İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

İnsanın Kendine Uyması

cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
21-05-2009 00:58
#1
İnsanın Kendine Uyması
'Gökte gördüğümüz güneş ve diğer yıldızlar, yüzlerinde hayatı imkânsız kılacak derecede, pek sıcaktır. Bu küçük parçaların da güneşten fırladıkları zaman, bu halde oldukları şüphesizdir. Yavaş yavaş soğumuş olan bu gezegenler içlerinde az miktarda ısı gizli kalmış olup bugün güneşten gelen radyasyonun verdiği ısı ile geçinmektedirler.

Bu soğuyan parçalardan biri zamanla nasıl, neden ve niçin vücut bulduğunu bilmediğimiz hayata beşik olmuştur. Bu hayat canlılık yetenekleri üretme ve ölümden pek ileriye gidemeyen, basit organizmalarla başlamış olsa gerektir. Fakat bu mütevazı başlangıçtan fışkıran bir hayat akıntısı, gittikçe büyüyen bir takım karışıklıklarla, hayatları heyecan ve hırslarında, estetik takdirlerinde, en yüksek ümitleriyle en asil ilhamlarına yuva olan dinlerinde merkezleşen mahlûklar şahikasına çıkmıştır.' (Sir James Jeans)

Değerler insana bağlıdır, kısacası insandadır. Ama onların fizik bir varlığa sahip olan insanın bedensel yapısında yer almayacağı da bellidir. Bedenimiz, gerçek (real) bir varlığa sahiptir; o, bir gerçeklik (realite) parçasıdır, duyumla algılanabilen, zaman-mekân içinde var olan bir şeydir. Oysa değerler ideal (düşünsel, kavramsal) bir varlık ve niteliğe sahiptir. Bu yüzden varlıklarını gerçekliğe borçlu değillerdir; onları gerçeklikte, bedensel yanımızda aramak boşunadır. Öyle ki, onların gerçeklikten bu ayrılığıdır ki, gerçekliği eleştirmemizi olanaklı kılmaktadır. Eğer onlar bir gerçeklik parçası, gerçeklikte var olan bir şey olsaydı gerçekliği eleştirmemiz anlaşılamazdı.

Çünkü gerçeklik nasıl yaratılmış ise öyledir; onu belirleyen belli nedenler vardır; nedenler zorunlu olarak belli sonuçları meydana getirir. Nasıl gerçek bir olay olarak suyun 100 derecede kaynamasını ya da cisimlerin yer çekimine uymasını eleştiremezsek, bir insanın davranışlarını da, sırf gerçek bir şey olarak ahlâk açısından bir eleştiri ve değerlendirmeye tabi tutamayız, böyle bir işlemin anlamı olamaz.

Başka bir anlatımla, değerler deneyden kazanılmaz; aksine deneysel dünya (gerçeklik dünyası, doğa) önceden var olan değerlere göre değerlendirilip bir seçime tabi tutulur.

Gerçeklikte olaylar öyle oluyor diye, öyle olmasının gerektiği sonucu çıkarılamaz.

‘Çiçekler gözlerim yoluyla bana renklerini iletiyorlar. Bunu verilmiş bir gerçeklik olarak kabul ediyorum. Rengârenk çiçekleri seyretmek bana sevinç veriyor. Böylece bu gerçeği kendimle ilgili kılıyorum. Duygularım yoluyla çiçekleri kendi var oluşuma bağlıyorum… Duygularım benim içimde yaşıyor, çiçeklerin varlıkları ve yasaları benim dışımda, dünyadalar.’ (Rudolf Steiner)

Öyleyse değerler ön koşul olarak düşünen ve duyumsayan (hisseden) bir tin’in varlığını gerektirir. Düşünsel (tinsel, manevi) nitelikteki varlıklar insana bağlı olmakla, onda düşünen ve duyumsayan bir yanın (tinsel yanın) bulunmasını zorunlu kılar. Düşünen bir tin olmasaydı matematik var olamaz, düşünülemezdi. Bunun gibi, insanda tinsel bir yan olarak << duygusal yan >>, << değer duygusu >> olmasaydı hiçbir değer var olamazdı. (Erich Fechner)

Gerçekten insan varlığı kademeli bir yapı gösterir. O önce, fizik ve kimya yasalarının egemen bulunduğu << maddi bir varlık >>tır. Fakat insanın bu maddi ve bedensel yanı, canlı bir varlık olarak aynı zamanda << biyolojik bir oluşuktur >> ve biyolojinin yasalarına tabidir. Bundan başka bir de, kendi yasalarına uyan << ruhsal yaşam >> alanı bulunur. << Tinsel dünya >> ise yalnızca insana özgü bir biçimde tüm bu bedensel ve ruhsal yaşamın üstüne yükselir.

Scheler insanda bu tinsel boyuta ilişkin olarak onun içgüdü, bellek, zekâ gibi psişik ve vital alana ilişkin bulunan ve araştırılması psikolojiye düşen yeni bir psişik varlık basamağı olarak düşünülmesinin doğru olmadığını söylüyor. Daha Grekler zamanında bu yeni boyutun bilindiğini ve ona akıl adının verildiğini sözlerine ekleyen ünlü düşünür, bu kavramın dar kapsamlı olduğunu, bu yüzden yeni boyuta yalnızca akıl değil insanın duygusu ve istem yanının da katılması gerektiğini vurgulayarak bunun Geist (tin) terimi ile deyimlenmesini öneriyor. (Max Scheler)

Gerçekten insanın tinsel yanı, konu (obje) durumuna getirilemeyen biricik varlık olmakla insanın ruhsal yanından açıkça ayrılır. Bu ayrılığı göstermek için önce biri bilgi teorisine, diğeri mantığa ilişkin iki noktayı göz önünde bulundurmamız gerekir. Bilgi teorisinde bilme olayı (bilgi edinme olayı) iki öğeden oluşur. Birinci öğe bilgi edinen kişidir. (özne, süje); ikincisi ise bilginin konusu olan eşya ve olaylardır. (Kendisine ilişkin bilgi edinilecek olan nesne, obje) Diğer yandan mantıkta, bilinen düşünce ilkelerinden biri, özdeşlik ilkesidir. Buna göre bir şey aynı zamanda hem kendisi hem de kendinden başka bir şey olamaz; A = A dır, A = Non A olamaz.

Şimdi yine bilindiği üzere insan, kendi ruhsal yanını (ruhsal olayları) iç gözlem yoluyla bilginin konusu durumuna getirebilmektedir. İnsan varlığının ruhsal yanda tükendiği, başka bir boyuta ve yana sahip olmadığı kabul edilecek olursa, A = Non A olamaz biçimdeki mantık yasası çiğnenmiş olacaktır; iç gözlemde bilen (bilgi edinen) ruhsal yanımız hem bilen ve hem de ondan değişik olarak bilinen nesne (bilginin konusu) durumunda olacaktır. İşte bu yanlışlıktan kurtulmanın yolu ancak, ayrı bir yanın (tinsel yanın) kabulü ile bulunabilir.

‘Çünkü bir şeyi kavrayabilmek ya da değerlendirebilmek için, evvela, onun öbür yanına, transsandansına geçebilmek, ondan daha fazla bir şey olabilmek lazımdır.’ (O. Münir Çağıl)

Gerçekten,

‘İnsanoğlu, kendi üzerinde bilebileceği şeyden daha fazla bir şeydir.’ (Karl Jaspers)

Ne var ki, burada yanlış bir anlamaya meydan vermemek için, insanın kademeli yapısını birbirinden ayrı ve kopuk jeolojik katmanlar gibi de düşünmemelidir. Onlar daha çok, alttakiler tarafından taşınmak üzere birbirine dayalı ve bağlı bulunmaktadır. (Heinrich Henkel), (Takiyettin Mengüşoğlu)

Nitekim bu konuda Carrel, bilinç etkinlikleriyle fizyolojik etkinliklerin birbirine sıkı sıkıya bağlılığından, aklı ve ruhu beyine yerleşmiş gören anlayıştan vaz geçilmesi gerektiğini söylemekte, bilincin çalışması ve etkinlikleri için organizmanın bütününün gerekli olduğunu, insanın hem beyni hem de bütün organlarıyla düşündüğünü dile getirmektedir. (Alexis Carrel)

Maurois ise daha açık bir deyimle << vücut ile düşünmek >> kavramını geliştirmekte ve bu konuda ilginç açıklamalarda bulunmaktadır:

‘… Bir tenis oyuncusu, bir futbolcu, bir eskrimcinin:

— İşte rakibim iki defa hamle ediyor, sonra geri çekiliyor; şu halde ona iki karşı hamle ve bir vuruş ile mukabele edeceğim demeye hiç zamanı yoktur; bu yüzden eskrimi ile ve parmaklarıyla düşünür.(Andre maurois)

Bu arada asıl önemli olan şu ki, insan ancak bu yanı (tinsel yanı) ile özgür olabilmekte, dış koşulların (doğa olaylarının) etkisinden kurtulup, bir eşya olmaktan çıkıp, bir özne (bir süje, bir kişi) olabilmektedir. Çünkü insanın bu yanı asıl << ben >> ya da << kendi >> dediğimiz yanıdır. İnsan dediğimizde, özne (süje) varlık olarak, ancak bu yan anlaşılır.

‘Araç ve oyuncaktır duyu ve ruh: arkalarında ‘Kendi’ vardır daha. Bu ‘Kendi’, duyuların gözleriyle arar, ruhun kulaklarıyla dinler… Düşüncelerinin ve duygularının gerisinde, kardeşim, zorlu bir hakan, bilinmeyen bir bilge vardır, - ona ‘Kendi’ denir.’ (F. Nietzsche)

Bu yüzden,

‘Beden, yalnızca bir araçtır. Çok görkemli bir araçtır üstelik çünkü temel olanı taşır, ama kendisi temel değildir.’ (Leo Buscaglia)

Bir başka anlatımla, insanın beden ve ruhu, içinde gerçek öz varlığının (Kendi’nin) yaşadığı kılıflardır; etkinlikte bulunabilmesi için gerekli koşullardır. (Rudolf Steiner)

Şimdi yalınç bir tanımla özgürlük, insanın kendine uyması, davranışlarında sadece kendini gerçekleştirmesi, başkaca bir şeyle belirlenmemesi demek olduğuna göre, insanın ancak tinsel yanının özgür olduğu, yalnızca o yanına uyarak davranan insanın özgürlüğü yaşayabileceği kolayca anlaşılmaktadır.

‘İnsan ne yönsüz ve amaçsız bir duyu işleminden diğerine koşar ne de dış dünyadan ya da bedeninden kaynaklanan herhangi bir uyartıya göre hareket eder. Gördükleri ve yaptıkları üstünde düşünür. Algıladıklarını düşünerek kavrayışını geliştirir. Davranışları üstünde düşünerek de yaşamına ussal bir düzen verir. Ancak kavrayış ve davranışlarında doğru düşünceleri izlerse insanlık görevini onurlu bir biçimde yerine getireceğini bilir. Ruh bu durumda iki zorunlulukla karşı karşıyadır. Bedeni ile doğanın yasalarına bağlıdır. Doğru düşünceye ***üren yasaların zorunluluğunu ise özgür olarak görür ve kendisini belirlemelerini kabul eder. ****bolizma yasalarının insan için geçerliği doğadan kaynaklanır. Düşünce yasalarını ise kendisi geçerli kılar. Bu sayede kendini, bedeni ile olduğundan daha yüksek bir düzene bağlar. İşte bu düzen, << tinsel >>dir. (Rudolf Steiner)
Çiçero - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
09/2008
Mesajlar:
1.046
Konular:
82
Teşekkür (Etti):
606
Teşekkür (Aldı):
192
Ticaret:
(0) %
21-05-2009 12:31
#2
Paylaşım için teşekkürler paşam

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı