İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

Mutluluk ve Duygusal Yaşam

cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
31-10-2009 21:36
#1
Mutluluk ve Duygusal Yaşam
Son bir çözümlemede mutluluk duygusal bir yaşam olarak görünmektedir.

Mutluluk yaşanan ve duyulan bir şeydir, düşünülen ya da tanımlanan bir şey değil. (Miguel de Unamuno)

Çünkü mutluluk, baştan beri vurgulandığı gibi, yüksek değerlerle ilgilidir ve bunlar da ancak duygu ile (duygu esas ve temel olmak üzere akıl ve duygunun işbirliği ile) kavranabilir; değerlerin kavranması olayı kuramsal (teorik) bir kavramadan çok bir benimseme, bir özümseme olayıdır. İşte bu olay mutlu bir yaşamda duygunun ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Son zamanlarda duyguya (duygulu olmaya) karşı bir takım itirazların yapıldığını duymuşsunuzdur; fakat size şunu söyleyeyim ki, daha az duygulu olmak şöyle dursun, tam tersine daha fazla duygulu olmak zorundayız. Bir insanı ötekinden, bir hayvanı başka bir hayvandan daha üstün kılan şey, hiç şüphe yok ki, birinin daha duygulu ötekinin ise daha duygusuz olması ile ilgilidir. Sünger olsaydık, belki de duygulu olmayabilirdik; bir kürek darbesi ile her an ikiye bölünebilecek bir solucan olsaydık, belki de bu derece duygulu olmak bizim için zararlı olabilirdi. Fakat insanî yaratıklar olarak duygu bizler için iyi bir şeydir; iyi olmakla da kalmaz, ancak duygulu olduğumuz sürece insan olmaya hak kazanırız ve hiç şüphe yok ki, şerefimiz insanlığa karşı duyduğumuz büyük sevgi ile orantılıdır. (John Ruskin)

Bu itirazlardan en keskin, en köklü olanı insanı yalnızca bir doğa varlığı, doğal bir varlık olarak gören ve böylece insanın tinsel yanını yadsıyan ya da en azından onun bağımsızlığını reddeden, bu yolda hiçbir özelliğe ve kendine özgü düzenliliğe sahip bulunmadığını söyleyen Naturalizm’dir. Ona göre insan, doğanın bir uzantısı olarak sadece fizik ve biyolojik bir boyuta sahiptir. Tüm varlık zaman – mekân boyutunda algılanan gerçeklikten (realiteden) ibarettir, gerçek dışı bir varlıktan söz etmenin anlamı yoktur. Böyle olunca da, yaşamda insanın bütün eylem, etkinlik ve ilişkileri yalnızca gerçekçi bir tutumla düzenlenmelidir; insan davranışlarının kurallarını fizik varlığının uzantısı olan biyolojik yapısından çıkarmalıdır.

Oysa sağlam bir görüş ve düşünceyle, yukarda temellendirildiği gibi, insanı insan olarak görmek ancak insanın tinsel yanının ve bu yanını büyük ölçüde büyük ölçüde oluşturan duygunun varlığını kabul etmekle olanaklıdır. Çünkü onu hayvandan ayıracak tek boyut budur.

… Yaşam kesinlikle fiziksel bedenimiz değildir, çünkü bedenimizden yirmi kilo kaybedebilir ve yine de biz, biz olarak kalabiliriz. (Leo Buscaglia)

Bu nedenle varlığın ve yaşamın herkesin kolayca kabulleneceği elle tutulur, gözle görülür yanını anlayış ve davranışlarında öne çıkarmakla insanlar arasında ün kazanmayı ve bunun da ötesinde maddî nimetler peşinde koşup onları elde ederek herkes üzerinde etkili bir güç sahibi olmayı amaçlayan gerçekçiler, kendilerine bu adın takılmasından duyacakları övünçte hiç de haklı değillerdir. Çünkü varlığa ve yaşama bu tek yanlı bakışla bizzat kendileri gerçekçiliğe ters düşmüşlerdir. Aslında gerçekçi olmaktan duyulan övünç temelden yoksun olmakla hasta bir ruhun sığınağı olarak kabul edilebilecek sahte bir övünçtür.

Nitekim kendilerindeki tinsel (duygusal) yanlarını reddedenlerin hasta olarak nitelendirilebileceğini söyleyen FROMM’da şu ilginç satırlara rastlamaktayız.

<< Gerçekçi >> bir insan, yalnızca nesnelerin yüzeyde kalan özelliklerini görür; gözler önüne serilmiş olan dünyayı görür; bu dünyanın resmini, tıpkı bir fotoğraf makinesi gibi, zihninde canlandırabilir ve nesneleri de, insanları da bu resimde göründükleri şekilde kullanarak belli bir eylemde bulunabilir. Bir deli ise gerçeği olduğu gibi göremez; gerçeği yalnızca kendi iç dünyasının bir simgesi ve yankısı olarak algılar. Her ikisi de hastadır… << Gerçekçilik >> deliliğin tam tersi imiş gibi görünse de, onun tamamlayıcı bir parçasından başka bir şey değildir.

Çünkü varlık sırf duyumlar yoluyla, görmekle, dokunmakla algılayamayacağımız pek çok özellikleri içerir.

… biz bugün de yaşamı, insanları sadece duyulur algı ile kavramıyoruz, aynı zamanda onları bu algı ile birlikte duygusal olarak da kavrıyoruz ve anlamlandırıyoruz. Ama bu yoldan anlam verdiğimiz, duygularımızla yaşadığımız varlık, doğrudan doğruya bize duyulur algıda verilmemiştir. Algıladığımız bu yüzdeki çizgiler, bize çekilen acıyı anlatır. Ama duyulur algı için böyle çekilen acı ve sıkıntı diye bir şey yoktur. Gündelik yaşamda duygudan ya da bir duygu tonundan arınmış bir nesne bulmak güçtür. Arkadaşım Ali, yalnız bir algı objesi olarak gerçek bir varlık değil, aynı zamanda hoşlandığım, sevdiğim ya da hoşlanmadığım, sevmediğim bir varlıktır. Bunu tüm çevremize genişletebiliriz. Nerede bizim için bir bilgi objesi varsa, orada aynı zamanda bir duygu objesi vardır. Bu reel yaşamın duygu ile yüklü bir yaşam olduğunu gösterir. (İsmail Tunalı)

Duyguya, duygusal yaşama bir itiraz da, kuramsal bir tartışmadan yola çıkan Septisizm’den gelir. Onu (duygu ve duygusal yaşamı) gözden düşürme yolundaki bu çaba, önce bilgi edinme alanında hakiki bilgiye ulaşılamayacağını, daha doğrusu ulaşılıp ulaşılamayacağı konusunda hiçbir güvencenin bulunmadığını söyler. Ona göre, bir bilginin hakikatinin (konusuna uygunluğunun) ya da yanlışlığının nasıl kanıtlanacağını bilemeyiz. Bilgi özne (kişi) ile nesne (obje, kendisine ilişkin bilgi edinilecek şey, konu) arasında bir ilişkiden doğar. Bilme sırasında nesneye ilişkin olmak üzere öznenin bilincinde meydana gelen tasarım, bizzat nesne ile uyuştuğu, ona uygun düştüğü ölçüde hakikat adını taşır. (August Messer)

Fakat bu uygunluğu kanıtlamak için ayrı bir yol yoktur. Bu kanıtlama yine ancak, kuşku duyduğumuz aynı bilme işlemi ile yapılabilir. Bu yüzden genel geçerliliğe sahip, nesnel (objektif) bir bilgi yoktur. Bilgiyi bireye, tek tek kişilere bağlıdır. Tatlı ya da acı olan, bizzat şarabın kendisi değildir; bu, sadece içenin tat alma duyusuna bağlıdır. Bir şey, önce olduğundan daha başka görünebilir ve bunun nedeni bizzat o şeyin değişmiş olması değil, ona karşı bizim durum ve tutumumuzun değişmiş olmasıdır. (Hermann Wein)

Ancak dikkat edilirse, bilgi alanındaki bu Septisizm, ya da özel adı ile Mantıkî Septisizm, hiçbir şeyin hakikî olmadığı savında bulunurken, bununla bir hakikati bildirmek istemektedir; yoksa böyle bir savı ortaya atmanın hiçbir anlamı olamazdı. Böyle olunca da o, bir yandan hiçbir hakikatin olmadığını söylerken, diğer yandan da bu savının bir hakikat olduğunu söylemektedir. Demek oluyor ki, hakikati aynı anda hem onamakta ve hem de reddetmektedir. Bu ise, kendi kendisi ile çelişmek demektir.

Nedir ki, duygularımızın sağlamlığına, onlara dayalı değer yargılarımızın herkesçe kabul edilmesi gereğine karşı çıkan, özel adı ile Değer Septisizm’i ya da Değer Rölativizmi sadece değer alanını ortadan kaldırmaya çalışıp, mantık alanına ilişmemekle Mantıkî Septisizmin düştüğü çelişkiye düşmemiş görünmektedir. Çünkü o, hakikati reddetmemekte, bundan ötürü de onun için mantıkî olanın hem kabulü ve hem de ortadan kaldırılması diye bir şey söz konusu olmamaktadır. Üstelik gündelik yaşamda bireylerin tutum ve davranışlarına, bu davranışlarındaki duyumsamalarına bakıldığında, bunların değişken ve çok çeşitli oluşuna sık sık tanık olunduğunda, değer yargılarının göreceliğini (rölativitesini) iddia eden Septisizmin, bunu kanıtlamak üzere verdiği örneklerle bu savında haklı olduğu sonucuna kolayca varılabilecek gibi görünmektedir. Nitekim PROTAGORAS’ın öğretilerinde şunları okuyoruz:

Bütün şeylerin ölçüsü insandır, var olanların var olduğu, var olmayanların var olmadıkları için… Her bir şey bana nasıl görünürse benim için böyledir, sana nasıl görünürse yine senin için de öyle… Üşüyen için rüzgâr soğuk, üşümeyen için soğuk değildir. (Walther Kranz)

KALLİKLES’in sözleri ise şöyle:

Doğaya göre daha kötü olan her şey, yani haksızlığa uğramak, daha çirkindir, kanun ve töreye (nomos) göre ise haksızlık etmek. Haksızlığa uğramak bir erkeğe yakışmayan, bir köleye yakışan bir haldir; böyle haksızlığa, hakarete uğramış olan için ölmek yaşamaktan daha iyidir. (Walther Kranz)

Adı bilinmeyen bir sofist de, ahlâkın görece oluşu üzerine,

İnsan hayatından yeme, içme ve cinsel sevgiyi ele alacağım. Bunlar hasta olan için kötüdürler, sağlam olan ve ihtiyacı olan için ise iyi. Sonra bunlarda ölçüsüzlük ölçüsüzler için kötü, fakat bunlarla ticaret yapan için iyi. Sonra hastalık onu çekenler için kötü, hekim için ise iyidir. Sonra ölüm, ölenler için kötü ve kefen satanlarla mezar kazıcılar için iyi. (Walther Kranz)

demektedir. Kısacası Rölativizme göre değer, bireylerin ya da değişik çağ ve toplumların değer diye kabul ettiği şeydir. Böylece bir Septisizm olarak değer teorisine ilişkin Rölativizm, Mantıkî Septisizmin öbür yüzüdür. Mantıkî Septisizmin hiçbir şey hakikî değildir demesine koşut (paralel) olarak, Değer Septisizmi de hiçbir şey nesnel bakımdan değerli değildir, der.

Ancak, Değer Septisizminin yanılgısı kesindir. Önce, burada hemen işaret edilmelidir ki, bu septiklerin yaşamdan verdikleri örneklerdeki değer yargıları, yüksek değerlere değil, insanın biyolojik bir varlık olmasından ötürü, içinde bulunduğu koşullara göre duyduğu değişik ihtiyaçlara dayalıdır. Bu yüzden bu yargıların bireye ve onun içinde bulunduğu koşullara göre değişeceği doğaldır. Aç ile tok bir kimsenin bir yemek karşısındaki tutumu elbette değişik olacaktır. Fakat bu değişkenliği yüksek değerler için de öngörmek Mantıkî Septisizminki gibi açık olmasa da yine de gözden kaçmayan bazı çelişkiler içermektedir.

Bir kez, bu görüşün kendi tezini doğru diye bizzat yayma girişimi açıkça bir değerlendirmeye dayalıdır. Bu, şöyle bir değer yargısıdır: Gerçeği bilmek, hakikat, bir değerdir ve buna karşılık bu bilgiden yoksun kalmak, bilgisizlik ve yanılgı, bir değersizliktir. Demek oluyor ki, hakikat yüksek bir değerdir. Böyle olmasaydı değerlerin göreceli olduğu bilgisine ulaşmak için, septik bir kimsenin gösterdiği çabanın ve onu yaymak uğrunda katlandığı güçlüğün bir anlamı olamazdı, anlaşılamazdı. Görülüyor ki, o nesnel bakımdan herkes için geçerli bir değerin, açıkçası hakikatin, varlığını önceden kabul etmiş bulunmaktadır. Onun kuramı ve davranışı birbiriyle çelişki içerisinde bulunmaktadır; teorik açıdan reddettiğini pratik bakımdan onamaktadır.

Bundan başka değer septiği ahlâki bakımdan da bir çelişki içerisindedir. Bir değer septiği ortaya attığı savına herkesin inanmasını istiyor. Kabul edilsin ki, karşısındaki onun ciddî konuştuğuna inanmıyor. İşte bu durumda septik savını, yalan söylemeden ileri sürdüğünü ve karşısındakinin buna inanmasını isteyecektir ki, bu da ancak, hiçbir durumda yalan söylemeyeceğini, yalan söylememenin kendisi için de bağlayıcı ahlâki bir değer olduğunu açıkça kabul etmekle olanaklıdır. Böyle olunca da, onun içine düştüğü çelişki açıktır.

Gerçi insanın, yüksek değerlerle ilgili değer yaşamında da birçok değişiklikler görülmekte, pek çok kimsenin sanat, edebiyat, hatta ahlâk alanında birbirinden çok farklı değer yargılarına sahip oldukları saptanmaktadır. Nedir ki, bu gibi gerçeklikler, değerlerin nesnel olduğu tezine asla zarar vermez. Çünkü bunların doğru bir açıklanması olanaklıdır ve vardır. Bir kez, değerlendirme olaylarında değişen, değerin kendisi değil, değer yargılarıdır. Her ne kadar geçmişte ve bugün bazı kimseler ve toplumlar bizim iyi dediğimize kötü, güzel dediğimize çirkin, hakikat dediğimize yanılgı demişler ve diyebiliyorlarsa da, hiç kimse ve hiçbir toplum iyi – kötü, güzel – çirkin, doğru – yanlış ayrımını yapmaktan geri kalmamış ve kalmamaktadır. Eğer değerler insanların keyfî icat ve kabulüne tabi bir şey olsaydı, değerlere dayalı bu ayrımları yapmayabilirlerdi; demek ki, insanları içten bağlayan, kendilerini içten bir zorunlulukla kabul ettiren nesnel değerler vardır.

Değer yargılarının değişmesinin, kişilere ve toplumlara göre farklı olmasının başta gelen nedeni de, bu yargıların geçerliliğinin başkalarına mantıken kanıtlanamamasıdır. Bir değer yargısını kabul etmeyenin mantıken çelişkiye düştüğü asla söylenemez. Çünkü o, bir değer yaşantısına dayalıdır. Değer yargıları, bilindiği gibi, psikolojik bir olay olan yaşantı, duygusal bir tepki sonucu verilen yargılardır. Bu nedenle bireyin psikolojik durumu ve gelişmişliği ile yakından ilgilidir. Gerçi, bize değerleri tanıtan duygu, içsel (tinsel) dünyamızın psikolojik katmanından nitelikçe farklı ve öte, özgür ve derin bir duygudur; ona sahip olan insanın değeri açısından da yüksek bir düzeyi temsil eder. Fakat yapısal olarak, bireysel farklılıklarımızı ortaya koyan ruhsal yanımızdan kopuk, ondan tamamen bağımsız bir dünya oluşturmaz. Ruhsal yazımız ise, doğal niteliğinden ötürü, tinsel dünyaya oranla daha güçlü bir etki ve zorlama gücüne sahiptir. Bu özelliği ile ruhsal yanımız, derin duygularımızın özgürce davranmasına ve gelişmesine büyük ölçüde engeller çıkarır.

Değer organı diye adlandırdığımız bu duygusal yapımızın doğru yargılara varabilmesi, psikolojik etkiden kurtulup özgürce işleyebilmesi büyük bir kültür ve eğitimi gerektirir. Bu kültür ve eğitimin yapılmadığı ve olmadığı kişi ve çevrelerde, gerçek zevkten uzak, sadece keyif veren, yalnızca bedensel ve ruhsal yanımızı doğal bir zorunlulukla etkileyen görüntü ve yazımlara sanat ve edebiyat denilmesi; içten gelmeyip sadece toplumun baskısına uymakla hiçbir yaratıcılığı ve özgünlüğü olmayan ve bu niteliği ile de bizde hayranlık duygusu uyandırıp örnek almamızı, böylece birey ve toplum olarak ilerlememizi sağlayan davranış ve yaşam biçimlerine ahlâk ve ahlâkilik denilmesi kaçınılmaz bir sonuçtur.

Bu arada, gerçek kültür ve değere uygun davranışlarla beslenip gelişecek olan sevgi konusunda da, değişik ve ahlâki nitelikten çok uzak sözüm ona sevgi anlayışlarına rastlamak, hatta onun ret ve yadsındığını görmek çok olağandır. (Vecdi Aral)

Yaşamda duygusal yanımızın varlığı ve etkinliği bir gerçek olduğu gibi, bu yanımızın gerek bireyin, gerekse toplum ve giderek insanlığın gelişimi için ne denli gerekli olduğu, insanî, insanca bir yaşamın, böyle bir dünyanın yaratılmasındaki çok büyük önemi asla yadsınamaz ve reddedilemez. Kültür, duygu ile algılanan yüksek değerlerin somutlaşması ve gerçekleşmesidir; öznel bir nitelikte olan bir değer yaşantısının dışlanması, başkalarınca da görülüp algılanabilecek nesnel bir kimliğe kavuşturulmasıdır. Eğer değerlerin nesnelliğine inanılmaz ve güvenilmez ise, bireyin kültürü oluşturmadaki çabası anlamını yitirir ve bu bir bunalım yaratır. Oysa kültürü oluşturan, onun gerçek bir değeri yansıttığı ve yansıtacağına olan insanın güvenidir. Nitekim ahlâk, sanat, bilim ve politika alanında, bugün çok yüksek diye kabul edilen kişiliklerin, içinde yaşadıkları çağlarda gereğince, hatta hiç anlaşılmadıkları, takdir edilmedikleri, bilinen bir gerçektir. Eğer onlar inandıkları değerlere sadık ve bağlı kalmasalardı, bugün bu üne ve başarıya ulaşmaları olanaksızdı.

İnsan ve insanlığın ilerlemesi ve mutluluğu kültüre bağlı olunca Rölativizmin gösterdiği yolda gidilemezdi ve öyle de oldu; bu hastalığa bir tepki olarak Pozitivizm doğdu. Oysa Pozitivizm de sağlıktan yoksundur. Pozitivizme göre düşünce, yalnızca mevcut olana, gözlem olanağı bulunana, pozitif olana yönelmelidir. Çünkü insan da dâhil olmak üzere ortada sadece doğa ve doğa olayları vardır. Bu nedenle materyal olmayan, sayılabilir, rasyonalize edilebilir ve teknik bakımdan egemenlik altına alınabilir bulunmayan her şey bakış açımızın dışındadır.

Görülüyor ki, Pozitivizm’de varlık tek yanlı olarak yalınçlaştırılmaktadır. Bunun sonucu olarak varlığı tek yanlı inceleyen bilimler, pozitif bilimler adı altında toplanmış, onların inceledikleri konuların dışında, araştırılması bilimsel nitelik taşıyabilecek bir konunun kalmadığı sonucuna varılmıştır. Bu ilke ve görüşten yola çıkan bilimler (pozitif bilimler) gerçekte başarılı olmuş, yaşam için çok önemli sonuçlar elde etmiştir. Buna bakarak, bilimin değeri o denli abartılmıştır ki, Auguste COMTE’u, insanlığın evriminde teolojik (dinî) ve ****fizik evrelerin aşılıp üçüncü ve son evreye girilmiş olduğu kanısına vardırmıştır. Pozitif bilim evresi olan bu evrede bütün karanlıklar ve yanılgılar ortadan kalkmış, hakikat ve açıklık egemen olmuştur. Bunun sonucu olarak, insanlığın arzu ve umutları, idealleri bilime bağlanmıştır.

Bilimcilik adı verilen bu düşünce biçimine göre, hakikat sadece bilimin ortaya koyduğu bilgilerden ibarettir; bunun dışında felsefenin bize sunacağı herhangi bir bilgi yoktur. Eskiden felsefe bütün konuları içine alan tek bir bilgi sistemi idi; ancak, zamanla bu konular kendisinden ayrılarak bağımsız bilimler ortaya çıkmış ve artık felsefeye araştıracağı bir konu kalmamıştır.

Bir kez, hemen kaydedilsin ki, COMTE’un bu görüşüne karşı haklı olarak, teolojik, ****fizik ve pozitif bilim ve düşünce biçiminin bilgi edinme yolunda tarihi evreler olmadığı, yalnızca insanın tinsel doğası ile belirlenmiş esaslı ve sürekli tinsel bir doğrultu ve bilgi formları olduğu, hiç birini diğerinin yerini alamayacağı itirazı yapılmıştır. Buna göre, dinî insan tipi olarak azizi, ****fizikçi tipi olarak bilge ve bilgin tipi olarak araştırıcı her zaman yan yana yaşamaktadır ve yaşayacaktır. (Bernhard Schleissheimer)

Üstelik felsefenin kendine özgü bir araştırma konusu kalmadığı yolundaki sav, gerçeği temsil etmemektedir. Nitekim mantık, bilgi teorisi gibi alanların araştırılmasını pozitif bilimlerin yapmadığı, yapamadığı konulardır. Felsefeye ilişkin olan bu alanlardaki, bilim teorisi adı altında toplanan bilgiler pozitif bilimler için özellikle gerekli ve bu nedenle son derece önemlidir. Aslında bu alanlar dışlandığı içindir ki, hakikat ve bilgi kavramlarının ne anlama geldiği bilinmeden, bilimin sahip olduğu yöntemlerle hakikate ne ölçüde ulaşılabileceği ve bilimin dışında felsefe ve sanat yoluyla da bilgi kazanma olanağının bulunup bulunmadığı tartışılmadan, hakikate yalnızca bilimin yöntemleriyle ulaşılacağı sanılmış ve sanılmaktadır. Bu tutumu ile de Pozitivizm bilimin hakkını vermek, onun meşru sınırlarını çizmek değil, bu sınırların dışında hiçbir şeyin bulunmadığını söylemekle salt (mutlak) bir düşünce olan Bilimcilik (Siyantifizm) yapmakta, ona inananlar felsefe yapmaksızın filozof olmayı istemektedirler.

İnsan aklını, bilimin çizdiği sınırlarda durdurmak olanaksızdır; zihnimizin yaratılışı buna izin vermez.

Dünyasını yöneten düzeni anlamayı şiddetle arzulamıştır. Bugün hala, niye burada olduğumuzu ve nereden geldiğimizi bilmeye özlem duyuyoruz. İnsanlığın bilgi için en derin arzusu, bu sürekli arayışımız için yeterli bir nedendir. Hedefimiz de içinde yaşadığımız evreni en azından eksiksizce betimlemektir. (Stephan Hawking)

Dünyanın nedeni ve niçini ile birlikte, kendisinin nereden gelip nereye gittiği, insanın kökeni ve yazgısı sorusu, onu özellikle ilgilendirir. Bu soruların cevabını, bu gibi sorunların çözümünü bilim, sahip olduğu yöntemin gereği asla veremez.

Esas olarak, bilimin görevini, olayları belirsizlik ilkesinin çizdiği sınırlara kadar önceden hesaplayabileceğimiz yasaları bulma biçiminde yeniden tanımladık. Ama şu soru hala duruyor: Yasalar ve evrenin ilk durumu nasıl ya da niçin seçilmiştir? (Stephan Hawking)

Hele aklın tek bilgi organı olduğu, bilginin rasyonel bilgi ile eş anlama geldiği görüşü, Entelektüalizm, bilime tek yanlı bu yönelmede, daha etkili bir tehlike oluşturur. Çünkü akla, varlığın ancak bir bölümü girer, Rasyonel bilginin konusu, varlığın düşünsel yanı, formları ve yapılarıdır; fakat somut olan, bireysel olan bunun dışında kalır. Nitekim tarihi olaylar, sırf akılla kavranacak nitelikte değildir; çünkü onlar kültür değerleri ile ilişkisi olan özgün bireysel olaylardır; tarihe ilişkin yasalar yoktur.

Bu nedenle, gerçeklik karşısında yalnızca rasyonel bir tutum alanın iç dünyası zorunlu olarak yoksullaşır. Ona gerçekliğin değişik görünüşü ve renkliliği açılmaz; özellikle gerçeklikte değerli olan şeyi, gereği gibi kavrayamaz. Bir manzaranın güzelliği, ahlâki bir davranışın yüceliği, bilimsel olarak kavranıp kanıtlanamaz. Aslında gerçek (realite) sevgisi, geniş anlamda varlık sevgisi, gerçekliğin yüksek değerleri içermesi, gerçekleştirilmiş değerleri yansıtması, onlara açık olup yansıtabilecek olması, böylece insanî bir yüz kazanmış olmasındandır. İşte DOSTOYEVSKİ’ye,

Benim için gerçekten daha olağanüstü bir şey var mı ki? (Stefan Zweig)

dedirten, gerçekliğin taşıdığı ve taşımaya elverişli olduğu bu insanî görünüştür. Nitekim o, yukarıdaki sözünü,

Gerçekçiliği ancak gerçekle hayalin birleştiği noktada severim, benim için gerçekten daha hayali, daha beklenmedik, hatta daha inanılmaz ne olabilir ki? (Stefan Zweig)

diyerek açıklayıp tamamlamaktadır.

Doğrusu, yaşamın taşıdığı değerler insanda, soğuk akıldan tamamıyla başka bir organı gerektirir. Bilme ve kavrama eylemi iki yanlıdır: Rasyonel (aklî) yan ve duygusal yan. Tam hakikat bize ancak, akıl ve duygu olmak üzere her ikisi ile birlikte açılabilir. Derin bir arzu ve özlemle hakikati arayan insan, onu yalnızca kavramlar ve mantıkî düşünceler içerisinde arayıp bulmaya çalışırsa, asla tam hakikate ulaşamayacağı gibi, yaşamımızı ancak yaşanmaya değer kılan, böylece bizi mutlu eden varlığın değerleri karşısında da bir duygusuzluğa, bir anlayışsızlığa düşer.

Artık o, mutsuzdur; çünkü mutluluğunu beden ve ruhunun duyarlılığı ile edineceği hazza bağlamış, kendisini asıl mutlu edecek, yaşamda her türlü zorluğa katlanıp üstesinden gelecek duygu ve değerler yanını dışlayıp, gelişimini durdurmuş, hatta köreltmiştir. Böylece de, mutluluk kendi avuçlarından akıp gitmiştir. Beden ve ruh insanın asıl kendisini, öz benini oluşturmadığı için onun duyarlılığı ve hazzı tadıp yaşaması dış koşullara, rastlantı ve talihin oyunlarına kalmıştır.

Baht ile saadet arasında bir fark bulunmasaydı, ben buna… bahtlı yaşamak derdim: Baht ancak bizden dışarıda bulunan şeylere bağlıdır, kendi emeği ile edinemedikleri bir nimete kavuşan kimselere bilgiden çok bahtiyar denmesi de bundandır. Hâlbuki saadet tam bir ruh memnunluğu ile iç hoşnutluğundan ibarettir, bu ise talihin lütfüne en fazla mazhar olanlarda bulunmaz da, talihten yardım göremeyen bilgelerde bolca bulunur. Zira her istediğimizi elde edince, kendimizi düşünmez oluruz, ama sonradan, talih değişince de, ona bel bağladığımız ölçüde şaşalarız. (Rene Descartes)

Anlaşılıyor ki, bilmenin, bilginin bize mutluluk vermesi, hakikat değerinin hem akıl ve hem de duyguyu içermesindendir; bilgi ancak böyle olmakla yaşamla ilgilidir, yaşamın bir parçasıdır.

Yaşamla bilgi arasında var sanılan karşıtlık asla mevcut değildir. Öyle ki, bilmek bir parça da yaşamaktır. (Güstav Radbruch)

Düşüncenin duru işleyişi ile bütün bilinç dışı olanları ve bilinmeyenleri saf bilince, ruhun halis neşeli ve çevik inceliğine çevirmek gerekir. Almanca olağanüstü güzel bir sözcük vardır. << aufgeraeumt >> (huzurlu, neşeli). Dingin bir insana huzurlu diyoruz, çünkü onu böyle huzurlu yapan şeyi biliyoruz: Bilgi ve düşüncenin ruhunda yarattığı düzen. (Güstav Radbruch)

Yaşamda, özellikle insanın ilişki ve yapıtlarında duygu (tinsel) yanının dışlanması ve savsaklanması, bireyin mutluluğu kaçırmasına neden olduğu gibi, aynı zamanda bu mutsuzluğu yaygınlaştıracak anti hümanist bir ortamın oluşması sonucunu da doğuracak niteliktedir.

Her şeyin bir karşılığı olmalıdır gibi bir fikir bütün gayelerimizi öylesine allak bullak etmiştir ki, müşfik (sevecen), iyi kalpli bir Samaritan rolünü oynamak istediğimiz zaman bile << Döndüğüm zaman bana dört kuruş vereceksin sözünü söylemeden, kimseye çıkarıp iki kuruş vermeyiz. >> (John Ruskin)

Büyükler sayılara bayılırlar. Tutalım, onlara yeni edindiğiniz bir arkadaştan söz açtınız, asıl sorulacak şeyleri sormazlar, sesi nasılmış, hangi oyunları severmiş, kelebek biriktirir miymiş, sormazlar bile. << Kaç yaşında? Derler, << Kaç kardeşi var? >>, << Kaç kilo? >>, << Babası kaç para kazanıyor? >> Bu türlü bilgilerle onu tanıdıklarını sanırlar. Deseniz ki, << Kırmızı kiremitli güzel bir ev gördüm. Pencerelerde saksılar, çatısında kumrular vardı… >> Bir türlü gözlerinin önüne getiremezler bu evi. Ama << Yüz bin liralık bir ev gördüm >> deyin, bakın nasıl, << Aman ne güzel ev! >> diye haykıracaklardır. (Saint – Exupery)

Bir keresinde bir büyük adam, makinelerin belli yasalarla çalıştığını gösterdi sana; kalktın öldürmede kullanılan makineler yaptın; canlıları da makine yerine koydun. Bu yanlışı üç yıl değil, üç yüz yıl sürdürdün; yanlış kavramlar yüz binlerce bilim işçisinin kafasında kök saldı; dahası, yaşamın kendisi ağır hasar gördü; çünkü canlıları makine yerine koyduğun andan sonra – onurunu ya da profesörlüğünü, dinini, bankadaki hesabını ya da kişilik zırhını korumak için – yaşama işlevleri göstermeye başlayan herkesi suçladın, katlettin, şu ya da bu biçimde onlara zarar verdin. (Wilchelm Reich)

Yüksek değerlerin ve onun kaynağını oluşturan duygunun reddi ve aşağılanması, yalnızca bu dünyayı ve ondaki yaşamı kutsallaştırmaya varır; insan bedensel ve ruhsal hazlarının yarattığı düş ve düşüncesi ile bu dünyaya takılıp kalır, onun ötesindeki aşkın (transından) olanı, salt (mutlak) olanı yadsıyarak ya da hiç düşünmeden, hiçbir gelecek kaygısı taşımadan bugünü dolu dolu yaşamanın, sürekli bir coşku içerisinde, dur durak bilmeden, hiçbir şeye ve hiçbir kimseye bağlanmadan yaşamın tadını çıkarmaya bakar. Bu, her türlü sevgi ve acımadan yoksun, sorumluluk duygusundan uzak, mekanik bir insan tipidir. Bu tip insan için yaşamın anlamı sadece beden ve ruhun uyum içerisinde bulunması, beden ve ruh dinginliği, böylece de bunları sağlayacak dünya nimetlerinin elde edilmesidir. Bu gibi kimselerde lüks yaşam biçimine estetik bir değer yükleme yanılgısına neden olan da, işte bu yeğin uyum ve zevk ihtiyacı, buna dayalı tasarım ve düşüncelerdir. Bu dünyaya bağlılık Tanrıyı dahi insanın dünyaya ve kendisine, kendi çıkarlarına hizmete çağırmaya varmakla en belirgin bir kimlik kazanmaktadır:

<< Tanrı hep yanımızda olsun >> un anlamı Tanrıyla sevgide, adalette, doğrulukta bir olmak yerine, onunla iş ortağı olmaktan başka bir şey değildir. (Erich Fromm)

… Ve bu yaşamdaki dindarlıklarıyla dinin değil, kulluklarının ödülünü elde etmeyi umuyorlar. (Miguel de Unamuno)

Üstelik bu yaşam biçimi ve onun dayalı bulunduğu dünya görüşü, politik yaşamda da yansımasını bularak Totalitarizm’e davetiye çıkarmakta, siyasi gücü elde edince de onu gerçekleştirmektedir. Çünkü artık, bütün parçalarının toplamına, niteliksel olanlar niceliğe, birey ve bireysel şeyler eşit kılınmış yığına, kitleye ve sayıya indirgenmektedir. Böylece toplumsal ilişkileri düzene sokmak amacı ile eşitlik düşüncesini temel alan adalet değeri de, onu asıl değer niteliğine kavuşturan duygu yanı görmezlikten gelinerek, aklın öngördüğü matematikteki soyut ve salt eşitlik düşüncesine bağlanmaktadır. Onun, ahlâki bir değer olarak, bireylerin ve ilişkilerin eşitlenmesinde, bir özdeşliği değil, ancak herhangi bir açıdan eşit sayılabilecek özellikleri içeren ilişki ve durumların eşit bir işleme tabi tutulmasını buyurduğu, bununla da ayrımcı ve ayırıcı bir düşünceye dayalı bulunduğu dikkat dışı bırakılmaktadır.

Oysa bugün eşitlik değiş – tokuş edilebilirlik anlamına gelmektedir ve bireyselliğin inkâr edilmesi demektir. Eşitlik her insanın kendine özgü bir biçimde gelişmesinin şartı olacak yerde, bireyselliğin ortadan kalkmasını ve << benliğin yitirilmesi >> ni dile getirir… Eşitlik farkla ilgiliydi, oysa artık << farksız olmak >> la eş anlama gelmiştir ve gerçekten de << benim için fark etmez >> gibi bir tutum, bir kayıtsızlık ya da ilgisizlik davranışı, çağdaş insanın kendisi ile ve başkalarıyla olan ilişkisini belirleyen bir özellik olmuştur. (Erich Fromm)

Diğer insanlarla ve tüm olarak toplumla ilişkilerimizi düzenleyen adalet kavramı dolayısıyla burada yer verilen bu alıntıdan da açıkça anlaşıldığı üzere, insan yaşamında, onun mutluluğu konusunda duyguya karşı aklın öneminin abartılması yanlıştır. İnsan aklı, yaşantıyı (somutu), böylece de yaşamı algılamaktan uzaktır. Yaşam ve yaşantı akıl yürütmelerle varılacak bir sonuç, bir sonuç çıkarma değildir. Akıl birci (monist) bir yapıya sahiptir; o, somuttan, somutun oluşturduğu çokluktan hoşlanmaz. Çok olan şeyler, çokluk, ona bir kaos olarak görünür. İşte bilim, bu çokluğu düzenleme, onu birliğe (vahdete) indirgeme gereksinmesinden doğmuştur. Aklın yürüttüğü bilim, gerçeklik (realite) dediğimiz sonsuz olaylar arasında ilişki ve bağlantılar bulup onları yasalara, genel ve soyut deyimlere bağlamaktan ve giderek çokluğu tek’e indirgemekten ibarettir.

Eşyanın tetkik ve müşahedesi ilmin ancak basit şekli, tasvirî şeklidir. Bu müşahede fenomenlerin tasnifini temin eder. Fakat değişebilir miktarlar arasındaki sabit ilişkiler, yani tabii kanunlar, ancak ilim daha mücerret bir hale geldiği zaman meydana çıkar. (Alexis Carrel)

Akılla ilgili olarak BERGSON’da,

Zekâ, hayatı tabii bir şekilde kavrayamamakla vasıflanır. (Alexis Carrel)

der ve aynı düşünceyi UNAMUNO,

Korkunç bir şeydir zekâ. O, ölüme yönelir belleğin sürekliliğine yönelmesi gibi. Tamamen süreksiz olan, tamamen bireysel olan canlı, gerçekte anlaşılamaz. Mantık her şeyi özdeşliklere ve cinslere indirgemeye yönelir, herhangi yer, zaman ya da ilişkiyle karşımıza çıkabilecek her tasarımın tek ve aynı içeriği olmasına. (Miguel de Unamuno)

diyerek daha da güçlü bir biçimde vurgular; öyle ki,

Akıllar çünkü yalnız akıldırlar – yani, gerçek bile değillerdir. (Miguel de Unamuno)

deyimine kadar vardırır. Ve bunu söylerken de, aklımızın, sırf akıl olmakla zaman – mekân dışında bulunduğunu, elle tutulur, gözle görülür gerçek (reel) bir varlığa sahip olmadığını, somut bir kimliğe kavuşmasının (gerçekleşmesinin) ancak düşünce eylemleri ile, bu eylemlerin psikolojik algılanması ile olanaklı bulunduğunu, sonuçta bu düşüncelerin hakikatini temsil etmesi durumunda, hakikatin değer niteliğinden ötürü bizde yaratacağı sevinç ve kıvanca, yani duyguya, duyumsamaya, bağlı olduğunu anlatmak istemektedir.

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı