İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

'Vicdanının Sesine Uy'

cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
15-05-2009 21:16
#1
'Vicdanının Sesine Uy'
Bu deyimin sahip bulunduğu anlamı, normların yürürlük kaynağı ve sorumlu olunan makam olarak, biri diğerinden çıkan iki noktadan belirtmek gerekir.

Yürürlük kaynağı açısından bakılırsa hukukun yürürlük kaynağının dışta, ahlâkın ise içte olduğu görülür.

Hukukun buyrukları bireyin dışında ve üstünde, ona yabancı bir iradenin ürünüdür.

Hukukta bir dış yasa koymadan (heterono'miden) söz edilir; bu yasa koyma işini yapan da devlettir. Böylece hukuk normlarını koyanla, ona uygun davranmak yükümlülüğünde olan kişi birbirinden ayrıdır.

Şu var ki, bilindiği gibi hukuk, adalet dediğimiz hukuk idesine hizmet etmekte, onun toplumsal yaşamda gerçekleşmesine çalışmaktadır; işte, anlamını kazandığı bu salt ve nesnel ahlâki bir değer olan adaletten ötürüdür ki, insanların akıl ve vicdanlarına seslenmekte, onlara belli bir davranışı buyurmaktadır. Diğer bir anlatımla, hukuk adalet gibi etik bir değere dayalı olmakla anlayışlarına yöneldiği bireylerden kendisinin onanmasını beklemekte ve ancak böylece belli davranışlar için bir buyruk karakterini kazanmaktadır; yoksa vicdanen kabule değer olmayan, sırf dışardan buyrulan bir normun bağlayıcılığı, bireyleri yükümlü kılması anlaşılamaz. Bu yüzdendir ki, Hartmann'ın dediği gibi, hukukun tanıdığı haklardan yararlanmanın ve haksızlığa uğramamanın sadece büyük bir nimet olmasına karşılık, hakkı yerine getirmek kişinin ahlâki yüceliğidir. (Nicolai Hartmann)

Fakat hukuk böylece otonom bir öze, otonom bir yana sahip olmakla birlikte daha çok heteronom karakterdedir. Çünkü toplumsal yaşamın varlığı için, dışardan ortaklaşa bir yetkenin (otoritenin) herkesi bağlayıcı, kendine özgü yaptırımları ile zorlayıcı bir düzen kurması zorunludur; eğer herkes kendi akıl ve vicdanının algıladığı normlara göre davranacak olsaydı, birlik ortadan kalkardı. Bu dış yasamanın zorunluluğu aynı zamanda, yasa ile vicdan çatışkısında ilke olarak vicdana üstünlük tanımayı da olanaksız kılar. Eğer yasa önünde vicdanın sesine üstünlük verilecek olsaydı, insanlar arası ilişkiler bir düzene sokulamazdı; çünkü kötü niyet şöyle dursun iyi niyet ve içtenlikle dahi insanın vicdanının içine sığdıramayacağı hiç bir şey yoktur. (Hans Welzel)

Nedir ki, adalet diğer ahlâki değerler içinde değişik bir özelliğe sahiptir. O, eşitliği öngörmekle birden çok insanın varlığını, bir arada yaşamasını gerektirmekte ve böylece, diğer ahlâki değerlerde bireyin kendi yetkinliğinin amaç edinilmesine karşılık, adalet değerinde toplumun yetkinliği istenmektedir. Yetkin, herkesi hoşnut edecek bir toplum düzeni, adaletin esas içeriği olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte adaleti yansıtan ve yansıtmak durumunda olan hukukun, dışardan zorlaması da buradan gelmektedir.

Çünkü << ahlâken iyi >>nin gerçekleştirilmesi sadece birey için söz konusudur ve asıl önemlisi de, bunu birey bizzat kendi iradî gücü ile gerçekleştirebilmek olanağına sahiptir; oysa adaletin öngördüğü düzen, o toplum içinde yaşayan tüm bireylerin iradî tutumları ile gerçekleşecektir. Zira toplum düzeni yalnızca kendi adalet anlayışına göre davranan için değil, aynı zamanda diğer kimseler için de, sadece eylemde bulunan için değil, eylemin yöneldiği kişi ya da kişiler için de bir düzen anlamını taşımaktadır. Tüm bireylerin ise, doğru bir adalet anlayışına varıp onu onayarak gerçekleştirmelerinin ve böylece bir toplum düzeni kurmalarının ya da kurulu bir düzeni sürdürmelerinin beklenmesi yersiz bir düştür.

Norm olarak adalet ve hukuk, doğa yasasının aksine, kendisine aykırı bir davranış olanağını niteliği gereği her zaman içinde saklamaktadır; bir << olması gereken >>i deyimleyen hukuk, bu << olması gereken >> şeyin gerçekleşmemesi olanağını da böylece hesaba katmış bulunmaktadır. Çünkü bu << olması gereken >>i insan gerçekleştirecektir. Ve çoğunluğu bakımından da insan adaleti gerçekleştirmek, herkese kendisine düşeni vermek yolunda sarsılmaz bir iradeye sahip olmadıktan başka, hukuken düzenlenmiş bir yaşamın yararlarına ilişkin akla dayalı bir tasarıma da sahip değildir. İşte bu bakımdan, adaletin ve hukukun buyruğunu yerine getirecek, düzeni sağlayacak, bireylerin dışında ve üstünde bir iradeye kesinlikle ihtiyaç bulunmaktadır. Bu yüzdendir ki norma aykırı durumlarda uygulanmak üzere hukukta bir dış zorlama düşünülmekte ve bu hukukun zorlayıcılık karakteri olarak, onun niteliğine dâhil kabul edilmektedir. (A. Kemal Yörük)

Dış dünyada önemli olan, dış dünyada görülüp algılanan maddî zorlama biçimindeki eylem ve olayların hukukun zorlayıcılığı ile karıştırılmamasıdır. Fizik dünyada görünen zorlama, zaman ve mekân içinde geçen bir olay olduğu için bütün durumlarda doğanın bir parçası olup nedensellik yasasına göre belirlenmiştir; böylece doğanın bir parçası olmak nedeniyle de hukukî bir özellik taşımaz ve asla hukukî bilginin konusu olabilecek bir şey değildir. Nasıl bir bez ve yağlı boyadan oluşan bir tabloyu tablo (resim) niteliğine sokan, bizzat bez ve boyanın kendisi değil de sadece onda yansıtılmak istenen estetik değer ve ona ilişkin norm ise, bunun gibi böyle bir olayı da hukukî bir eylem yapan onun doğal kozalite yasasına göre belirlenmiş varlığı değildir. Sadece ona bağlanan anlamdır. Bu hukuki anlamı da sözü geçen olay, ancak içeriği ile kendisine ilişkin bulunan, ona hukukî önem kazandıran bir norm aracılığı ile elde eder; eylem yalnızca bu norma göre anlamlandırılabilir. İnsanın tüm hukukî eylemleri için de, bu böyledir. Diyelim ki, bir salonda insanlar toplanıyor, birtakım sözler sarf ediliyor; bir kısmı yerlerini terk ediyor, bir kısmı yerlerinde kalıyor. Bu bir dış olaydır. Anlamı ise, bir yasa çıkarılıyor. Bunun gibi, bir tüccar diğerine belli bir içeriği olan mektup yazıyor ve diğeri de yine bir mektupla buna cevap veriyor. Bunun anlamı, onların bir sözleşme yapmış oldukları yolundadır. Bu olaylarda bazen olayın nesnel (objektif) anlamı ile öznel (sübjektif) anlamı birbirinden ayrı düşebilir. Eylemin öznel anlamından, bizzat bu eylemin kendi anlamını bildirmesi durumunda söz edilir. Bir doğa olayı, hatta bir sanat ürünü kendisini gözlemleyene kendisine ilişkin bir şey söylemez; fakat toplumsal bir eylem kendi anlamını, ne anlatmak istediğini açıkça bildirebilir; çünkü eylemi yapan insan bizzat kendi eylemine belli bir anlam bağlayabilir. İşte sosyal, özellikle hukukî eylemin kendine özgü yanı bu noktadadır.

Görülüyor ki, olaylar başka, anlamları ise yine başkadır. Olaylar bu nitelikleriyle doğaya ilişkin olup, doğa yasalarına tabidirler; onlara anlam kazandıran ise, ancak değerler ve normlardır. Öyleyse hukukun zorlayıcılık karakterinden de onun, kendisine aykırı davranılmasında zorla gerçekleştirilebilmesi olanağı, zorla gerçekleştirilmesinin gerekliliği, özgün bir deyişle, zorlamanın bir << olması gereken >>i gösterdiği anlaşılmalıdır. Bu << olması gereken >>de adaletten; onun ahlâki bir değer olarak içerdiği kesin buyruğundan, bir toplum düzeninin gerçekleştirilmesi yolundaki zorlayıcı istemi’nden çıkmaktadır. Ancak böylelikledir ki, aslında fizik bir güç olan zorlama kaba güçten ayrılmakta, anlam ve meşruiyet kazanmaktadır. (Hans Kelsen)

Tıpkı bir tabloda bez ve boya gibi fizik varlıklara estetik değerin anlam kazandırması gibi.

Gerçekten, hukuk belli bir davranış için insana yalnızca adalet adına buyurabilir ve onu bir davranışa zorlayabilir. Bu bakımdan sosyal bir düzen ancak, bir güç kullanılmasından daha çok bir şey olduğu, zamanının koşulları altında toplumsal açıdan doğru ve adaletli olanı gerçekleştirmeye çaba gösterdiği zaman hukuk olarak kabul edilebilinir. İnsanları bir arada tutan her düzen bir hukuk düzeni olamaz. Bir düzenin hukuk düzeni karakterini kazanabilmesi için, akla ve vicdana uygun bulunması gerekir. (O. Münir Çağıl)

Böylece bir hukuk düzeninin sağlamlığı ve sürekliliği de, onun zorla gerçekleştirilmesinde değil, adalet değeri dolayısıyla insanların ona kendiliklerinden içeriğini onayarak uymalarında temellendirilebilir. Fakat bu, hukukun zorlayıcılık karakterine sahip olmadığı, zorlayıcılığın onun niteliklerinden sayılmayacağı anlamına gelmez. Zorlayıcılığın hukukun dışında sayılması, hukukun değer ve saygınlığına, ayrıksı durumlarda güç uygulanmasının vereceği sanılan zarardan daha çoğunu verir. Bunun nedeni, hukuk düzeninin, kesin bir buyruk olarak öngördüğü toplumsal düzenin gerçekleştirilmesini zorunlu kılan adalet değerine dayanmasıdır.

Ne var ki, düzenin bu dış zorlama karakterine bakarak hukuku, ahlâk ve örf gibi diğer benzer sosyal normlardan ayırmak üzere zorlayıcı bir düzen olarak tanımlamaya da olanak yoktur; bu yoldaki çabalar bir yanılgı içersindedir. Çünkü deyimlendiği üzere hukuku hukuk yapan, sadece adalet değeridir. Hukuk, adalet değerini yansıtan bir normlar bütünüdür. Hukukun, diğer benzer normlardan ayırt edici türsel özelliği ancak adalettir. Zorlayıcılık, bunun sonucu olarak çıkmakta ve hukukun yalnızca, diğer normlarda da görülen ve böylece ortaklaşa olan biçimsel karakterini oluşturmaktadır. (Yavuz Abadan)

Diğer ve özellikle ahlâki değerlerin gerçekleşmesinin ön koşulu olmakla elemanter bir ağırlığa sahip olan hukukun, güçlü bir yaratma ve koruma makamına muhtaç olduğu, yalnızca ahlâkın desteği ile yetinemeyeceği açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, hukuku onamamak ya da bilmeden ona aykırı davranmak, insanı dış yetke (otorite) karşısında sorumluluktan kurtarmaz. (Nicolai Hartmann)

Ahlâk alanına gelince: Burada tamamıyla otonomi egemendir; ahlâk tümüyle otonom bir karakterdedir. Ahlâkta, bir iç yasa koymadan (otonomi’den) söz edilir.

‘Ahlâkdışı bir eylemin ne olduğunu kişinin bireysel yargısı ve vicdanı belirler.’ (Einstein)

Ahlâk bireyin kendi vicdanının ürünüdür. Bu tür normların, onları koyan bireyin vicdan ve zihniyetinden başka bir yasa koyucusu yoktur.

‘Müftüler sana fetva verseler de sen bir kere kalbinden fetva iste ‘ – Hadis

Bir eylem ve davranışın iyi, ahlâki olup olmadığına karar vermek konusunda yetkili olan yalnızca bireyin kendisidir. Ahlâki tartışma insanlar arasında değil, bireyin kendi içinde nefsi ile vicdanı, olağan ben’i ile daha iyi ben’i arasında geçen bir tartışmadır. Bunun içindir ki, ahlâk alanında normu koyan kişi ile ona uygun davranış yükümlülüğünü taşıyan kişi birleşmiştir, aynıdır.

Ahlâk alanında tam bir otonominin egemen olmasının nedeni, ahlâkın amacı olan << iyi >>nin bireysel bir değer olmasıdır. Bu alanda amaç bireyin tinsel bakımdan tam bir yetkinliğe kavuşmasıdır. İnsanın tinsel yanı ise, dışardan zorlama ile değil, ancak kendi kendine vereceği kararlarla yetkinliğine erişebilir. Ödev zorla yaptırılabilirse de, ödev bilinci ve yardım severlik duygusu zorlama ve tehdit ile asla yaratılamaz. (Hans Leisegang)

Fakat bireyin kendi davranışlarının yasa koyucusu olmasından, neyin iyi ve ahlâki olduğuna bizzat kendisinin karar verme yetkisine sahip bulunmasından, bu alanda insanın iradesine hiçbir sınır çizilmemiş olduğu, tam bir keyfiliğin egemen bulunduğu da anlaşılmamalıdır. Gerçekte 19. Yüzyılda, hem de yaygın bir biçimde, böyle bir yanlış anlama olmuştur; buna, bazı eksistans filozoflarının (örneğin Sartr) teorilerinde olduğu gibi, bugün de rastlanmaktadır. Sırf sözcük anlamından hareket eden bu görüş, otonominin, insanın kendine dilediği gibi yasa koymasını, otonom insanın hiçbir nesnel yükümlülüğe, bu tür hiçbir norma bağlı olmamasını deyimlediğine inanmaktadır. (Hans Welzel)

Oysa tam tersine, ahlâk bireyüstü nesnel değerler düzenine ilişkindir. Bireysel vicdan, bu düzenin kökeni ve yaratıcısı değil, yalnızca algılama organıdır. Bu nesnel değerler düzenine bağlı olarak ahlâk, bireysel vicdanlarda ister gerçekleşsin ister gerçekleşmesin karşımıza salt ahlâk, salt << olması gereken >> biçiminde çıkar. Bütün ahlâkın ve ahlâkiliğin amacı, bu salt ahlâki << olması gereken >>i gerçekleştirmektir.

Bundan ötürü her ahlâki buyruk, ancak kendiliğinden değerli bir şeyin deyimi olduğu ölçüde gerçek bir buyruk niteliğindedir.

Otonomi değerlerin doğru bir bilgisine varıp, bundan çıkan yasaya (norma) kendini serbestçe bağlamaktır. Değerlerin bireyüstü nesnel bir düzene ilişkin bulunması, bireyin bunlara kendini tabi kılmasında bir heteronomiyi içerdiği anlamına da gelmez. Gerçi değerler tek tek bireyle ilgili değilse de yine de insanla, genellikle özne (süje) dediğimiz şeyle ilgilidir. Bu bakımdan, değerlere uyan kişi, aslında kendine uymuş; özgürlüğünü yitirmemiş, tersine, özgürlüğünü kazanmış olmaktadır. Gerçekte, yabancı bir iradeye olduğu kadar, değerlere değil de, keyfine uymuş olması insanı kör bir araç durumuna getirir; çünkü keyfî davranmak doğal dürtülerine tabi olmak demektir ve işte asıl bu, heteronomiyi deyimler. (Josef Esser) – (L. Lacambra)

Ancak bu arada, nesnel değerlerin bilgisine ulaşmada vicdanın yanılması olasılığı her zaman vardır. Bu davranışın değere uygun olduğu yolundaki özgür ve doğrudan bilgi onun özgür iradî bir kararla gerçekleştirilmesi gereğini doğurur; fakat bunun tersi olmaz: Özgürce istenilen bir davranışın, sırf iradî bir karara dayandığı için kesinlikle değere uygun, doğru bir görüşü yansıttığı söylenemez. (Takiyettin Mengüşoğlu)

Değerler düzeni ve ondan çıkan ödevler, hazır bir biçimde bize sunulmuş olmadığı için, onları ancak kendi bireysel ve öznel eylemlerimizle algılamaktayız. Bu bakımdan vicdanın eylemi, ilk planda vicdanen algılama ve kavrama eylemidir: bununla kişi, kararının doğruluğuna ilişkin bir kesinlik sağlamaya çalışır. Bununla birlikte kişi, vicdanının isteminin nesnel değere tamamıyla uygun düştüğüne asla güvenemez ve güvenmemelidir; vicdanın yanılması, gerçekten olanaklıdır. Nitekim teorik akıl alanında da verdiğimiz her yargı ile tam hakikati bulmuş olduğumuza güvenemeyiz. Hakikati kavrama yolunda kişisel bilgi eylemi ile verdiğimiz yargılar, aklın mantık kurallarına uygun bulunmakla öznel bakımdan doğru olsa bile, nesnel bakımdan gerçeğe uygun bulunmayabilir. İşte aynı şey pratik akıl alanında da geçerlidir. Kişi, kararlarını vicdanına uygun bir biçimde verebilir ve fakat yine de bu, sözü geçen kararların etik bakımdan yanlış olmayacağı anlamına gelmez. İnsan, vicdanına uygun kötülükler de yapabilir. Bu yüzdendir ki, cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla örülmüştür denir. Çok kez en korkunç cinayetlerin bile görülmemiş bir kolaylık rahatlık ve iç dinginliği ile işlenmesinin nedeni yanlış olmakla birlikte vicdanî bir karara, onun bir buyruğuna dayanmasıdır.

Bu konuda Dostoyevski’nin Suç ve Ceza adlı romanında tefeci kadını ve kardeşini acımasızca öldüren roman kahramanı Raskolnikov’un, cinayetten sonraki düşüncelerine de değinilmelidir:

— Nasıl oluyor da, benim hareketim bunlara bu kadar iğrenç görünüyor! Diye soruyordu. Cinayet olduğu için mi? Şu cinayet sözü de ne mene lâftır? … Vicdanım rahat benim. Evet, ne yazık ki, ben bu cinayeti işledim. Ve yine yazık ki, bu hareket, kanunun yasak dediği bir işti. Kan döktüm. Kanun bunu sayıyor… Evet, ama bu adalet ölçüsünü kullanmaya kalkışırsak, dünyaya büyük iyilikler etmiş olanların çoğuna da aynı cezayı vermek lâzım gelecek. (Dostoyevski)

Nedir ki, vicdanın yanılması durumunda dahi, kişinin ahlâka aykırı davrandığı söylenemez; çünkü ahlâki düzen, insanı vicdanının sesine uymaya yükümlü kılar.

Vicdana uygun davranışta, neyin iyi olduğu bilinememiş bile olsa, zihniyetin ahlâki değeri tamdır; bunun tersi, sonuç iyi de olsa, kötü bir iradeye ahlâki değer yüklenemez.

Bunun içindir ki, akıl ve vicdan ile algılanıp yaşanılmayan ya da bilinmeyen değerlere aykırılık, ahlâka aykırılık meydana getirmez. Örneğin Hotantoların insan yemeleri, ahlâksız sayılmalarını gerektirmez; bu davranışta insan sevgisi değerinin ortadan kalkmış olacağını algılayamadıkları için, yalnızca vahşi diye nitelendirilebilirler.

Buna göre, << vicdanının sesine uy! >> biçimindeki ahlâki buyruk ile bireysel iradenin üstünde geçerliğini her zaman koruyan nesnel değerler düzeninin << gerçek değerlerin senden istediğini yap! >> biçimindeki buyruğu arasında bir çatışkının (bir antinominin) bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu antinomi, doğru olana her zaman ancak öznel (kişisel) bir eylem aracılığı ile kavuşabileceğimiz için kaçınılmaz görünmekte, varlığımızın trajik gerilimini oluşturmaktadır.

Hukukun heteronom ve ahlâkın otonom oluşunun bir anlamı da, sorumlu olunan makam açısından ortaya çıkmaktadır. Hukukta sorumlu olunan makam dışta, ahlâkta ise içtedir.

Hukuk bir dış yetkenin (bir dış otoritenin) ürünü olduğu için bu alanda hukuki ödevlerin yerine getirilmesini isteyen, bireyin dışında bir makam vardır ve birey davranışları bakımından bu makama karşı sorumludur. Bir davranışın hukuka uygun bulunup bulunmadığına, ancak bu makam karar verecektir.

Sorumluluğu yaratan olgu ise, bireyin dışında bir hak sahibinin bulunuşudur. Hukuk iki yanlıdır, onda her zaman iki kişi karşı karşıya bulunur; o, değişik kişileri karşı karşıya getirir ve onların davranışları arasında bir karşılaştırma yapar. Çünkü hukuk, insanların bir arada yaşamaları ihtiyacından ve bu ihtiyacın giderilmesi olayından doğmuştur; hukukun varlığı en az iki kişinin bulunmasını gerektirir. Bu birlikte yaşama ise ancak, adaletin buyruğu olan bir düzen içinde gerçekleşebilir; birlikte yaşam adaletli bir yaşam olmakla varlık kazanabilir, sürekli ve güvenilir olur. İşte bunun içindir ki, hukuk, dış bir yetkenin belirlediği kurallarla insanların kendi aralarında ya da toplumla (devletle) olan ilişkilerini adalet adına düzenler, onların karşılıklı yetki hak ve yükümlülüklerini belirler.

Hukukta her zaman bir yükümlülüğün karşısında bir hak, bir istem, bir sav vardır.

Ahlâk alanında ise, son yargılama makamı, karşısında sorumlu olunan makam, bizzat eylemde bulunan kişinin vicdanıdır. Ahlâki ödev vicdana karşı, vicdan karşısında bir ödevdir; bu ödevin yerine getirilmesini isteyen bir dış yetke söz konusu olamaz. Hukukun forum externumu karşısında, vicdanın forum internumu bulunur.

Böylece ahlâkta bireyin vicdanı, hem kendisinden davranış normlarının çıktığı, hem de bunların yerine getirilip getirilmediğine karar veren daha doğrusu hem yasa koyucu ve hem de hâkim rolünü oynayan bir merkez, bir makamdır. Ahlâki sorumluluğun doğmasında etken olan, bireyin dışında bir hak sahibinin bulunuşu değil, bizzat bireyin kendi kendini sorumlu tutması olayıdır. Başkaları bir kimsenin ahlâki bir ödevi yerine getirmemesinden etkilenmiş bile olsalar, bu konuda bir istemde bulunamazlar. Yoksul bir kimse, kendisine yardım elini uzatmadı diye kimseyi dava edemez; hukuk tanımadıkça bu yolda bir istem ve savda bulunamaz. Çünkü ahlâk alanında yükümlülüğü taşıyacak olan kişi, sadece o yükümlülüğü içeren normu koyan kişidir. O normun ve onun içerdiği yükümlülüğün başka hiç kimseye herhangi bir etkisi yoktur; o norm sadece, onu koyan için normdur; ondan bir başkası için herhangi bir yükümlülük çıkmadığı gibi, bu nedenle bir hak ve yetki de doğmaz. Başkasının koyduğu ahlâk normlarıyla bağlanmayan bir kimsenin, ondan isteyebileceği bir şeyi de olamaz. (Heinrich Henkel)

‘Onların yaptıkları sizden sorulmaz.’ (Kur’an-ı Kerim, Sure 11, Ayet 134)

‘Her nefis ancak kendi hesabını kazanır, her nefis ancak kendi günahını yüklenir.’ (A. Yücel)

Bu arada önemli bir nokta da, başkasını davranışlarından ötürü ahlâken yargılayıp değerlendirmede haklı olup olamayacağımızdır. Bu konuda ne ölçüde yerinde yargılara varabiliriz?

Bir davranışın ahlâki değeri, onu meydana getiren iradî kararın ahlâk normuna uygun olup olmaması ile ölçüleceğine göre, bu konuda, davranışta bulunanın motiflerine, ne düşünüp ne istediğine bakılmak gerekecektir. Oysa bir kimsenin davranışındaki düşünce ve zihniyetini bilmek, iç dünyasına girmek, kolay bir iş değildir. Nitekim:

‘Sarih, samimi ve dürüst bir muamelenin doğruluk eseri mi, yoksa kurnazlık mahsulü mü olduğu hakkında hüküm vermek güçtür. (La Rochefoucault)

Üstelik insan davranışlarında, iyi ve kötü bir arada olmak üzere birden çok motif etken olabilmektedir.

‘En güzel hareketlerimiz bile, eğer onları meydana getiren bütün sebepler herkesçe bilinmiş olsaydı, bize çok kez utanç verirdi.’ (La Rochefoucault)

Asıl önemlisi, bireyin değeri (erdemi) konusunda onun tek tek davranışları değil, Fromm’un öz yapı dediği kişiliği, kendi ideal değer ve değerlendirmeleri dikkate alınacaktır.

‘Başkaları hakkında ahlâki bir yargı öne sürmek için onların hareketlerini, ne yalnız genel olarak geçerlikteki normlara göre, ne de kendimize ait olan << ideal bir tasavvur >>a göre ölçebiliriz. Aksine, şu şekilde edindiğimiz << ideal bir tasavvur >>a göre ölçmeliyiz: başkalarına ait kişiliğin tekliğini derinden derine anlamalı, bu sayede kazanılan temel intentionları kişinin bize konkret bir şekilde verilen << ideal değer-örneği >> ile birleştirmeliyiz. İşte biz, başkasının kişiliğinin amprik hareketlerini ancak bu << ideal tasavvur >>a göre ölçebiliriz.’ (Scheler)

Aynı düşünceyi, sonuçta olumsuz bir yargıya varan A. Şinasi Hisar şöyle dile getirir:

‘Bizim yabancı bir hayattan sanki bildiğimiz nedir? Ve başkalarının bizden bilebilecekleri sanki ne olabilir? Her insan münasebette bulunduğu adamı hemen bir tek yüzüyle tanır.

Kadın kendisini seveni zevc (koca) olarak, çocuk kendisine ders vereni hoca olarak, fakir kendisine para vereni iyi olarak tanır. Fakat onların başka yüzleri de vardır! Bir mahlûk gönlü ile yapayalnız kalınca nasıl değişir! Kimse bu değişmiş insanı tanıyamaz.

Kimse onun yalnızlığına giremez, kimse kimseyi tekmil yüzleriyle, bütün insanlığı ile bilemez.’ (A. Şinasi Hisar)

Oysa Scheler’e göre bu, olanaklıdır ve ancak sevgi ile olanaklıdır:

‘Bize kişiyi bütün derinliği ile << anlamayı >> birinci derecede sağlayan kişiye olan sevgidir; ancak sevgiye dayanan bir << anlama >>, bize kişinin << ideal >> değeri hakkında bir görüş sağlayabilir. Çünkü << anlayan sevgi, büyük bir mimar ve yapıcı olarak, tek tek amprik parçaların yığınından kişinin << ideal değerinin >> hatlarını görebilir ve onları işleyebilir. Fakat kişinin bu << ideal değerini >> bize hiçbir induktion sağlayamaz; şimdi bir kişinin hayatı hakkındaki tarihi ve psikolojik bilgi, onun << ideal değerini >> açığa çıkarmaktan çok belirsiz kılar. Çünkü kişinin << ideal değeri >> hiçbir tek hareket ve hayat görünüşü ile bütün olarak ortaya çıkarılamaz; kişinin bütünlüğüyle anlaşılması için << ideal değeri >>nin bunlardan önce gelmesi şarttır.’

‘Sevgi gücü ise ona kendisini bir başka insandan ayıran duvarı yıkıp aşma ve insanı kavrama olanağını verir.’ (Erich Fromm)

Bu açıklamalar, başkalarına ilişkin ahlâki değer yargıları vermenin, bizzat bu değer yargısını verenin vicdanı ile ilgili olduğu ve onun ahlâki sorumluluğu altında bulunduğu sonucuna ***ürmektedir.

‘Her insanda, insanlığın bütün halleri vardır.’ (Montaigne)

Üstelik başkalarını böylece yargılamanın alçak gönüllülüğe uygun düşmeyeceği de ayrıca vurgulanmaya çalışılmaktadır. Öyle ki, bu konuda mahkûm etme şöyle dursun, bağışlama biçiminde dahi olsa sorumsuzca davranış büyük bir ahlâki düşüklüğün, sapıkça kendini Tanrı yerine koymanın deyimi olarak gösterilmektedir.

‘Suçluyu affetmekten ne büyük zevk aldığımı yakınlarım bilselerdi; bana yaranmak için hepsi suç işlerlerdi.’ (Beydebâ)

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı