İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

Sevginin Topluma Yönelmesi

cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
31-10-2009 21:25
#1
Sevginin Topluma Yönelmesi
İnsanın Topluma İhtiyacı

Ben bir insanım; insanla ilgili hiçbir şeyi kendime yabancı saymam. (Publius Terentius Afer)

Varlıkta bir var oluş arzu ve istemini (iradesini) görmemek olanaksızdır. Canlılarda yaşamın temel amacı budur: Yok olmamak, sonsuza dek var olmak. Obermann'a,

İnsan ölümlüdür, olabilir. Ama karşı koyarak ölelim ve yokluk bizi bekliyorsa, bunun bir adalet olmadığını bilelim. (Miguel de Unamuno)

Diye başkaldırtan, bu, yaşamak ve yaşamını sürdürmek istemidir.

Nedir ki, doğada insanın yaşamına izin veren, onu kolaylaştıran güçler olduğu gibi, yaşamına büyük engeller koyan, onun varlığını tehdit eden güçler de vardır. Gerçekte de bu güçler eninde sonunda insanın yaşamına bir yolla son vermekte, onu bu dünyadan alıp ***ürmektedir. Yaşam mücadelesini belirleyen bu yıkıcı ve yok edici güçler karşısında insan, tek başına çaresiz durumdadır; o, hayvanlarda bulunan bazı üstünlüklere sahip değildir. Hayvanlar yiyeceklerini elde edebilmek ve düşmanlarından korunmak üzere bir takım doğal araç ve silahlarla donatılmış olarak dünyaya gelirler. Hayvanlarda gördüğümüz güçlü pençeler, sivri, keskin ve zehirli dişler, çok hızlı koşabilmeyi sağlayan bacaklar, çevreye uyabilmek için renk ve biçim değiştirebilme yeteneği gibi doğal donanımlar insandan esirgenmiştir.

Üstelik o, içgüdü yönünden de yoksul bulunmaktadır. Oysa çevresine uymakta hayvanın doğuştan gelen, kendi türüne özgü içgüdüleri güçlü ve başarılı bir etken olmaktadır.

İşte her şeyden önce fizik varlığını korumak, bu konudaki doğal güçsüzlüğünü giderebilmek, yaşam savaşında üstün gelebilmek için insan, diğerleri ile birlikte bir arada yaşamak, bir işbirliği yapmak zorundadır. Varlığını sürdürebilmek için gerekli araç ve olanakları, ancak böylece sağlayabilir. Biyolojik gerçekliğin, onun yarattığı maddi ihtiyaçların zorladığı bu yakınlaşmada psikolojik ihtiyaçların ve bu ihtiyaçları doğuran güçlerin etkisi de gözden kaçırılmamak gerekir. Hepimiz bu açıdan birbirimize muhtacız. Birçok bedensel hastalıkların ortaya çıkmasından insanlar arası ilişkilerde korku ve güvensizliğin egemen olmasının, bu ilişkilerin sıcaklığını yitirmesinin sorumlu olduğu psikolojik bir gerçektir. (Josef Rattner)

Diğer bir anlatımla, insanlar arası sıkı ve içten ilişkilerin iyi ve sağlam bir yaşam için zorunlu olduğu bilimsel bir hakikattir.

Peki, vefa yerine ihanet görmeye, hakikati bulmak yerine iftiraya uğramaya, haksızlığın kurbanı olmaya razıyız. Fakat derdimizi dökecek bir dert ortağı, başımıza gelenlerden şikâyetimizi duyacak bir can kulağı bulunsun. (A. Ş. Hisar)

Geçmiş yıllarda yayınlanmış pek çok bilimsel yapıt, sevgi dolu bir dokunuşun ya da yürekten bir gülüşün insanı iyileştirdiğini belirtiyor ve olumlu ilişkilerin insana fiziksel, psikolojik ve akılsal yönden iyilik getirdiğini vurguluyorlar… Bu temel insan gereksinimlerinden yoksun toplumların yıkılmaya mahkûm olduğu sonucuna varıyorlar. (Leo Buscaglia)

Geceleri bizi sıcak tutan kendi dayanıklılığımız değil, öbür kişilerin bizi sıcak tutmak isteyişlerindeki sevecenliktir. (Herold Lyon)

Görülüyor ki, insan psikolojik bakımdan ve bu psikolojiyi belirleyen, onu bir düzene kavuşturmakla varlık kazandıran sevgi açısından, diğer insanlara, onların sevgisine, onlar tarafından sevilmeye muhtaçtır; ruhunun ve dolayısıyla bedensel yaşamının sağlığı ve sağlamlığı, güvenliği, buna bağlıdır; ancak böylece varlığını güvencede duyumsayabilir.

İnsan sevilmeyi arzular, ya da aynı şey demek olan, acınmayı. İnsan başkalarının kendi sıkıntılarını ve acılarını duymalarını ve paylaşmalarını ister. Yol kenarındaki dilencinin yaralarını kangrenden kesilmiş uzvunu göstermesinde, gelip geçenden sadaka koparma hilesi olmaktan öte bir şey vardır. Gerçek sadaka, yaşamın maddi sıkıntılarını hafifleten yardımdan ziyade, bir acımadır. Yüzünü çevirerek acele geçip giden biri tarafından verilen sadakaya pek teşekkür etmez dilenci; o kendine acımayan ama yardım eden birinden çok kendine acıyan ama yardım etmeyen birine daha çok gönül borcu duyar, başka bakımdan birincisini yeğlese de… Sevgi acır ve ne kadar çok severse o kadar çok acır. (Miguel de Unamuno)

İnsanın temel ruhsal gereksinimleri şunlardır: Kişi görülmeye, tanınmaya, ayırt edilmeye, değerlendirilmeye, işitilmeye, sevilip okşanmaya ve cinsel yönden doyuma ulaştırılmaya gereksinim duyar. (Leo Buscaglia)

Başkalarınca sevilme ihtiyacının varlığı ve büyüklüğü aşağıdaki özdeyişte yer alan << anlayışlı olanı severiz >> tümcesini de haklı kılmaktadır.

Bilge olanı kutsarız; kıvrak zekâya hayran oluruz; kurnaz olandan, onu takdirden çok korkarız – fakat anlayışlı olanı severiz. (Güstav Radbruch)

Çünkü karşısındakini anlamak, tanımak, yukarıda bir nedenle deyimlendiği gibi, ancak onu sevmekle olanaklıdır. Öyle olunca da, bir kimse için anlaşılmış olmak, anlayanca sevilmiş olmak demektir. (Miguel de Unamuno)

Bu yüzden insan, kendini sevme duygusu içinde hemen herkesten farklı ve özgün olmayı, kendine özgü bir kimlik kazanmayı isterken, diğer yandan başkalarının sevgisi olmadan yaşayamayacağından farklı olmaktan korkar.

Farklılık onu ürkütür. Çoğu kez çeşitliliğin yaratacağı meydan okuma, haz ve heyecan insanın gözünü korkutur. Bu nedenle insanlar farklı kişilerden kaçınmaya çalışır ya da farklılığı yok edip benzeme yolunda çaba harcarlar. Bunu yaptıklarında da güvence duyarlar. (Leo Buscaglia)

Çünkü sevgi var eden, var edici bir güç olduğuna göre, başkaları tarafından sevilmek insanın yaşam kaynağı, varlık koşuludur. Seven sevilen gözünde, onun açısından, var edici yaşatıcı bir varlıktır.

Seven, her şeyin kendisiyle dirildiği, canlandığı bir varlıktır. (İbn Arabi)

Bunun içindir ki, var olma gücünü ve güvencesini arttırmak üzere biz herkeste, her şeyde sevgiyi arar, onlarca sevilmeyi isteriz, bu yolda sevdiğimiz her varlığı da kişileştiririz. Çünkü gerçek anlamda sevginin ancak kişiliği olan varlıklarda bulunabileceğinin farkındayız.

İnsan için sevilmek bu denli önemli olunca başkalarına benzemek, onlarca benzeşmek ihtiyacı, sırf beden ve psişik açıdan sağlanacak masum bir benzeşme ile doyurulamaz. Başkalarınca (toplumca) dışlanmak korkusu bireyi düşünce, duygu ve inanç bakımından da benzeşmeye ***ürür; öyle ki, daha da ileri gidip tüm yaşam biçimi bakımından birliğe ve tekliğe kadar uzanıp, sonunda bireysel farklılıkları sağlayacak, insanı insan yapacak olan biricik özellik ve yeteneğimizin, daha açık bir deyimle, özgürlüğümüzün yitirilmesi gibi tehlikeli bir boyut kazanabilir.

Ama bir şeyi öğren ve hâlâ bu kadar tavında olan kafana iyice koy: İnsan yalnızlığa karşı ilikleri donduran bir ürpertiye sahiptir. Ve bütün yalnızlık türleri içinde en korkuncu törel yalnızlıktır. Tanrıyla yaşayan ilk hermitler, en kalabalık dünyanın, ruhlar dünyasının sakinleriydi. İster bir cüzamlı ya da tutuklu, bir günahkâr ya da bir sakat olsun, insanın ilk düşüncesi şudur: Bir yazgı, ortağı bulmak. Yaşamın kendisi olan bu itkiyi doyurmak için insan bütün direncini, gücünü, tümel yaşamının enerjisini kullanır. Bu ezici özlem olmaksızın, şeytan kendine arkadaş bulabilir miydi? (Balzak)

Varlığını güvence altına almak, sevilmek için bu benzeşme ihtiyacının insanın duygu ve düşünce yaşamına kadar uzanmakla zamanımızda büyük çapta yıkıcı bir nitelik kazanması, gerçekten de bu ihtiyacın büyük bir güce sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Çağımızdaki korkunç kitle hareketlerinin temelinde özgürlükten kaçış, bireyselliğin yadsınması duygusu yatmaktadır. Kitle hareketlerine,

… ateşli bir genç Nazi’nin dediği gibi: << hür olmaktan kurtulmak için >> katılırız. (Eric Hoffer)

Özgürlüğünden kurtulan insan, artık bir kitle adamı olur. Kitle onun varlık koşuludur: ona varlığını ortaya koymak, doğrulamak olanağını verir; kitle içinde ve onun sayesinde hiçlikten kurtulmanın en yüksek ölçüsüne ulaşır. Çünkü o, aynı zamanda kitlenin sahip olduğu duygu ve düşünce yaşamına katılmakla kişiliği oluşturan en yüksek değerlerde doğruluk ve hakikat güvencesine kavuşmuştur ve böylece de yüksek bir kişilik elde etmiş olduğunu sanmaktadır. O, artık ölmezlik içinde yaşar; çünkü o, kendisine ölümsüzlük kazandıracak olan kişilik arayışında hiçbir şeyin silip süpüremediği bir bütüne bağlanmıştır. Birey kitle ile öyle bütünleşir ki, tüm doyumunu ondan alır. Ona en büyük doyumu da bütünü temsil eden yetkenin (otoritenin) beğeni ve sevgisi sağlar. Giderek, ağır biçimde cezalandırılma bile, dışlanmadan daha hafif görülür. Cezalandırmada yetke ondan elini çekmiş değildir; cezayı kabullenmesi ile suçundan arınmış olur ve böylece yeniden kitle içine karışarak eski güvenliğini elde eder.

İncil’de Kabil’in suçunu ve cezalandırılmasını anlatan bölüm, insanın en çok korktuğu şeyin cezalandırılma değil, yadsınma olduğunu gösteren klasik bir örnektir. Tanrı, Habil’in armağanlarını kabul etmiş; Kabilinkileri kabul etmemiştir. Böylece, hiçbir neden göstermeden Kabil’e, bir yetkenin onayı olmadan yaşayamayacak insana, yapılabilecek şeylerin en kötüsünü yapmıştır. Yani armağanlarını geri çevirerek onu yadsımıştır. (Erich Fromm)

Bütüne bağlanmada yadsınma kaygı ve korkusu ile belirlenmiş olan birey, tam bir fanatizmin (kesin inançlı olmanın) içine yuvarlanır. Onun için önemli olan, inancının içeriği değildir; doğrudan doğruya diğer herkesin aynı yetkeyi onaması ve ona tabi olmasıdır. Çünkü yaşam biçiminin meşruluğunu yalnızca aynı düşünce ve zihniyetteki kimselerin oluşturduğu kitlenin onayı ve onamasından aldığı için, kısmen dahi onanması ondan kendi inancının doğruluğunu alır ve onu yeniden kendi varlığının güvensizliğine iter. Bunun içindir ki, gruba körü körüne bağlı insan, aynı gruptan olmayanları düşman olarak görür. Burada sevme ve sevilme ihtiyacının nasıl diyalektik bir biçimde kendi zıddı olan nefreti doğurduğuna tanık olmaktayız.

Oysa nefret sevginin tersi bir duyguyu deyimlemekle, asla var edici, kişilik kurucu, kişilik kazandırıcı bir ilke olarak kabul edilemez.

Başkalarından nefret etmenin bedeli kendini daha az sevmektir. (Akın Alıcı)

Biçimindeki sözde tam bir hakikat payı bulunamaz. Kendini kitlenin içinde eritmiş, onun atomu olmuş bir kimsenin << kendisi >> nin varlığından söz edilemeyeceğine göre, onun az da olsa kendini sevmesinden söz edilemez. Başkalarından nefret etmenin gerçek anlamı, kendini hiç sevmemektir. Bireyselliğine bilinçlenmemiş, kendine özsaygısı olmayan bir kimsenin kendini sevmesi olanaksızdır.

Yaşamda kişiliğin kazanılması ancak özgürlükle olanaklıdır. Özgürlük de, yukarda vurgulandığı üzere, yalnızca yüksek değerlere yönelip onları gerçekleştirme çabasında kazanılabilecek bir niteliktir. Hemen burada özellikle şu noktada belirtilmelidir ki, özgürce davranmış olmaktan söz edebilmek için yalnızca bir yüksek değerin amaç edinilmiş olması yeterli olamaz, aynı zamanda bu değeri gerçekleştirmek üzere seçilen araç ve yolların da bu değere uygun düşmesi, onunla çelişmemesi zorunludur.

Belli bir ereğe varmak için her türlü aracın, aşağılık ve alçaklıkların, çirkin yöntemlerin bile geçerli olduğunu sanıyorsun. Yanılıyorsun: Amaç, ona varmak için yürüdüğün yoldadır. Bugün attığın her adım, senin yarınki yaşamındır. Hiçbir büyük ereğe kötü ve aşağılık yöntemlerle varılamaz. (Wilchelm Reich)

İnsanın ne olduğunu, belirli bir yolu seçmiş olması belirlemez; bu seçme, olsa olsa bir adımdır yalnızca, asıl belirleyici olgu, insanın seçtiği yolda nasıl yürüdüğü, bu yola göre nasıl davrandığıdır. (Biemel)

Şimdi bireyüstünde her türlü baskıyı reddedip yalnızca onun istemlerini temel alan Anarşizm’in << özgürlük >> kavramında yanıldığı anlaşılmaktadır. Özgürlük keyfince yaşamak değildir. İsteklerini doğanın güçlerinden gelen keyfine bağlamak, << olan >> a tabi olmak demektir. Bu, aynı zamanda insanın kendine yabancılaşması anlamına gelmektedir. Çünkü bilindiği üzere, insanın kendisi dediğimiz yanı hakikat, etik ve estetik gibi yüksek değerlerin kaynaklandığı, varlıklarını borçlu oldukları, tinsel (içsel, akıl ve anlam) yanıdır.

Hıristiyan ahlâkına köleler ahlâkı denilmesi düşünülecek bir konudur. Diyen kim? Anarşistler! Anarşizmdir köleler ahlâkı olan, çünkü köledir ancak anarşik özgürlüğün türküsünü çağıran. (Miguel de Unamuno)

Gerçek anlamda özgür olmayan bir kimsenin aslında kendi içinde anarşik bir durumu yaşadığından söz edilebilir. Çünkü bilindiği üzere, iç dünyamızı gerçekleştiren, dolayısıyla bizi var eden içimizdeki sevgi değeridir; o, içimizi oluşturan bütün diğer değer ve duyguları düzene sokarak bize varlık kazandırır. Anarşik tutumlar ortaya koyan bir kimse, özgür olmamakla sevgiyi tanımayan, böylece kendini yok eden bir kimse demektir.

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı