İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

Tinsel Yanımızın İki Alanı [Akıl ve Duygu]

cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
31-10-2009 20:51
#1
Tinsel Yanımızın İki Alanı [Akıl ve Duygu]
İnsanı insan olarak var eden iç yanında iki etkin alan bulunur: Akıl ve duygu.

Akıl ile biz hakikat (bilginin konusuna uygunluğu) değerinin hizmetine girer, bilincimizin içsel (tinsel) zorlaması ile kendimize ve bizi dıştan çevreleyen evrene yönelik kuramsal (teorik) bilgiler edinmeye çalışırız. Bu bilgilerin aklımızı doyurması, onun birliğini, düzenini, böylece de varlığını sağlayıp koruyabilmesi için bir sistem içersinde bulunması gerekir. İnsan aklı, insan mantığı birci (monist) bir yapıya sahiptir; bu, onun varlık ilkesidir. Bu alanda bir kargaşa, edinilen bilgilerin bir uyum ve düzenden yoksun oluşu (kaos), aklın yok olması demektir, yok olması sonucunu doğurur. Bu yüzdendir ki, gerçeklik (realite) dediğimiz sonsuz denecek kadar çok olaylar arasında bir takım ilişkiler bulunmuş ve yasalara bağlanmıştır. Üstelik insan, mantığı gereği, pozitif bilgilerin (bilimlerin) bulgularıyla da yetinmemekte, aynı zamanda bu olayların, içinde göründükleri ilişkilerin beslendiği daha derin temeli araştırarak, bu olayları bütünü bakımından, tümel olarak kavramak gereksinmesini duymaktadır.

Bu nedenle, bir bilginin hakikati temsil edebilmesi için sistemli bir bilgiler bütününün, bir birlik (vahdet, uyum) meydana getiren bir bilgi bütününün, parçası olmak ve mantıkî bağlarla onun içinde yer almak durumundadır. Böyle bir konumda olmayan tek bir bilgi ya da bilgiler ve onların oluşturacağı bilgi yığışımı bilimsel bir bilgi ve bilim adını taşımaya değer görülemez. Bu tip sözüm ona bilgiler, her yöne çekilmeye, her türlü keyfi yorumlamaya elverişli olduklarından sahte hakikat temsilciliğine, şarlatanlığa büyük olanak sağlarlar. Hakikate aykırı olan bu bilgilerin sonuçta akıl düzenini (ordre de la raison), aklın kendisini, onun varlığını tehdit edeceği kesindir.

Tinsel (içsel) yanımızın diğer boyutu, diğer etkin alanı, yukarıda da deyimlendiği gibi, duygu dediğimiz alandır. Yaşam tümüyle soyut bir kavramdır; bu, ancak yaşantılarla ve onların birikiminden oluşur. Yaşantı ise, somut olanın duyumsanmasıdır; burada akıl ile bir kavrama söz konusu değildir. Yaşam ve yaşantı akıl yürütmelerle varılacak bir sonuç, bir sonuç çıkarma (uslamlama) değildir. Vahşi yaşamın egemen olduğu Afrika ormanlarının, bulunduğumuz yerden ne denli uzak olduğunu (bu uzaklığın ölçüsünü), oraya nasıl ve ne kadar zamanda gidilebileceğini, orada nelerle karşılaşılacağını kitaplardan öğrenip, kendimiz için sonuçlar çıkarabiliriz. Fakat bu, bizzat oraya gitmekle algılanacak coşku, korku gibi duygu ve duyumsamalardan yoksun bulunmakla asla bir yaşantı olmayacak, yaşama bir katkı niteliğini taşımayacaktır.

Bu, yaşantıların bolluğundan oluşan asıl yaşamın, varlığını ve sürekliliğini koruyabilmesi için gerekli düzen de insanın bizzat kendi içinde tinsel bir güç olarak mevcuttur. Bu yüzden insanın duygusal yaşamında duygularının bir kargaşa ve karmaşaya dönüşmesini ve onu yokluğa gotürmesini önleyecek olan bir gönül düzeninin (ordre du coeur) varlığından söz edilir.

Kalbin mantığa sığmayan apayrı bir mantığı vardır. (Pascal)


Duygusal Yaşam ve Değerler

Yaşantıları ile yaşamı oluşturmak üzere davranışta bulunur ve eyleme geçerken insan, kendisini belirleyen bilincinin ve duyarlılığının etkisi altındadır. Bu etkiyledir ki o, hayvandan farklı olarak kör bir dürtüden ve onun doğal zorlamasından uzak bir istemle harekete geçer; eylemlerinde her zaman yakın ya da uzak hedefleri öngören bir amaç izler, ancak bu amaçla eyleme geçer.

Hiçbir insan belli bir amaçla belirlenmeden, hazırlanmadan, kısıtlanmadan, yönetilmeden düşünemez, duyamaz, bir şey isteyemez, hatta rüya göremez. (Alfred Adler)

İşte, bu amacı belirleyecek olan da, herhangi bir değer taşıyan nesne ya da durumdur; genel anlamı ile bir değerdir. Bilinç ve akıl sahibi bir varlık olarak kendine sorular yönelten insan, eyleme geçmek üzere amacını seçerken << Neyi seçmeliyim? >>, << Ne yapmalı ve nasıl davranmalıyım? >> diye kendi kendine sorduğunda, bunun genel ve tek bir cevabı vardır:
KhrYsaOR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Tamamen Forumdan Uzaklaştırıldı
Üyelik tarihi:
04/2009
Mesajlar:
13.923
Konular:
8027
Teşekkür (Etti):
598
Teşekkür (Aldı):
3170
Ticaret:
(0) %
31-10-2009 20:51
#2
eyw bu güzel paylaşımın için.
cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
31-10-2009 20:52
#3
Duygusal Yaşam ve Değerler
<< Kendince değerli olanı seç ve yap! >>

Nedir ki, bu << kendince >> deyimi, değerli olanın seçim ve yerine getirilmesinde keyfî bir seçim ve davranışa izin verilmiş olduğu anlamına gelmez, gelemez. İnsanı onurlu bir varlık kimliğine sokacak olan ahlâkın buyrukları, ancak hayvana özgü olup yalnızca ona yakışan, doğasının güçleriyle belirlenmiş keyfiliği, kesinlikle dışlar. Bu amacın seçilmesi ve seçilenin gerçekleştirilmesi, değerler hiyerarşisinde insanlığın ortak vicdanın onadığı, yukarda belirtilen yüksek değerler doğrultusunda olmak gerekir.

Bu değerlerdir ki, insanı keyfilikten kurtarmakla, gerçek anlamda doğanın efendisi durumuna getirir; çünkü insan ancak, bu değerler aracılığı ile onları eylemlerinin tek amacı yapmakla asıl özgürlüğe kavuşabilir. Bu değerler tinsel yanımızda mevcut olduğu için, sırf onların bilincinde ve onları hedef edinerek davranmakla, kendimize uymuş oluruz ki, özgürlüğün anlamı da budur: İnsanın dış güçlere değil, kendine uyması, buyruklarını kendisinin vermesidir.

İnsan olarak içimizde, kendileriyle dünyadaki bütün varlık ve olayları değerlendirip onlara anlam yüklediğimiz, ölçü niteliğindeki kavramlardan ibaret olan değerler << olan >> ı (gerçekliği, doğayı, realiteyi) değil, << olması gereken >> i deyimler. Bu yüzden onlarsız bir özgürlük düşünülemez. Onları tanımamak, davranışlarımızda onları hedef almamak, << olması gereken >> dünyasına sırt çevirmek, sadece << olan >> dünyasında kalmak anlamına gelir ki, << olan >> da (gerçeklikte, realitede) özgürlük değil, herkesin bildiği gibi, yalnızca, koşulları gerçekleştiğinde kesin bir zorunluluğu içeren nedensellik bağı vardır; doğadaki olaylara herhangi bir yanılgı ve kusur yüklenilmemesi de bundandır. Bu olaylara keza bir meziyet de yüklenemez ya da bir kusura karşılık yaptırım anlamı da verilemez. Doğa her yerde ve her zaman aynı güce ve etkilere sahiptir.

Oysa özgürlük ve özgür yaşam insanın, doğanın bir parçası olan bedensel ve ruhsal yanı da birlikte olmak üzere, dünyadaki bütün kör olaylar dizisinin üstüne çıkması, doğal ilişkilerin tutsaklığından kurtulması ile gerçekleşir. Bu bakımdan değerlere göre davranmayan kimse, yaşam yolunda keyfince gidiyor, serbest değil, doğal güçler olan dürtü ve itkilerine göre, etki – tepki ilişkisi içersinde davranıyor demektir. (Vecdi Aral)

İnsan ruhu tabiat kanununa yabancıdır. O, kendi kanununu kendisi hazırlar. Eğer insan bunları tabiat kanunu şeklinde görüyorsa büyük bir yanılgı içindedir. (Alfred Adler)

İnsan, aşılması gereken bir şeydir! (Friedrich Nietzsche)

Böylece insan, kendine ve dünyaya üstün olan bir varlıktır. (Max Scheler)

Şimdi, bütün eylem ve davranışlarımız ahlâki değerlerin buyruğunda olduğundan ve sevgi de ahlâki değerler içinde, üstelik bu değerler piramidinin tepesinde bulunduğundan, bireylerce özgür bir yaşamın, dolayısıyla insanca, insani bir yaşamın ancak sevgi ile gerçekleşebileceği rahatlıkla söylenebilir.

Sevmek bir eylemdir edilgen bir duygu değil. Bir şeyin << içinde olmaktır >> bir şeye << kapılmak >> değil. (Erich Fromm)

Bu sönmez içsel devinim, bizi kendi aracılığı ile nedensellik dünyasının üstüne çıkarmakta, kişilik sahibi özgür varlıklar kılmaktadır. (Ahmet Gürbüz)

Buna göre, sevmesini bilmeyen, sevgiden uzak kalan bir kimse, gerçek istek ve iradeden yoksun, belirlenmiş, koşullanmış bir kimsedir.

Ancak burada, iradî bir tutum almakla insanın yaşam ve yaşantısını oluşturan, bu nedenle de insanın duygusal yanından kaynaklanması zorunlu olan sevginin, öngördüğü özgürlükle nasıl bağdaştırılacağı sorusu gündeme gelmektedir. Diğer bir deyimle, özgürlükle duygu bir araya getirilebilir mi? Ya da sevgideki duygudan ne anlaşılır?
cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
31-10-2009 20:55
#4
Gerçekten sevgi ile birlikte bütün yüksek değerler duygu ile yanaşır ve kavranır. Çünkü denildiği gibi, genel ve soyut bir kavram olan yaşamak, yaşantılarla somutu algılayıp duymak, duyumsamak demektir. Değerler, psikolojik bir yaşantı olan, değer yaşantısına dayanır. Biz bir tablonun ya da bir manzaranın güzelliğini, bir insanın gerçekleştirdiği iyi bir davranışını, birine gösterdiği sevgi dolu bir yaklaşımını yaşar ve algılarız; bunlar, birer psikolojik olaydır. Bu olaylara yüklediğimiz << güzel >>, << iyi >> ve << sevgi dolu >> gibi nitelikler ise, onların iç dünyamızdaki yüksek değerleri temsil eden estetik ve etik adını verdiğimiz değerleri, onlardaki ölçülere uygunluğundan ötürü duyduğumuz, duyumsadığımız << hoşlanma >> duygusundan kaynaklanmaktadır. İşte eşya ve olaylar karşısında duyumsayacağımız << hoşlanma >> ya da << hoşlanmama >> biçimindeki bu duygu iledir ki, ona uyguladığımız değerin (ölçünün) ayırtına varırız.

Fakat bizde haz ya da nefret uyandıracak eşya ve olayların değer özelliklerinin, örneğin bir tablonun boyutları, kullanılan boyanın cinsi, çeşitli renk ve çizgilerinin birbirine oranı gibi nesnel özelliklerinin saptanmasında aklın rolü olduğu da kesindir; çünkü saptama aklın işidir. Bunun için,

Ahmak bir adam, iyi kalpli olacak kadar feraset sahibi değildir. (La Rochefoucault)

Denir. Nedir ki, değerlerin kavranmasında temel olan, duygudur. Değerler ancak, somut yaşamda eşya ve olaylar karşısında edineceğimiz duygusal bir yaşantı ile belirlenir.

İşte yüksek değerlerin kavranmasında yaşanan bu duygu, doğa psikolojisinin konusuna giren ve etki – tepki ilişkisi içerisinde meydana gelen, olay kimliğindeki duyu ve duyusal olandan apayrı, derin bir haz ve acı ya da tiksinti duygusudur. Duyusal bir sancı, bir yemeğin tadının, bir kokunun, yumuşak bir şeye dokunmanın yarattığı bir duyum ve duyumsama, gerçek haz ve nefret duygusu ile ilgili değildir. Bunlar, kişiye ve kişinin de içinde bulunduğu koşullara tabi olarak çok değişken, tamamıyla öznel (sübjektif) duygulardır. Nitekim bir kimse acı çekmeye hoşnutlukla katlanabilir, daha da ötesi, pek çok kimseden farklı olarak ondan zevk de alabilir. Bunun gibi aynı derecedeki bir sancıya, değişik kimselerin katlanma gücü çok farklıdır.

İnsanın duyu ve duyusal alanı yalnızca aşağı değerlerin geçerli olduğu bir dünyadır. Burada yaşam gücü, sağlık ve bedenin güzelliği, biçimlendirilmesi gibi vital değerler; eğlenme ve hoşlanma gibi hedonist değerler; ekonomik değerler (yarar değerleri) egemendir. Bunlar insanın doğal yanına ilişkindir ve böyle olmakla da doğadaki neden – sonuç bağıntısının yarattığı bir zorunluluğa tabidir. Onların itki ve dürtü gibi psikolojik güçlerden gelen istemleri, karşı konulması zor bir ihtiyaç olarak algılanır.

Oysa gerçek haz ve elem duygusu, daha derinde olmakla, değer yaşantısının sonunda verilecek olan değer yargısına, tamamen bireye bağlı ve değişken olmayıp, genel geçerliliğe sahip nesnel bir yargı niteliğini kazandırmakta, onu hakikati temsil eden bir bilgi kimliğine sokmaktadır. Çünkü derin duygular herkeste vardır ve aynıdır. Duygunun ve aklın oluşturduğu tinsel yapı herkes için özdeştir ve öyle olmak gerekir; nasıl ki, matematik ilişkiler ve mantık, herkes için aynı ölçüde geçerlidir.

En yüzeysel kimse bile, uyandırılıp kendisine gösterildiğinde, ruhunun temelindeki ciddi ve derin şeylerden, bizzat kendisinin zevki diye kabul ettiği şeyden çok daha fazla etkilenir, o sadece bunu aramaya koyulmamıştır. (Güstav Radbruch)

Böylece resim, şiir gibi sanatlar da, teorik bilgilerin dışında bize somutu kavramamızı, onu algılamamızı, sonuçta yaşamı anlamamızı, ona anlam vermemizi sağlayan, buna olanak veren en önemli bilgi kaynakları sayılır.

Ama benim zevki yalnız zevk aldığım şeyi anlamam için kullanmam gerekir. Önemli olan, o şeyin bana zevk vermesi değil, zevk almam ve zevk yoluyla o şeyin öz varlığını kavramamdır. Zevk bana yalnızca o şeyin içinde zevk veren bir özellik olduğunu bildirmeye yaramalıdır. Bu zevk verici özelliği kavrayabilmem gerekir. Zevk duymakla kalırsam, kendimi tümüyle zevke verirsem, yalnızca kendi kendimi yaşarım. Buna karşılık zevki öbür şeyin özelliğini kavramamı sağlayan bir olanak olarak görürsem yaşantım iç dünyamı zenginleştirir. Tinselin araştırmacısı için isteklilik ve isteksizlik, sevinç ve acı, şeyleri anlamasını sağlayan olanaklar olmalıdır. Böylelikle insanda yepyeni bir davranış biçimi gelişir. Daha önce izlenimlerin onu sevindirmesine ya da üzmesine göre davranırdı. Şimdi ise isteklilik ya da isteksizliğini, şeylerin öz varlıklarına açıklık getiren organlar olarak kullanır. Zevk ve acıyı bir kavrayış aracı olarak kullandığında onlardan etkilenmez. Zevk ve acı, bu anlamda organlar olarak kullanıldıklarında, ruha ruhsal dünyayı algılayabilen asıl organları kazandırırlar. (Rudolf Steiner)

Gerçekten somut durumlarda yaşadığımız duygu ve duyumsamalarla onları derinleştirip sevginin egemenliğindeki etik, estetik ve hakikat gibi yüksek değerlerin altında toplamakla ancak, asıl bir bilgiye varır, eşya ve olayları kendi bireyselliğinde kavrarız. Gerçek insanı da bireyselliği içinde kavrayıp anlamamız, onu etten kemikten yapılmış, acı çeken ve sevinç duyan biricik varlık olarak algılamamız, ona ilişkin gerçekçi bir bilgiye varmamız aynı yolla, sevgi ile olanaklıdır.

Aksi durumda, yüzeysel ilişki ve duygular içinde, değer taşıyan hiçbir nesne ve kişiyi anlayıp tanımamız söz konusu olamaz.

Bizim yabancı bir hayattan sanki bildiğimiz nedir? Ve başkalarının bizden bilecekleri sanki ne olabilir? Her insan münasebette bulunduğu adamı hemen bir tek yüzüyle tanır. Kadın kendisini seveni zevce (koca) olarak, çocuk kendisine ders vereni hoca olarak, fakir kendisine para vereni iyi olarak tanır. Fakat onların başka yüzleri de vardır! Bir mahlûk gönlü ile yapayalnız kalınca nasıl değişir! Kimse bu değişmiş insanı tanıyamaz, kimse onun yalnızlığına giremez, kimse kimseyi tekmil yüzleriyle, bütün insanlığı ile bilemez. (A. Ş. Hisar)

İşte bu durumun nedeni olarak acı ve sevincin, hoşlanma ve nefretin duyusal boyutunda kalıp, onların bilinçli bir biçimde içimizdeki yüksek değerlere, özellikle sevgiye bağlanmamış olması gösterilebilir. Oysa nesneler ve kişilere derin bir duygu olan sevgi ile yaklaşım, onları anlayışla kavramamızı, onlara ilişkin asıl bilgiye ulaşmamızı kolayca sağlayabilecektir. Nitekim Scheler, bunu açıkça dile getirmektedir.

Bize kişiyi bütün derinliği ile << anlama >> yı birinci derecede sağlayan, kişiye olan sevgidir. Ancak sevgiye dayanan bir << anlama >> bize kişinin << ideal >> değeri hakkında bir görüş sağlayabilir; fakat kişinin bu << ideal değerini >> bize hiçbir induktion (tüme varım) sağlayamaz. Şimdi bir kişinin hayatı hakkındaki tarihi ve psikolojik bilgi, onun << ideal değerini >> açığa çıkarmaktan çok belirsiz kalır; çünkü kişinin << ideal değeri >> hiçbir tek hareket ve hayat görüşü ile bütün olarak ortaya çıkarılamaz; kişinin bütünlüğüyle anlaşılması için << ideal değerinin >> bunlardan önce gelmesi şarttır. (Takiyettin Mengüşoğlu)

Sevgi gücü ise ona kendisini bir başka insandan ayıran duvarı yıkıp aşma ve o insanı kavrama olanağını verir. (Erich Fromm)

Üstelik varlıklara sevgisiz yaklaşım kendi varlığımızı abartmaya, kendimizi << ben merkezli >> bir dünyanın çemberi içine kapatmamıza, kıstırmamıza neden olabilir.

Çünkü insanın kendi zevki ya da kendi acısı, başkalarıyla değil kendisi ile ilgili bir şeyi öğrenmesine yol açar. Bir insana sempati duyuyorsam, bu öncelikle benim o insanla ilişkimi belirler. Yargı ve davranışlarımı da yalnız bu zevke ya da sempatiye bağlarsam, kendi kişiliğimi öne çıkarmış olurum. Dünyada kendimi öne sürerim. Kendimi olduğum gibi dünyaya kabul ettirmeye çalışırım. (Rudolf Steiner)

<< Ben merkezli >> bir dünyadan kurtulup evrene açılmanın, onu kucaklamanın yolu, bir kez daha deyimlensin, ancak yaşamdaki değerlerin kaynağı olan derin duygu ve onu temsil eden sevgidir. Akılla donatılmış olarak iş gören bu duygu, insanda vicdan dediğimiz, yüksek değerleri algılama organını oluşturur. Her bir yüksek değer ancak, geniş anlamda vicdan dediğimiz bu organla kavranabilir.
cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
31-10-2009 20:57
#5
Demek oluyor ki, << her değerlendirme temelde entelektüel bir yaşantıdır. Duygu bu yaşantıya ancak bir yan etken olarak katılır, varlık bilgisi gibi değer bilgisi de sadece akıl yoluyla elde edilebilir >> diyen Entelektüalizm yanılmaktadır; çünkü bütün değer kavranması, değer yaşantısına, değer duygusuna dayanır. Değerlerin ve onlar arasındaki mevki düzeninin bilinmesinin duygusal karakteri için açık bir kanıt, değer körlüğü olayında bulunabilir. Tek yanlı olarak sadece aklı gelişmiş olup güzellik dünyası ile sanatla, hiçbir ilişkisi olmayan kimseler vardır. Bu arada çok ince ayarlanmış, hızlı ve hareketli bir zekâya, yüksek ölçüde kültüre sahip olmakla birlikte, ahlâki değerler için tamamen kör olan modern insan tipinin varlığından önemle söz edilmektedir. Eğer değerlendirme entelektüel bir işlem olsaydı, o yalnızca aklın bir işlevi olsaydı, bu gibi kimselerin durumu anlaşılamaz ve açıklanamazdı. Çünkü aslında, yüksek ölçüde gelişmiş akla sahip olan özellikle bu insanların değerlere açık olması gerekirdi; bu gibi kimseler için değerleri kavramak yolunda zihinsel işlemi gerçekleştirmek herkesten kolay olurdu. Bu nedenle, bunun tersine bir görünüme sahip olan değer körlüğü olayı ancak, değerlendirmede, değerleri kavrama işleminde duyguya birincil bir rol verildiğinde yeterli bir açılamaya kavuşabilir. (Johannes Hessen)

Bu arada, << hakikat değeri >> nin de, bir değer olmakla, duygu ile bağlantısı olduğu belirtilmelidir. Gerçi o, bir yandan mantıkî değer olarak bilgilerimizin içeriğini çelişkiden uzak, düzenli ve doğru bir bilgi niteliğine kavuştururken diğer yandan bilgi edinme eyleminde büyük bir coşku yaratmak ve bilgiye sahip olmada büyük bir kıvanç sağlamakla duygusal bir boyutu içerir.

Gerçek tutkum, bilmek ve hissetmektir. Hiçbir zaman tatmin edemedim bu tutkumu (Stendal)

Bu alıntıda sözü edilen tutku ise, bir hakikat sevgisinden başka bir şey değildir. İşte asıl bu yanı iledir ki, bilgilerimizin hem doğruluğu (mantığa uygunluğu) ve hem de gerçeğe (bilgimizin konusuna) uygunluğu (hakikati) güvence altına alınmış olmaktadır.

Bahtlıdır bilime uğraşan
Kendini yoran, araştıran.
Düşünmez yurttaşlara zarar vermeyi,
Haksızlığa varmaz asla eli.
Doğanın bitimsiz düzenine bakar
Gözünü ayırmaz, bu kozmos nereden,
Nasıl doğmuştur, bunu sorar.
Temizdir, lekesizdir böyle bir kişi
Kötülükten, şüpheden uzaktır her işi
(Euripides)

Gerçekten, böyle bir sevgiden yoksun olan bir kimse, hem kendisi (kendi varlığı ve onuru) açısından hem de etrafı için büyük bir tehlike oluşturur. Nitekim politika alanında Radbruch’un ortaya koyduğu tanı (teşhis), bu düşünceyi doğrulamaktadır:

Hakikat sevgisinden tümüyle yoksun bulunandan daha etkili, hiçbir demagog yoktur. O, asla yalan söylemez; apaçık yalanları dahi saf bir doğruluk coşkusuyla söyler. (Güstav Radbruch)

Böylece sevginin yönetimi altındaki derin duygular, bizi hayvanî düzeye düşüren yüzeysel duyu ve duyusallığın aksine, yüksek değerlerin bilincine varıp insanî düzeye çıkarır, içimizde meydana getirdiği yapısal bir değişiklikle bizi onurlu bir yaşama ulaştırır. Bunu, estetik değeri yansıtan sanat ve yaşam açısından, Geiger şöyle dile getirir:

Soylu, zengin görüşlü bir insan – şimdi öyle olacağız. Estetik yaşamda en önemli noktadır bu: Ben’de bir yapı değişikliğinin gerçekleşmesi, ben’in kendi gerçekliğinin üstüne çıkarılması, ben’in günlük hayatta girilemeyen derinliğinin devinmesi, ben’in var oluşunun tabakalarına, uyumakta olan bu tabakalara dokunma. (Geiger)

İşte insana onurlu bir yaşam kazandıran yüksek değerlerin gerçekleştirilmesini sağlayan insandaki derin duygular, somut yaşamda tinsel (içsel) bir zorunluluk olarak duyumsanır, bir << olması gereken >>, bir gereksinme diye algılanır.

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı