İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

Mutluluk ve Toplumsal Yaşam

cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
31-10-2009 21:39
#1
Mutluluk ve Toplumsal Yaşam
Cennet, birçoklarının düşündüğü üzere bir toplumdur. (Miguel de Unamuno)

İnsan toplum dışında yaşayamaz, toplum dışında insan olarak var olamaz. Onun, insan olarak tamamlanması, yetkin bir varlık olabilmesi, özellikle tinsel yanında mevcut yüksek değerleri yaşam boyu gerçekleştirmesine bağlıdır; o, bu yolla var oluşunun bilincine ermekle de mutluluğa kavuşur. Çünkü onu insan kılığına sokan yüksek değerlerin gerçekleştirilmesi kültürü oluşturur ve kültürün varlık koşulu da toplumdur. Kültürün zaman – mekân içinde gerçeklik kazanması ve gelişmesi ancak, zaman – mekân tabii olmakla yine bir gerçeklik parçası olan toplumla ve toplum içinde olanaklıdır.

Gerçekleştirilmiş yüksek değerlerin birikimi olarak kültür, bir toplumdaki bireylerin ortak duygu ve duyumsamalarının bir ürünüdür. Nedir ki, bu durum, kültürel bir yapıtın esas yaratıcısının birey dediğimiz tek tek insanlar olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz; çünkü değerleri algılama organı olan vicdan, yalnızca fizik ve biyo – psikolojik bir varlık olan, bu niteliği ile gerçekliği temsil eden bireysel anlamdaki insandadır. Böyle olunca da, kültürel bir yapıtı ortaya koyacak, kültüre hizmet edecek, olan bireyin, her şeyden önce bedensel varlığının korunması, güvence altına alınması zorunludur. Bu konuda toplum, bu güvenceyi sağlayabilecek tek varlıktır. Onun varlığının güvencesi ise düzen olarak hukuktur, hukuk düzenidir. Hukuk aracılığı ile insanın varlık koşulu olarak vazgeçemeyeceği, toplumsal yaşam güvence altına alınmış olur, toplumsal ilişkilere güvenilirlik ve süreklilik getirilir; toplum içinde yaşayan bireyler, davranışları ve ne yapacakları önceden kestirilebilen, güvenilir kimseler olurlar.

Ancak, insan bedenden ibaret bir varlık olmaktan çok tinsel bir varlık olduğundan toplumsal yaşama varlık ve süreklilik kazandıran hukuk düzeninin, insanın sırf bedensel varlığını güvence altına almakla yetinemeyeceği açıktır. İnsan tinsel yanı ile nesne değildir, bir öznedir. Bu, onun ahlâki anlamda kişiliğidir. Bu yüzden, onu bir nesne gibi kullanmak, nesne durumuna düşürmek ahlâka aykırıdır. Toplumun varlığını korumak, onu güvence altına almak üzere bireyi araç olarak kullanmak, ona tinsel yaşamının gereksinmelerini yerine getirmek üzere hiçbir hak tanıyıp gözetmemek, bir hukuk düzenini hukuk olmaktan çıkarır.

Hayır, halka yararlı olan her şey hukuktur denemez, sadece hukuk olan şey halka yararlıdır. (Güstav Radbruch)

Sadece ortaklaşa iyiye hizmet etmek isteyen ve bireysel çıkarlara hak tanımayan bir düzen, herhalde hukuk adını taşımak savında bulunamazdı. (Güstav Radbruch)

Hukuk toplumsal yaşam ve onun bir boyutu olan siyasal ortamdaki üstünlüğünü insana hizmetten alır; << hukukun üstünlüğü >> kavramı, onun asla insandan (bireyden) salt üstünlüğü anlamına gelmez.

Limandaki gemi güven içindedir; fakat gemiler limanlar için yapılmamışlardır. (John, A. Shedd)

Hukukun buyuruculuğunu ve yaptırımını meşrulaştırmak için kullanılan:

Koruyorum o halde emrederim.

Protego ergo obligo.

deyimi, ancak insan bir bütün olarak göz önünde bulundurulduğunda yerinde ve haklı bir söz olabilir. Çünkü ancak bu durumda, herhangi bir buyruk ve yaptırım, insan onuruna saygılı olmakla ahlâki bir nitelik kazanabilir ve kabul edilebilir. Bunun dışında her buyruk ve zorlama, insan iradesine dışarıdan gelen bir korkutma, bir terör olayı olarak algılanacak, böylece de << olması gereken >> den uzak bir << olan >>, bir doğa olayı kimliğinde görünmekle, insana yaraşan bir kültür değeri taşımayacaktır.

İşte hukukun bir kültür olayı yapan, ona bir kültür değeri kazandıran << adalet >> tir. O, ahlâki bir değer olmakla bir toplum içinde yönetenle yönetilenin de eşitliğini öngörür. Bunun somut deyimi Hukuk Devleti düşüncesidir. Düzeni oluşturan hukuka, bizzat onu yaratan da tabi olmazsa, keyfiliğe kapılar açılmış olur ve adaletten beklenen güvenlik asla gerçekleşemez. Hukuk düzeninin (devletin) bireyleri kaba güç karşısında korumak üzere kurmuş bulunduğu koruma önlemlerine, bu yoldaki sisteme, sınırlamalara kendini de sokması, yasalara bağlı kalması, işlemlerini yasa dışı yollardan yürütmemesi, özel deyimi ile bir hukuk devleti olması gerekir. Onurlu bir varlık olarak insana yaraşan hukuk, adaletin (sosyal adaletin), dolayısıyla ahlâkın, bu yoldaki buyruğu gereği önce, yönetenle yönetilenin eşitliğini kurmalı ve korumalıdır. Bu yüzden, böyle bir eşitliği sağlayıp güvence altına alacak olan hukuk devleti, insanların ve onların siyasi görüşlerinin tercihine bırakılmış bir seçenek değil, ahlâki bir zorunluluğu içerir.

Kuşkusuz, demokrasi övülmeye değer bir nimettir; fakat hukuk devleti günlük ekmek gibi, içilecek su gibi ve solunacak hava gibidir ve demokrasinin en iyi yanı da, hukuk devletini sağlamaya sadece onun elverişli oluşudur. (Güstav Radbruch)

Eşitliğin (adaletin), dolayısıyla ahlâkın gerektirdiği hukuk devleti kavramsal anlamını özgürlüklere saygıda bulur. İnsanın öz benliğini ortaya koyabilmesi, böylece varlığını algılayabilmesi, kısaca deyimlemek gerekirse, mutlu olabilmesi, bilindiği gibi, içsel yanındaki yüksek değerleri somut yaşam durumlarında gerçekleştirmesine, böylece onları vicdanen algılamasına bağlıdır. Hele söz konusu olan ahlâki değerler ise, insan bunları tinsel bir baskı, kişiliği ile ilgili kesin bir zorunluluk olarak duyumsayacağından, bir hukuk düzeninin adaletli, böylece de ahlâki bir nitelik kazanması için vicdan özgürlüğüne saygılı olması vazgeçilmez bir koşuldur. Ancak böyle bir özgürlüğün güvence altına alınmış olduğu ortamlarda, birey farklılıklarını ortaya koyabilir.

Biz inanıyoruz ki, bu hayatın gerçeğine ancak herkesin kendi dramını sonuna kadar yaşaması ile ermek mümkündür. (Albert Camus)

Bu yüzden haklı olarak denilebilir ki,

İstibdat problemi siyasi değil, fakat ahlâki bir problem olabilir. (Emile Brehier)

Diğer yandan vicdan özgürlüğü, düşünce özgürlüğünü de beraberinde getirir. Çünkü bütün değerler (yüksek değerler) ve yaşamda onlara uygun olarak verilmesi gereken yargılar, dayalı bulundukları değerlerden aldıkları nesnellik gücü ile genel geçerlik savında bulunurlar; diğer bir anlatımla, bütün değer yargıları hakikat oldukları iddiasındadır. Hakikatin bulunması ise düşüncelerin özgürce açıklanmasını ve tartışılmasını gerektirir.

YABANCI – Hiç değilse bütün öteki bilgisizliklere bedel, pek büyük ve yenilmez bir bilgisizlik şekli gördüğümü sanıyorum.

THEAİTETOS – Hangisidir o?

YABANCI – Bilmediği halde bilirim sanmak. Düşüncelerimizin bütün yanılmalarının nedeni, korkarım budur.

THEAİTETOS – Doğru.

YABANCI – İşte asıl bu türlü bilgisizliğe kara cahillik denir. (Eflâtun)

Yalan söyleyen sadece, bildiğine aykırı konuşan değil, asıl bilmediğine aykırı konuşandır. (Nietzsche)

Tartışmadan uzak kalan bir düşüncenin, tartışılmayan bir görüşün, doğruluk ve hakikat yolunda hiçbir güvencesi yoktur. Gerçi herhangi bir konuda tartışmasızca bir düşünceye sahip olana, ideolog olmasının dışında, yalancı denilmesi pek doğru görülemez;

Çünkü bu insanların doğru ve şüphe edilmez olarak gördükleri şeylerden çoğu, içinde yaşadıkları toplumun ve sosyal çevrenin onlar üzerindeki etki ve baskısından oluşan hayaller, yanılgılardır. (Erich Fromm)

Nedir ki, bu gibi kimselerin, hakikat değerinden uzak kalmakla, onun kendilerine vereceği kıvanç ve mutluluğu tam olarak elde edemeyecekleri de kesindir; çünkü hakikati temsil edecek olan bir bilginin bize vereceği zevk, onu bulmuş olmaktan çok, elde etmek için yapılan çalışma ve mücadelededir. Bu mücadele ve çalışma da ancak tartışma ile anlamlı ve verimli olabilir.

Söylediklerinizin hiç birine inanmıyorum ama konuşma hakkınızı ölünceye dek savunacağım. (Güstav Radbruch)

diyen WOLTAİRE’in bu sözünü toplumda bireyin kişiliğine ve mutluluğuna saygı gösteren herkesin ahlâki ve hukukî bir ilke olarak kabul etmesi zorunlu görünmektedir.

Bu yüzdendir ki, insana saygılı bir hukuk düzeni, insanın gelişip mutlu olmasını sağlamak üzere, ancak özgürlüklere saygılı olduğunda adaletli bir düzen olarak nitelendirilebilir. Adalet kuralları olan hukuk, yalnızca aşağı değerler (yarar değerleri, nimetler) için değil, aynı zamanda ve özellikle yüksek değerler ve onların gerçekleştirilmesi olanağı için de bir koruma merciidir; çünkü adalet, özünü oluşturan eşitlik düşüncesi gereği, özgürlüklere saygı göstermek ve gösterilmesini sağlamakla olumlu bir nitelik kazanır. Bütün yüksek değerler, kültür değerleri yalnızca beden, yaşam, mülkiyet ve kişisel davranış özgürlüğü gibi nimet ve olanakların güvence altına alındığı yerde açılabilir. Adalet bütün yüksek değerler için serbest bir alan sağlar, bu, değerlerin gerçekleşmesinin ön koşuludur.

O adeta, erdem değerleri arasında bir piyondur. (Nicolai Hartmann)

Bunun için de,

Hukuk ahlâka, yüklediği ödevlerle değil, bahşettiği haklarla hizmet eder. O, ahlâka ödev yanı ile değil, hak yanıyla yönelmiştir; ahlâki ödevlerini daha iyi yerine getirebilsinler diye bireylere haklar tanır. (Güstav Radbruch)

Bizim için hukuk devleti yalnızca politik değil, daha çok kültürel bir kavramdır. O, düzene karşı özgürlüğün, akla karşı yaşamın, kurala karşı rastlantının, şemaya karşı çeşitliliğin kısacası, sadece amaca uygun ve sadece bu ölçüde değerli olan şeye karşı bizzat amaç ve değerin korunmasını deyimler. (Güstav Radbruch)

Bireylere tanıdığı haklarla ancak, ahlâka ve dolayısıyla kültüre hizmet eden ve böylece insan için, insana yaraşır bir nitelik kazanan hukuk, diğer yandan bu hakları güvence altına almış olmakla, bireylere birbirlerinin vicdanî kararlarına, buna dayalı yaşam biçimlerine karışmama yükümlülüğünü getirir. Çünkü ahlâk, bireyin kendi vicdanına göre özgürce davranmasını buyurduğu ve bunu bireye bir ödev olarak yüklediği zaman, bu buyruğun ve ödevin diğer bütün insanlar bakımından da geçerliliğini ortaya koyar. Böylece bu özelliği ile ahlâk, herkesin herkesten kendi vicdanî kararlarına karışılmamasını, onlara saygı gösterilmesini istemek hakkını içerir; bunun karşısında herkesin diğerlerinin vicdanî kararlarına saygılı olmak yolunda ahlâki yükümlülüğü vardır. (Vecdi Aral)

Öyle ki, bu yükümlülük başkalarına ilişkin ahlâki değer yargısı vermemeye değin uzanır. Bir insan için ahlâk üzerine bir takım yargılara varmak, bu değer yargılarını verenin vicdanı ile ilgili olup, onun ahlâki sorumluluğu altındadır.

Hiç kimse başkalarının niyetlerini kestirmeye kalkışan bir insan kadar aşağılık olamaz. (Miguel de Unamuno)

diyen UNAMUNO bu konuda daha kesin bir yargıya varmaktadır. Aynı ahlâki yükümlülüğün gereği olarak hukuk da, hukuka aykırı eylemlerin sadece dış görünüşleriyle ilgilenmek, ağırlığı onlara vermek, hukukî değer yargılarının ötesine geçmemek, ahlâki sorumluluğu bireyin kendi vicdanına bırakmak durumundadır.

Aslında adalet de bireyin vicdanında yer etmiş ve oradan çıkan bir değerdir. Bu niteliği ile o, ahlâki bir değerdir ve bireye (özneye) bağlı olarak, onun erdemi ile ilgili bir kavramdır. Nitekim adalet bireyin idaresini, onun iradî tutum ve davranışını hedef alır, böyle olmakla da ahlâkın bir buyruğudur, ahlâki bir buyruk niteliğini taşır. Onun insanın iradesine yönelik oluşu, böylece ahlâkiliği, tanımında özellikle vurgulanır:

Adalet, herkese kendisinin olanı vermek yolunda sağlam ve sürekli bir iradedir. (Güstav Radbruch)

Buna göre adalet, temelinde ahlâki olmakla tamamen bireyin özgürce anlayış ve iradesine bırakılmış olmak gerekir. Adaletin özü, insanların insan olmakla sahip oldukları haklı istemleri karşısında duyulan saygıdır. Bu, yaşamda her şeyin kendisinin olmasını isteyen bireyin, kaba bencilliğine karşıt olan bir eğilim ve tutumdur. Duygu ve duyumsama olarak var olan saygı ise, bu özelliği ile serbest içsel bir tutumu deyimler. Bu serbest tutum, yalnızca karşısındakinin hakkına duyulan saygının gerçekleştirilmesi ile sınırlı olmayıp, bizzat bu hakkın ne olduğunun, yapılacak, verilecek şeyin, edimin ne olduğunun saptanmasında da söz konusudur; aksi durumda bireyin erdeminden söz edilemezdi. Bunun içindir ki, birey neyin hak ve kimin haklı olduğunda yanılmış olsa bile erdeminden bir şey yitirmez. Ahlâki bir değer olarak adalet (öznel adalet) saygı içeren bir zihniyetten ibarettir; yanılma bu zihniyetin ahlâki değerini ortadan kaldırmaz.

Buna göre, herkesin kendine özgü, her somut durumda, bu durumun koşullarına tabi bir adalet anlayışının olacağı kesindir. Bu farklılıkların insan ilişkilerinde nasıl ve ne denli bir anlaşmazlık ve kargaşa yaratacağını kestirmek zor değildir. Oysa insana, onun haklarına saygıyı deyimlemekle adalet, insanlar arası ilişkilerin, bütünüyle toplumsal yaşamın bir düzenlenmesini istemekte, böylece onun varlığını ve sürekliliğini güvence altına almayı öngörmektedir. Çünkü bilindiği gibi, her varlık bir düzeni gerektirir, düzenin olmadığı bir yerde herhangi bir şeyin varlığından söz edilemez.

İşte adaletin, anlamında içerdiği bu düzen ve düzenleme düşüncesi ve istemidir ki, zorunlu olarak, onun bireyin öznel anlayışından çıkıp bir toplum düzeni olarak nesnelleşmesini, hukuk aracılığı ile hangi ilişki ve davranış biçimlerinin adaletli sayılacağını belirleyip göstermesini gerektirmektedir. Bir Türk atasözünde,

Adalet mülkün temelidir.

denilmesinde, işte onun bu nesnel yanı, toplum yaşamının varlık koşulu olduğu dile getirilmiştir. Adaleti somutlaştıran, ona toplumsal işlevini kazandıran hukuk olduğuna göre de, hukuk insanca yaşamın ilk ve temel koşuludur. O, insanların bir arada yaşamalarını olanaklı kılan bir form, bir ölçü, tüm kargaşaya karşı koyan bir çerçevedir. Bu özelliği ile de, topluma yararlı olan her şeyin hukuk sayılamayacağı, ancak hukuk olan şeyin topluma yararlı olacağı düşüncesine uygun olarak hukuku bir nimet diye kabul eden görüşün yerindeliği ortadadır:

Hakka kulak ver artık, zoru unut büsbütün. Şu âdeti koydu zira Zeus insanlar için: Balıklar, karadaki hayvanlar, uçan kuşlar yiyecek birbirini, hak yoktur aralarında çünkü insanlara ise hak yolladı, odur nimetlerin büyüğü. (Hesiodos)

Hukuk, ahlâki bir değer olan adaletin bir yansıması, onun toplumsal işlevini yerine getirmek üzere somut bir kimlik kazanması olarak bilinince, onun yürürlüğünün yöneldiği toplumca, bu toplumu oluşturan bireylerce benimsenip onanmasına bağlı olacağı açıktır. Böylece adalet sadece bireyde değil, bütünde, toplumda gerçekleşen bir değerdir. Onun yarattığı hukuk düzeni, toplumun biçimlendirilmesidir. Bu niteliği ile o, o toplumun yarattığı bir şeydir. Anayasa, ceza hukuku gibi dalları içeren kamu hukukunda ve keza aile ve borç ilişkileri gibi benzer ilişkilerden oluşan özel hukuktaki bütün kurumlar, toplumu oluşturan bireylerin yarattıkları ahlâki yapıtlarıdır. Onlar toplumu oluşturan bireylerin adalet anlayışını ortaya koyan bir kültür yapıtıdır. Bu yapıtlar bir halkın ahlâki düzeyini gösterir.

Diğer yandan bireylerin onadıkları adalet anlayışına dayalı olmakla, genel deyimi ile adaleti yansıtmakla, hukuk düzeninin sağlayacağı barış da sağlam ve sürekli bir değer niteliğini kazanır.

Adalet ve barış öpüşmüşlerdir. (Güstav Radbruch)

Bu bakımdan adaletten uzak, ağır yaptırımlara dayalı düzenler, değer açısından hiçbir düzeyi göstermez.

Korkuya dayanan bir barış, bastırılmış bir savaştan başka bir şey değildir. (Henry van Dyke)

Korku bir doğa olayı olmakla onun meydana getirdiği, dışarıdan barış diye görünen durum, bir << olması gereken >> i göstermeyen sadece bir doğa olayı, bir << olan >> niteliğindedir, değer kavramı ile bağdaşır bir özelliği yoktur.

Bu bilgilerin ışığında denilebilir ki, birey, toplumunda yürürlükte olan hukuk karşısında, çifte bir tutum içerisinde bulunur. O, bir yandan diğer bireylerle ve bütünle olan ilişkilerinde hak ve yükümlülüklerin, bir takım sorumlulukların sahibidir ve böyle olmakla hukukun öznesidir (muhatabıdır), fakat diğer yandan da aynı zamanda bu hukukun kendi çapında yasa koyucusu, yaratıcısıdır; toplumun hukuken oluşum ve gelişim sürecinde, doğrudan ya da dolaylı, bu sürece katılarak yaratıcı bir katkıda bulunur; öyleyse mevcut hukukun sorumluluğunu da bir ölçüde diğerleriyle birlikte taşır. Böyle bir birlikte sorumluluk bilinci bireyin hukuken ve vatandaş olarak dayanışmasının temelidir. Ve böylece, toplum bilinci de diyebileceğimiz bu bilinç, bir toplumun üyesi olarak bireyin, adaletli (adalet sevgisine sahip olan) bir kimseyi deyimleyen ilk ahlâki özelliğinden sonra, ikinci bir ahlâki özelliğini oluşturur. Bu dahi bireyin bir zihniyet değeridir, fakat sadece bütünle ilgili olmak üzere sahip olabileceği bir değerdir.

Bireyin bütün için duraksamaksızın yükümlülük üstlenmesinden ibaret olan bu dayanışma, gerçek bir erdem değeridir. (Nicolai Hartmann)

Bu nedenle özgürlüklerin varlığının güvencesini oluşturan demokratik zihniyetin egemen olduğu toplumlarda,

Vatandaşlık ahlâkının ilkesi başka türlü seslenemez: Parti tutun, hangisi olursa olsun, fakat parti tut. (Güstav Radbruch)

önerisi bir sorumluluğun, içsel bir zorunluluğun deyimidir. Çünkü:

Gerçekte vatan ile parti arasında hiçbir karşıtlık yoktur, aslında her partinin ödevi ve onun içeriği vatandan başka bir şey değildir. (Güstav Radbruch)

Üstelik toplumların varlık koşulu olan ve zayıfladığında o toplumun çöküşünü hazırlayan bu dayanışma olgusu, bireyin bütün için sorumluluğundan başka, birey için birlikte sorumluluğu da içerir. Bu, herhangi bir bireyin hukuku çiğnediği, hukuka zarar verdiği, suç işlediği durumda da geçerlidir. Burada suçluyu cezalandırmak, onu zararsız kılmak gibi ödevleri içeren bütün için sorumluluğun yanı sıra, aynı ölçüde suçlu için sorumluluk da düşünülmelidir.

Gerçekten, suçlunun kişiliğinde toplumun bir vatandaşını yitirdiği göz önüne getirilirse – ki bu kişi aynı zamanda, dolaylı da olsa, vatandaş olarak yetkili bir yasa koyucudur – suçlu için sorumluluk sorunu, bütün ciddiyeti ve ağırlığı ile ortaya çıkar. İlk planda onu bütüne yeniden kazandırmak, onu hukuken vatandaş olarak eski durumuna kavuşturmak gerekir; ceza bunun için sadece bir araçtır.

Cezalandırılan lekelenmiş biri olarak değil, aksine lekeden arınmış biri olarak topluma dönmelidir. (Güstav Radbruch)

Gerek bütün için, gerekse bütündeki, suçlu da dâhil her bir birey için burada açıklanan birlikte sorumluluk ilkesi, toplumsal adalet dediğimiz adaletin bir türü gereğidir. Toplum varlığını ve geleceğini korumak üzere ortaklaşa iyi’yi hedef alan toplumsal adalet, insanların toplum dışında yaşayamayacakları, var olamayacakları gerçeğinden yola çıkar. Toplumdan yararlandıklarına göre de, bireylerin o toplumun esenliğini korumak için onun üyelerini oluşturan diğer bireylerle dayanışma ve yardımlaşmada bulunmaları adaletin gereğidir.

Ancak, bu << toplumsal adalet >> kavramında, adalet değerinin asıl vatanının birey olduğu, onu bireysel vicdanın algıladığı gerçeği dışarıda bırakılmamalı, görmemezlikten gelinmemelidir. Hiçbir insan toplum içinde bireyselliğini yitirecek denli toplumsallaşamaz, toplumsallaşmamalıdır; özgürlüklerini ve onun sonucu olan bireyselliğini, bireysel özgürlüğünü korumalıdır; bu onun için ahlâki bir ödevdir.

Ahlâk dışı bir eylemin ne olduğunu kişinin bireysel yargısı ve vicdanı belirler. (Einstein)

Müftüler sana fetva verseler de sen bir kere kalbinden fetva iste. (Hadis)

Üstelik toplumun, toplumsal yaşamın insanı mutlu etmek üzere gelişmesi ve zenginleşmesi de özgün ve yaratıcı kişiliklerin varlığına bağlıdır.

Toplumun birçok kişiliklere ihtiyacı vardır. Bir toplum ancak onu taşıyan kişiliklerin zenginliği ve canlılığından zengin ve canlı olabilir. (Güstav Radbruch)

İşte bu yüzden toplumsal yaşamda kişilikle kitlenin, bireyle toplumun, böylece bireyle hukukun çeliştiği durumlar ortaya çıkabilir. Bireyin hukuku çiğnediği yerde, onun vicdanı ile hukuk bir karşıtlık içerisinde bulunabilir; bireyin ahlâki değer yargısı ile hukukun buyrukları çelişebilir. Bu durumun nedeni, hukukun niteliği gereği, toplumda ve insanlıkta gerçekleşecek değerlendirmelerdeki değişikliklere kolayca uyum sağlayamamasıdır. Hukukun işlevlerinden biri olan düzen düşüncesi, durumların, değişik vicdanî kararlardan kaynaklansa da, eşitliğini, eşit işleme tabi tutulmasını gerektirir. Bu düşünce, özel deyimi ile hukuk güvenliği kavramında belirginleşir: Hukuk değişmemelidir; hukuka olan güven sarsılmamalıdır.

Hukuk, hukuk olarak kalmalıdır. (Psalm 94, 15) (Güstav Radbruch)

Böyle bir durum, dikkatleri << birlikte sorumluluk >> sorununun başka bir boyutuna çeker. Kusur sorunu, onun ortaya çıktığı bireyden başlayıp bireyüstü toplumsal nedenine kadar ***ürülmelidir. Gerçi vicdanının buyruğu ile eylemde bulunan kişi, hukukun çiğnenmesinde kusurdan tümüyle arınmış değildir, fakat kusurun sadece ona ait olduğu da söylenemez. Bu kusur vicdana aykırı düşen kuralları yaratmış olan, hukukla çelişik toplumsal durumların sürüp gitmesine katlanan kimselere de düşer. Bu kusurdan kurtulmanın yolu, hukukun değiştirilmesi ve düzeltilmesi yolunda bir sorumluluğu yüklenmekte yatar.

Gerçekten adalet düşüncesinde yatan << birlikte sorumluluk >> ve << dayanışma >> kavramlarından ötürü mevcut hukukun iyileştirilmesi yasa koymanın mantıken kaçınılmaz bir sonucu, suçlu ile birlikte herkese düşen bir ödev olarak görünür; çünkü herkes ahlâki bir değer olan adaletin kesin buyruğu altındadır.

Ve herkes işlerin, adalet anlamında gerekli olan değişikliği için görevlidir. (Nicolai Hartmann)

Görülüyor ki adalet, insanın varlığı ve böylece mutluluğu açısından vazgeçilmez olan toplum ve toplumsal yaşamı güvence altına almak hedefine yöneliktir. Nedir ki o, insanları bir arada tutan, bir araya getiren sırf bir çerçeve olmakla bireyin ve tüm bir toplumun mutluluğu için yalnızca dış koşulları sağlayabilir; mutluluğu doğrudan doğruya bizzat kendisi veremez. Oysa adaletin öngördüğü yetkin bir toplumun ve toplumsal yaşamın oluşabilmesi için, o toplumu oluşturan bireylerin tek tek mutlu olmaları, mutlu bir kişiliği temsil etmeleri gereklidir. Ancak mutlu bireyler, mutluluğu başkalarına da verebilirler, onları da mutlu kılabilirler. Bu insan özelliğini anneler açısından dile getiren FROMM,

Annelerin büyük çoğunluğu << süt >> verebilmektedir, ama onların pek azı << bal >> da ekleyebilir. Annenin bal verebilme yetisine sahip olabilmesi için sadece << iyi >> anne olması yetmez, mutlu bir kişi de olmalıdır. (Erich Fromm)

Bilindiği üzere mutluluk, insanın kişilik kazanmasına, kişilik de o bireyin bizzat kendisinde yüksek değerlerin gerçekleşmiş, gerçekleştirilmiş olmasına bağlıdır. Gerçi adalet de, ahlâki bir değer olarak, insanın erdemli olmasında, bir kişilik kazanmasında çok önemli bir etkendir. Adaletli olmak, adaletli davranmak, hak severlik diye adlandırabileceğimiz, kişinin bir diğer özelliğidir. Bunun içindir ki, onun, neyin hak ve adalet olduğunda yanılmış olması, kendi değeri açısından önemsizdir; yanılma durumunda dahi birey kendi hak sevgisine, kendi iç değerine sadık kalmış olmakla zihniyetinin ahlâki değerini ve erdemini korumuş olur. Bilerek haksızlık durumunda ise, kişi adalete aykırı davranmakla içindeki bir değeri reddetmiş, erdeminden bir şeyler yitirmiştir. Haksızlık, temelinde, onu işleyenin kendi kendini yadsımasından, daha iyi ben’ine karşı bir sadakatsizliğinden başka bir şey değildir. Çünkü hakkın çiğnenmesinde, yine aynı hakkın ve adaletin bir onanması söz konusudur. Nitekim başkasının malını çalan, o malın kendi hakkı olarak mülkiyetinde kalmasını isteyecektir ki, bu bir çelişkidir.

Yine hak severliğin kişinin ahlâki özelliğini deyimlemesinin bir diğer sonucu da, haksızlığa uğramak karşısında asıl, haksızlık etmemenin bir değer oluşudur. Yaşamda haksızlığa uğramamak bir talih işidir, fakat kimseye haksızlık etmemek, hak yememek, kişinin erdemidir.

Adaletli olma değeri haktan yararlanma değeri (aşağı değer, nimet değeri) ile asla karıştırılamaz – o tamamen başka düzeyden bir değerdir. Hiçbir haksızlık insanı onu çiğnemeye haklı kılmaz. (Nicolai Hartmann)

Böyle olmakla birlikte, bu değer yanı ile adalet, yine de insan kişiliğinin ve erdeminin oluşmasında, kişiye mutluluk sağlamasında asla yeterli değildir, yeterli görülemez. Çünkü asıl erdem değerleri karşısında adalet en yüksek değil, aksine en aşağı değeri temsil eder. Ondaki << olması gereken >> bir maksimum’u (en çoğu) değil, ahlâki istemler açısından bir minimum’u (en azı) dile getirir. Onun insandan beklediği her şeyden önce olumsuz bir tutum ve davranıştır: Kimseye haksızlık etme, saldırıda bulunma, başkalarının özgürlük alanına girme, kısaca başkalarını, kendilerinin olan şeylerde zarara sokma!

Oysa buna karşılık sevgi ve ona dayalı iyilikseverlik ahlâken çok daha üstün değerlerdir. Çünkü onlar adaletin istemini aşar, karşısındakinin hak olarak isteyebileceğinden daha çoğunun yapılmasını ya da verilmesini beklerler. Bu gibi değerlere sahip olanların tutumu, başkalarının haklarını tartıp ölçen akıldan çok, onların karşısında sıcak bir duygu ile belirlenmiştir. Adaleti, matematik bir hakikatten ayıran, ona bir değer olma, bir değeri deyimleme niteliğini kazandıran, karşısındakinin haklarına saygı ve hak sevgisi gibi duygusal yanı ise de, içerdiği eşitlik düşüncesi gereği aklın varlığını ve etkisini gerektiren bir değerdir. Akıl kavramlarla, tanımlarla, sınırlarla çalışır, onlarla iş görür; sevgi ise sınır tanımaz, sınır onun ölüm hükmüdür; o, sınır tanımayan derin duygudan kaynaklanır. Bu yüzden, iyilik yapmak kolay, adaleti gerçekleştirmek güçtür, denir. Adalet hak edilenden ne azının ne de çoğunun verilmemesi için aklın hesaba, kitaba, inceden inceye araştırmaya başvurmasını, gerçeğe ulaşmasını gerektirir; hak ve hakikat sözcüklerinin birlikte kullanılmasının anlamı budur. Kim olursa olsun seven insan için ise, böyle bir zahmete asla gerek yoktur; o, her türlü özveriye hazırdır.

Gerçi sevgi de diğer insanlara karşı bir tutum almayı, kişinin kişi ile olan bağlantısını içerir, ne var ki, adalet yalnızca çıkar çatışmalarının çözümü öngördüğünden, onda bu bağlantı yüzeysel kalır. O sadece haklı bir istemle, başkasının hakkı ile ilgilidir. Sevgi ise, karşısındakinin haklı ve değerli olup olmadığına bakmaksızın onun tüm kişiliğini, onun her özelliğini dikkate alır, her durumda ve her zaman iyiliğini ister, kötülük ve zarar görmesine katlanamaz. O, iç bağıntı ve ilişkilerle ilgilidir; insanın tüm yaşam durumlarına girer. Ona hiçbir şey küçük ve önemsiz görünmez. Ölçülemeyecek kadar küçük bir şey bile, sevgiden kaynaklanan bir duygu ve zihniyeti temsil ettiğinde onun için son derece önemlidir. Sevgi en değersiz bir şeyi bile kutsallaştırır, ona anlam ve ağırlık kazandırır.

Daha çok yasaklardan söz etmekle temelinde olumsuz olan adalete karşılık sevgi, daha baştan olumludur. Onun buyruğu ilkin ne yapılması gerektiğini söyler.

Bize çiçekleri sevdiğini söyleyen bir kadının, çiçekleri sulamayı unuttuğunu görürsek, onun çiçek << sevgisi >> ne inanmayız. Sevgi, sevdiğimiz şeyin büyümesi ve yaşaması için gösterdiğimiz etken ilgidir. (Erich Fromm)

Kuşkusuz bu arada onun buyrukları ne yapılmaması gerekeni de içerir, fakat bu, ikincil bir tutumdur. Böylece sevgi değeri, tüm eğiliminde adaletin istemini de kapsamına alarak, onu aşar. ARİSTO bunu görmüş ve demişti ki,

Bütün insanlar dost olsaydı, adalete ihtiyaç kalmazdı – bu söz tersine çevrilemez, zira herkes adaletli olsaydı bile, buna rağmen sevgiye muhtaç olacaklardı. (Nicolai Hartmann)

Adalet ile sevgi arasında çatışık ilişkiler bile olabilir; sevgi adaletsiz olabileceği gibi adalet de sevgisiz olabilir.

Tanrı Yunus’a Ninevah’a gitmesini, orada oturanlara, eğer günah yolundan dönmezlerse cezalandırılacaklarını söylemesini buyurur. Yunus Ninevah’ta oturanların tövbekâr olup Tanrının onları bağışlamasından çekindiği için görevini gerçekleştirmekten kaçar. Adalet ve düzen anlayışı güçlü bir adamdır Yunus. Fakat sevgiden habersizdir. (Erich Fromm)

Gerçekten insan düşmanına bile, adaletin istemini yerine getirebilir. Öyle ki, hakkı yerine getirmeye yönelik irade kinle, nefretle dolu olabilir; ancak, buna karşın adalet değeri tamdır. Nitekim RADBRUCH,

Hukuk duygusu belli bir ölçüde ikiyüzlülük ya da kendini aldatma tehlikesi ile karşı karşıyadır: Çıkar, kıskançlık ve çekememezlik sürekli haklılık iddiası, kavgacılık ve güç arzusu, intikam ateşi ve zarar verme zevki hukuk duygusu ile örtünür. (Güstav Radbruch)

der. Bundan çıkan sonuç şu ki, bireyin mutluluğunun aslı ve temeli olan sevgi, toplumsal yaşamın da vazgeçilmez koşuludur. Onsuz bir toplumun esenlik içinde olduğu söylenemez; onsuz bir toplum insanî bir toplum niteliğini kazanamaz. Sırf adaletin ve adaletli bir yaşamın, toplumların sağlığı konusunda yeterli olmayacağı düşüncesi, düzen olarak özellikle yetkin bir düzeye ulaşmış toplumlarda, adaletin dahi değer niteliğini yitirmesi tehlikesinin varlığı ile daha da güçlenir.

En yakınların sevgisi zihniyet ve eylemde yaşayıp etkili olur, dayanışma ise kurumlarda somutlaşır. (Güstav Radbruch)

Bu somutlaşmanın anlamı, değer olarak adaletin esas yuvası olan insan kalbinden koparılıp çıkarılması, nesnelleşmesi demektir. Bunun sonucu, bireyin gönlünde tutuşup, onu eyleme yönlendirecek olan adaletin canlılığını yitirmesi, ateşinin sönmesi, artık bireylerce algılanmasının ortadan kalkması olacaktır.

Batı dünyasının tümüyle toplumsal – ekonomik gelişmeden amaçladığı, maddî bakımdan rahat bir yaşam, servetin oldukça eşit dağılımı, oturmuş bir demokrasi ve sürekli bir barıştır; oysa bu amaca en çok yaklaşan ülkeler, en tehlikeli akıl dengesizliği belirtilerini göstermektedir. (Erich Fromm)

biçimindeki FROMM’un saptaması da yukarıdaki düşünceyi doğrular nitelikte, adaletin somutlaştığı özellikle yetkin bir düzende akıl dengesizliklerinin görülmesi ile bu gibi düzenlerde değer olarak adaletin gönüllere coşku veren gücünün kalmadığını, bizzat adaletin değerini yitirdiğini göstermektedir. İnsan ve toplum sağlığını korumak ve kurtarmak, böylece insanı mutlu etmek, onu mutluluk verici bir toplumsal yaşama kavuşturmak ancak sevgi değeri ile olanaklıdır; çünkü sevgi adaleti içerdiği gibi, onu da aşan bir değerdir.

Bunun için de, bir toplumun esenliği yolunda öngörülen en uzaktakilerle, bilinen bilinmeyen pek çok insanla üst düzeydeki bir bütünde birleşmeyi deyimleyen dayanışmanın, insandan insana olan en yakınların sevgisine dayanması zorunludur. (Güstav Radbruch)

Soyut bir kavram olan sevgi, her değer gibi, ancak somut duygu ve duyumsamalarla algılanabilir ve içeriğine uygun işlevini yerine getirerek, ancak gerçek bir güç (reel bir güç) kazanabilir. << Seveceksen komşunu sev! >> deyiminde anlatılmak istenen, bir yandan komşunun vereceği sıkıntıları aşmakla sevginin << olan >> dan farklı olup bir << olması gereken >> i içerdiği, böylece de özgürlükle, derindeki özgür duygu ile olan kopmaz bir bağlılık içinde bulunduğu, fakat diğer yandan da onun düşünsel bir varlık olarak ideal dünyadaki soyut değer niteliğinin yalnızca somutta tamamlanacağı, böylece içeriğinin zenginleşip gelişeceğidir. Bu demektir ki, her türlü sevginin varlığını ortaya koyabilmesi, gelişip yeşermesi için somut ilişkiler bir ön koşuldur. Sevginin bütüne, insanlığa ulaşmasının yolu da asıl yakın ilişkilerde gerçekleşmesinden, onun sürekliliğinden geçer. Bu ilişkilerde,

Yaklaşım hangi yönden yapılmış olursa olsun, kişi sevginin bencil ve dışlayıcı değil, özgeci ve kapsayıcı olduğunu görür. (Leo Buscaglia)

İnsanın güvenlik ihtiyacını ancak toplumda, yetkin bir toplum düzeni içinde gidereceği, tam bir hakikati deyimlemez. Adaletin, dolayısıyla hukukun sağlayacağı güvenlik, var olmak isteyen, böyle bir güçlü dürtünün buyruğunda olan insan için asla doyurucu olamaz; ona sağlam bir güven verebilecek olan sadece sevgidir, her türlü ilişkinin sevgiye dayanması, ondan kaynaklanmasıdır. Çünkü var edici güç yalnızca sevgide bulunur; bizi var eden, varlığımız için yeterli bir güvence veren sadece sevmek ve sevilmektir.

Ancak sevgi değerine ulaşmış, böylece kişiliğini tamamlamış insan, karşısındaki insanda sevgi ve güven yaratabilir. Bunun içindir ki, çıkar gözeten aklına uyup kimseye güvenmemek marifet değil, marifet karşısındakini güvenilir kılmaktadır. Bunun tek yolu da karşısındakine güvenmektedir.

Muhtaç olduğun insanı doğur! (Ed – Darkavi)

İnsanlarda iyiliği uyandırmanın, onları esasen iyilermiş gibi ele almaktan daha iyi bir yolu yoktur. (Güstav Radbruch)

Güven, beklenen iyiliği yaratır. İnsan onuruna saygı, insan onurunu ortaya çıkarır. Silahsızlık, silahtan arındırır. (Güstav Radbruch)

Sürekli bir biçimde önlem almaya çalışmak ve güçlü istemlerde bulunmak, yaşamı bulandırır. (Sehl)

Demek oluyor ki, toplumda ve giderek bütün insanlıkta barışı, düzeni sağlayacak ve güvence altına alacak olan, yalnızca somutta yaşanan sevgidir. << Barışseverlik >> ahlâki değer niteliğinden ötürü, sevginin besleyici ve güç verici, var edici kucağındadır ve işte bu yüzden de özgürlüğü gerektirir. Eğer gerçek barış, zor ve baskı ile kurulamıyorsa, bireylerin özgür kararını gerektiriyorsa bu, onun ancak sınır tanımayan sevgi ile olanaklı olduğunu göstermektedir; çünkü yukarda da deyimlendiği gibi, özgürlük sevgidedir.

Böylece barışseverlik toplumsal yaşam için, insanların bir arada yaşayabilmeleri için büyük öneme sahiptir. Nedir ki, barış her zaman birinin ya da birilerinin diğerlerine yaptığı haksızlıkla bozulur. Haksızlığın her türlüsü toplumsal yaşam için ciddi bir tehlike oluşturur. Bu tehlike ancak, barışsever bir ruhla savuşturulabilir. İnsan başkalarının kusurunu, cömertçe bir bağışlama ile ortadan kaldırabilir ve kaldırmalıdır; öyle ki, karşısındakinde kusur dahi görmemeli, kusur aramamalıdır. Bunun için de bağışlayıcı olmaktan çok, hoşgörülü olmalıdır, seven kişi kusur nedir bilemez.

Asla eyleme dönüşmeyen << masum arzular >>, kendisi ile cehenneme giden yolların döşendiği iyi niyetler, nasıl meziyetten sayılmazsa, mantıken, kötü eğilimde, şeytana uymada, baştan çıkmada da bir kusur aranamaz. (Güstav Radbruch)

Her insanda, insanlığın bütün halleri vardır. (Michel de Montaigne)

Bir yerlerde yazılmış olan << her şeyi bilmek, her şeyi bağışlamaktır. >> sözü anlamını MONTAIGNE’nin yukarıdaki sözünde bulur. Çünkü:

Bir şeyin aslında, ne kadar bilgi varsa, daha fazla sevgi vardır. (Paracelsus)

Bu da gösteriyor ki, dünyada birlik sevgi değerine dayalı olmakla, kendimizin sevgiyi yaşaması kadar onun herkeste duyumsanmasını sağlamak yönünde ahlâki bir ödevin yükümlülüğü altındayız. Bu yükümlülük, sevginin gerçekleşeceğine inançla birlikte bu yolda çalışmayı ve mücadeleyi de birlikte getirir.

İçinde bulunduğumuz dünyadan daha çok birleşmiş bir dünya, insanların birbirlerini öldürecekleri yerde birbirine yardım ettikleri bir dünya kurunuz!.. Eğer böyle bir dünyanın kurulabileceğine inanmayarak bezgin bir halde gülümserseniz… Sizden bir alev, bir heyecan, bir ideal soluğu ve dağları devirecek bir iman bekleyen bu çocuklara artık lâyık değilsiniz. (Jaequin)

Üstelik böyle bir ideal için mücadele zorunluluğu, içinde bulunduğumuz yaşam durumu karşısında, güncellik kazanmıştır. Bugün çağdaş insanın bir tedirginlik ve giderek artan bir şaşkınlık duygusu içinde bulunduğundan ısrarla söz edilmektedir.

İçinde yaşadığımız dünya garip bir dünya!.. Nereye baksak ağır bir bunalım hüküm sürüyor. (Max Planck)

İşte bunun nedeni, çağımızda yüksek değerlerin kişilik yapıcı etkilerinin görülemez duruma gelmiş, getirilmiş olmasıdır.

Beş duyusu ile algılama yapan akıllar ısrarla sevginin gücüne inanmazlar. Sevgi bize biraz aldanma gibi görünür. Biz sevgiyi kendi kendini aldatma, kişinin aklının afyonu, idealistçe bir saçmalık, bilimsel olmayan bir hile olarak adlandırırız. Sevginin insan davranışları ve kişiliğini kararlaştıran olumlu gücünü; biyolojik, toplumsal, akılsal ve ahlâksal evrimdeki etkisini; tarihsel olayların gidiş yönü üzerindeki ağırlığını; toplum ve kültürle ilgili kurumların oluşması üzerindeki etkilerini kanıtlamaya çalışan kuramların karşısında olmaya eğilimliyizdir. (Leo Buscaglia)

Gerçi,

İnsan topluluğu, sosyal bağlılıktan hürlüğe ve hürlükten de hür bağlılığa doğru gelişmektedir. (Arnold Toynbee)

ancak bu gelişmenin gerçekleşmesi << özgürlük >> terimine verilecek anlamla sıkı sıkıya bağlıdır. Bugün özgürlük, gerçek anlamına tamamıyla ters olan keyfince yaşamak biçiminde anlaşılmaktadır. Ülkemizde bedensel hazzı anlatan ve bu hazzı veren içki, kahve, çay, uyuşturucu gibi, insanda tutku ve bağlılık dahi yaratabilen maddelere << mükeyyefat >> (keyif vericiler) dedirten << keyif >> teriminin kullanılması, derin duygudan kaynaklanan << zevk >> i dışlayıp unutturacak denli yaygınlaşmıştır. Zamanımız değerlendirmelerini, aşağıdan yapmaktadır; insanı, insanî ve tarihî yaşamı doğal yanından görmektedir. Bu yüzden günümüz insanının kaygısı yalnızca para, güç, şöhret, kısaca, insanlar üzerinde etkili olmaktır. Özgürlüğü keyfince yaşamak biçiminde anladığı için, eğlence ve onun yeğinliği bu kimselerin gözünde, başarılarının, mutluluklarının koşulu olarak kabul edilmekte, bununla da onur kazanıldığı sanısına düşülmektedir.

<< Bu dünyanın adamı olmak >> deyiminde yoğunlaşan bu anlayış, yalnızca bu dünyayı, ondaki nimetleri yücelterek, geleceği hiç düşünmeden bugünü dolu dolu yaşamanın, hiçbir kimseye ve hiçbir ideale bağlanmadan, hiçbir şey için sorumluluk üstlenmeden yaşamın tadını çıkarmanın övgüsünü yapmaktadır. (Vecdi Aral)

Günümüzde insanların mutluluğu << eğlenmeye >> dayanmakta, eğlenmenin altındaysa << almanın >>, tüketmenin doygunluğu yatmaktadır. Dünya bizim açlığımızı giderecek büyük bir nesne, bir elma, bir şişe, bir memedir, biz durmadan emer, bir şeyler bekler ve umarız – ve sürekli düş kırıklıklarına uğrarız. (Erich Fromm)

Evet! Düş kırıklıklarına uğrarız, çünkü bu durum yaşamda sevgiye yer bırakmamakta böylece de ilişkilerin yüzeyselleşmesine, giderek kopmasına neden olmaktadır.

Temel olarak bizler birbirimizden uzaklaşıyor; birbirimizi düş kırıklığına uğratıyor, aşağılıyor, değerini azımsıyor ve bu davranışlarımızı nasıl değiştireceğimizi bilemiyoruz. (Leo Buscaglia)

Gerçekten çoğunlukla, bizler << sürekli karnı tok, sırtı pek, cinsel yönden doygun, kişiliği gelişmemiş, çevresindeki insanlarla son derece yüzeysel ilişkiler kuran >> bir yaratık kimliğine dönüştük. Oysa baştan beri belirtilmeye çalışıldığı üzere, bizi var edecek olan ancak << sevgi >> dir; o kendimizin olduğu kadar çevremizin de var oluşunun salt koşuludur. Kendini seven bir kimse, iç dünyasında bulduğu yüksek değerleri sevgi değeri altında toplayıp uyuma getirmekle bir yandan kendini var etmiş olur ve aynı zamanda diğer yandan bu değerlerin içeriğini gerçekleştirmekle de dış dünyayı korumuş, onu insanî, insanca yaşanabilir bir niteliğe kavuşturma fırsatını bulur. İçinde yaşadığımız dünya sevgi ve onun istemlerinin yerine getirilmesiyle insana düşman, kaba bir gerçeklik olmaktan çıkar, bize asıl güvenliği ve güvenceyi verecek olan anlamlı bir gerçekliğe dönüşür. Biz, insanlar, yalnızca meydana getireceğimiz böylesi dünyada, taşıdığı anlamdan yine kendimize döner, içimizdeki yüksek değerlerin varlığını, insan olduğumuzu algılar, kazandığımız kişilikle varlığımızın güvencesini sezinleriz. Çünkü içsel değerlerin gerçekleştirilmesiyle yaratılacak insanî dünyada, çevremize asıl anlamını veren sevgiyi algılar, sevmiş ve sevilmiş olmakla ortak yazgımızın karşısında insanca bir cesaret kazanırız.

Gerek kendi varlığımızın ve gerekse ayrılmaz parçası bulunduğumuz toplum ve toplumsal yaşamın esenliği ve bize mutluluk vermesi için yaşamda kültür kazanmalı ve kültüre hizmet etmeliyiz. İnsan ve topluma hizmet, ancak kültüre hizmetle olur, çünkü kültür yüksek değerlerin yansıtıldığı bir gerçeklik parçası olduğuna göre o, bizi var eden gücün, daha açık bir sözle, sevginin bir deyimidir. Yaşamda var olmak için verdiğimiz savaşta muhtaç olduğumuz güç ve cesareti bize ancak kültür verebilir. Bu nedenle << kültüre hizmet Tanrıya hizmettir >> de denebilir, aynı zamanda.

Şu var ki, yukarıda bir bağlamda vurgulandığı gibi, bu kültür bedenin değil, ruhun kültürü olmak gerekir. İç barışımızı kuran, böylece bizi var eden de, toplumsal yaşamımızı güvence altına alan da sadece bu, ruhun kültürü dediğimiz kültürdür, çünkü varlık ilkesi ve gücü olan << sevgi >> ancak onda bulunur. Bizi insan yapan yanımızı değil de, sırf bedensel yanımızı hedef alıp, ondaki vital ve seksüel değerleri temsil eden yapıtları gerçek bir kültür diye kabul edemeyiz. Bunların insanın kendi iç dengesine ve iç barışına bir yararı olamayacağı gibi, toplumsal ve dünya barışı için gerekli cesaret ve gücü verebilecek bir özelliği de yoktur.

Bu nedenle gerçek ve sağlam bir dünya barışını, gerekli erk ve güce sahip olmalarından ötürü, eğer önce politikacılardan bekleyecek isek, bunu ancak kültürün evrenselliğini, onun insanları birleştirici özünü anlamış, yüksek değerlere sahip, derin duygulu ve anlayışlı politikacıların gereçkleştirebileceğini iyi bilmek durumundayız. Aslında,

Politika ulusları birbirinden ayırır, kültür ise onları birbiriyle birleştirir. (Güstav Radbruch)

Çünkü politika, bir adalet tartışmasıdır.

Her günkü tüm politik kavga, adalet üzerine sonu gelmez tek tartışma olarak görünür. (Güstav Radbruch)

Adalet ise, yalnızca çıkar çatışmalarının çözümünü öngörmekle ve bu nedenle de, yukarıda deyimlendiği gibi, insanların yalnızca yüzeysel ilişkilerinde söz sahibi olmakla, insanları gerçek, içten bir bağlılığa ulaştırma gücünden yoksundur. O, yalnızca içten bağlılığın kurulması olanağını içeren dış koşulların sağlanmasından, minimum bir ahlâktan ibarettir. Üstelik herkesin ve her toplumun adalet anlayışı birbirinden farklıdır ve farklı olabilir; böylece bu durum politik bir yarışmaya, bir güç savaşına dönüşebilir. Bu konuda YÜCEL’in verdiği örnek ders alınacak niteliktedir:

Osmanlı devrinde Selim I.’nin, kendi gibi bir Türk olan Şah İsmail ile Çaldıran’da karşılaşıp dövüşmesi, her ikisinin de aynı dinden ve aynı boydan olmasına rağmen, idare ettikleri kitlelerin ve şahısların Sünnî ve Şiî olup bu yoldan siyasî rekabetin uyanması sebebiyledir. (H. Ali Yücel)

Yaşamakta olduğumuz toplumsal yaşamın çirkinliklerini anlatan CAMUS’da,

Bugünü anlatan kitapların yazarları, duygunun incelikleri, sevgi gerçekleri üzerinde duracak yerde, yargıçlardan, mahkemelerden, davalardan, suçlama yollarından başka bir şey görmüyorlar. Pencereleri dünyanın güzelliklerine açacak yerde, yalnızların sıkıntılarına açılmış pencereleri kapıyorlar. (Albert Camus)

der ve bununla toplumsal ilişkilerde insanların, bu ilişkilerin sadece kötü yönünü gördüklerini ve böylece de neredeyse kötülüğün propagandasını yapmış olduklarını anlatmak ister ve sözünü sürdürerek,

Dediler ki, her siyasî doğruluk er geç öldürmek zorunda kalır. İnsan ya bu aşırılığa düşmeyi göze alır ya da dünyayı olduğu gibi kabul eder… Bu yargı büyük bir coşkunlukla öne sürülüyordu. Ama öyle sanıyorum ki, bu coşkunlukları başkalarının ölümünü hayallerinde yaşayamadıklarından ileri geliyordu. Başkalarının ölümünü düşünememek çağımızın bir bozukluğudur. (Albert Camus)

Gerçekten, sevgiden ve dolayısıyla duygudan uzak biçimde barış adına yeni düzen arayışlarının, kitlelere inerek nasıl kanlı sahnelere neden olduğu görüldü ve görülmektedir. Çünkü:

Yalnız ve yalnız toplumun esenliğini erek bilen bir ideal geniş halk kitleleri için hiçbir zaman tümüyle yeterli olamaz; ucuz kafaların var olduğu yerde, salt sevginin yanı sıra nefret de o karanlık hakkını ileri sürer. (Stefan Zweig)

İşte ancak kültür ve onun en önemli ve etkin bir görünümü olan gerçek sanat ve sanatsal yaşantıdır ki, estetik değer içersinde somut ve tek tek insanı, etten – kemikten oluşan insanı, gerçek insanı bize anlatıp duyumsatmakla, öldürme dürtüsünün (nefretin) panzehirini verecek, sevgiyi uyandıracaktır.

Gerçek sanatçılar politika şampiyonu olamazlar, çünkü onlar, bilirim hem de nasıl, rakiplerinin ölümüne duygusuz kalamazlar. Sanatçılar hayattan yanadırlar, ölümden yana değil. Sanatçı oldukları için düşmanlarını bile anlamak zorundadırlar… Başkalarının hayatını yaşamak güçleri olduğu için, en azılı suçluyu bile temize çıkaran yanı, acıyı görebilirler. (Albert Camus)

Politika ve sanat dünyanın düzensizlikleri karşısında aynı isyanın iki ayrı yüzüdür. Her ikisinde de istenen şey, dünyayı birliğe ***ürmektir. Ama tekniğe dayanan yapıcı ideolojiler ortaya çıkalı, devrimci fatih olmaya başlayalı, iki yol birbirinden ayrılıyor. Çünkü sağda da solda da fatihin aradığı karşıtların uzlaşması demek olan birlik değil, ayrılıkların ezilmesi demek olan bir toptancılıktır. (Albert Camus)

Demek oluyor ki, somut görünümü ile sanat ve bütünü ile kültür, insanların eğlenmesi, hoşça vakit geçirmesi için meydana getirilmiş yapıtlarda temsil edilemez. O, derin duygusal yanımızın bir parçası olan estetik ve diğer yüksek değerlerin hizmetindedir. Ve böyle olmakla da bütün değerleri kapsayan sevgi değerinin buyruğu ve etkisi altındadır. Ve yine bunun içindir ki, gerçek sanatsal yaşam, ahlâki yaşamın da birlikte yaşanıp gelişmesine yarar; öyle ki, estetik değer insana ahlâki yaşamın kapılarını açmakla kalmaz, onun bu kapıdan geçip daha da yükseklere çıkmasına, Tanrısal olana erişmesine zemin hazırlar. Gerçi sanatsal yükselme, her şeyden önce salt estetik bir yükselmedir, fakat o, kolaylıkla Tanrısal bir algılamaya ve yükselmeye geçebilir. Abartmaksızın denebilir ki, birçok kimse için estetik yaşantı, kutsalın yaşanmasına gotüren bir araç olmuştur ve olacaktır.

Yüksek sanattan zevk alma onların ruhuna adeta kanat takar; öyle ki, onlar arza ilişkin ve içkin olandan çıkıp yükselerek, arz üstü, aşkın olana ulaşırlar. (Johannes Hessen)

Bu durumda sonuç olarak,

İnsanın sevmekten başka seçeneği yoktur; çünkü eğer sevmezse, seçeneklerinin yalnızlıkta, yıkımda ve umutsuzlukta olduğunu görür. (Leo Buscaglia)

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı