İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

Tinsel Sevgi ve Kültür

cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
31-10-2009 21:28
#1
Tinsel Sevgi ve Kültür
Buna göre, yinelensin ki, kendini var edebilmek için bir kimsenin önce kendini sevmesi gerekir. Bu sevgi derinlik bakımından sınır tanımadığı gibi, kapsam bakımından da sınır tanımaz. İşte buradan sevginin dışarı taşması, başkasına ve başkalarına yönelmesi olayı, toplum sevgisi olgusu çıkmaktadır. Bu, gerek kendine ve gerekse bir başkasına, giderek bütün insanlara yönelen sevgi, bu gücünü ahlâki bir değer olan tinsel sevgiden alır. Bu sevginin topluma ve bütün insanlığa yönelmesini açıklamak üzere, derin anlamdaki acınma ve acıma duygusuna dayanan Unamuno’ya dikkatle kulak verilmelidir:

Ve var olduğumuzu nasıl biliriz az ya da çok acı çekmeden? Acı çekmeden başka türlü nasıl kendimize döner, düşünsel bilinç ediniriz. Neşelendiğimizde kendimizi unuturuz, var olduğumuzu unuturuz; başka bir varlığa dönüşürüz, yabancı bir varlığa, kendimizin yabancısı bir varlığa, kendimizin yabancısı oluruz. Ve ancak acı ile yeniden kendi kendimiz olur, kendimize döneriz. (Miguel de Unamuno)

Çünkü her bilinç ölüm ve ıstırap bilincidir. Eğer kendi içine dönüp kendine daha derin sokulacak olursan, kendi boşluğunu, kendinin olmadığının tüm şeyleri, olmak istediğince olmadığını, kısacası, yalnızca bir hiç olduğunu keşfedeceksin. Ve kendi hiçliğine dokununca, sürekli temelini hissetmeyince, bütün kalbinle acıyacaksın kendine ve kendine karşı duyduğun hüzünlü kendi ölümsüzlüğün şöyle dursun, kendi sonsuzluğuna erişmeyince, bütün kalbinle acıyacaksın kendine ve kendine karşı duyduğun hüzünlü bir sevgiyle tutuşacaksın… Kendi Kendini manen sevmeye, kendi kendine karşı duyulan acımaya, belki bencillik denebilir; ama hiçbir şey bunun kadar karşı olamaz sıradan bencilliğe. Çünkü doğmadan önce var olmadığın gibi, ölümünden sonra da varlığının son bulacağı bilincinden doğan bu kendini sevme ya da kendine acıma, senin, bu görünüşler dünyasındaki türdeşlerinin ve kardeşlerinin, hiçlikten hiçliğe geçen şu mutsuz gölgelerin, sonsuz ve sonrasız karanlıkta bir an için parıldayan şu bilinç kıvılcımlarının hepsine acımana neden olacaktır. (Miguel de Unamuno)

Anlaşılıyor ki, birey ancak kendine dönüp kendini bulmakla ahlâki anlamda sevgiyi keşfederek yaşamakla, diğer insanlara acıyacak, onlarla birlikte yaşamayı vazgeçilmez bir yaşam ve varlık koşulu olarak benimseyecektir.

İnsanın diğer kimselerle, bir topluma olan ihtiyacı aslında, o bir insan, içsel yana sahip bir varlık olduğuna göre, tinsel bir gereksinmedir. İnsanın iç varlığında yer alan yüksek değerler, ondan gerçekleştirilmeyi, soyut olan içeriklerinin somutlaştırılmasını, yaşam ve yaşantıya dönüştürülmesini bekler. İnsan ancak bu istemlere uyduğunda yaşamı anlam kazanır, insan olduğunun bilincine varır. Böyle olunca insanın tinsel varlığını ancak kültürde ve kültür aracılığı ile gerçekleştirip geliştirebileceği, ancak bu yolla kişilik kazanabileceği kolayca çıkarılabilir. Çünkü kültür, özünde bir değer gerçekleşmesidir; o, değerler uğrunda büyük ve sürekli bir çabadır. Bu çabanın ürünü olan kültür, gerçekleşmiş değerlerin bir yığınıdır. Bu arada tinsel olanla olmayan değerler birbirinden ayrı tutulmak gerekir. Birinci türden değerler, doğrudan doğruya kültür dediğimiz yüksek ya da tinsel kültürü meydana getirir, buna karşılık tinsel olmayan aşağı değerler ise, araç ya da yarar değerleri, uygarlık denilen kültürün alt yapısını oluşturur.

Nedir ki insan, iç varlığının oluşup zenginleşmesini sağlayacak olan bu kültürü, tek başına oluşturamaz. Kültürün oluşması iki koşula bağlıdır: Zaman ve mekân. Zaman açısından bakıldığında, söz gelimi bilim alanında bir hakikate ulaşmak, sanatta ideal bir güzelliği yakalayabilmek, uzun ve yorucu bir çabayı gerektirir. Üstelik diğer her bir değer gibi ne hakikatin ne de estetik değerin sonu vardır; onların tam olarak gerçekleştirilip yansıtılması demek, onların << olması gereken >> niteliğine son verilmesi, düşünsel nitelikteki varlıklarının gerçekliğe (realiteye) dönüştürülmesi, insandan koparılması demektir. Bu da, onların yok olması sonucunu doğurur. Nitekim değerli bir tabloda güzellik değerinin o tabloda gerçekleşmekle, tıpkı şekerin çayda erimesi gibi, yok olduğu, artık başkaca bir güzellikten söz edilemeyeceği anlamına gelmez. Eğer durum böyle olsaydı, asıl zararı insan görecekti; çünkü artık, değerlerin varlığı ve sürekliliği ile oluşturduğu içsel yanı yok olacak, insan da insan olmaktan çıkacaktı. Bu yüzden Nietzche’nin aşağıdaki sözü çok anlamlıdır:

Bilginin sonunu istemektense, insanlığın sonunu isteyelim. (Stefan Zweig)

Görülüyor ki, bir dalga dahi kültürü tam ve yetkin bir biçimde meydana getirme etkinliği sonsuza uzandığından, insan ömrü göz önüne alınınca, olanaksız görünmekte, diğer insanların varlığını, kuşakların sürekliliğini gerektirmektedir. Üstelik herkes her değere açık değildir. Değerlerin kavranması, kuramsal kavramadan çok farklıdır; onlar bizden sadece anlaşılıp bilinmeyi değil, benimsenip uygulanmayı beklerler. Onlardaki << olması gereken >> düşüncesinin anlamı budur.

İşte değerlerin bu kabullenilmesi, bu benimsenilmesi, insanın sınırlı bir varlık olmasından ötürü, kapsam bakımından kısıtlıdır. Bütün değerleri algılayıp kabullenmek, birey için olanaksız denecek kadar güçtür. Psikolojide insan bilincinin darlığının en açık biçimde değerlerin kavranmasında görüldüğü saptanmıştır. Bu yüzden psikolojide vital insan, ekonomik insan, hedonist ve estetik insan gibi, insan tiplerinden söz edilir. Bu olgu bilim, sanat, moral, din gibi kültürün bütününün oluşmasının tek bir bireyin değil, pek çok bireylerin varlığına muhtaç olduğunu açıkça ortaya koymaktadır?

Kültür olayına mekân (zemin) açısından bakıldığında ise, kültürdeki, kültürün yansıttığı, değerleri oluşturan duygunun somut ve anlaşılabilir olması için, kültürü yaratan bireylerin aynı ortak bir duyguyu yansıtmasının zorunlu olduğu hemen de anlaşılır. Bu ortak duygu ise, insanların yakın birliktelikleri ile oluşturdukları belli bir toplumda meydana gelir; bu duygu aynı zamanda o toplumun kurucu öğesidir.

Kültür, bütün bir halkı bağlayan ruhtur; bir insan kalabalığı ancak ortak bir kültüre sahip olmakla bir halk olur. (Güstav Radbruch)

Toplum da bir gerçeklik parçası olmakla zamana bağlıdır; çünkü gerçeklik için, gerçek olmak için, zamana bağlı olmak ön koşuldur; gerçeklik (realite) zaman – mekân içinde ya da, psikolojik olaylarda olduğu gibi, en azından zaman içinde yer alan şeylerin bütünüdür. Bu ise, toplumun tarihi bir kimliğe sahip olduğunu; gerçeklik (realite) kazanıp somut bir biçimde var olabilmek için zaman boyutunda bir sürekliliğe muhtaç bulunduğunu gösterir. Geçmişi ile bağları kopmuş bir toplumun varlığını geliştirip yetkinleşerek, güvence altına almak bakımından noksansız bir güce sahip olduğu söylenemez. Geçmişteki kültürü oluşturan ruhun savsaklanması, hele dışlanması kültüre (değer gerçekleştirmesine) yönelik bugünkü ruhun, irade ve gücün sürekliliğine ve hızlanmasına (ivme kazanmasına), engel olur. Büyük bir sıçrayış yapmak isteyen kimse, birkaç adım geri gitmek zorundadır.

Bugün yarına, dünle beslenerek yol alır. (Akın Alıcı)

Kültürde ilerleme yıkımı değil, devralınan kültürün zenginleşmesini deyimler. (Güstav Radbruch)

<< Hocam, kültürlü olmak için ne yapmak gerekir? >> Diye sordu.

<< Üç tane üniversite bitirmek gerekir. >>

Öğrenci, üç üniversite bitirdikten sonra tekrar hocasına gitti: << Hocam, üç üniversite bitirdim, ben şimdi kültürlü oldum mu? >> Hoca << Hepsini sen bitirmeyecektin >> diye söze başladı: << Birini deden, birini baban, birini de sen bitirecektin! >>

Kültürde, onun zeminini oluşturan toplum, bugüne dek kazanılmış değerlerin, onların sağladığı kültürün, tarih içinde korunmasına sonsuza dek insanlığın hizmetine sunulmasına, böylece gelişme ve geliştirilmesine yarar.

İnsanın toplumsal yanını, Arısto’nun deyimi ile onun toplumsal bir varlık olduğunu ya da Grotıus’un açıklaması ile insanda toplumsal bir istek bulunduğunu daha bir somut biçimde deyimlemek üzere,

İnsan, bir ilişkiler yumağıdır ve onun için yalnızca bu ilişkiler önemlidir. (St. Exupery)

Derken anlatılmak istenen psikolojik bakımdan muhtaç olduğu, kişilik ve tinsel bakımdan ise gereksinme duyduğu sevme ve sevilmeyi, kısaca, sevgiyi insanın, bir var etme ilkesi ve gücü olarak, kendisi ile birlikte başkalarına da yöneltmek zorunda olduğunu dile getirmektedir.

Bu yüzden sevginin kucakladığı diğer yüksek değerlerin bir gerçekleştirilmesi olarak kültürün, toplumu oluşturan diğer bireylere de aktarılması, kişiliklerini geliştirmek, tam bir insan olmak üzere düzeylerini yükseltmek için onlara el uzatılması, onlara inilmesi (halka inme) ahlâki bir zorunluluktur. İnsan, değerleri sırf kendi benliğine almak, onları kendinde gerçekleştirip kendini yükseltmekle yetinemez; onun bir başka ödevi daha vardır: Değerlerin, başkalarının kişiliğinde de gerçekleşmesine hizmet etmek.

Böyle olunca da, bir arada yaşayan insanların, toplumun gerçekleşmesi ve var olması için birçok yönden birbiriyle ilişkiye girmeleri zorunlu görünmektedir. Bu << zorunluluk >> kavramının özünde evlilik, dostluk gibi temel insanî ilişkilerden başlayarak her türlü alış veriş ve ticarî iş ilişkisine değin insanlar arası çeşitli yaklaşımların tümünün insanca olması, insana hizmet anlamına gelmesi için sevgiye dayanması, sevginin yeşermesine bir olanak, bir fırsat olarak görülmesi gereği yatmaktadır.

Ey güzellik
Aşkta gör kendini
Aynaların övgüsünü bırak. (R. Tagore)

Derken Tagore, ilişki zorunluluğunun bu özüne, asıl anlamına işaret etmektedir. Aşağıdaki özdeyiş ve anlatılar, bunu daha da açık ve güçlü biçimde deyimlemektedir.

Hamuru kayıtsızlık içinde yoğuruyorsanız, insanların yarı açlığını gideren acı bir ekmek yoğurmuş olursunuz. (Kemal Sönmez)

Ancak insan sevgisi olan yerde meslek sevgisi vardır. (Hippokrates)

Henry Ford’un başarı sırları

- Her şeyden önce çalışanlarıma, insanlığın evrensel ilkesi olan sevgimi verdim. Onlara samimî davranıp sadakat gösterdim.
- Onlara güvenimi daima sürdürdüm.
- Alınlarının teri kurumadan hak ettikleri ücreti fazlasıyla verdim.
- Onlarla aynı sofrada yemek yedim.
- Çalışanlarımı evlatlarım gibi gözetip, onların her türlü sıkıntılarıyla içtenlikle ilgilenmeye çalıştım.
- İnsanlara iyilik yatırımında bulunarak faydalı olmaya gayret ettim.
- Yaratılış gayemin gereğini yerine getirmeye çalıştım.
- Hiçbir insanı hor görmeyip hep aziz bildim, merhametli davrandım. Çalışmaktan yılmadım. Bir adım attım, iki adım yaklaştılar.
- Bütün bunların karşılığı mı? İşte Ford Fabrikası. (Akın Alıcı)

Ancak bundan, topluma hizmetin koşulsuz bir biçimde, her ne pahasına olursa olsun, insanın değer açısından en yüksek hedefi olduğu anlamı çıkarılamaz, çıkarılmamalıdır. Nitekim bir kaza sonucu bir adada yaşam boyu tümüyle insanlardan uzak kalmış bir kimse, keza başkaları için hiçbir şey yapacak durumda olmayan hasta, sakat ve yaşlılar, kendilerine yönelik doğruluk, kendine sadakat, içtenlik gibi değerleri gerçekleştirmek, böylece içsel bir çelişki içinde bulunmaktan kaçınmakla kişilik kazanmak, onurlu bir varlık olmak olanağına sahiptirler. Sahip oldukları kişilik de yaşamlarını anlamlı kılacak, varlığa bir katkıda bulunmuş olacaklardır.

Üstelik her zaman ve her kültür çevresinde yüksek değerlere, böylece de insanlığa giden yolu bulmak için kendini toplumdan soyutlayıp yalnızlığa kaçan insanlar olmuştur. Bununla birlikte, onlar da içlerindeki sevgi değerinin baskısını duyumsamış olmakla, toplumsal yanlarını reddetmiş değillerdir. Gerçi onlar, toplum için, dışarıdan görülen, bütün hizmetlerden vazgeçmişlerdir; fakat içlerindeki görünmeyen hizmetlerden vazgeçtikleri asla söylenemez. İdealist oluşları ve yiğitlikleri ile insanlara, içimizde tinsel bir enerjinin bulunduğu yolundu iyi bir örnek vermişlerdir. Ve sırf bu da değil! Gerçekten onlar yüksek değerlere ulaştıklarında, yalıtılmış yaşamlarında bile toplumsal bir insan olarak kalmışlardır. Çünkü onların ruhları insan çehresini taşıyan her varlıkla bağlılığını korumuştur. İnsanların bütün kaygı ve mücadelelerini, bütün acı ve dertlerini bir bakıma kendi içlerine almışlardır. Aslında,

Böylece bu insanlar, sırf kendi hayatlarını değil, bilakis birbirine bağlı insanların hayatını, ruhlarının derinliğinde beraberce yaşıyorlar ve bu hayatı böyle bir beraberlik içinde, kalplerinin mihrabında Allah’a fedaya, yüce Allah’a hamdı senaya, günahlardan arınmaya, tövbe ve istiğfara (Tanrıdan af dileme) adıyorlardı. (O. Münir Çağıl)

Buradan anlaşılıyor ki,

Kültürel yaratmanın esas kaynağı kişiliktir ve yalnızlık hakkı, kuşkusuz şimdiye dek hiçbir anayasa metninde yer almamış olan, insanın temel bir hakkıdır. (Güstav Radbruch)

Özdeyişinde bir yandan kültürü oluşturan değerler bireysel vicdanlarda, kişiliklerde gerçekleşeceğinden, kişinin düşünce ve duygularında toplumun etki ve baskısından uzak kalmakla ancak, özgün yapıtlar ortaya koyabileceği vurgulanırken, diğer yandan bu yalnızlığın toplumdan tümüyle kopma anlamına gelmeyeceği, bu nedenle de yalnızlığı temel bir hak olarak görüp ona saygı duyulmasının gereği anlatılmak istenmektedir.

Kültürü oluşturma olanağını içeren bu yalnızlığın, özünde insana hizmet zihniyetinden uzaklaşmamakla kazanacağı yüksek ahlâki değer ve hukuken meşruluğu düşüncesi, aslında, kültürde onun yaratıcısı ile birlikte yönelip seslendiği varlıkların insan olduğunu, insan olması gerektiğini anlatır. Gerçekten, kişisel bir aklı aydınlatmayan bir bilimin, hiçbir hayranı olmayan bir sanatın, kısacası sevgi ile kişisel bir varlığı hedef alıp onda da, değerlerin en kapsamlısı olan bu sevginin uyanmasına yaramayan, kişiliğinin gelişmesine ve tamamlanmasına destek olmayan bir kültürün ne anlamı olabilir?

Kültürün ölçüldüğü ölçüt, sadece onun ne iş başardığı değil, aynı zamanda içinde insanca olan neyin oluştuğu sorusudur. (Güstav Radbruch)

Burada kullanılan << insanca >> sözcüğü de insandaki, insanı insan yapan yüksek değerler ve onların taşıyıcısı olan içsel yanımızı, derin akıl ve duyguyu deyimler. Bu nedenle, kültürün ruhu, ruhun (tin’in) kültürüdür. Tinden kaynaklanmayan, insanda sadece bedensel ve ruhsal (psikolojik haz, seksüel arzular gibi) istekleri uyandıran, bu yolda bir yaşamı öngören sözüm ona yapıtlar ne onu meydana getirenin ne de yöneldiği insanların insanca varlık ve gelişimine bir katkı niteliği taşımayacak, bu yüzden de onları asla mutlu etmeyecektir. Çünkü insanın insanca kaygı ve sorunları maddi ve psikolojik türden değildir; bu nedenle de insan ve toplum sevgisinden uzak bu gibi nesnelerle sevgiye dayalı ahlâki bir ödevin yerine getirilmesi söz konusu olamaz.

Ama Freud’un varsayımları, ne kadar parlak olurlarsa olsunlar, insanın tutkulu çabalarının büyük bir bölümünün içgüdülerin kuvveti ile açıklanamayacağı gerçeğini inkâr ettikleri için, ikna edici değildirler. İnsanın açlığını, susuzluğunu ve cinsel ihtiyacını gidermek için gösterdiği çabalar amacına tam olarak ulaşmış olsa bile, << insanoğlu >> yine de tatmin olmuş değildir. Hayvanlardakinin tersine, insanın en zorlu problemleri bu durumda çözülecek yerde, yeni başlamaktadır. (Erich Fromm)

Gerçek kültürün insan ve toplumu varlığı ve gelişmesi için çok büyük önem taşıdığı böylece anlaşılmakla birlikte unutulmamalıdır ki, kültürü kültür yapan onun yansıttığı, yansıtmak durumunda olduğu yüksek değerlerdir. Kültürde asıl önemli olan salt kaba ve acımasız gerçeklik (realite) değil değerin kendisi ve dolayısıyla insandır. Bu bakımdan kültürün aslî öğesi olan sevgi tek bir bireyle olmadığı gibi toplum gerçeği ile de sınırlı kalamaz, yalnızca bir toplum içinde eriyip gidemez; böyle bir şey onun değer niteliğine aykırıdır? Hiçbir << olması gereken >>, hiçbir değer, bir << olan >> a dönüşemez, bir << olan >> da, bir gerçeklikte tükenip yok olamaz. Bu yüzden sevgi, tüm insanlara yönelik bir kardeşlik sevgisidir.

Kardeşlik sevgisi tüm insanları sevmektir. (Erich Fromm)

İçinde sevgi barınan için bütün dünya tek bir ailedir. (Gautama Budaha)

Bütün kâinat birbirine sevgi ile bağlanmış
Sevgini vermesini öğren, çünkü gönlün anlasın ki,
Hepsine yer varmış,
Sevgisiz insandan, dünya, unutma ki, korkarmış. (Mevlâna)

İnsan ilişkilerinin yüzeysel niteliğini birçok kişiyi, derin ve şiddetli duyguları ancak tek bir insana duyulan sevgide bulabileceğini umut etmeye ***ürmüştür. Oysa tek bir insana karşı duyulan sevgi ile insanlığa karşı duyulan sevgi bölünmez bir bütündür. (Erich Fromm)

Gerçekte sevgi kavramı iki boyutludur. Birincisi Platon’un tanımladığı << eros >>, ikincisi ise Paulus’un << caritas >> dediği boyuttur. (Johannes Hessen)

Platon’un << eros >> unu kısaca << değer iradesi >>, değerleri kendi benliğinde gerçekleştirme iradesi olarak tanımlayabiliriz. İnsan bu yolla kendi gelişme ve yetkinleşmesini sağlar. Oysa << caritas >> insanın yetkinleşmesinin bir olanağı olmakla birlikte, daha çok onun toplumsal yanı ile ilgilidir. İnsan bir toplumun olduğu gibi, üstelik bütün bir insanlığın üyesidir; insanlığın dışında bir yaşam onun için düşünülemez. Öyleyse insan, değerleri sırf kendi benliğine almak, onları kendinde gerçekleştirip sırf kendini yükseltmekle yetinemez; onun bir başka ödevi daha vardır: Değerlerin başkalarının kişiliğinde de gerçekleşmesine yardım etmek.

Değerinden ötürü kıvanç duymak istersen, dünyaya değer kazandırmalısın. (Goethe)

İşte bu, dünyaya dönüş, kendini diğer insanlara adama, dünyaya değer kazandırma, başkalarına hizmet iradesine, << caritas >> denilmektedir. Şu halde kültür bütün insanlar içindir; o, tüm insanlığa bir hizmettir. Kültür aracılığı ile insanlık, varlık ve yaşamını kaostan kurtarıp kozmosa dönüştürür. Her kültürel yapıt, her kültür olayı, insanların tinsel yanlarındaki genel ve soyut değerin bir içerik kazanması, bu insanların ruhlarının, iç dünyalarının bir zenginleşmesi demektir.

Ulusal bir kültür de evrensellik niteliğini taşır, evrensel olmak durumundadır. Çünkü sırf kültür olmakla, o da insanlığın ortak aynı yüksek değerlerinden pay alır, almak zorundadır. Kendi toplum ve çevresinin özgün duygu ve düşünce biçimini yansıtabilen ulusal yapıtların kendini dünyaya kabul ettirebilmesi, donmuş kalıplardan kurtulabilmesi, bir taklit ve bir yineleme niteliğini taşımaması ancak böylece olanaklıdır.

Ulus kendi özgünlüğünde bir halktır. Bu özgünlük onun kültüründe ortaya çıkar. Buna göre ulus aslında, kültür ulusudur. (Güstav Radbruch)

Bir halk, ulusal özellik elde etmeye çalışmakla değil, kendini unuturcasına genel geçerliliği olan ödevlere adamakla ulus olur. (Güstav Radbruch)

Ulusal özgünlüğü deyimleme çabası sadece, etkisi ulusal sınırlarda sona eren sıkıcı ve dar bir ülke sanatına; sınırların ötesinde kimseyi inandıramayan, yalnızca sınırlı ve ön yargılı bir bilime gotürür. Ulusal varlığın büyük ve dünya çapında etki yapan yapıtları ise ancak, bütün ulusal hedeflerin ötesinde yatan nesnel hedeflerine bilinçli bir yaratmadan çıkar. (Güstav Radbruch)

Ulus bilinci her zaman, ulus kendinin uluslar üstü bir idenin hizmetine çağırıldığına inandığında en büyük ölçüde güçlü olmuştur. Bu, ulus bilincinin yapısıdır: Bir halkın, bir insanlık değerinin önde gelen taşıyıcısı olmak, << insanlığın bir halkı >> olmak bilinci. (Güstav Radbruch)

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı