İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

Büyüksün Sen Küçük Adam

cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
20-05-2009 12:38
#1
Büyüksün Sen Küçük Adam
'Mutluluk yaşanan ve duyulan bir şeydir, düşünülen ya da tanımlanan bir şey değil.' (Miguel de Unamuno)

'Her teori kasvetlidir, aziz dostum, oysa yaşamın altın ağacı yeşildir.' (Johannes Hessen)

Bu alıntılar mutluluk gibi yaşamla doğrudan ilgili bir konuya ilişkin açıklama girişimini daha baştan gereksiz kılacak niteliktedir. Gerçekten pek çok kimse için kuramın asıl değeri, uygulamayı geliştirmeye yaramasındadır. Böyle bir görüş, bilginin öz değerini yadsımadığı ölçüde bilgiyi ve bilimi yalıtan, onun yaşamla olan ilişkisini görmezlikten gelen bir anlayış karşısında tartışmasız bir biçimde doğrudur. Gerçi bilgi ve bilimin asıl değeri hakikate ulaşmaktır; bu bakımdan,

'Bilmek, yüzeyden köklere inmek, nedenleri araştırmak ve gerçeği tüm açıklığı ile görmek demektir.'

' << Olmak >> ilkesine göre en üst amaç << iyi bilmek >>, << daha derinlemesine bilmek >> olarak belirir.'

Diyen Fromm haklıdır. Ancak, açıktır ki, teorinin anlamı insanları ve onların dünyasını, onların yaşamını tüm acı, sıkıntı ve sefaletiyle baş başa bırakmak olamaz. Nedir ki, kuram bu ödevini uygulamanın buyruğuna girmek, ona tabi olmakla değil, salt bir teori olmak ve öyle kalmakla yerine getirebilir. (Arthur Kaufmann)

İşte bilimin asıl bu teorik niteliği ancak, onun hakikatle bağlantısını kurar ve ona yüksek bir değer kazandırır.

Bununla birlikte her kuram, her bilgi, herhangi bir biçimde yaşamla ilgilidir; bu nedenle mutluluğa ve onu sağlayacak olan tüm değerlere ilişkin bilgi ve açıklamalar da yaşamla ilgilidir, ona hizmet edebilir ve etmelidir. Bu yüzden burada yapılacak açıklamaların kuramsal değerinden başka pratik bir değeri de vardır; onlar gerçek bir yaşam değerine sahiptir.

Bellidir ki, bir kimse değerli bir insan olabilir, değerli (anlamlı) bir yaşam sürebilir ve bu arada, asıl ilginç olan, değerlerle ilgili kuramsal hiç bir bilgiye de sahip olmayabilir. O kendi içgüdüsel ve sezgisel değer duygusuna dayanır ki, bu duygunun yararlandığı değerler ve normların kaynağı her yalın ve bozulmamış insan kalbinde canlı bir güç niteliğindedir ve onu sessizce etkiler. Ancak reddedilemez bir gerçektir ki, bu asal değer bilinci değerlerle teorik olarak ilgilenmekle ve ilgilenince, bir çok bakımdan ilerler ve gelişir. Karanlıkta iş gören duygu, aydınlığa çıkar ve sırf sezgi, açık bir bilme ve bilinç kimliğine kavuşur. Yan yana duran şeyler birbiriyle bağlanır, bağlantısız olanlar anlamlı bir biçimde birleştirilir; böylece de insanın iç dünyası bir düzen ve açıklığa ulaşır. Bu ise, değer yaşamına doğrudan hizmet ve yardım demektir. İnsan, ancak iç yaşamında tam bir açıklık varsa, değerleri yoğun bir biçimde yaşayıp mutlu olabilir.

Her insan içten, değer kozmosunun belli bir kesimine daha çok yatkındır. Bu, insanın değer bilincinin bir bakıma darlığını ve tek yanlılığını deyimlemektedir. İşte bu tek yanlılığın aşılmasına, değerlerin bilgisi (değerlere ilişkin kuramsal açıklama) yardımcı olabilir. Böyle bir açıklama, böyle bir bilgi (teori), sonsuz değerler evreninin, kendi değer yaşantısına kapalı kalmış tüm alanlarını insanın gözleri önüne serer, bu alanlara bir bakış kazandırır. Bu teorik tanışma, değerlerin pratik olarak içten algılanıp yaşanmasına, onların benimsenmesine bir yol hazırlayabilir. Böylece değerlere ilişkin kuramsal bilgi, insanın değer bilincine yalnızca büyük bir açıklık ve güvenlik kazandırmakla kalmaz, aynı zamanda onun genişleyip zenginleşmesine de yardımcı olur.

Bundan başka mutluluk sağlayan değerlerle, onların getirdiği sorunlarla teorik ilgilenme, insanın değer yaşamını dışardan tehdit eden engel ve güçlükleri karşılamaya da elverişlidir. Modern kültür insanı değişik değer görüşleriyle, karşı karşıya gelir. Ve bu arada tüm değerleri ve idealleri reddeden, onları bir yanılsama diye kabul eden ya da sadece belli ve çok kez de aşağı bir değer sınıfını tanıyan ve onayan kimselerle karşılaşabilir. Olabilir ki, değerler üzerine tek yanlı ya da yanlış kuramlarla tanışır. Bu gibi olaylar ise, onun değer yaşamında bir bunalım meydana getirmeye çok elverişlidir.

İşte bu tür tehlikeleri ancak değer sorunlarıyla ciddi bir uğraş ortadan kaldırabilir. İnsan yalnız bu yolla tam bir açıklığa kavuşur ve böylece de değer kanılarında güvenlik ve sağlamlığa erişir; karşıt görüşlerle, teorik nitelikteki Değer Septisizmi ile ve pratik yönlü Değer Nihilizmi ile değinime geçtiğinde ciddi bir sarsıntıdan kendini kurtarabilir.

Mutluluk ve değer bilgisinin yaşamla ilgili değeri, onun dünya ve yaşam görüşü için olan önemini göz önüne getirdiğimizde daha da kapsamlı görünüyor. Dünya dediğimiz şey, aynı zamanda değerler dünyasını da içerir. Bundan ötürü dünyanın, değerleri dikkate almaksızın yapılacak bir yorumu, daha baştan yanılgılıdır. Tüm natüralist dünya görüşleri dünyanın değer yanını, deyim yerindeyse << gizlemek >> gibi temel bir yanılgıya dayanmaktadır. Oysa aşağıda daha yakından görüleceği gibi, yaşam görüşü sonuçta bir değer görüş ve anlayışıdır; çünkü yaşamın anlamı değerlere bağlıdır. Değer bilgisinin (değer felsefesinin) yaşamla ilgili değerinin genişliği de böylece değer bilgisinin dünya ve yaşam görüşünün oluşumundaki yeri ve öneminde açığı çıkmaktadır.

Gerçekten, bilgisi ve felsefesi canlı bir değer gözleminden, değerlerin yüce dünyası ile derin ve doğrudan bir değinimden doğmuş bulunan filozofların görüşleri sadece öğretici olmayacak, kişiliğin kurulmasında etkili bir biçimde yardımcı olacaktır. Bu, özellikle etik değerler felsefesi için geçerlidir. Etik değerlerde değer bilgisi en yüksek derecede yaşam değerine kavuşur, yaşama yakınlaşır.

Etik değerlerden etik normlar çıkar. Bunlar ahlâki << olması gereken >> dünyasını oluştururlar. Ve bu normlar bir bakıma, kaynaklandıkları değerleri örten, onları kapatan bir katman gibidir; çünkü ilk göze çarpan onlardır. Böylece, niçin pek çok kimsenin ahlâk dünyasının yalnızca bu yanını tanıdığı, değerlere ulaşamadığı anlaşılmaktadır. Bu insanlar için ahlâk, ahlâki yasa ve buyrukların bir yığınından başka bir şey değildir. Kant dahi ahlâkı böyle anlamaktaydı. (Vecdi Aral)

Oysa bu anlayış noksan bir gözleme dayanmaktadır: O, sadece << olması gereken >>i görüp onun temelini ve kaynağını oluşturan değer öğesini görmemektedir; bir şeyin niçin olması gerektiği sorusuna, ancak << değerli olduğu için >> cevabının verilebileceğini düşünmemektedir.

Bu görüş, üstelik tehlikelidir de; çünkü yanlış bir ahlâki yaşam anlayışına ***ürmektedir. Ona göre ahlâki buyruklar genellikle olumsuz bir biçimde, sırf yasaklardan oluşmaktadır: << Yapamazsın! >>, << Yapmaman gerekir! >>; daha somut deyimlenirse, << Öldürme! >>, << Çalma! >> gibi. Böyle bir ahlâk bir yandan, yasaklara aykırı her türlü davranışı, temsil ettiği değer özü ile uyuşup uyuşmadığına bakmaksızın, kötü bir davranış olarak niteleyeceği gibi, bu değer özü ile uyuşmasa bile olumlu olarak bir başka değeri gerçekleştirmiş olmakla ahlâka uygun bir kimlik kazanıp kazanmayacağını hiç hesaba katmamakta, katamamaktadır.

Aynı ahlâk diğer yandan insanın karşısına, etkinlikten yoksun, bunalım dolu bir yaşam biçimi getirecek olan bir yığın engeller olarak çıkacaktır ve çıkmaktadır. Sanki o, özellikle ne yapmayacağını bilmekten çok, neyi yapabileceğini, neyi yapması gerektiğini bilmek isteyen enerji dolu genç insanın varlığına konulmuş bir frenleme düzeneğinden ibarettir. (Michael Wittmann), (S. Maksudî Arsal), (Bernhard Schleissheimer)

Böyle olunca da ahlâka aykırı olan, ahlâken kötü olan hoş ve çekici olarak görünecektir.

Oysa bu, hoş ve çekici olmakla doğal olarak eğilim duyulan ahlâka aykırı davranış, ahlâk yasasına göre kaçınılması gereken bir davranıştır. Öyleyse ahlâk yasasına uymak, içten gelen güçlü eğilim ve arzulara sürekli olarak engel olmak, insanlığın elinin kolunun bağlanması, köle durumuna getirilmesi anlamına gelir. Bu bakımdan,

‘ << Çalmayacaksın! Öldürmeyeceksin! >> - Bu türlü sözlere bir zamanlar kutsal denirdi; diz çökülür, baş eğilir, ayakkabı çıkarılırdı bunların önünde… Ve bu türlü sözlere kutsal demekle, gerçeğin kendisi öldürülmüş olmuyor mu? – Hayatı yalanlayan, hayata karşı koyan şeye kutsal diyen bir ölüm vaazı mıydı yoksa?’

Diyen Nietzsche’ye şaşmamalıdır.

İşte burada modern değerler kuramının, özel olarak değer etiğinin, pratik ödevi ve böylece de büyük önemi açığa çıkmaktadır. O, bu yanlış yaşam ilkeleri karşısında doğrusunu koymak durumundadır. Ahlâk alanında birincil olan, << değer >>dir. Gerçi << ahlâken iyi >> kavramında bir istem, bir buyruk, bir << olması gereken >>düşüncesi vardır; fakat bu son bir şey değil, sondan bir önceki şeydir. Tek başına, soyutlanmış hiçbir << olması gereken >> yoktur; her << olması gereken >> bir başka şeye, onun çekirdeğini, temelini oluşturan bir şeye bağlıdır. Bu başka şey ise, << değer >>dir.

Yaşamda herhangi bir değeri algıladığımızda da onun olumlu sesini duyar, ondan yayılan manyetik gücü, içimizde sahip olduğu çekiciliği duyumsarız. İçeriğinin yüksekliği ve güzelliği bizde, onun yolunda bir girişim ve eylemde bulunma eğilimini uyandırır, içimizi onu gerçekleştirmeye hazır bir duruma getirir. Platon değerlerin bu çekici gücüne << eros >> adını vermişti. Eros içimizdeki yüksek değerlerin bizde uyandırdığı, onlara katılma dürtüsüdür. Değere yönelik bu dürtü ve irade, aynı zamanda kendi varlığımızı doldurma ve tamamlama dürtüsü ve iradesidir. İnsan ancak değerleri, özellikle << ahlâken iyi >> değerini gerçekleştirmekle varlığını yüceltir ve tamamlar.

‘Büyüksün sen Küçük Adam. Bir ticaret adamı olarak işini severek yaptığında, tahta oynamaktan, binalar kurmaktan, boya yapmak, vitrin düzenlemek, tarlanı sürmekten hoşlandığında, bu işleri severek yaptığında, çok büyüksün; müzikten, danstan hoşlanırken, çocuklarının gelişmesini tatlı tatlı izler, kadınının ya da erkeğinin güzel bedeninden zevk alırken büyüksün. Güneş ve gezegenler dizgesinin yaptığı hareketleri gösteren aracın başına geçip, tependeki gökyüzünde olup bitenleri öğrenmek istediğinde ya da kitaplığına gidip, başka kadın ve erkeklerin yaşam üzerine neler düşündüğünü okumak istediğinde büyüksün. Bir büyükbaba olarak torununu dizine oturtup, çok eski günlerde olanları ona anlattığında, bilinmez bir geleceğe, onun çocuksu merakı ve inancıyla baktığında büyüksün. Bir ana olarak, bebeğine ninni söylediğinde, gözlerin dolu dolu, yüreğinin tüm içtenliği ile onun gelecekte mutlu olmasını dilediğinde, onu büyüttüğün yıllar boyunca, her saat onun geleceğini kurduğun, o mutlu geleceği yavrunun içinde her an yarattığın, yeşerttiğin zaman büyüksün’ (Wilhelm Reich)

Ve üstelik insanın böylece büyümesi ve yücelmesi ona aynı zamanda en derin doyum ve mutluluğu vermektedir. İnsan ruhu kendini dürtüler dünyasının aşağı nimetlerine değil, tin’in yüksek değerlerine, özellikle << ahlâken iyi >> değerine doğru içinde derin bir eğilim duyuyor ve bu eğilimine ne denli uyarsa, o denli çok ve derin bir mutluluğu yaşıyor. (Johannes Hessen)

Modern değer teorisi değer felsefesi olarak ahlâkın bu niteliğini ortaya çıkarmakla, ahlâkın hizmetkârı ve ilerleticisi olmaktadır. İçi boş bir kalıptan ibaret olan << ahlâken iyi >> kavramına içerik kazandırmak yolunda ve diğer konularda birçok değerleri aydınlığa çıkarıp olumlu bir biçimde seslenerek, insana yaşamını dolduracak ve tatlı kılacak sonsuz idealler sunmakta, anlamı olmayan doğal güç ve enerjiden anlamlı, güzel insani bir dünyanın yaratılmasına olanak ve fırsat vermektedir.

‘Yüksek bir ideal ile yaşamına anlam ver! İdealsiz yaşam, yalnızca bitkisel bir yaşamdır.’ (H.K. Iranschaehr)

Öldürmemek, çalmamak ahlâken doğrudur; ancak yaşama yaşam katmak, bu yolda katkıda bulunmak, severek yaşatmak çok daha yüksek ve anlamlıdır. (Vecdi Aral)

Bu konuda,

‘Binlerce yol var daha ayak basılmadık, hayatın binlerce sığlıkları ve gizli adaları. İnsan ve insanın dünyası tükenmemiştir, açığa çıkarılmamıştır daha.’ (F. Nietzsche)

Anlaşılıyor ki, yaşamın anlamı ve kendisi olan mutluluk, öğrenilen, öğrenilmesi gerekli bir olgudur. Bu nedenle << Nasıl mutlu olabilirim? >>, << Yaşamın anlamı nedir? >>, << Niçin varım? >>, << Yaşam yolu nereye ***ürüyor? >> gibi soruları yaşamın bizi sıkıştırdığı anlarda, rastlantısal olarak değil, bilinçli olarak kendiliğimizden ortaya atmalıyız.

‘Bizler, herkesi aynı yol üstünde gördüğümüz için, izlediğimiz yolun bizi bir amaca ***ürmesi gerektiğine inanmakta olan bir sürüyüz. Karanlıktayız ve cesaretimizi koruyoruz; çünkü herkesin de bizim gibi ıslık çaldığını duymaktayız.’ (Erich Fromm)

Oysa mutluluğun ne olduğunu, yaşamın amacını sormak, onunla ciddi olarak uğraşmak, araştırmak ve öğrenmek insanın ve hele gelişmiş insanın (gelişmiş insan olmanın) niteliği gereğidir. Çünkü gerçek gelişimin temeli ve çekirdeği doğrudan doğruya kazanılmış, kendi tinsel çabası ile elde edilmiş ve bundan ötürü de kişiliğin derinliklerinde kök salmış bulunan bir dünya ve yaşam görüşüdür. Bu bağlamda Hessen’in dediklerine kulak verilmelidir. Ona göre pek çok insanda, hatta özel deyimi ile gelişmişte (uygar kimse) dahi dünya ve yaşam görüşü ne yazık ki sırf bir eğitim, gelenek ve çevrenin ürünüdür. Bugün övünçle modern diye nitelendirilen pek çok kimse kendi dünya ve yaşam görüşünü, tüm büyük güçlerin en korkuncu olan basından almaktadır. Üzücüdür ki, bu söylenenler birçok araştırıcı ve bilim adamı için de geçerlidir. Gerçi çok kez onlar kendi özel alanlarında olağanüstü bir biliye sahiptirler, fakat özel bilimlerin sınırları dışında asla göz atmadıkları, varlığın en derin ve kararlayıcı sorunlarıyla ilgilenmedikleri için, bu sorunlar karşısında bir çocuk kadar çaresizdirler. Bu gibi kimseler kendi bilgileriyle övünseler de tinsel bir önder ve yol gösterici olamazlar. Böyle biri olabilmek için bilgiden çok bilgelik gerekir.

Bu arada düşünür, Scheler’in parmak bastığı bir olaya da değinmektedir. Bu, üniversite eğitiminin etik bakımdan kişilik geliştirmesi, yaşam biçimi vermesi konusundaki yetersizliğidir. Meslek eğitimi bile olsa tüm eğitimde gerekli ve önemli olan karakter, irade ve kalp tutumu üzerine bir özen gösterilmemektedir. Üniversitelerimizden mezun olan yığınla genç, bilgi bakımından zengin olmakla birlikte, bunların yaşam karşısında tutum alma ve sorumluluk taşıma bakımından yoksul oldukları acı bir gerçek olarak gözlenmektedir.

Çağımızda duyumsanan bu aynı sıkıntıyı Carrel ise,

‘Çocukların ve gençlerin terbiyesi için muazzam masraflar yapılmasına rağmen, seçkin entelektüeller pek artmış görünmüyor.’

Diyerek duyurmaya çalışmıştır.
keymaker1453 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üye
Üyelik tarihi:
02/2008
Nereden:
Ş.Urfa
Mesajlar:
439
Konular:
16
Teşekkür (Etti):
7
Teşekkür (Aldı):
19
Ticaret:
(0) %
19-10-2009 18:03
#2
çok güzel paylaşım
--------------------- Yağmurlardan
Sonra
Büyürmüş
Başak...

bydewrim

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı