İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

Mutluluk ve Kişilik

cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
31-10-2009 21:33
#1
Mutluluk ve Kişilik
Mutluluk insanın kişiliğine, daha doğrusu kişilik kazanmasına bağlıdır;

Mutluluk erdemin ödülü değil, kendisidir erdemin. (Spinoza)

sözünde bu parçalanmaz birlik ve bağlılık açıkça dile getirilmiştir. Hazzı, yaşamdan bedensel (hedonist) anlamda haz almayı mutluluğun kaynağı olarak kabul eden Epıcure dahi,

Doğru, dürüst ve uslu olmadan mutlu yaşanamaz; ama doğru, dürüst ve uslu olmak için mutlu olmak gerekir. (Şerif Oktürk)

Demekle mutluluğun yüksek ahlâki değerlerle, dolayısıyla insan kişiliği ile olan derin ilişkisini görmeden edememiştir.

Kabul gören bir tanıma göre mutluluk, << gerçekleşmesi anlamlı etkinlik ve etkileşimle ulaşılabilecek ideal olan yetkin bir doyum durumu, arzu ve isteklerin tümüyle giderilmesidir. >> (Heinrıch Schmidt)

Bu tanım, her şeyden önce, mutluluğun insan için bir ideal olduğunu dile getirmektedir. Gerçekten de insanın yaşamdan beklediği, mutsuzluktan kaçıp mutluluğa ermektir; onun hedefi mutluluktur. Bu ideale erişmek için de insanın eyleme geçmesi zorunlu görünmektedir; o, insana hazır bir biçimde verilmiş değildir. Gerçi, yine tanımından anlaşıldığı üzere, mutluluk tam bir doyum durumu, bir hoşnutluk ve haz durumudur; nitekim.

Aslında ne yapıyor, ne ediyorsak hepsi acı çekmemek ve korkuya uğramamak içindir. Bu duruma bir kere eriştik mi ruhumuzdaki bütün fırtınalar diner; çünkü canlı varlık artık ne kendinde eksik olanı, ne de beden ve ruhun rahatını tam bir hale getirecek başka bir şeyi aramak zorundadır. Bu sebeple şunu iddia ederim ki, haz mutlu bir hayatın başı ve sonudur. (Epikür)

Yaşamına hâkim olmayan sen de tutar, zevki hep ileriye atarsın! Ömür beklemekle geçip gider, çoğumuz da hayatında hiç vakit bulamadan ölüp gider. (Epikür)

Nedir ki, böyle bir hazza erme ne doğuştan getirdiğimiz ne de dış koşulların rastlantısal etkisiyle içimizde oluşabilecek bir ruh durumudur;

Mutluluk, karşımıza çıkmasını beklemekle değil, karşısına çıkmayı bilmekle elde edilir. (J. Webster)

Yaşam bir serüvendir, hazır bir reçete değil. (Bernard Shaw)

İnsanın doğuştan getirdiği ve sahip olduğu yalnızca eylem ve etkinliğidir. Eylemde bulunmak, insanın bedensel ve ruhsal nitelikte bir özelliğidir. Koşullar zorlamadıkça ya da kendisi istemedikçe onun bir yerde uzun süre hareketsiz kalması düşünülemez; kımıldamaksızın durduğunda bile zihni ile düşünsel ve düşsel eylemlerde bulunması kaçınılmaz bir zorunluluktur; var olmanın bilincine de ancak böylece ulaşır, eylem olmadan var olduğuna bilinçlenmek olanaksızdır. Bu yüzdendir ki,

Ruh zevkini fiilde (eylemde) bulur. (Shelley)

Her varlık varlığını koruma yolunda, doğal bir gücün etkisi altındadır. Böylece tüm canlıların eylemlerinin özü ve temel amacı varlığını korumak ve geliştirmektir. Bunun için de, yaşama ters düşen ve onu zorlaştıran güçlerin yenilmesi, alt edilmesi gerekmektedir. Buna yönelik çaba ise, yaşama düşman bu güçlere karşı koymayı sağlayacak bir biçimde tamamlanma, gelişme ve yetkinleşme etkinliği olarak görünür. Tüm canlı varlıklar, içlerinde bir gelişme ve tamamlanma dürtüsüne sahiptir. Tohumda ve embriyonda, bu dürtü açıkça görülmektedir. Onlar biyolojik bakımdan doğal olan bu dürtü ve ihtiyaca uymakla gelişip büyürler. Bu durum insanların bedensel yanı için de geçerlidir.

Nedir ki, insanın bedensel yanı böylece kendiliğinden tamamlanma yoluna girerken, onun tinsel yanı böyle bir etkiden yoksundur; burada iradî güçlerin devreye girmesi gerekir. İnsan var olabilmek ve bunu sürdürebilmek için niteliğini bütün güçleriyle gerçekleştirmek ve böylece bir insan olmak durumundadır; varlığının kıvancına ancak böylece erişebilir. Buna göre, insanın eylemlerinin asıl ve son hedefinin tam bir insan olmak, adam olmak olduğunu söyleyebiliriz.

Nitekim yaşamımızda durgunlukla içimize daldığımız anlarda içimizden << insan olmaya çalış! >> diye yükselen bir ses duyarız; bu, bizi var olmaya çağıran yaratılışımızın sesidir. İnsan, insan olarak niteliğini gerçekleştirmekle ancak, kendi kendisi olarak varlık kazanacaktır; bizi var eden sevginin sesi budur.

Ölüp Tanrı katına çıktığımız ve Yaratıcımızla karşılaştığımız zaman Yaratıcımız bize neden bir Mesih olmadın diye sormayacaktır. Filan şeyin çaresini neden bulmadın diye sormayacaktır. O kutsal anda, bize sorulacak tek soru, neden kendin olmadın, olacaktır. (Wiesel)

O halde, insanın insan olmak üzere tamamlanıp yetkinleşmesi için onun tinsel yanının varlığa kavuşmasının gerekçesi açıktır. İnsan, yaşamda bu yanını açığa çıkarmak, onun varlığını ortaya koymak, onu geliştirmek durumundadır. Bunun için de tinsel yanımızda varlığa kavuşan, varlıkla bağlantılarını orada bulan hakikat, etik, estetik gibi yüksek değerlerin gerçekleştirilmesi zorunludur. Tinsel yanımızın açılıp gelişmesi, yetkin bir varlık kimliğine kavuşması ancak, bu değerleri içten kabullenip, onları gerçekleştirmemize bağlıdır. İnsan ne denli değerlere açılır, içini onlarla doldurursa, o denli insan olacak, kişilik kazanacaktır. Asıl anlamda kişilik, bireyde değerlerin gerçekleşmesini, doğal yaratılıştaki bireyin tinsel değerlerle doldurulmuş olmasını deyimler.

Daha yakından bakıldığında, kişiliği oluşturanın, temelde sevgi olduğu hemen de görülür; çünkü bilindiği üzere değerler hiyerarşisinde üstte, yücelik değerinden hemen sonra, ahlâki değerler yer alır. Bunların içinde de tepede bulunup onları kucaklamakla uyuma getiren, böylece var eden, sevgi değeri bulunur. Kişilik, ancak sevgi ile kurulabilir; sevgiyi yaşamayan bir varlığın kişiliğinden söz edilemez; çünkü sevmeyenin sorumluluk duygusu da yoktur.

Şimdi, bu açıklamalardan, kişilik ile mutluluk arasındaki sıkı bağ açıkça görülmektedir. Yinelensin ki, tüm canlılarda varlığın korunması, tamamlanma yolundaki ihtiyaçların giderilmesine bağlıdır; canlı varlık, ancak böylece yetkin bir varlık olarak kendini koruyabilir. Yetkinlik ise, yukarda yapılmış olan mutluluk tanımındaki, ihtiyaçların giderilmiş, doyuma ulaşılmış olması durumunu deyimlemektedir. İşte böylece insanda yetkinleşme, kişiliğin kazanılması anlamına geldiğine göre, kişilikle mutluluk, daha doğrusu sevgi ile mutluluk arasındaki doğrudan bağın gerçekliği konusunda hiçbir kuşku kalmamaktadır.

İnsan yalnızca sevgi ile içten geliştiğinde, zenginleştiğinde, tamamlanmaya yüz tuttuğunda kendini derin bir biçimde mutlu olarak duyumsar. O, var olmanın gözle görülmeyen asıl nedenini oluşturan sevgiye sırt çevirdiğinde, ondan uzaklaştığında, yaratılışına ters düşmüş olmanın sancılı bilincini yaşar, mutsuzluğun karanlığına gömülür, yaşamının anlamını yitirir.

Var oluşunu anlamlı kılmak, insan olmak demektir. (Erich Fromm)

Ve anlam da ancak değerlerle olur: Bir şeyin anlamı var demek, onun bir değerle ilişkisi var, bir değere hizmet ediyor demektir. Öyleyse, değerleri, nedeniyle sevgiyi gerçekleştirirsek aynı zamanda mutluluğumuzu da kazanmış ve arttırmış oluruz. Çünkü mutluluk değerlere sahip olmaya, böylece iyi ve erdemli olmaya bağlıdır. Bir değeri algılar ve dahası, onu gerçekleştirirsek mutlu oluruz. Bu nedenle ruhunun değer açısından zenginliği ne denli büyük olursa, mutluluğun da o denli büyük olur.

Şu halde gerçekten mutlu olmak istersen, gerçekten iyi olmalısın. Mutluluğunun asıl kaynağı senin ahlâki değerindir. (Johannes Hessen)

Geçmişteki büyük düşünürlere bir bakış da yukarda söylenenleri doğrulamaktadır. Bu gibi kimselerin yaşam görüşlerinin özüne inersek görürüz ki, onlar insanın en yüksek hedefini, bizim << insan olmak >> dediğimiz şey diye kabul etmişlerdir. Nitekim Yunanlılar insan için << en yüksek iyi >> yi evdemonya’da (mutlulukta) görmüşlerdir. Gerçi onların en yüksek hedef olarak evdemonya’yı göstermiş olmaları, burada savunulan görüşle bağdaşmaz gibidir. Özellikle Arıstıpp ve Epıkür’ün haz felsefesinde (Hedonizm’de) bu uyumsuzluk daha kesin gibi görünür. Arıstıpp’e göre, yaşamın son amacı, yetkinlik değil de haz’dır. Ancak, İlk Çağın en büyük filozofları olan Sokrat – Platon – Aristo açıkça insanın yetkinliğini esas almışlar, mutluluğun, hazır, her zaman ahlâki yaşamın ancak bir yan ürünü olduğunu söylemişlerdir.

Üstelik haz felsefesini savunanlar dahi gizliden gizliye, mutluluğu sağlayanın yüksek değerler olduğunu, gerçek mutluluğun ruhun sarsılmazlığından, ruh sağlamlığından, haz ve acının aşılmasından, özgürlükten ibaret olduğunu kabul etmişlerdir. (Nicolai Hartmann)

Epıkür’ün << Menoikeus’a Mektup >> nda şunları okuyoruz:

… öyle rastgele her çeşit hazza atılmamalıyız, aksine, kendilerinden aynı derecede büyük sıkıntı gelmesi tehlikesi olanlarla karşılaşırsak onlardan kaçınmalıyız. Eğer aynı zamanda katlandığımız acının sonucu daha üstün bir haz olursa, o zaman birçok acıları hazlardan daha üstün tutarız. Böylece her haz, kendi tabiatı gereğince bir iyi’dir, ama her haz erişilmesine uğraşmaya değmez; nasıl ki, bunun aksine olarak, her acı bir kötüdür, ama bunun için mutlaka kaçınılması gerekmez. (Epikür)

Görülüyor ki, EPIKUR hazlar, mutluluklar ve acılar arasında bir ayrım yapmaktadır. Bütün haz ve acılar aynı değerde değildir. Fakat böyle olunca yaşamda asıl hedef haz ve mutluluk değil, onu gerçek anlamda sağlayacak olan, onlardaki başka bir şey (başka bir özellik) olmaktadır. Öyleyse mutluluk, yetkinliğe yönelik çabanın zorunlu bir meyvesidir ve evdemonya’dan söz ettiklerinde, haz felsefesi için dahi, geçerli olan, haz anlamında mutluluk değil, gerçek ve derin mutluluktur ki, bunu sağlayan da irade ve eylemin yetkinliğe, erdeme yönelik olmasıdır.

Hıristiyanlığın etkisinde kalan Orta Çağ boyunca etikte egemen bulunan << yetkinlik >> düşüncesi, Yeni Çağda insanın hedefi olarak açık ve kesin bir biçimde ortaya çıkar. Örneğin LEIBNITZ’de bunu görmekteyiz; onun etiği Prefektionizm adını taşır. KANT ve FICHTE de ahlâken yetkin kişiliği varlığın en yüksek değeri olarak gördüklerinde aynı düşünceyi yansıtmışlardır. Düşünce yaşamında daha çok estetik üzerinde durmuş olup, bu arada az da olsa etiğe yer veren GOETHE dahi bu görüşün temsilcisi olarak kabul edilir. Onun Faust trajedyasında, Faust ile bilimde, mutlulukta ve yazgıda salt yetkinliği arayan bir insan tipini canlandırmaya, böyle bir insan anlayışını dile getirmeye çalıştığı açıkça ve ısrarla belirtilir. (O. Münir Çağıl)

Bu arada, bugün dahi beğenilen ve saygınlığını koruyan NIETZSCHE’yi anımsatmak yerinde olur. O da,

Ben size üstün insanı öğretiyorum. İnsan alt edilmesi gereken bir şeydir. Onu altetmek için ne yaptınız. (F. Nietzsche)

Derken, yetkinlik düşüncesine büyük önem verdiğini açıkça belirtmektedir.

Bu düşünürlerin gözünde yetkinlik ve erdem, sadece kuramsal bir yaşam anlayışı biçiminde değil, üstelik onların en derin yaşam arzu ve iradeleri olarak da görünmektedir. Onlar bir iç huzursuzluğu, kendileriyle derin bir hoşnutsuzluk duygusu ile dolup taşmışlardır. Hepsi daha büyük, daha derin ve zengin, daha iyi olmak isterler. Yüksek insanlıklara, insanlığın yüksekliklerine ulaşmak başlıca hedefleridir. Bütün çabaları tam insanlığa, kendi niteliklerinin tamamlanması ve gerçekleştirilmesine yöneliktir. Bu hedefi gözden kaçırdıklarında, yükseklere ulaştıracak yolu terk ettiklerinde, bu durum onlar için en derin bir mutsuzluk olur.

İşte bütün bu açıklamalar, baştan beri belirtilmeye çalışılan insanın en yüksek hedefinin yetkin bir varlık olma, insan idesinin gerçekleştirilmesi olduğunu, kişiliğin tamamlanmasının insan çabasının en derin anlamını oluşturduğunu, mutluluğun buna bağlı olduğunu doğrulamaktadır. (Vecdi Aral)

Buna göre, yaşamımızın mutluluğu için kesinlikle en başta gelen, en önemli şey bizim ne olduğumuzdur, kişiliktir. – Kişiliğin kalıcı ve bütün koşullar altında etkili olmasından bile çıkıyor bu. (Schopenhauer)

Mutluluk, kendi ocağımızda yetişir, başkalarının bahçesinde değil. (Douglas Ferrold)

Özgürlüğün insana mutluluk sağlaması da, onun insan kişiliği ile insanın yetkinliği ile olan, doğrudan bağlantısından gelir.

İnsanın eylem ve davranışlarının bir özgürlük, insana özgü bir özellik niteliğini kazanabilmesi için doğal zorunlulukların üstüne çıkmayı, onları aşmayı hedef alması ve bireye seçme olanağını vermesi gerekir. Bunu sağlayabilecek olan da, yalnızca yüksek değerlerdir; sadece onlar bir eylem ve davranış serbestliğini, yaşam karşısında, yaşamdaki olaylara karşı bir tutum alma, yaşamı insanca bir kimliğe kavuşturma fırsatını verir.

Bunun nedenini, burada bir kez daha belirtmekte büyük bir yarar vardır. Çünkü zamanımız insanı, onu nerede, nasıl bulacağını bilmediğinden, bu konudaki kültürden, gerçek kültürden, kültürün ruhundan çok uzakta kalmış ve kimilerinde, kendi sapık ideolojileri dolayısıyla, biraz da kasten bırakılmış olduğundan, günlük yaşamının her anında özgürlük çığlıkları atmakta, özgürlük özlemini her an, her fırsatta dile getirmektedir.

Bugünün insanı özgürlüğünü dış koşullarda aramakta, bunun sonucu olarak da onu, çok şeye sahip olmakta, eğlenceli bir yaşamın vereceği zevk ve hoşnutlukla dengeli bir ruhsal yaşama kavuşmakta, her türlü acıdan ve acıları paylaşmaktan kaçmakta bulacağını sanmaktadır. Oysa bizi özgürleştirecek, böylece mutlu kılacak, bu haykırışları susturacak olan, asla beden ve ruhtan gelen, bedensel ve ruhsal ihtiyaçların giderilmesi değildir. Bu ihtiyaçların giderilmesi uğrunda gösterilen çabanın ürünü olarak ortaya çıkan (vital gücü temsil eden spor, maddî gücü belirleyen para ve diğer ekonomik değerler, ruhun aşağılanmasından başka bir sonuç vermeyen, bedensel hazzı göklere çıkarıp seksüel yaşamı konu edinen sözüm ona sanat gibi) beden kültürü özgürlükle ilgili değildir. Bu kültürün, ne onu meydana getirme çabası açısından ne de ondan yararlanan kimsede yaratacağı haz ve hoşlanma duygusu bakımından insanı mutlu kıldığı ve kılacağı söylenemez; çünkü onun sağlayacağı haz ve hoşlanma ruhumuzun derinliklerine, derin duygusal yaşamımıza inmediğinden kalıcı bir iz bırakmaz. Yüzeysel haz ve hoşlanma duyguları, su üzerine yazılmış yazı gibi, anlık yaşantı ve görünümlerdir. Onların yetkinleşmemizde, böylece gerçek doyuma ve mutluluğa ulaşmamızda hiçbir yararı yoktur. Tam tersine, bunların amaç edinilmesi, yaratacağı tutku ve bağımlılıkla insandan özgürlüğü alır, sonunda bir iç boşluğuna ve derin bir mutsuzluğa neden olur.

Mutluluk, maddî sevinçlerden oluşsaydı, çayıra kavuşan öküzleri mutlu saymamız gerekirdi. (Heraklites)

Bize asıl özgürlüğü sağlayanın yalnızca yüksek değerler olduğu söylenir ve böyle bir savda bulunulurken, onların << olan >> ı değil, << olması gereken >> i deyimlemesidir. Yukarıda bir bağlamda belirtilmiş olmaktan dolayı bilindiği gibi, beden ve ruhsal yanımızdan gelen ihtiyaçlar, doğanın bir ürünü olmakla bizden farklı, doğal bir gücü, doğal bir zorunluluğu içerirler; onlar << olması gereken >> değil, bizim dışımızda kendiliğinden meydana gelen bir << olan >> dır. Özgürce davranabilmek için bu güçlerden uzaklaşmak, onların gösterdiği yönde bir tutum almamak gerekir.

Öyleyse özgürlük kavramında << olması gereken >> düşüncesini, değerlerden kaynaklanan yasa ve norm kavramını esas almak kaçınılmaz bir koşuldur; özgürlük kavramı, yasa ve norm kavramını esas almak kaçınılmaz bir koşuldur; özgürlük kavramı, yasa ve norm kavramı ile birlikte düşünülmelidir.

İnsan törel bilince (vicdana) sahip tek yaratıktır. Törel bilinci onu geriye, kendisine çağıran sestir. Bu ses onun kendi kendisi olması için ne yapması gerektiğini bilmesine izin verir. (Erich Fromm)

Diyen Fromm da, açıkça olmasa bile, özgürlük konusunda değerlerin önemine işaret etmektedir. Çünkü vicdan geniş anlamda alındığında yüksek değerlerin algılama organıdır ve değerler de, bilindiği gibi, insanın kendisinde, tinsel yanında bir varlığa sahiptir. Bu nedenle de insan onlara uymakla asıl kendine uymuş olur ve özgürlüğün anlamı da budur. Sırf sözcük anlamına bakarak özgürlük kavramından her türlü nesnel norm ve yükümlülük öğelerini ayıklamak doğru görülemez.

İnsan, fani anların veyahut mekân – zaman halinde oluşan maddenin içinde ve onunla iç içe olarak, kendi çıplak hürriyetiyle baş başa ve yapayalnız değildir. Eğer, meselâ, Sartre’nin iddia ettiği gibi, bu böyle ise, o vakit insan da, sağı solu belli olmayan, hangi hedefleri seçip bu hedeflerde hangi değerleri ve ideleri gerçekleştireceği, ne tarafa, hangi canibe veyahut bugünkü insana bakarak diyebiliriz ki, hangi cehenneme doğru yöneleceği, nerelere doğru hamleler yapacağı, ilerde ne ve kim olacağı, kaç kılığa gireceği belli olmayan, Tanrılaşmak hırsı ile yanıp tutuşan, hem kendisi hem kozmos için tehlikeli bir << yaratık >> demektir.

Değerler insanı sadece doğal güçlerin oyunundan kurtarmakla kalmaz, özgürlük konusunda ona sonsuz seçim olanakları da sunar. Çünkü değerler kapsam bakımından çok geniştir; onlar hemen hemen içi boş bir takım ölçülerden ibarettir. Onların içeriğini uygulandıkları yaşam olaylarının sonsuz çeşitliliği belirler. Bu yüzden somut yaşam durumlarında neyin, hangi davranışın değere uygun bulunduğuna o yaşam durumu ile karşı karşıya gelen, o durumu yaşayan bireyin özgür kararı belirler. Değerlerin soyutluğunun kapsam bakımından bu genişliği yanında bir de derinlik boyutu vardır. Onların gerçekleştirilmelerinde bu açıdan da bir sınır söz konusu olamaz.

Daha iyi olmaya artık cehdetmediğimiz andan itibaren iyi olmaktan çıkarız. (Cromwel)

GOETHE de değerlerin derinlik boyutunun sınırsızlığını hakikat değeri bakımından şöyle dile getirir:

Bir sorun’un çözümü her zaman ortaya yeni bir sorun çıkarır. (O. Münir Çağıl)

Değerlerin sahip olduğu derinlik boyutunu iyilik ve hakikat değerinin dışında estetik ve dinî değerlerde de görmek olanaklıdır. Büyük sanatkârların ruhlarındaki sınırları aşma eğilimi ancak, estetik değerin sonsuzluğu, her zaman güzelin daha da güzeli bulunabileceği düşüncesi ile açıklanabilir. Gerçi Tanrısal değerlerde, bireyin bir değer gerçekleştirmesi söz konusu değildir; Tanrısal olan kendiliğinden bir gerçektir, bir değer gerçekliğidir (ens realissimum et summum bonum); bu yüzden de bir değer gerçekleştirmesi eylemi söz konusu olamayacağından, onun özgürlüğünden de söz edilemeyecektir. Fakat tanrısal değerler de bir hakikati temsil ettiğinden, bunlara ulaşmak yolundaki çaba da bir özgürlüğü gerektirir. Çünkü hakikatin yolu özgürlükten geçer, özgürlük hakikatin niteliğinde vardır.

Ve hakikat sizleri özgür kılacaktır. (Heinrich Schmidt)

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı