İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

Sevgiye Neden Olan Şey

cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
20-05-2009 12:29
#1
Sevgiye Neden Olan Şey
Denildi ki, mutluluk insanın en yüksek hedefi olan insan idesinin gerçekleştirilmesiyle kişiliğin tamamlanması, insanın kendi kendisi olması ile sağlanır. Fakat bu kendini gerçekleştirme, kendini tamamlama, bir bencilliği deyimlemiyor mu? İnsanın en yüksek hedefinin kendini toplama, türdeşlerine (insanlığa) adaması olmak gerekmez mi?

Gerçekten, bu sorunun anlamında yatan itiraz akla çok yakın gelmektedir. Ne var ki, bu itiraza iki yoldan cevap verilebilir.

Birincisi: Ne denli önemli olursa olsun topluma hizmet insanın en yüksek değer hedefi olamaz. Bir kaza sonucu bir adada insanlardan tümüyle ve yaşam boyu uzak kalmak zorunda olan bir kimse düşünülsün! Şimdi bu itiraz haklı olsaydı, böyle bir yaşam tamamen anlamsız ve değersiz olurdu. Oysa böyle bir sav'ı kim ciddiye alabilir? Nitekim şuna işaret edilmelidir ki, her zaman ve her kültür çevresinde yüksek insanlığa giden yolu bulmak için kendini toplumdan soyutlayıp yalnızlığa kaçan insanlar olmuştur. Ve üstelik de, bunların pek çoğu yetkinliğe ulaşmış, tamamlanmasını gerçekleştirmiştir.

Bundan başka, toplum için hiç bir şey yapacak durumda olmayan hasta, sakat ve yaşlıların kendi ağır yazgılarını yiğitçe taşımaları ile yaşamlarına gerçekten yüksek bir anlam ve değer kazandırabildikleri olayı da keza bilinmektedir. (Johannes Hessen)

İkincisi: Kendini gerçekleştirme, tamamlama ile, topluma adama arasında hiç bir çelişki yoktur. Her ikisi birbirini dışlamaz, daha çok birincisi ikincisini içerir; bu yüzden de ikincisinin gerçekleşmesi birincisinin gerçekleştirilmesini zorunlu kılar. İnsan kendini bulmakla, kişiliğini tamamlamak ve yetkinleştirmekle ancak, topluma yararlı bir varlık olabilir. Asıl, insanın kendine yabancılaşması, kişilik sahibi özgür bir varlık olmaktan çıkması, onun topluma yabancılaşması sonucunu doğurur. Toplumsallaşması, topluma bağlanması, sadece kendine yabancılaşmaktan kurtulmasıyla olanaklıdır. Bunun nedeni, toplumsal değerlerin bireyin bizzat kendi içinde olmasıdır. Birey kendine ve özgürlüğüne bilinçlenmekledir ki ancak, içindeki tüm değerleri ve bu arada dürüstlük, adalet, başkalarına yardım gibi toplumsal değerleri de algılayıp kavrayabilir, böylece de onları gerçekleştirme fırsatını bulabilir, toplumsallaşabilir. Bireyin bireyselliğine bilinçlenmediği, kişiliğini bulamadığı bir yerde gerçek bir toplum olamaz ve toplumsal yarardan da söz edilemez. Böyle bir yerde yaşayan bireyler değerlerden ve öz saygıdan yoksun kalmakla sırf güvenlik ve güvence ihtiyacının yönetimine gireceklerdir ki, bu onları << gemisini kurtaran kaptan >> düşüncesine, << köşeyi dönme >> felsefesine itecektir. Öyle ki, güvenlik ihtiyacı dış koşullarla doyurulsa bile tinsel yanlarından gelen sese cevap verecek bir yol ve uğraş bulamadıkları için diğer alanlardaki başarıları ne denli büyük olursa olsun tutkuları sönmeyecek,

'Ben sahip olduğum ve tükettiğim şeyler dışında bir hiçim.' (Erich Fromm)

Kaygısı içinde hiçbir noktada dur durak bilmeyecek, böylece toplumla sürekli bir uyumsuzluk durumunda kalacaklardır. (Eric Hoffer)
Dünyamızda
Ya da bireyler arası ilişkiler en küçük bir saygı ve sevgi duymaksızın mekanik ilişkiler niteliğine dönüşecektir. Çünkü bireyler muhtaç oldukları güvenceyi kendilerini birbirlerine her bakımdan (düşünce, duygu, eylem bakımından) bağımlı kılmakta bulacaklardır. Böyle olunca da gerçekten bir toplumdan değil, ya bir yığın ve yığışımdan ya da bir sürü ve kitleden söz edilebilecektir.

Nitekim bazı yazarlarca ahlâki temel değer olan << sevgi >>nin kişinin kendisinde bulunduğuna, bunun başkalarına yönelebilmesinin, bununla da insanlar arası ilişkilere gerçek toplumsal bir nitelik kazandırabilmesinin, önce bireyin kendisine dönmesine (kişiliğin kazanılmasına demek ister) bağlı olduğuna açıkça işaret edilmektedir:

‘Sevgi’ye << neden olan >> şey temelde özel bir nesne değil, bir insanın içindeki sadece belli bir << nesne >> tarafından gerçekleştirilen yaşayan bir niteliktir… Bu şekliyle insana duyulan sevgi, sık sık varsayıldığı gibi, belli bir insana duyulan sevgiden << sonra >> gelen bir soyutlama ya da özel bir << nesneyle >> yaşanan deneyimin bir genişlemesi değildir. Köken açısından somut bireylerle ilişki içinde kazanılmasına karşın sevgi, sevginin önkoşuludur. Bundan kural olarak, bir başka insan kadar kendi özünün de benim sevgimin bir nesnesi olduğu sonucu çıkar. Benim kendi yaşamımın, mutluluğumun, gelişimimin, özgürlüğümün olumlanmasının kökleri, böyle bir olumlamaya yönelik temel bir eğilim ve yetinin varlığı içinde saklıdır.’ (Erich Fromm)

‘ << Komşunu kendin gibi sev >> denildiğinde bize, önceden varsayılan, her insanın kendi kendini sevdiğidir; öyle ki << kendini sev >> demeye gerek kalmamıştır.’ (Miguel de Unamuno)

‘Dünyamızda, hâlâ acı, umutsuzluk, keder gibi şeylerin olmasının nedeninin, insanların kendilerini gerçekleştirmemeleri ve dünyalarını paylaşmamaları olduğuna inanıyorum.’ (Leo Buscaglia)

Anlatılanlar ve alıntılar gösteriyor ki, kendi niteliğini gerçekleştirmek, tam bir insan olmak isteğinde içimizdeki toplumsal eğilim ve güçleri de onamak zorunluluğu vardır.

Şu halde kendini tamamlama kendine tapmanın (bencilliğin) doğrudan doğruya bir reddidir; çünkü o, aynı zamanda bizde ki toplumsal yanın gerçekleşmesidir. Bizim << ben >>imizde, insansal varlığımızda, insan toplumuna ilişkin ve yatkın olma, tüm insanlığın bir üyesi bulunma özelliğimiz de vardır. Öyle ki, her zaman duyumsadığımız bu yanımızı, yetkinliğe kavuşmak için yalnızlığa çekilmiş olanların dahi asla yadsımamış oldukları söylenebilir; onlar da içlerindeki toplumsal insanın varlığını reddetmiş değillerdir. Gerçi onlar, toplum için dışardan görülebilir bütün hizmetlerden vaz geçmişlerdir; fakat içteki ve görünmeyen hizmetlerden değil. İdealist oluşları ve yiğitlikleri ile insanlığa, içimizde tinsel bir enerjinin bulunduğu yolunda iyi bir örnek vermişlerdir. Ve sırf bu da değil! Gerçekten onlar yüksek insanlığa ulaştıklarında, yalıtılmış yaşamlarında bile toplumsal bir insan olarak kalmışlardır. Çünkü onların ruhları insan çehresini taşıyan her şeyle bağlılığını korumuştu. İnsanların bütün kaygı ve savaşımlarını, tüm acı ve dertlerini bir bakıma kendi içlerine almışlardır.

Demek ki aslında insanın,

‘Mutluluğu, türdeşleri ve geçmiş ve gelecek kuşaklarla kendisi arasında bulunduğunu duyumsadığı dayanışma duygusuna dayanır.’ (Erich Fromm)

Böyle olunca da mutlu olmaya çalışan insana, hiçbir zaman bencillik ayıplamasında bulunulamaz; çünkü mutlu olmanın biricik yolu olan değerlere hizmet, topluma yapılabilecek en iyi, en güvenilir hizmettir. İçimizde iyi olanı gerçekleştirirsek, dünyada da iyi olanı gerçekleştirmiş oluruz. Dünyayı iyileştirmek istiyorsak –ki bunu istemek ahlâki görevimizdir –bizzat kendimizi iyileştirmek zorundayız. İnsanlığa değer katma, önce kendi yaşamımızı değerlendirmeyi, ona anlam kazandırmayı gerektirir.

‘Bireyden daha evrensel bir şey yoktur, her birinin niteliği çünkü hepsinin niteliğidir. Her insan insanlığın tümünden daha değerlidir. Ve tümün hepsi kendilerini her bir için feda etmezlerse her bir’in tüm için gözden çıkarılması bir şeye yaramaz.’ (Miguel de Unamuno)

Mutluluk ile sağlıklı bir toplumun oluşması ve sürekliliği arasındaki derin ve sıkı bağ, mutsuz insanların, düş kırıklığına uğramış kimselerin toplum için yarattıkları tehlike de açığa çıkmaktadır. Nitekim yıkıcı kitle hareketlerinin meydana gelişinde Hoffer, suçluluk duygusu taşıyanlar, yaşamından bıkmış olanlar gibi bir bunalım içinde bulunan kimselerin rolünü ve etkinliğini özellikle vurgulamaktadır:

‘Kitle hareketlerinin doğuşundan önceki dönemlere ait açıklamaların hepsi genel bir bunalımdan bahsetmişlerdir ve başlangıç dönemlerindeki kitle hareketlerinin, sömürülenlerden ve ezilenlerden ziyade bunalanlar arasından taraftar bulması daha kuvvetle muhtemeldir. Bunalım içinde olan insanlar başlıca kendi kendilerinden sıkılan insanlardır. Bir değerli iş yapma yeteneği olmamak ve anlamsız bir hayat yaşamak, can sıkıntısının başlıca kaynağıdır. Sadece, nefsi ile anlaşmış olan bir kimsenin dünyaya karşı davranışı ihtirassız olur. Nefsi ile bu anlaşma bir defa bozulursa ve bu kimse nefsine itimadını kaybetmek, onu unutmak ve reddetmek zorunluluğunda kalırsa, oldukça karşı-tepki gösteren bir kişi haline döner. Aç bir kimyasal madde gibi birleşecek diğer bir maddeyi arar. Bağlantısız, dengeli ve kendine yeterli olarak kalamaz fakat kendini bütün kalbiyle ya o ya bu tarafa bağlamak zorundadır.’ (Eric Hoffer)

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı