

Denkleştirici adalet, özellikle bireylerin kendi aralarındaki ilişkileri düzenler; nitekim eşya ve hizmetlerin değiş tokuşunda uygulanır ve temelini edim ve karşı edimin, örneğin mal ve bedelinin salt ya da aritmetik denilebilecek bir eşitliği düşüncesi oluşturur. Denkleştirici adalet terimi Lâtince justitia commutativa'nın karşılığıdır ve değişme ya da değiş tokuş anlamına gelen commutare sözcüğünden çıkmaktadır. (Rahmi Çobanoğlu)

İnsanın hukuk duygusunun sesi olan eşitliğin bu anlamda uygulanması << herkese eşit olanın verilmesi >> formülünde deyime kavuşturulabilir. Buna göre söz konusu olan herkes kendisini diğerlerinden ayırt eden herhangi bir özellik dikkate alınmadan aynı biçimde ele alınmalıdır. Genç ya da yaşlı, hasta ya da sağlıklı, zengin ya da yoksul, soylu ya da soysuz, beyaz ya da zenci olup olmadığına bakılmaksızın, bu konuda hiçbir ayrım yapılmaksızın herkesin eşit bir işleme tabi tutulması, denkleştirici adaletin gereğidir.

Bu tür adalet gereğince hiç kimse verdiğinden daha çok almamalı, bu bakımdan daha üstün bulunmamalıdır. Aksi durumda başkasına ait bir şeye sahip olmuş olur ve bu yüzden bozulmuş olan dengeyi yeniden kurmak için, o şeyi gerçek sahibine geri vermesi gerekir. Yapılan herhangi bir zararın sonuçlarını, ödeme ya da onarma yoluyla ortadan kaldırma, bozulan çıkarlar dengesini yeniden kurma bakımından salt eşitliğin gereği olduğu gibi, ceza ile suç arasında da eşitlik bulunması, denkleştirici adaletin istemi olarak kabul edilir. (M. Niyazi Öktem)

Dağıtıcı adalet

Görüldüğü üzere denkleştirici adalet, salt, aritmetik bir eşitlik düşüncesine dayanmaktadır; oysa Lâtince karşılığı justitia distributiva olan dağıtıcı adalet, orantılı bir eşitlik düşüncesinin ürünüdür.

Denkleştirici adaletin temeli olan salt eşitlik herkese eşit olanın verilmesini, herkesin eşit bir işleme tabi tutulmasını gerektirir. Böylece ilk bakışta, tüm insanların tam bir eşitliğini öngören denkleştirici adaletin, yasa karşısında herkesin eşitliği düşüncesinin dışında da uygulanabilecek en yetkin bir adalet kavramı olduğu sanılabilir. Nitekim Alain'de şunları okumaktayız:

'Şu adalet mevhumunda insanı tamamıyla şaşırtan ikiz bir mana vardır. Bunun başlıca sebebi de, aynı kelimenin, dağıtıcı adaletle karşılıklı adalet mevhumlarını ifade etmek için kullanılmasıdır. Oysaki bu iki şey birbirine hiç benzemez; birincisi eşitsizliği, ikincisi eşitliği alır...

Matematik öğretmeniyim. Karşımda, istidatları bir olmamakla beraber hepsinin aynı şekilde yetiştirilmeye lâyık olduğuna hükmettiğim çocuklar var. Bunun için de yardıma muhtaç olan çocuklara haklı olarak yardım etmeye gayret ederim. Tembellerin ilgisini çekmek, zekâsı kıt olanları aydınlatmak için gereken çareleri aramaya koyulurum; çocukları birbirlerine eşit kılmaya çalışır, tabiata, geçmişteki faktörlere, ağır zaruretlere rağmen onlara benimle eşitmişler gibi muamele ederim; işte eşitlik, işte karşılıklı adalet.' (Emile Chartier Alain)

Oysa bu anlamda en adaletli işlem belki de, insanlar arasında hiçbir ayrım ve ayrıcalık gözetmeyen ölüm’de söz konusu olabilir. Çünkü herkese eşit olanın verilmesi herkesin eşit bir işleme tabi tutulması, bazı durumlarda bizzat eşitliğin bozulması sonucunu doğurur. Nitekim her çocuğa eşit miktarda ve aynı türden yemek veren anne değil; büyük çocuğa küçüğüne oranla daha çok ve daha başka türden yiyecek veren anne adaletli görülecektir. Bunun gibi, baş vergisi değil, kazanca göre alınan vergi yerinde bir vergidir. Alain’in verdiği örnekte de adalet duygumuz, yetenekli yeteneksiz, zekâlı zekâsız tüm öğrencilere eşit işlem yapılmasını değil, yeteneksiz öğrencileri de olabilecekleri kadar yetiştirebilmek için kendilerine ayrı bir işlem yapılmasını gerektirmektedir. Ancak aynı adalet duygumuz, bu arada yetenekli öğrencilerin savsaklanmasına, diğerleriyle bir tutulmasına yeteneklerinin gerektirdiği sürat ve daha üstün bir eğitimden yoksun bırakılmasına asla izin vermez. Bu konuda Buscaglia’nın Alain’e cevap oluşturacak daha iyi bir örneği var:

‘Tavşan, kuş, balık, sincap, ördek ve öteki hayvanlar bir okul kurmaya karar verirler. Her biri birer öğretim izlencesi hazırlamaya koyulur. Tavşan, izlenceye koşma dersinin konmasında diretir. Kuş uçmanın, balık yüzmenin, sincap ağaca tırmanmanın ve öteki hayvanlar da kendi özelliklerinin öğretim izlencesine alınmasında diretirler. Böylece, öğretim izlencesine hayvanların tümünün önerdikleri dersler konur. Hayvanların tümünün, bütün derslere katılmasını zorunlu kılmak gibi büyük bir yanılgıya düşerler.

Tavşan koşma dersinde en başarılı hayvandır; hiçbiri onun gibi koşamaz. Ama öteki hayvanlar, tavşanın uçmayı öğrenmesinin iyi bir zekâ ve duygu eğitimi olacağında diretirler. Böylece tavşan uçma dersine katılmak zorunda kalır. << Haydi, uç bakalım tavşan >> derler. Zavallı küçük tavşan havaya sıçrar, yere düşer. Bir bacağı kırılır, kafatası çatlar. Beyni zedelendiği için, daha sonra iyi koşamaz bile artık, dolayısıyla, koşma dersinden pekiyi yerine iyi alır. Uçma dersinden de, hiç olmazsa çabalayıp denediği için orta alır. İzlenceyi hazırlayan kurul sonuçtan memnundur. Benzer bir durum kuşun başına gelir. Uçma dersinde çok başarılıdır. Havada taklalar bile atar ve pekiyi alır. Ama onun da bir köstebek gibi toprağı kazmasını isterler. Tabiî, kuşun kanatları, gagası kırılır ve ondan sonra iyi uçamaz da. Kurul ona uçma dersinden orta verdiği için memnundur. Böylece sürer gider bu. Son sınıfın birincisi kim olur biliyor musunuz? Aklı pek gelişmemiş yılan balığı; çünkü her şeyi biraz becerebilmiştir.’ (Leo Buscaglia)

Böylece herkese ayrı işlem yapılmasının bizzat adaletin gereği oluşu, bireylerin ihtiyaçları, yetenekleri ve olanakları bakımından birbiriyle eşit durumda bulunmayışları gerçeğine dayanır. Değişik durumda bulunan bireylere eşit işlem yapılması asıl, eşitliğin çiğnenmesi anlamına gelir; bunu isteyecek kimseler de yalnızca, kişiliğini gizlemek arzusunu duyanlar, diğerleriyle karşılaştırılmasında kusurlarının ortaya çıkmasından korkanlar olabilir.

‘Kendi hayatlarını bozulmuş ve ziyan olmuş görenler hürriyetten çok eşitlik ve kardeşlik ararlar. Onların özlediği eşitliği getirecek olan hiçbir zaman hürriyet değildir. Eşitlik arzusu, bir bakıma kişiliğini gizleme (anonimite) arzusudur. Yani, dokumayı meydana getiren ipliklerden birinin diğerinden ayırt edilmemesi gibi. Bu suretle kimse bizi diğerleriyle mukayese edip kusurlarımızı ortaya çıkaramaz.’ (Eric Hoffer)

Değişik olay ve bireylerin varlığında her olay ve herkesin eşit bir işleme değil, tam tersine, değişik işlemlere tabi tutulması, ancak aynı durumda olanlara eşit olanın verilmesi eşitlik düşüncesine uygun düşecektir. Yalnız burada söz konusu olan eşitlik, artık salt ve aritmetik bir eşitlik değil, bireylerin ihtiyaç, yetenek ve olanaklarına uyan orantılı bir eşitliktir.

Dikkatli bir bakışla görülecektir ki, daha denkleştirici adalet alanında dahi bazı durumlarda eşitlik düşüncesinin bir bakıma rölatifleştirilmesi (nisbileştirilmesi) zorunludur.

Bundan başka ceza ile suçun denkleştirilmesinde de salt eşitliğin geçerli olacağı söylenemez. Bugün artık göze göz, dişe diş ilkesi geçerli değildir. Herkes işlediği suçun ağırlığı ölçüsünde ceza görmelidir. Bu ölçünün belirlenmesinde ise, yalnızca suçun dış dünyada meydana getirdiği zarar, daha doğrusu nesnel olaylar göz önüne alınamaz. Bu konuda özellikle, öznel bir etken olan kusurun rol oynaması ahlâkın bir gereğidir. Fakat suç denen eylemin değerlendirilmesine kusur kavramı sokulunca, aynı türden suç işleyen kişilere aynı cezanın verilmesi güçleşir; çünkü iki kişinin yaptığı aynı şey, kusur açısından aynı değildir. Örneğin cezasını çektikten sonra belli zaman içersinde yeniden bir suç işlemiş olan kimsenin eylemi ile hiç suç işlememiş ya da ceza görmemiş bir kimsenin eylemi arasında gözden uzak tutulamayacak bir ayrılık vardır. Üst üste suç işleyen bir kimsenin eylemi onun cezadan uslanmadığını, ahlâken düşük olduğunu gösterir. Böylece kusura göre cezanın değişmesi, orantılı bir eşitliğin uygulanması demektir. Bu nedenledir ki, suçla ceza arasındaki ilişki daha çok dağıtıcı adalet alanına sokulur.

İşte, gerçekte insanların eşitsizliğine dayanarak orantılı bir eşitliği kendine ölçü yapan dağıtıcı adalet, özellikle bireyle toplum arasındaki ilişkilerde, nimet ve külfetlerin dağıtımında egemen bulunur. Nitekim topluma daha çok hizmet edenlerin daha çok almalarında, yetenekleri ve gördükleri işin önemine göre memurlar arasında aylık ve derece ayrımı gözetilmesinde, daha çok ihtiyacı olanlara toplumca daha çok yararlar sağlanmasında olduğu gibi. Yükümlülüklerin dağıtımında da gelir kaynağı az olanların ortak giderlere, geliri çok olanlardan daha az ölçüde katılmaları dağıtıcı adaletin bir buyruğudur. Keza işçilerin çalışma sürelerine ve meydana getirdikleri işin miktarına göre değişik ayrı ayrı derecelendirilmeleri temelini ve meşruluğunu dağıtıcı adalet düşüncesinde bulur. (Tahir Taner)

Hakkaniyet

‘İyi hâkimler, iyi yasalardan daha önemlidir.’ (Heinrich Schmidt)

Dağıtıcı adaletin de bir eşitlik düşüncesine dayandığı görülmektedir; yalnız, bu eşitlik salt bir eşitlik değil, orantılı bir eşitliktir. Eşitlik düşüncesi ise, birden çok kimselerin varlığını gerektirir ve ancak onlar arasındaki ilişkilerde gerçekleşmek olanağına sahiptir.

Bu bakımdan dağıtıcı adaletin istediği eşitlik, herkesin eşit bir işleme tabi tutulmasını gerektirmemekle birlikte yine de ihtiyaç, yetenek ve olanakları açısından aynı olan birden çok kimselerin eşit tutulmasını, tek başına bireyin sahip olduğu özellik ve ayrılığın hesaba katılmamasını öngörmektedir. Çünkü herkesin tüm özelliklerinin dikkate alınmasında tam bir bireyselleştirme, birden çok kimseleri aynı işleme tabi tutma olanağını ve böylece de her türlü eşitliği ortadan kaldırır.

Oysa adalet bir yandan da somut olayların ve insanların özellik ve ayrılıklarının hepsinin dikkate alınmasını gerektirir. Adaletin bu türüne hakkaniyet ya da nasfet denir. Nitekim borçlunun borcunu zamanında ödemek zorunluluğu, sadece onun bakımından söz konusu olabilecek söz gelimi rahatsızlığı ya da eşinin ve çocuklarının hastalığı, kusuru olmaksızın işini yitirmiş olması ya da büyük bir zarara uğramış bulunması gibi tamamen özel nedenlerden ötürü kendisini güç bir durumda bırakabilir ve bu yüzden de adaletsiz görülebilir. Öyle ki, borçlu politika, bilim, sanat ya da sporda başarılı ve tanınmış bir kişi olduğunda, borcu ödemek kendisine yalnızca sıkıntı verdiği için bile, bazılarınca adaletsiz diye eleştirilecektir.

Ne var ki hukuk, hakkaniyetin gereğini doğrudan doğruya yerine getiremez; bunu ancak hâkimin somut olaylardaki uygulamaları gerçekleştirebilir. Her bir olay ve bireyin özelliklerine göre yasa çıkarmanın ya da kural koymanın olanağı olmadığı gibi, bu yolla herhangi bir düzen de kurulamaz. Bunun için söz konusu özelliklerin dikkate alınmasına ancak uygulama bakımından ve uygulamada olanak bulunabilir ve yine bunun içindir ki adaletsiz sözü, hakkaniyete aykırı yargılara zorlayan yasalardan çok, bu yasalara rağmen hakkaniyetli bir karar vermesini bilmeyenlere yöneltilir.

‘Cezalandırmak ya da kayırmak gerektiğinde, insanlara insanca bakmalıdır.’ (Goethe)

Gerçekten, yazılı kurallara boyun eğmekten, insanlar için ne önem taşıdıklarına bakmadan onların sözcüklerini aynen uygulamaktan başka bir kaygısı olmayan kimseler, hukukun olayların özellik ve ayrılıklarına ve böylece de yaşama uyacak bir biçimde işlev görmesine engel olurlar. Bu ise, adalet işlerini yaşam ve insana (insanlığa) düşmanca duygusuzlaşmak, canlılığını yitirmek ve bürokrasiye düşmek tehlikesi ile karşı karşıya bırakır.

Çünkü hukuk insanlar için vardır, insanlar hukuk için değil..

‘Limandaki gemi güven içindedir; fakat gemiler limanlar için yapılmamışlardır.’ (J. A. Shedd)

Şu var ki, hukukun hakkaniyet önünde eğilmesi, katı hukukun yumuşatılması gereği, bir sınırlamaya muhtaçtır. Zira tam bir hakkaniyet adaletsizliğe ***ürür.

Bilindiği gibi, adaletin niteliğini eşitlik kararlar; eşitlik ise, bu dünyada tamamen birbirinin aynı iki birey ve iki olay dahi olmadığı için birey ve olayların ayrı ayrı özelliklerinin dikkat dışı bırakılmasını ve ancak ortaklaşa özelliklerine göre aynı işleme tabi tutulmasını gerektirir. Bundan anlaşılıyor ki, adalet kendi içinde bir çelişme, daha doğrusu bir çatışma içermektedir. Bu yüzden adalet, bütün bireyselleşme eğilimine rağmen, bunu tamamen gerçekleştiremez. Buna göre ancak, temel düşüncesi diğer olaylara da uygulanabilecek ölçüde genelleştirilebilen bir karar adaletli olabilir. Böyle bir genelleştirme de, söz konusu karara olayın yalnızca tipik özelliklerinin temel yapılmasını gerektirir.

Toplumsal adalet

Toplumsal birey arasındaki ilişkilerin düzenlenmesinde, sosyal adalet dediğimiz adaletin diğer bir türünün etkisi büyüktür. Bu adaletin uygulanmasında bireyler tek başına dikkate alınmayıp, yalnızca toplumun üyesi olarak göz önünde bulundurulurlar. Çünkü sosyal (toplumsal) adalet gereğince, toplumsal ilişkiler düzenlenirken << ortaklaşa iyi >>nin gerçekleştirilmesi amaç edinilir. Buna göre, bu tür adaletin uygulanmasında dağıtıcı adalette olduğu gibi, başlı başına alınan her bireye sırf kendi yetenek ve özelliklerine göre düşenin ne olduğu değil, herkese bütünün bir üyesi olarak düşen hak ve ödevlerin ne olduğu belirlenir. Bu hak ve ödevlerin belirlenmesinde ölçü, bütünün iyiliği, diğer bir deyimle, << ortaklaşa iyi >>dir.

İnsanlar yaşamlarını ve bu yoldaki amaçlarını ancak toplum içersinde ve toplum aracılığı ile gerçekleştirme olanağına sahiptirler. Toplumdan böylece yararlandıklarına göre de insanların, toplumun varlığını korumak için onun diğer üyeleri ile yardımlaşmada bulunmaları zorunlu ve adaletlidir. İşte sosyal haklar ve ödevler bu düşünceye dayalı olarak ortaya çıkmıştır. (Rahmi Çobanoğlu)

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı