İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

Sevmek Bir Şeyin İçinde Olmaktır

cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
15-05-2009 20:51
#1
Sevmek Bir Şeyin İçinde Olmaktır
'Gerek kendi şahsında, gerek diğer insanların her birinin şahsında (tecelli eden) insanlığın şerefine daima hürmet edecek ve şahıstan (insan şahsiyetinden) asla sırf vasıta olarak değil, (bilakis) daima aynı zamanda gaye olarak istifade edecek tarzda hareket et!’ (O. Münir Çağıl)

Gerçekçi bir anlayışla belirtilmelidir ki, insanın özgürlük bilincine sahip oluşu, bu özgürlüğün gerçekten de bireylerde tam ve yetkin bir biçimde bulunduğu anlamına gelmez. Dışardan bireylere bakıldığında, onların birtakım etkenler nedeni ile özgür davranmadıkları, özgürlüklerinin büyük ölçüde engellenmiş olduğu görülür.

‘Fakat milyonlarca insanın, sonsuz olanaklara sahip bir orgda ancak birkaç nota kullanmaya başarabildiklerini biliyor muyuz? Bu insanların kendi zihinsel alışkanlıkları, tikleri, korkuları, itilmeleri ve kuruntularıyla yaşadıklarını görmüyor muyuz? … Ve bu arada bu binlerce zihinsel alışkanlıklar arasında kaybolmuş özgürlüklerini ve sorumluluklarını da açığa vurmuyorlar mı? (Pierre Daco)

‘İnsan çevresinin ve çıkarının etkisi altında hareket ettikçe hür olamaz. Aslında hürriyet insanda ancak çekirdek halinde vardır; onun geliştirilmesi gerekir. İşte insanlarda hür yapıp etmelerin alanının daralıp genişleyebilmesi bu geliştirme imkânına bağlıdır; fakat yine de hürriyet hiçbir zaman sıfır olamaz.’ (Takiyettin Mengüşoğlu)

Görülüyor ki, özgürlük insanda << olan >> bir şey değildir. Doğal bir varlık olarak insan, doğadaki tüm varlıklarla birlikte << olan >> dünyasına ilişkindir. << Olan >>da (doğada, gerçeklik dünyasında) ise, özgürlük yoktur; o, gücü ve etkileri bakımından her zaman ve her yerde aynıdır. Doğa yasaları değişmez. Bu nedenle de, doğada kendisine yanılma ve kusur olarak yüklenilebilecek hiçbir şey olamaz.

Ancak, insan dünyadaki bu kör olaylar dizisinin üstüne çıkabilir, özgür olabilir; özgürlük onda, onun varlığında bir olanak olarak ortaya çıkmaktadır. Bir başka anlatımla, özgürlük insanda gizilgüç (potansiyel) olarak vardır. Üstelik insan, insan olmakla özgür olmak zorundadır. Özgürlük onun için bir ödevdir.

Böylece özgürlüğün << olan >>la değil, << olması gereken >>le ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü tüm değerlerin ve bu arada özellikle ahlâki değerlerin gerçekleştirilmesi ve böylece insanın kişi olması, kişilik kazanabilmesi, yalnızca özgürlükle olanaklıdır. Bu yüzden insanın kendini bir eşya (obje) olarak değil, bir kişi (süje) olarak yönetmesi, diğer bir deyimle özgür olması, ahlâkın buyruğu olarak karşımıza çıkar.

Yukarda açıklandığı gibi, insanın << ahlâken iyi >>yi gerçekleştirebilmesi, somut yaşam durumlarında çatışan değerlerden üstün olanını seçmesi ile olur. Bu seçme (otonomi, özgürlük) bir yandan değerlerin hangisinin üstün olduğu yolunda kişinin anlayışının (görüşünün) özgürlüğünü gerektirir, fakat bir yandan da seçilen değerin gerçekleştirilmesinde iradenin, istemin özgür olması koşulunu kapsar. (Takiyettin Mengüşoğlu)

İşte özgürlük, değerlerin doğru bilgisine ulaşarak, bunlara uygun iradî kararlarla doğal ilişkilerin tutsaklığından kurtulup ikinci bir dünyaya, tinsel bir dünyaya, ahlâki bir dünyaya uzanmak, böylece de ahlâki bir varlık, sorumlu bir kişilik kazanmak demektir.

Bu bağlamda önemle belirtilmelidir ki, özgürlük kavramında sorumluluğun kararlayıcı bir rolü vardır. Sorumluluk özgürlüğün ve kişiliğin, kişi olmanın en belirgin özelliğidir.

‘İnsan tutuklu olabilir, hüküm giymiş olabilir, ölüme mahkûm olabilir ama yapıp ettiklerine sahip çıkıyorsa, eyleminin sorumluluğunu taşıyorsa, eylemlerinde kendini buluyorsa, özgürdür.’

‘Eylemlerimizin sorumluluğunu yüklenemediğimiz sürece, biz kendimiz değilizdir.’ (W. Biemel)

Gerçekte özgürlükten kaçma da, onun birlikte getirdiği bu sorumluluk duygusundan ileri gelmektedir. Özgür olmak, doğal dürtülerin üstüne çıkmak, << olması gereken >> dünyasının istemlerine uymak güç bir iştir. Hesiodos bunu şöyle deyimler:

‘Kötülüğü sürüyle elde edebilirsin, kolayca. Düzdür yolu, pek yakındır yeri; Meziyetin önüne alın teri koydular. Ölümsüz Tanrılar’ (W. Kranz) Antik Felsefe s. 21

Montaigne ise, aynı düşünceyi bir öykü ile somutlaştırır:

‘Her bakımdan değerli, doğru bir insan olan Piso bir askerine kızmış, çayırdan dönerken arkadaşının nerede kaldığını bilmiyor diye? Öyleyse sen onu öldürdün demiş ve adamı birden bire ölüme mahkûm etmiş, tam asılacağı sırada kaybolan arkadaşı çıka gelmiş.

Bütün ordu bayram etmiş, iki arkadaş sarılıp birbirlerini öpmüşler, cellât da ikisini almış Piso’ ya ***ürmüş. Herkes onun da bu işe sevineceğini sanıyormuş. Tam tersi olmuş: henüz geçmemiş olan öfkesi, kendini utandıran bu hakikat karşısında büsbütün artmış.

Hırsının biranda aklına getirdiği şeytanlıkla suçluları üçe çıkarmış, bir kişinin masum çıkması, üç kişinin birden başını yemiş, birinci askeri ikincisini kaybettiği için, ikincisini kaybolduğu için, cellâdı da verilen emri yerine getirmediği için ölüme mahkûm etmiş.’

İşte özgür olmanın bu güçlüğü karşısında, onun getireceği sorumluluktan kaçma, anlaşılabilir bir şeydir. Pek çok insan yaşamın korkulu ve bunalımlı anlarında özgürlük bilincinin çektirdiği acı ile iyi ve kötü, doğru ve yanlış konusunda karar vermenin ağır sorumluluğundan kurtulmak için, özgürlüğünü devredebileceği birini, bir yetkeyi (bir otoriteyi) bulmak kaygısına düşmektedir. (Hans Welzel)

Kitle hareketlerine de,

‘Küçük Adam kendisiyle ilgili hakikati duymak istemiyor ki! Kendisinin olan büyük sorumluluğu üstlenmek istemiyor ki! O, bir Küçük Adam olarak kalmak ya da küçük bir büyük adam olmak istiyor. Zengin olmak ya da bir parti lideri, bir bölük kumandanı ya da kötülükleri ortadan kaldırma derneğinin sekreteri olmak istiyor Küçük Adam. İşin sorumluluklarını yerine getirmek, yiyecek sağlamak, konut yapımı, trafik, eğitim, araştırma, yönetim ya da herhangi bir başka alanda üstüne düşen sorumluluğu üstlenmek istemiyor.’ (Wilhelm Reich)

Oysa insanın, insan olarak kalmak istiyorsa –ki başta da deyimlendiği gibi, ahlâken buna yükümlüdür- özgürlüğünü kazanmak, sorumluluğunu üstlenmek zorundadır.

Dünyada yaygın olan kötülüklere bakarak insanın özgür olamayacağını ileri sürmek, bir ön yargıdan ibarettir. Kötülükler sadece isteklerimizi gerçekleştirmede karşılaştığımız iç engeller yüzünden değil, doğrudan doğruya istediklerimizin (seçtiklerimizin), ideallerimizin, tinsel amaçlarımızın niteliğinden de doğabilir. (Hans-Martin Pawlowski)
Buna göre, insanın özgür olmak, doğal zorunlulukları aşabilme olanağını gerçekleştirmek yolundaki ödev ve sorumluluğu, değerlerin doğru bir bilgisine ulaşmayı da kapsamına almaktadır.

Konunun bizi getirdiği bu noktada eğitim ve öğretimin irade özgürlüğünün gelişmesindeki büyük rolüne değinmeyi de zorunlu kılmaktadır. İnsanın değerler yanı (tinsel yanı) gelişmeye, eğitim ve öğretime elverişlidir. Eğitimde önce, değere uygun yargılara varabilmeyi olanaklı kılmak için, engelleyici dış etkenler ortadan kaldırılmalıdır.

Bunlar yanlış inanç biçimlerinden ve ön yargılardan oluşur. Bu yanlış inanç ve ön yargıların açığa çıkarılması, eğitim ve öğretimin önde gelen ödevidir.

Bu arada unutulmamalıdır ki, insanda değer bilinci sınırlıdır; psikolojideki teorik insan, estetik insan, ekonomik insan, politik insan gibi değişik insan tiplerinin ayrımı bundan ileri gelir. İşte, kendileri bakımından yalnızca tek bir değerin geçerli olduğu bu tiplerin, diğer bütün değerlere de açılmasını sağlamak, ideal olanı gerçekleştirebilmek için, bizzat eğitici ve öğrencilerin tüm değerler dünyasına açık olması, böylece de yönlendireceği kimseye yaşam için kapsamlı bir kavrayış, anlayış ve görüş açısı verebilecek güçte bulunması gerekir. (Nicolai Hartmann)

Eğitimin amacı yaşamda hemen de kullanılacak özel bilgi ve ustalıklar vermek değildir. Onun amacı, olanak ölçüsünde bütün değerlere açık, kişilik sahibi insan yetiştirmektir. Böyle olunca da,

‘Okulun amacı her zaman delikanlıyı okuldan bir uzman olarak değil, uyumlu bir kişilik olarak çıkarmak olmalıdır. Bence bu, gençleri belli bir mesleğe hazırlayan teknik okullar için de doğrudur. En başta gözetilecek şey bağımsız olarak düşünme ve karar verme yeteneğini geliştirmektir, özel bilgiler kazandırmak değil.’ (Einstein)

‘Fikrin katılmamış olduğu bir iş insanî olamaz.’ (Andre Maurois)

Bu arada şu da önemle belirtilmelidir ki, eğitimde, değerler kazandırılmakla kişiliğin geliştirilmesinde eğitimcinin tutumu asla buyurgan ve zorlayıcı olmamalıdır.

‘Erdem yolunda kuvvetli bir eğitimci olarak görünecek olan kimse, doğru yolu gösterme ve sözle inandırma yolunu tutandır, kanun ve zor yolunu değil’ (Demokritos)

Çünkü eğitilecek olan kimse her şeyden önce güvenliğini, kendisinin desteklendiğini, kendisine yardım edildiğini görüp algılamak ister. Bir nesne gibi ele alınmaktan ve zorbalıktan hoşlanmaz. Buyurganlık ve hele zorbalık, insanın özgürlük ve kişilik yolunda gelişmesine en büyük engeldir. Kişiliğin tanınması ve geliştirilmesi, insana saygı ile olanaklıdır. Bu saygı cezalandırmada da geçerlidir. Belki de asıl, ceza verirken cezalandırılacak olana saygı, büyük bir önem kazanmaktadır. Çünkü kişilik sorumluluk demektir; kişiliği tanımak da, en açık bir biçimde ancak sorumlu tutmada gerçekleşebilir. Buna göre birine ceza vermek yetkisinde olan, küçük görmek ve aşağılamak, böylece de suç işlemek durumunda değil, kişiliğe saygıyı gerçekleştirmekle yükümlüdür.

Üstelik insanın yaşam gücünü, insan onurunu dikkate almamak, bizde de yansımasını bulur. Psikolojide bilindiği üzere, ruhsal dengemiz büyük ölçüde, kendi yaşamımıza olduğu kadar başkalarının yaşamına da duyacağımız saygıya bağlıdır.

‘ << Başkalarının sana yapmalarını istemediğin şeyi sen de başkalarına yapma! >> özdeyişi etiğin en temel ilkelerinden biridir. Ama başkalarına ne yaparsan, onu aynı zamanda kendine de yaparsın tümcesi de eşit ölçüde hak verilebilir bir tümcedir.’ (Erich Fromm)

İşte bunun için,

‘Başkalarının eğitimi kişinin kendi öz eğitimi ile başlar.’ (Pierre Daco)

Eğitici önce, insanlara oldukları gibi değil, olmaları gerektiği gibi davranmayı öğrenmelidir.

‘İnsanlara oldukları gibi muamele edersek, onları daha kötü kılarız; eğer onları olması gerektiği gibi ele alırsak, olabilecekleri kadar iyi yaparız.’ (Goethe)

‘Hemen her şeyde takdir edilecek bir taraf vardır; asıl sebepleri bilmemiz imkânsız olduğuna göre, alçaklık yerine itidal, tedbir yerine dostluk bulunduğunu farz etmekle hiçbir şey kaybetmeyiz. Hele gençlere hitap ederken, tahminden ibaret olan şeylerin içine en güzel taraflarını koyun; portrelerini güzel bir şekilde çizmeye bakın; öyle olduklarını sanırlar; oysaki tenkit hiçbir zaman hiçbir işe yaramaz. Meselâ şairse, en güzel mısralarını ezberleyip okuyun; siyasetle uğraşan biri ise, henüz işlemediği kötülüklerden ötürü kendini övün.’ (Emile Chartier Alain)

Bilindiği üzere insan bedensel, ruhsal ve tinsel süreçlerin ayrılmaz bir birliği (vahdeti) içersinde bulunur. Bu süreçler her zaman birbirlerine etkide bulunup birbirlerini belirlerler. Fakat özellikle bedensel ve ruhsal olanların tinsel olanları bu belirlemesi, insandan özgürlüğü aldığı biçiminde yorumlanmamalıdır. Bedensel ve ruhsal güçler, insanın değerler, doğrultusunda özgürce davranması için birer enerji kaynağıdırlar. Bedensel ve ruhsal süreçlerin (itkilerin, dürtülerin) kendiliğinden iyi ya da kötü oldukları söylenemez. Onların iyi ya da kötülüğünü insanın, hizmetine verdiği amaçları belirler. Onlar, değerlere uygun olarak da, aykırı olarak da kullanılabilir.

‘İnsan kendi eğilimlerinin (açlık, kuvvet, cinsiyet ve çoğalma) enerjisi ile aslında aktiviteden yoksun olan, sadece var olan Geist’a (tin’e) gıda sağlar.’ (Takiyettin Mengüşoğlu)

‘… Yani insan itkilerinin enerjisini manevi başarılara yükseltiyor.’ (Max Scheler)

‘Atalarımızın deyimi ile öfke baldan tatlıysa da, insan öfkeyle kalkınca zararla oturacağını öğrenir. Zararları azaltma uğruna, öfkesini anında göstermekten cayar.

Bekler. Ona en az zarar getirecek hatta onu daha da verimli yapabilecek yolları arar… Gerçeği değerlendirmek görevini yüklenen ego ruhsal enerjinin hesapsızca tüketilmesine karşıdır. Bu enerji ona yaşamını sürdürmek için gereklidir. Beklemek, enerji boşalımlarını geciktirmek, en uygun nesneyi bulup, en az enerji tüketen eyleme geçmek ister: düşünür.’ (Gökçe Cansever)

Anlaşılıyor ki, dürtü ve tutkular insan yaşamında değerleri gerçekleştirmek için birer enerjidir. Onlardan vazgeçmek, her türlü başarıdan da vazgeçmek anlamına gelir.

‘Benlik hırsı arkadaşlık etmese, fazilet pek uzaklara gidemezdi.’ (La Rochefoucault)

İnsana düşen iş onlara egemen olup değerler doğrultusunda kullanmaktır; yoksa onlara karşı çıkmak, yok etmek değildir.

Aslında,

‘… Saf bir istemenin itki kuvvetleriyle doğrudan doğruya savaşması imkânsızdır. O, böyle bir savaşa giriştiği zaman istediğinin tam tersi olur. İtki kuvvetleri kendi gidişlerinde daha da ileriye varırlar. Paulus, << kanun insanı günahkâr yapmak için, kükreyen bir aslan gibi etrafı dolaşıyor >> dediği zaman, bunu kendi tecrübelerinden biliyordu… Bu yüzden insan, kendisinde kötü ve yıkıcı bulduğu itkilere karşı sabır göstermeyi öğrenmelidir. O, bunlara karşı doğrudan doğruya savaşa girişmemeli, onları başka yönde yenmeyi öğrenmeli; enerjisini vicdanının iyi ve doğru bulduğu, kendisinin de yapabileceği kıymetli işlerde kullanmalıdır.’ (Max Scheler)

Böylece bedensel ve ruhsal güçler, değerlerin gerçekleşmesi için enerji olarak kullanılacağına göre, beden ve ruh sağlığının önemi de ortaya çıkmaktadır. Çünkü zekâ ve duyarlık derecemiz beynimizin yaratılışı ile yakından ilgili olduğu gibi, duygu ve görüşlerimiz organik yapımızın durumundan çok değişik biçimlerde etkilenmektedir.

Somut olaylarda güç kanıtlanabilmekle birlikte, her bedensel rahatsızlık, duygu ve düşüncelerimizde bir yansımasını bulur. Gerçi kaba ve insanlık dışı duyguların da yerleşebileceği sağlıklı bedenlerde kesinlikle sağlıklı bir tin’in bulunacağı söylenemez; ama ruhsal ve tinsel güçlerimizin ancak, bedenen engelleyici hiçbir kusurun bulunmamamsında tam ve uyumlu olarak açılıp gelişebileceği de bir gerçektir. (Pierre Daco)

‘Bu nedenle beden ve ruh sağlığına özen göstermek, özellikle özgürlüğe kavuşmak ve ahlâken sorumlu bir kişilik kazanmak açısından zorunlu görünür. Beden ve bedensel yaşamın ihtiyaçlarının giderilmesi çabası da, böylece gerçek anlam ve değerini tin’in ve tüm yüksek değerlerin açılıp gelişmesine hizmette bulur.’ (Gerhard Szczesny)

Burada beden ve ruh sağlığı konusunda, çağımızda büyük bir önem kazanan insanın cinsel yaşamına ayrıca değinilmelidir. Bu gün sinir hastalıklarının nedenleri arasında cinsel arzuların bilinçaltına itilmesinin başta geldiği ve bunun da cinsel yaşama toplumun kesin buyruklarla karışmasından ve böylece toplumda geçerli ahlâk yargılarıyla bireyin cinsel arzularının çatışmasından doğduğu bir gerçektir. Bu durumda hastalığın geçmesinin, nedenlerinin kökten yok edilmesine, bilinçaltına itmenin ortadan kaldırılmasına, sağlıklı bir cinsel yaşamın kurulmasına bağlı olduğu ve bunun için toplumda geçerli ahlâk anlayışının aşılmasının gerektiği de keza doğrudur. Ancak, bu cinsel bastırmanın etkilerinin ortadan kaldırılması, sağlıklı bir cinsel yaşama geçilmesi yolunda tümüyle serbest bir sevisel yaşama izin verilmesi, ahlâki düzenlemenin yerini tutmak üzere cinsel yaşamdan gelen bütün ihtiyaçların doyurulmasını içeren kendi kendine bir düzenlemenin ön görülmesi de asla kabul edilemez. (Wilhelm Reich)

İnsanı doyuran, sağlıklı ve dengeli bir yaşama kavuşturan şey yalnızlıktan kurtulmak, karşılıklı sevgi bağı içinde yaşamaktır. Bizleri mutlu ve başarılı kılan doyurulmuş bir sevgi ihtiyacıdır. Her zaman noksanlığını ve yetersizliğini duyumsayan insanın sahip olduğu tamamlanma dürtüsü, ancak sevmek ve sevilmekle doyurulabilir. Sevgi insan yaşamında vazgeçilmez bir duygu, bir ihtiyaçtır.

‘Hamuru kayıtsızlık içinde yoğuruyorsanız, insanların yarı açlığını gideren acı bir ekmek yoğurmuş olursunuz’ (Kemal Sönmez)

O halde, sevgisiz bir cinsel yaşamın insan sağlığı açısından yeterli olacağı kesinlikle söylenemez. Cinsel yaşamda dahi kararlayıcı olan sevgidir. Sinir hastalıklarının baş sağaltımı (tedavisi) ya da bunun ön koşulu sevgi ve anlayıştır.

‘Cinsel boşalım peşinde koşma, tek başınalığın verdiği huzursuzluktan kurtulmak için umutsuz bir uğraş biçimini alır ve artan bir ayrı olma duygusu ile sonuçlanır. Çünkü içinde sevgi bulunmayan bir cinsel birleşme iki insan arasındaki uçurumu kısa bir süre için kapatsa bile tümüyle yok edemez.’ (Erich Fromm)

Kişinin yalnızlık ve soyutlanmış olma duygularını yenmesini, kendini bulması ve bütünlüğüne kavuşmasını sağlayan sevgi ise, bilindiği gibi, sadece duygusal bir durum değil, aynı zamanda iradî bir tutumdur; sevilenin yanında yer almayı, onunla bir olmayı gerektiren bir davranıştır.

‘Sevmek bir eylemdir edilgen bir duygu değil. Bir şeyin << içinde olmaktır >> bir şeye << kapılmak >> değil.’ (Erich Fromm)

Onun bu özelliği, ahlâki bir değer olmasından ileri gelmektedir; böyle olunca da iradenin özgür olmasını gerektirir. Sevgi, ancak özgür insanların tadıp yaşayabileceği bir duygu, bir nimettir.

‘Haset, kıskançlık, hırs, her çeşit açlık, bunların tümü tutkudur. Sevme ise zorlama olmadan sadece özgür bulunduğunda yaşanabilen, insan gücünü somutlayan bir eylemdir.’ (Erich Fromm)

Öyleyse, cinsel yaşamda doygunluğa varabilmek, bu ihtiyacı özgürce giderebilmek ve böylece ruh ve beden sağlığına kavuşabilmek ancak cinsel yaşama sevgi değerinin katılması ile olanaklıdır. Ahlâki bir değer olan sevgi, tüm ahlâki değerlerde olduğu gibi genel ve soyut olduğu için (somut bir içerikten yoksun bulunduğu için) insanın sırf kendi sorumluluğu içinde serbestçe gerçekleştirebileceği bir değerdir. Dünyada ne kadar insan varsa, o kadar, belki ondan da çok sevgi görünümü ve çeşidi olabilir. Başka bir anlatımla, cinsel yaşam ahlâkın dışında kalmakla değil, tam tersine, onun tarafından düzenlenmekle tam bir doyuma kavuşabilir, insana özgürlük getirmez; tam karşıtı, insanı tutku ve coşkularının ne getireceği belli olmayan rastlantılarına tutsak eder. İşte asıl bunun sonucu, bunalım ve hastalıktır.

Üstelik böylece cinsel yaşam ruhsal dengeyi sağlamakla tinsel yaşamın gelişip açılması için bir araç olmakla kalmaz, ahlâki bir değer olan sevgi ile birleşince tinsel yaşamın doğrudan bir görünümü olur. Cinsel yaşam, içinde özveri, sadakat, sabır, cesaret ve hoşgörü gibi pek çok değerleri içeren ve hatta yüksek değerlerle çatışık durumlarda bizzat cinsel birleşmeden bilinçli vazgeçmeyi de gerektiren sevgi değerinin sadece bir öğesi durumuna girer. İnsan, insan sevgisine ulaşmada sadece bir aşamayı deyimleyen cinsiyet duygusu ile doğrudan özgür ahlâki alana geçme fırsatını bulur.

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı