İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

Kendine İnanmanı İstiyorum

cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
15-05-2009 01:05
#1
Kendine İnanmanı İstiyorum
Bireyin << ahlâken iyi >>yi gerçekleştirebilmesi ve dolayısıyla da sağlam bir toplumsal yaşama kavuşabilmesi için, düşünce özgürlüğü ile birlikte vicdan özgürlüğünün de tanınması, zorunludur. Bu bakımdan, vicdan özgürlüğünün tanınması, bir hukuk düzeninin insan onuruna saygılı ve adaletli olabilmesinin en önemli koşullarından biridir.

Gerçekten, bilindiği üzere insan ancak içini yüksek değerlerle doldurunca, onları gerçekleştirince, bir kişiliğe sahip olur; doğal bir varlık olmaktan çıkıp, tinsel bir varlık kimliğine girer. Ahlâki değerler ise, bu konuda daha bir ağırlığa sahiptir. Onları eylemlerinde gerçekleştirmekle insan, daha çok yetkinleşir; tinsel bir varlık olmaktan da öte ahlâki bir kişiliğe erişir ve böylece onurunu kazanır. Diğer yandan, bireyin yetkinleşmesi ile bir toplum içinde yaşayan bireyler gerçek güvenilir kişi olurlar ve ortaklaşa yaşam sağlam temellere oturtulmuş olur.

Burada üzerinde özellikle durulması gereken nokta şu ki, ahlâk alanında tam bir otonomi egemendir. << Ahlâken iyi >>, somut durumlarda bireyin karşılaştığı birbiriyle çalışan değerler arasında üstün olanının seçilmesi ile gerçekleşir. Bu seçme işlemi, psikolojik bir süreç sonunda oluşacağına göre ahlâk, bireyin iç eylemleri ile ilgilenir ve insan ancak, neyin iyi neyin kötü olduğuna bizzat kendisi karar vermekle yetkinliğine ve onuruna kavuşabilir. Ahlâki alanda dışardan zorlama, bu seçme eylemini ortadan kaldırır ve bununla da kişinin ahlâken yetkinleşmesine, ahlâki bir yüceliğe kavuşmasına engel olur. Yalnızca otonom kişiliği ile insan, doğal güçlerin araç ya da aygıtı olarak değil, serbest bir varlık olarak davranmak; psikolojik dürtüler nedeni ile itilmiş ya da sürüklenmiş olarak değil. Bunların efendisi olarak; tutku ve maddi duygularıyla karar veren amprik bir insan olarak değil, bu tutku ve duygulardan bağımsız rasyonel bir ben olarak davranmak yolundaki ahlâki buyruğu yerine getirmek olanağını bulur.

‘Sakıngan ve korkak kimselerin yürüdüğü yoldan başka bir yönü gösterse, seni sürüden ayırsa bile, yüreğinden gelen sesi dinle.’ (Wilhelm Reich)

Gerçi o, bu buyruğu her zaman ve tam anlamıyla gerçekleştiremez, bu konuda pek çok kusurları olur; fakat işte bu kusur bilincidir ki, onu kendi özgürlüğünün, ahlâki kişiliğinin bilincine kavuşturur ve bu yüzden kusur taşıyıcısı bir varlık olarak onun kişiliğinde insanlığın onur ve kutsallığını onamak gerekir. Ve yine bu yüzdendir ki, evrende istenen ve üzerinde egemen olunabilen her şeyin bir araç olarak kullanılabilmesine karşılık yalnızca insan, akıl ve vicdan sahibi varlık, hiçbir zaman ve hiçbir amaca araç olarak kullanılamaz; o, başlı başına amaçtır. (Hans Welzel)

İşte bu bilgilerin ışığında, vicdan özgürlüğünün önemi ve gereği daha açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. İnsanın ahlâki kişiliğine (onuruna) saygılı olan bir hukuk düzeninin, kimseyi vicdanına aykırı bir davranışa zorlamaması gerekir; hukukî zorlama ancak vicdan özgürlüğünün sınırlarına kadar dayanabilir ve ancak buraya kadar meşrudur.

Yasa ya da yasal düzenleme, sadece adaleti gerçekleştirmeye çalışmalı, toplumsal yaşamın elemanter düzenlemesi olarak kalmalı, böylece ahlâki alanlara karışmayıp onun gelişmesine olanak vermeli, en az ahlâk (etik minumum) olmakla yetinmelidir.

Çünkü ahlâk bireyin kendi vicdanına göre özgürce davranmasını buyurduğu ve bunu bireye bir ödev olarak yüklediği zaman, bu buyruğun ve ödevin diğer bütün insanlar bakımından da geçerliğini ortaya koyar. Böylece bu özelliği ile ahlâk, herkesin herkesten kendi vicdani kararlarının engellenmemesini, onlara saygı gösterilmesini istemek hakkını içerir; bunun karşısında herkesin diğerlerinin vicdani kararına saygılı olmak yolunda ahlâki yükümlülüğü vardır. Çünkü, başkalarının ahlâki kararlarına karışmak onu kişi (süje) olarak görmemek, aksine, bir eşya (bir nesne, bir obje) olarak görmek demektir.

Hukuk, bireylerin birbirlerinin vicdani kararlarına karışmalarını sağlamak durumundadır; görevi budur. O, bu konuda ahlâkın nesnel (objektif) bir görünümü olarak ortaya çıkar.

Hukukun görevi, belli bir toplumda ve onun gelişiminin belli bir evresinde yalnızca adaleti gerçekleştirip insanlar arasında daha çok özgürlük sağlayarak, insani yaşamın en iyi bir biçimde oluşmasını olanaklı kılmaktan ibarettir. (Hans Welzel)

‘Hukukun tüm insanların kendi güçlerine göre barış ve huzur içinde yaşayabilmeleri için var olduğuna inanıyorum.’ (Hans Joachim Bull)

Hukukun bu görevini ortaya çıkarmak da, hukuk felsefesinin başarısı olmuştur. Böylece bu bağlamda Hukuk Felsefesinin önemini belirtecek olan bir özdeyişe de burada yer verilmelidir:

‘Etik-filozofik temel anlayışımıza göre Hukuk Felsefesinin en önemli görevlerinden biri, insanlığın en soylu amaçlarının hukuk yüzünden engellenmemesine özenle dikkat etmektir.’ (Adolf Arndt)

Yalnız, kişinin ahlâk alanında özgürce davranmasının gerekliliği, zihniyetin hedeflerini dışardan almayıp bizzat kendisinin belirlemesi, bu konuda yanılma olasılığını da içermektedir. Oysa ahlâki eyleme asıl ağırlığını ve ciddiliğini veren, bu eylemin yöneldiği hedefin materyal bir değer düzenine olan bağlantı ve ilişkisidir. Kişi de ancak böylece gerçek bir değere göre davranmış olmakla dürtülerine ya da baskılara boyun eğmemiş, özgürlüğe kavuşmuş, kendini bir nesne (bir eşya) değil, bir özne (bir süje) olarak ortaya koymak yolundaki etik isteme uymuş olacaktır.

Bu deyimle; zihniyet ahlâkının yanlışlığı iddia edilmemektedir; sadece nesnel değer yanının savsaklanamayacağı belirtilmek istenmektedir. Zihniyetin saflığı ahlâki eylemin değerinin yalnızca bir yanını gösterir; ondan önce gelen diğer yanı ise, eylemde bulunanın vereceği kararın nesnel değere uygunluğu açısından doğruluğudur. Doğruluk kaygısıdır. Bu yüzden kişi ahlâki eylemde bu eylemin doğruluğunun sorumluluğunu da yüklenecektir, yüklenmek zorundadır. Böylece zihniyet ahlâkı bir sorumluluk ahlâkı’na doğru genişlemektedir. Bu sorumluluk ahlâkı, ahlâki eylemin değeri olarak zihniyetin saflığını saklı tutmakla birlikte, eylemde bulunana eyleminin maddi doğruluğunun sorumluluğunu da yükler. (Hans Welzel)

Değerlerin doğru bir bilgisine varmak, bununla da olanak ölçüsünde özgürlüğe kavuşmak birey için önce gelen ahlâki bir ödevdir. Bu ödev anlamını, kendini bir nesne (bir obje) olarak değil, bir özne (bir süje) olarak ortaya koymak yolundaki kesin ahlâki buyruktan almaktadır. Böylece bireyin eylemi ile birlikte o eylemin gerçek değerlere uygunluğunun sorumluluğunu taşımasının esasını, bireyin o değeri bizzat kendi vicdanı ile algılayıp kavraması olayı oluşturacaktır. Bu konuda tek ölçü, kişinin kendi vicdani kanısı ve görüşüdür. Ona insan olma onurunu kazandıran sorumluluk, bunu böyle gerektirmektedir.

‘Artık bir Untermensch olmayı bırakmanı ve kendin olmanı istiyorum. Okuduğun gazetelere ya da kötü yürekli komşudan duyduğun geçersiz görüşlere değil de kendine inanmanı istiyorum.’ (Wilhelm Reich)

Bunun için de birey, eyleme geçmeden önce sorumluluğunun bilincinde olarak, içinde yaşadığı çağın bilgi, zihniyet ve gereklerini öğrenmek durumundadır.

Bundan böyle nesnel değerler düzenine aykırılık olasılığı, bireye yüklediği ödevlerin dışında bize de, topluma da, bu düzenin korunması yolunda ödevler yükler. Çünkü içtenlikle ve ciddi olarak kararının doğruluğuna inanmış olan engizisyon hâkimi örneğinde olduğu gibi, yanılan vicdanın kusursuzluğunu, öznel moralitesini kabul etsek bile kurbanlarının acı çekmesi sonucunu doğuran gerçek ahlâki düzenin bozulması görmezlikten gelinemez ve unutulamaz. (Hans Welzel)

Topluma düşen bu ödev ancak, politik güçleri araya sokmadan, bireyin doğrudan doğruya akla uygun eylemlerle genel insani hedefleri izleyebilmesi yolunda yetenek ve bilgilerinin geliştirilmesi biçiminde eğitilmesi ile gerçekleştirilebilir. (Gerhard Leibholz)

Özellikle böyle bir ödevin varlığı heteronom bir ahlâkın gerekliliğini ve meşruluğunu göstermez. Heteronom bir ahlâkın merkezinde, kör bir boyun eğme bulunur; neyin iyi neyin kötü, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bireyin dışında bir yetke (otorite) belirler.

Bu boyun eğme bireyin yaşamını olağanüstü ölçüde kolaylaştırır; ona yaşamını sürdürmesinde sadece sağlam bir destek sağlamakla kalmaz, onu karar vermenin ağır yükünden ve sorumluluktan da kurtarır. Üstelik onda, ahlâka uygun davranmış olma düşünü (hayalîni) yaratır.

Heteronom etikte birey kitle ile öyle bütünleşir ki, tüm doyumunu ondan alır. Ona en büyük doyumu da bütünü temsil eden yetkenin beğeni ve sevgisi sağlar. Giderek, ağır biçimde cezalandırma bile dışlanmadan daha hafif görülür. Çünkü cezalandırmada yetke ondan elini çekmiş değildir; cezayı kabullenmesi ile suçundan arınmış olur ve böylece yeniden kitle içine karışarak eski güvenliğini elde eder. Heteronom etik, zorunlu olarak fanatizmi getirir. Heteronom insan için önemli olan, inancının içeriği değildir; düpedüz diğer herkesin aynı yetkeyi onaması ve ona tabi olmasıdır. Çünkü körü körüne boyun eğme meşruluğunu yalnızca aynı zihniyetteki kimselerin oluşturduğu kitlenin onay ve onamından aldığı için, kısmen dahi onanmaması ondan kendi inancının meşruluğunu alır ve onu yeniden kendi varlığının güvensizliğine iter. Bu yüzdendir ki, inancının içeriği sevgi değerine dayansa bile, heteronom insan ödevini diğer insanları sevmekte değil, sevgi ile bağdaşmayan zorlama ve tehditle bile olsa, olanak ölçüsünde çok taraftar (yandaş) toplamakta görür.

Bütünsel eleştiri olarak da bu ahlâk, bireylerin eylemlerini sadece bütünsel hedeflere yöneltir; bu eylemler ancak, bütüne yararlı oldukları ölçüde doğrudurlar. Buna karşılık, bireylerin birbirleri arasındaki kişisel bağlar koparılır. Kişinin kişiye olan güveni, sadakat ve dürüstlüğü bütüne hizmet karşısında geri çekilir. Tüm kişisel ve özel ilişkiler, kamu ilişkileri niteliğine sokulur. Bu açıdan güvenin kötüye kullanılması ve gammazlık sadece ahlâka aykırı olmaktan çıkmakla kalmaz, tam tersine, bütüne hizmette bir ödev kimliğine girer. Ona göre, amaç ve hedeflere ulaşmak için güç kullanmaktan çekinmemelidir; uzlaşma ve uyuşma korkaklık ve ihanet anlamına gelir; buna karşılık gruba ve grup zihniyetine sadakat en yüksek erdemdir; başkaldırma ise, en büyük suçtur. Kendi özümüzü reddedip kapalı bir topluluğun parçası durumuna düştüğümüzde böylece, kişisel çıkarlarımızdan vaz geçeriz ve fakat diğer yandan kişisel sorumluluktan da yakamızı sıyırmış oluruz. Kitlesel yaşamın çekiciliğini sağlayan da, belki budur.

Heteronom ahlâk, bireyi atomize eden bir ahlâktır. Bireyin otonom ve sorumluluk sahibi bir kişiliği olmadığı, yabancı buyruğa körü körüne uyduğu yerde gerçekten o, bir hiçtir; sadece kitle içinde ve onun aracılığı ile bir varlığa sahip olup kendi başına değeri olmayan bir kitle atomudur. O, artık kendini ve başkalarını birer kişi (süje) olarak görmez.

Bu özellikleriyle heteronom ahlâkın asıl anlamda bir ahlâk olmayıp, öz benliklerini yitirmiş olan insanların davranışlarının kozal belirlenmesini oluşturduğu anlaşılmaktadır; sözüm ona ahlâk görünümünü ise, ancak benliğin yitirilmesini ahlâki bir istem olarak ortaya koymak, özgürlükten vaz geçmeyi ahlâki bir eylem olarak istemekle kazanmaktadır.

Ahlâkın amacı << ahlâken iyi >>yi gerçekleştirmektir ve bu da bireyin yetkinliği ile ilgilidir. Bireyin yetkin olmasını hedef alır. Birey ise, iyiyi kötüyü kendisi ayırıp seçimini yapmakla yetkinliğe erişebilir. Dışarıdan buyrulan, dışardan verilen bir iyinin insanın tinsel yanına hiçbir katkısı olamayacağı için onda bir gelişme de sağlamayacaktır.

Dışardan buyrulan bir davranış ne denli yararlı ve iyi olursa olsun özgür irade ile seçilmemişse, ancak cezalandırılma korkusu ya da ödüllendirilme umuduna dayanabilir.

Buyruğun yerine getirilmemesi durumunda ise heteronom insanın vicdanında duyduğunu sandığı suçluluk duygusu, çok kez gerçekte yetke karşısında duydukları korkudan başka bir şey değildir.

Bu nedenle bireyi sadece belli bir grubun kopyası olarak gören, üstelik gruptan olmayanları insan diye kabul etmemek şöyle dursun, birer düşman olarak gören heteronom ahlâk reddedilmelidir. İnsan her türlü gruba bağlılıktan önce gelir. Bütüne hizmetten önce, yalnızca insana özgü olan ahlâki değerler vardır: Türdeşleri karşısında sadakat, güvenilirlik, doğruluk ve dürüstlük, saygı ve yardımseverlik, kısacası tüm insanlık değerleri.

İnsanın toplumsallaşması, topluma bağlanması, ancak kendine yabancılaşmaktan kurtulmasıyla olanaklıdır; çünkü ancak bireyselliğine ve özgürlüğüne bilinçlenince içindeki tüm değerleri ve bu arada dürüstlük, adalet, başkalarına yardım gibi sosyal değerleri de algılayıp kavrayarak toplumsallaşabilir.

Buna göre, bireyin yetkinleşmesine, gerçek değerler uğrunda özgürlük kazanmasına eğitim yoluyla yardımcı olunmalı, bu açıdan gerekli yaşam koşulları hazırlanıp kendine dönmesi sağlanarak sorumluluk bilinci arttırılmalıdır. Bunun ön koşulu da, büyük küçük demeden her bireye, onun kişiliğine duyulacak olan saygıdır. Ancak, saygıda karşısındaki ile birleşme, onun varlığında erime diye bir şey söz konusu olamaz. Bu yüzden bireylerin, tanısın tanımasın, birbirlerine ağabey-kardeş, amca-teyze diye seslendiği yerde görünüşte bir saygı ve sevgi olabilir; bu gibi tutumlar daha çok her konuda ve durumda, haklı haksız bütün itiraz ve başkaldırmaları önleme, tam bir boyun eğmeyi gerçekleştirme amacına yöneliktir ya da sonuçta o etkiyi yaratır. Böyle olunca da o kimselerde özsaygı ve özgürlük gelişmeyeceği için, gerçek bir birlik de oluşamaz, sadece sözden ibaret kalır.

‘… Özsaygının yardımı olmaksızın, hayatta, yerinde ve istekle yapabileceğiniz… Herhangi genel ya da özel bir edim olur mu?’ (Erasmus)

Diğer yandan bu özsaygı ve sorumluluk duygusu, aynı zamanda bireyde kendi yetenek ve gücünü tanıyıp toplumsal işlerde alçak gönüllü bir tutum almasını da sağlayacaktır.

İşte bu alçak gönüllülük, heteronom insanda yoktur. O kendini her bakımdan ve her konuda yetkin bulur. Özellikle, körü körüne benimsediği dünya görüşünü başkalarına zorla kabul ettirmesinin gerekli olduğunu sanır. Oysa sorumluluk ahlâkı, sadece olumlu olarak, her bireyden yerine getireceği sosyal ödevler yüklenmesini değil, aynı zamanda olumsuz olarak, kendi otonom gücünün dışında kalan her şeyden kaçınmasını da bekler. (Hans Welzel)

Anlaşılıyor ki,

‘Yalnız özgürlük büyük adamlar yaratır; baskı ise öldürür ve soysuzlaştırır.’ (Alfred Adler)

Sözü, büyük bir hakikat payı taşımaktadır. İnsanı insan yapan gerçekte eleştirisel düşüncesi, soran ve kritik bir biçimde yargılayan akıl aracılığı ile kendini ve dolayısıyla da çevresini aydınlatmasıdır.

‘Birbirinize baskı yaparak kişiliklerinizi bozmayın. Hiç kimse gölgede yetişip olgunlaşamaz.’ (Leo Buscaglia)

İnsan olmanın anlamı yaşamda değerleri, özellikle ahlâki değerleri gerçekleştirmektir.

Değerler, soyut nitelikleriyle ancak düşünce dünyasında (ideal dünyada) varlığa sahiptir ve bu varlıklarının tamamlanması somut yaşam olaylarında gerçekleşmekle olur. Bunun için, yaşamın tüm boyutlarını, bütün renk ve özelliklerini yaşamak, ilişkiler üzerine sınır koymamak insan için bir ödev olmaktadır; değerlerdeki << beni gerçekleştir! >> diye seslenen istem başka türlü yerine getirilemez. İnsanın kendi içinde (tinsel yanında) var olan değerler böylece, gerçekleşmek için insandan etkinlikle (faaliyette) bulunmasını istemektedir. << Aristoteles, insanın doğasından erdemin (yetkinliğin) bir etkinlik olduğu kuralını çıkarır. O, bu etkinlik sözcüğü ile insana özgü işlev ve güçlerin gerçekleştirdiklerini >> kasteder. Etkinliğin özgürlüğü gerektirdiği ise açıktır. Buradan, özgürlüğün insan için ne denli vaz geçilmez olduğu sonucu çıkmaktadır. İnsan, yeteneğini değerleri gerçekleştirirken gösterir, böylece de bir yandan kendini bulup tanıma fırsatını elde ederken, diğer yandan da moral, hukuk, sanat, bilim alanlarında olmak üzere kültüre ve dolayısıyla da topluma hizmette bulunmuş olur. Bu bakımdan herkes herkesin işine karışacak olursa, herkes herkesin kapısını gözlerse, kötülükler yine işlenir ama artık iyi denilebilecek hiçbir şey yapılamaz; oysa yaşam iyi dediğimiz pek çok şeyleri gerçekleştirme olanaklarını içermektedir; değerlerin içeriğini dolduracak pek çok şeylerle doludur; eşya ve olayların pek çok yüzleri ve boyutları vardır.

‘Buluş, daha önce ilişkilendirilmemiş bakış açılarının bileşimidir.’ (A. Koestler)

Rölativizmin olumlu yanı ile öğrettiğine göre insanın eğilimi gereği ya da çevresinin ve zamanının zoru ile, düşünmeden salt bir katılıkla seçtiği yol hiçbir zaman tek başına doyurucu bir sonuca ulaştırmamaktadır ve ulaştıramaz. Yaşam sorunlarının çözümünde kendimizin saptadığımız amaç, yol ve görüş açılarının yanı sıra her zaman başka olanaklar, başka yaklaşım araçları da vardır. Bir şeyi kavrayıp bir amaca ulaşmak istiyorsak, bütün bunları dikkate almamız gerekir. Hiçbir konu ve sorun tek yanlı değildir; aksine, karmaşık bir yapı göstermektedir. Bu nedenle, bakışımız da buna uymalıdır.

Çünkü özgürlük ve bununla da tüm kültür, ancak bir düzen içinde gerçekleşebilir. Hukuk düzeninin görüş ayrılıklarına son vermeyip, onların savaşa dönüşmesini engellemekle yetinmesi, özgürlüğü koruması gerektiği adalet açısından da doğrulanmaktadır. Adalete dayanmayan bir yetke (otorite) de, sırf bir buyurganlıktan ibaret kalır ve onu kullananları insanlık değerlerinden uzaklaştırır.

Ancak, bir toplum içinde özgürlüklerin gerçekleşmesi ve güvence altına alınması için sırf hukuk düzeninde (normatif düzende) bu yolda birtakım önlemler alınması tümüyle yeterli değildir. Bu konuda asıl önemli olan insanların birbirlerine karşı hoşgörülü ve anlayışlı olabilecek tinsel bir düzeye erişmesi, kendi gücünü ve yeteneklerini aştığı için anlamadığı şeyleri suçlayıp kınayan bir zihniyetten kurtulmasıdır.

‘Anlıyorum, << dahi >>lerin olsun istiyorsun, onlara gereken saygıyı göstermeye de razısın. Ama iyi bir dahi istiyorsun sen. Uysal, terbiyeli dahi, çılgınlıkları olmayan, kısacası halim selim, ölçülü ve uyarlanmış bir dahi istiyorsun; bütün engel ve kısıtlamalarını çiğneyen, kural tanımaz, ehlileşmemiş bir dahi değil. Kısıtlı, kanatları kırpılmış ve süslenip püslenmiş bir dahi istiyorsun sen; kasabalarının sokaklarında utkulu tavırlarla dolaştırabileceğin, insan içine çıkarmaktan utanmayacağın bir dahi istiyorsun.’ (Wilhelm Reich)

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı