İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

İyilik - Kötülük Karşıtlığı ve Sevgi

cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
31-10-2009 21:42
#1
İyilik - Kötülük Karşıtlığı ve Sevgi
Var oluş bir sevginin, bir istek ve iradenin sonucu, var ediş de bir sevgi eylemi (iyilik) olunca, dünyada sevginin gücü karşısında yok edici, öldürücü gücün (kötülüğün) de bulunmasının zihinlerde bir karışıklık, bir sorun, ruhlarda derin bir kuşku ve acı yaratmaması olanaksızdır.

Hepimiz tam olarak ölüyorsak eğer, her şeyin var olması niçin? İsfenksin niçinidir bu; ruhumuzun özünü kemiren niçindir; bize umut sevgisini veren o derin acının babasıdır o. (Miguel de Unamuno)

Ölmemin alın yazım olduğuna değin şu düşünce ve ölümden sonra ne olacağıma değin bilmece, gerçek çarpıntısıdır bilincimin. Kırların yeşil dinginliğini seyrettiğim zaman ya da içlerinden bir eş – ruhun parıldadığı duru gözlere baktığımda, bilincim büyür genişler, ruh ferahlanması duyarım ve çevremden akan yaşam seli içinde yüzerim ve geleceğime inanırım, ama anında o gizemli şeyin sesi fısıldar bana, << Yok olup gideceksin! >> Ölüm meleğinin kanatları sürünür bana ve atışları ruhumu tanrısal kanla doldurur içimin derinliklerini. (Miguel de Unamuno)

İşte sorun’u trajik kılan, onun varlığı ve sürekliliği değil, asıl kaçması ve kaçınılması olanaksız bu sorun’un ruhumuza işleyip orada açtığı iyileşmesi umutsuz ve umarsız yaradır.

Ve bizi aldatmaya geliyorlar hilelerin hilesiyle, hiçbir şey yitmez diyerek bize, her şey biçim değiştirir, yer değiştirir ve değişir, maddenin en küçük parçası yok olmaz, enerjinin en küçük itkisi yitmez diyerek ve bizi bununla avundurduklarını ileri sürenler var! Boş avuntu! Benim maddem ya da enerjim değildir benim erinçsizliğimin (huzursuzluğumun) nedeni, çünkü benim değildir onlar eğer ben kendim kendimin değilsem – yani sonrasız değilsem. (Miguel de Unamuno)

Büyüklenme de derler buna - << kokuşmuş büyüklenme >> derdi Leopardi – ve sorarlar bizlere, biz iğrenç solucanlara, kim oluyoruz diye ölümsüzlüğe hak iddia edecek; neden ötürü? Niçin? Hangi hakla? << Neden ötürü? >> diye soruyorsunuz; ben de yanıtlıyorum: Neden ötürü yaşıyoruz şimdi biz? << Niçin? >> - ve şimdi biz varız? << Hangi hakla? >> - hangi hakla varız? Var olmak da sonsuza dek var olmak gibi tıpkı, bir nedene dayanmamaktadır. (Miguel de Unamuno)

Gerçekte, en acı ve korkuncu olan, dünyamızın ölümle birlikte birçok kötülükleri ve değere aykırılıkları da taşıyor ve yaşıyor olmasıdır. Bu, genel << Kötülük Sorunu >> adı altında felsefede haklı bir yer kazanmıştır. Dünyamız yalnız ışıklı yanlara değil, karanlık yanlara da sahip bulunuyor; o aynı zamanda ışık ve gölgelerden dokunmuş; onda hem değerler ve hem de buna aykırılıklar var. O, iyiliklerle birlikte kötülükler de sergiliyor. Onda iyinin yanı sıra kötünün de gerçekleştiğine tanık oluyoruz.

Oysa felsefede ve dinlerde açıkça kabul edildiği üzere, varlık salt yetkin bir ilkeden doğmuştur ve her an var oluşunu buna borçludur. Bu, en yüksek iyi olan sevgidir. Fakat böyle olunca, dünyada iyi ile birlikte kötünün de bulunuşu nasıl açıklanacaktır, nasıl açıklanabilir? Çünkü Tanrısal gerçeklik, yaşadığımız gerçeklikten çok farklıdır, o, salt bir değer varlığı, salt ve derin bir değer gerçekliğidir. Gerçi bu ikilik, kendi durağan varlıklarında gözlemlendiğinde, hiçbir sorun içermiyor, ancak, içinde yaşadığımız dünyayı diğerine indirgediğimizde, Tanrısal gerçekliği sonlu ve sınırlı gerçekliğin ****fizik kökeni olarak gördüğümüzde, bu dünyayı Tanrının yarattığı bir varlık olarak kabul ettiğimizde, sorun bütün ağırlığı ve güçlüğü ile karşımıza dikiliyor.

Eğer dünya, salt (mutlak) yetkin bir Tanrının yapıtı ise, dünyanın yetkin olmayışına ne denilebilir? Bu, özel deyimi ile teodise problemidir.

Bu problemin içerdiği, bize yönelttiği soruya, bir bağlamda kötülüğün ayrıksı (müstesna) ve ender bir olgu olduğu yolunda cevap verilmeye çalışılmıştır. Buna göre, kötülüğün bulunuşunu sahip olduğumuz Tanrı anlayışı ile bağdaştıramayız; kötülüğün Tanrının iradesi ile varlığını sürdürdüğü görüşü asla kabul edilemez; salt iyi olan Tanrıdan böyle bir şey beklenemez; Tanrının gücü her şeyin üstündedir.

Meseleye dar ve sınırlı olan insanın bakış açısından bakacak olursak haksızlık ve yanlışlık yapmış oluruz. Ama gerçek ve ebedî olandan yola çıkılarak bakıldığında her şey iyidir. İnsanların bazı şeyleri haklı, bazı şeyleri ise haksız olarak tanımlaması Tanrı için geçerli değildir. Tanrı için her şey güzel, iyi ve haklıdır. (Werner)

Bununla birlikte, reddedilemez bir olgudur ki, dünyada yaşayan bütün varlıklar, acımasızca birbirleriyle mücadele içindedir; vahşi bir yaşam savaşı onlara korkunç acılar çektirmektedir; var olmak için birbirlerini yok etmekte, birbirlerini yemektedirler. Hele insanda kötülük, en yüksek düzeye ulaşır. Ölüm en acımasız yazgısıdır, onun

Böyle bir sahne karşısında kim gözlerini yumup şöyle diyebilir: << Hayır! Fenalık ve kötülük realite değildir. >> (Werner)

Üstelik kötülük, kötülüğün yıkıcı gücü, iyiliğin yararlı gücünden çok daha belirgin olarak görünmektedir; çünkü baştan çıkarıcı güç, iyilikten çok kötülüğe uygun düşmektedir. Kötülük, iradenin tin’e, tindeki yüksek değerlere ulaşmasını, onların düzeyine çıkmasını talep etmez. Kötülük için, kendini rahatça koyvermek, kendini hiç zora sokmadan doğadan gelen istemlere teslim olmak yeterlidir. Bu yüzden suç ve günah, katiller aracılığı ile sayısız ölüm olayları gerçekleştirmektedir. Buna karşılık katillerin tüm pişmanlığı, günahsızların en güçlü ve en içten duaları katledilmişlerin bir tekini dahi yaşama döndürememektedir. Öyleyse önem bakımından da kötülüğün tam bir gerçekliği olmadığı görüşü hakikati deyimlememektedir.

Soruna çözüm bulmak yolunda bir başka çaba, kötülüğün gerçekliğini kabul etmekle birlikte onu, zorunlulukla bağlı olduğu iyiliğin öbür yüzü olarak görmektedir. Böylece Leibniz, kötülükte iyiliğin arka planını görür. Bu, tıpkı bir müzik parçasındaki uyumsuzluklar ya da bir tablodaki gölgeler gibi aynı işleve sahiptir: Kontrast ile bütünün güzelliğini belirginleştirmek gerekir. Kötülük, sadece görünüşte kötülüktür; gerçekte ise bütünün yetkinleşmesinin zorunlu bir öğesidir. Kötü diye algıladığımız olaylar, bütünü oluşturan düzenin bir parçasıdır.

Bu tıpkı komedilerdeki grotesk pasajlara benzer. Eserden bağımsız düşünüldüğünde bu pasajların hoşa giden bir yanının olmayacağı açıktır; ancak esere bir takım ek açıklamalar getirmesi açısından ilgiye layıktırlar. Kötülük tek başına düşünüldüğünde << yerilmeye müstahak >> bir şeydir; ancak nesnelerin bütünü göz önüne alındığında yararlı bir olgu olarak belirir. (Werner)

İyilik ve kötülük karşıtlığını, böylece sonuçta verimli bir kutuplaşma olarak gördüğümüzde büyük İslâm şairi Rumî’nin dizelerini rahatlıkla buraya aktarabiliriz:

Gündüz ve gece düşman görülürler dıştan, oysa aynı amaca hizmet ederler. Her biri ortak işlerini tamamlamak için birbirlerini sevmektedirler. (Erich Fromm)

Bu iyilik – kötülük anlayışında Leibniz daha da ileri giderek << Bu dünya bütün olası dünyaların en iyisidir >> diyebilmiştir. İşte bu aşırılık onun temsil ettiği görüşün, ciddiye alınmak şöyle dursun, alaya alınmasına, kötülüğün yeryüzünde gözleri açan, zihinleri karıştıran, vicdanları sızlatan gerçekliği karşısında, yine abartılı bir tepki olarak << Dünya temelden, olası dünyaların en kötüsüdür >> denilmesine bile neden olmuştur. (Querner), (Heinrich Schmidt)

Bunların dışında üçüncü çözüm daha derine iner. Onun ana düşüncesi, dünyadaki her var olan şey gibi kötülüğün de aslî ve nihaî kaynağının, bütün varlığın temelini oluşturan Tanrının kendisinde bulunduğudur. Dünyanın yetkin olmayışı en derinde, Tanrının yetkinsizliğine dayanır. Dünyanın oluşum ve gelişim sürecinde Tanrı henüz yetkinleşip tamamlanmış olmayıp kötülükle savaş durumundadır; onun niteliği ancak dünya süreci ile tamamlanıp olgunlaşacaktır.

Nedir ki, bu çözüm kabul edilemez; çünkü bu görüş dinin ve felsefenin Tanrı anlayışı ile bağdaştırılamaz. Gerçi olayların sırf görünüşüne bakan yüzeysel zihinler için bu sakat görüş, rasyonel görünebilir. Ancak, böyle olduğu takdirde,

Eğer bu dünya ahlâk ve ahlâksızlıkla, özgecilik ve bencillik gibi çelişkileri ile salt varlığın zorunlu bir biçimi ise, bu durumda bizzat salt olan aciz ve iradesiz, hiçbir kutsal yanı olmayan, değersiz, öyle ki iç nedenlerden ötürü insanın kendisini dine adamasına hak etmeye, onun hayranlık ve sevgisini kazanmaya yeteneksiz ve elverişsizdir. (H. Schell)

Evrenin ve yaşamın sırf kuramsal (teorik) açıklanması bazı zihinler için yeterli görülebilir. Salt aklî bir açıklama ile evrenin ve onda var olan her şeyin sadece bir neden – sonuç bağıntısı ile kendi iç dinamiği içinde geçtiği, bunun dışında başkaca hiçbir çıkarsamaya gerek olmadığı, dünyanın gidişinde hiçbir amaç ve anlam bulunmadığı kabul edilebilir. Bu yalınç natüralist dünya görüşü ile iyilik – kötülük sorunu böylece bir anlamda çözüme bağlanmış olabilir. Buna göre, iyi şeyler gibi kötülükler de doğal akış içerisinde oluşan, anlamdan uzak gerçekliklerdir ve bunların başkaca hiçbir açıklanmaya ihtiyacı yoktur.

Şu var ki, böyle bir anlayışta iyilik ve kötülük arasında ayrım yapacak, onlar üzerine yargıda bulunup kültürü oluşturacak olan << insan >> da ortadan kaldırılmakta, o sadece bütün çabalarıyla nedensellik bağı içinde işleyen, insanca bir yaşam kurmak, böyle bir yaşama ulaşmak yolunda hiçbir umut vermeyen, tıpkı bir hayvan gibi doğanın bir parçası, sırf doğal bir varlık olarak görülmektedir.

Fakat insan kausal (nedensel) bağlarla bağlı ve görünüşten ibaret olan tabiat varlığının çerçevesi içinde sınırlı hayvanî eğilimleri, funktion ve diğer tabii kabiliyetleriyle kaldıkça, kendisini bekleyen asıl başarılarını ( ethos, ilim, sanat, teknik) gerçekleştiremez ve hayvanî varlığının üstüne çıkamaz. Hâlbuki << tabiatüstü kuvvet >> insana, gerçekleştirmesi gereken birçok şeyler vermiştir; onları gerçekleştirmeyi, insanın insan olmasını, asıl gayesine erişmesini, kendisinde bulunan hayvanlığın üstüne çıkmasını temin için, bambaşka karakterde faktörlerin bulunması şarttır. Tabiatüstü kuvvetin bu isteği, insanın tabiata, kausal bağlara tabi olmayan koruyuculuğuna bırakılmasını gerektirmektedir. (E. Kant)

Gerçekten, Natüralizm’in her şeyi << doğa >> kavramına indirgemesi doğru görülemez; üstelik bu görüş bizzat modern doğa biliminin bugünkü verileri karşısında tutunamaz olmuştur. Nitekim insan da içinde olmak üzere bütün eşya ve olayların, plan ve amaçtan yoksun bir biçimde açıklandığı klasik fizikteki mekanist düşünce biçimi artık aşılmıştır. Bugün artık salt değil, görece (rölatif) bir nedensellik kabul edilmektedir; atom içindeki olaylar nedenselliğin salt egemenliğine son vermiştir. Elektronların sıçrayışında sırf çıkış durumundan değil, aynı zamanda gelecekteki durum bakımından da belirlenmiş bir nedensellik savunulmak gerekmektedir; çünkü elektronların sıçrama hareketinde geçmiş ve gelecek, güncel olayda birleşmektedir. (Vecdi Aral)

Bilimde ve felsefede mekanist düşünce biçiminin ne denli geride kaldığı özellikle biyolojide daha da açıklıkla görülmektedir. Organizmadaki her parça bütünle ilişkidedir ve bütünün korunması, gelişmesi ve çoğalması gibi bir amaca yöneliktir. Bu olgu, organik yapının makinede görülemeyecek olan, amaca yönelik bir iç yaşama sahip bulunduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle insanın yapısında, hayvandan farklı, kendine özgü yanların bulunduğunu, hayvanla birlik içerisinde olduğumuzu belirten aynı biyoloji, beklenmedik bir açıklıkla dile getirmektedir. (Portman)

Esasen Natüralizm’in kendisi dahi, yaşamda herhangi bir amaçtan tümüyle yoksun kalamaz, yaşamın hiçbir amacı ve anlamı olmadığı savında bulunamaz; bu, açık bir çelişki olur. Çünkü böyle bir savın doğrudan doğruya bir anlamı vardır, bu, yaşamda bir anlam bulunamayacağı yolunda bir hakikatin deyimidir. Hakikat ise, bilindiği üzere, yüksek değerlerden biridir. Bir şeyin anlamı var demek, onun bir değerle ilişkisi var, o, bir değerin taşıyıcısı durumunda demek olacağına göre, her türlü anlamı yadsıyan bir deyim dahi, hakikat iddiasında bulunmakla, bizzat kendisinin bir anlam taşıdığını, üstü örtülü olarak itiraf etmiş olmaktadır.

Gerçekten de, zihnî yaratılışının doğadan gelen itici gücü ile düşünmeye, düşünme eyleminde bulunmaya zorlanırken insan, aynı zamanda bu eylemi yönlendiren amacının içeriği ile eylemine anlam kazandıracak ona kıvanç sağlayacak olan hakikat peşinde koşup, yaşamının anlamını sormadan edememektedir.

Kendimizi şaşırtıcı bir dünyada bulmaktayız. Çevremizde gördüğümüz her şeyden bir anlam çıkarmak istiyor ve şu soruları soruyoruz:

Evrenin doğası nedir? Onun içindeki yerimiz ne? O ve biz nereden geldik? Evren niye böyle? (Stephan Hawking)

Her insanın yaşamında bu sorunun bilincini zorladığı anlar vardır, bunlar yaşamın gizemi ile karşı karşıya kaldığı saatlerdir. O zamana kadar anlaşılır görünen varlığımız, birden bire bir soru olup karşımıza dikiliverir. Dünyaya gelmiş bulunuyoruz, oysa bir zaman önce bu dünyada yoktuk, sınırlı ve fakat ne kadar olduğunu bilmediğimiz bir zaman sonra da yine bu dünyadan ayrılıp yok olacağız. Böyle olunca, niçin dünyaya geldik? Niçin varız? Dünyaya gelmemizin anlam ve amacı nedir? Nereye gidiyoruz ve ölümden sonra ne olacağız?

Günlük yaşamdaki yüzeysel olaylar bile bu << niçin >> ve << nereye >> sorularının ortaya çıkmasına neden olabilir. Başarısızlık, her türlü talihsizlik, yoksulluk, hastalık ve ölüm pek olasıdır ki, var oluşumuzu soru kimliğine sokar, bizi anlam sorusu ile karşı karşıya bırakır.

Kuşku duyanlar olsa da, yaşamın bir anlamı olduğu kesindir. Yaşamın bir anlama sahip bulunduğu, anlamsız olamayacağı düşüncesi o denli zorunludur ki, yaşamda bir anlam bulamadığı inancına varıp yaşamına son veren bir kimse dahi, mantığa uygun ve tutarlı görünen bu davranışı ile aslında yaşamın bir anlamı bulunduğunu, büsbütün anlamdan yoksun bulunmadığını kanıtlamış olur. Çünkü hiç değilse, yaşamda bir anlam bulamamanın sonucu olarak kararlaştırdığı kendini öldürme eyleminin anlamlı olduğu, bir anlamı olduğu kanısına varmış olmaktadır. Böylece denilebilir ki, alınan her nefeste, her düşünme ve duyumsamada, her istek ve davranışta yaşamın anlamı üzerine bir kabul, bir onama gizlidir. Yaşamın anlamının içten bir tartışılması ve yadsınması normal bir insan için olanaksızdır.

Bir insan yaşamın değerini ve anılarını tartışmaya başladığı an, hastalanmaya mahkûmdur. (S. Freud)

İnsan, yaşamının en derin ve yüksek anlamını içindeki yüksek değerleri algılayıp yaşadığında, onları dış dünyaya yansıtıp gerçekleştirdiğinde kazanır. Hakikat, etik, estetik ve kutsal gibi değerlerin yaşanmasında yaşamın anlamı bize bir iç veri olarak açılır, sanki içimize doğar. (Vecdi Aral)

Böylece yaşama anlam verme çabası giderek en yüksek bir anlam ilkesinin bulunmasına varır. Bu, önce ****fizik açıdan, aklın << yeter neden >> yasası gereği kabul etmek zorunda olduğu varlığın ilk ve temel nedenidir. Var olan her şey ya bizzat kendi içinde ya da başka bir varlıkta yeterli bir << varlık nedeni >> ne sahip olmak gerekir. Dünya ise, varlık nedenini bizzat kendi içinde taşımamaktadır; bu nedenle kendi varlık nedenini başka bir varlıkta bizzat kendi olan, ****fizik bir zorunlulukla sonsuzdur ve yetkindir.

Nedir ki, bu kendiliğinden var olan, tam bir gerçeklik (ens realissimum) olmakla birlikte, henüz felsefe ve dinin anladığı, kişiliği olan bir Tanrı değildir. Bu ilk nedeni Tanrı olarak kabulümüzü gerektiren, onun aynı zamanda en yüksek değer oluşunun kabulündeki zorunluluktur; o sadece bir ‘’ens realissimum’’ değil, keza bir ‘’summum bonum’’ dur; o yalnızca salt bir gerçeklik değil, aynı zamanda en yüksek bir değerdir.

Gerçekte bir ‘’ilk neden’’ in değerlere kayıtsız bir varlık, değerden uzak bir güç olarak düşünülmesine engel olacak salt aklî bir neden bulunamaz. Bu ‘’ilk neden’’ bir şeytan da olabilir. İşte burada, bizdeki değer duygusu ve bilinci işe karışarak, bu ilk nedenin, bu tam gerçekliğin, aynı zamanda tam bir değer gerçekliği olarak kavranmasını gerektirmektedir. Aksiyolojik yoldan, değerlerin içerik ve derinlik boyutu ile sonsuzluğa işaret etmesi, özellikle ahlâki değerlerin kesin bir zorunluluğu (kategorik empretif) deyimlemesi ile yetkin kişisel bir varlığın kabulü zorunlu görünmektedir. (Johannes Hessen)

Ve dahasını söyleyeceğim, bir insanda Tanrıya inanla temiz bir yaşam ve ahlâksal bir yükseklik varsa eğer bir arada, Tanrıya inanma değildir o kadar onu iyi yapan, iyi olmalıdır daha çok, Tanrıya şükürler, onu Tanrıya inandıran. İyilik, tinsel sezişin en iyi kaynağıdır. (Miguel de Unamuno)

İşte ‘’ahlâken iyi’’ ve diğer tüm değerler konusunda, değersizlik (değere aykırılık) dahi değerler düzeni içinde bulunmakla insan için bir anlam taşırsa da – çünkü değersizlik değerin ortadan kaldırılmasını deyimlemez, aksine onun varlığını ön koşul olarak gerektirir ve böylece değere aykırılık da olumsuz anlamda bir değeri deyimler – yetkin bir gerçeklikte tam bir iyiliği temsil eden bir ‘’summum bonum’’ için böyle bir durum kabul edilemez, iyiliğin ve kötülüğün onda bir arada bulunması insan akıl ve vicdanının kabul edebileceği bir şey değildir.

Ancak, yetkin olmayan bir dünyanın nasıl olup da salt yetkin bir Tanrının yapıtı olabileceği, bizzat bu Tanrının gizi (sırrı) olarak kalacaktır. Hiçbir insan aklı bu giz (sır) üzerindeki örtüyü aralayabilecek durumda görünmemektedir.

Ancak gerçekten eksiksiz bir birleşik kuram varsa, olasıdır ki bizim davranışlarımızı da belirlemektedir. O halde kuramın kendisi onu arayışımızın sonucunu da belirleyecektir. Öyleyse, elde ettiğimiz verilerden niçin doğru sonuca ulaşacağımızı belirlemiş olsun? Pekâlâ, yanlış sonuçlara ulaşmamızı belirlemiş olabilemez mi? (Stephan Hawking)

Görülüyor ki, burada bize, bu gize karşı saygı duymaktan başka bir yol kalmıyor. Sorun’un rasyonel bir çözümünden vazgeçme, insanî bilgi gücünün sınırlarına ilişkin açık bir görüşe sahip olan bir kimse için hiç de güç gelmez. Düşünce gücümüzü aşan sayısız sorunların bulunduğunu görmüş, algılamış olmakla o, iyilik – kötülük sorununun bulunduğunu görmüş, algılamış olmakla o, iyilik – kötülük sorununun da bir çözümden kaçtığını zorlanmadan kabul edecektir.

Düşünen insan için mutluluğun en güzeli, araştırılabilir olanı araştırmış olmak ve araştırılamayanı sessizce kutsamaktır. (Goethe)

Gerçekten akıl bize herhalde, onunla evrenin bütün sorunlarını çözelim diye verilmemiştir. Bunu yapabilecek olan ancak, sonsuz düşünme ve kavrama gücüne sahip bir akıl olabilirdi. (intellectus infinitus) Bu yüzden yerinde bir saptamayla diyebiliriz ki, akıl bize sadece, onunla yaşamın zorluklarının üstesinden gelelim, onu yüksek değerlerle dolduralım, özellikle ahlâki değerlerin doruğunda bulunan, böylece diğer değerleri yönlendiren sevgi ile içimizi doldurup varlığa katkıda bulunalım, var olmamızın tek anlamlı nedenini oluşturan, yıkmak ve yok etmek değil, severek var etmek doğrultusunda ödevimizi yerine getirelim diye verilmiştir. Yaşamda acı ve kötülükler karşısında sırf, onları görmemezlikten gelmekle ya da onlara katlanıp edilgin davranmakla değil, etkin olarak onlarla savaşmakla, onları ortadan kaldırmaya ya da hiç değilse azaltmaya çalışmakla; acı vermek, öldürmekle değil, yalnızca severek varlığı korumak ve var etmekle var oluşumuzun gerçek amacını ve anlamını yerine getirmiş, onunla ancak onurlu bir yaratık olma ödülünü hak etmiş oluruz. Gerçi dar bir açıdan bakıldığında,

Bizler insanlardaki kötülüğe iyilikten daha çok inanmak eğilimindeyiz. Kişinin çevresindeki kötülükler bir haber öğesini oluştururken iyilikler pek ender haber olurlar. Dünya nüfusunu göz önüne aldığımızda göreceli olarak cinayet, hırsızlık, tecavüz ve diğer büyük suçların sayısı pek azdır. Oysa bir suç işlendiğinde kuşkusuz onu hemen işitiriz. Yalnızca bir haber olduğu için değil, gazetelerin sattırdıkları için de böyle suçlar ilgi görürler. İnsanların kendilerine heyecan verici olaylardan hoşlandıkları ve duygularındaki ani değişmelerden haz aldıkları görülmektedir. Ama gerçekte insanların büyük çoğunluğu bizler gibidir. İsteyerek kişileri incitmez, hırsızlık yapmaz ya da adam öldürmezler. Genelde güvenilir, çevresindekilere ilgi duyan ve onlara dostça davranan yaratıklardır. Çoğu insan yaşamını polise, mahkemeye ve avukatların eline düşmeden geçirir. (Leo Buscaglia)

denebilir. Ancak, hemen belirtilmelidir ki, bir kez, kötülüklerin üzerimizdeki olumsuz etkisi sayısından değil, varlığından ve niteliğinden ileri gelmektedir; bize kaygı veren, yaşamımıza zehir katan, böylece ister istemez kara kara düşündüren kötülüğün sayısı değil, bizzat kendisi ve insanlığın dünyada var oluş sürecinde onun da birlikte var olacağı korkusudur.

Üstelik kötülük diye algıladığımız, yalnızca insanın kendisinden kaynaklanan, onun eylemleri ile oluşan acı ve keder değil, bunların bizzat doğada da bulunuşu, doğada yaygın bir yok edici gücün varlığıdır.

Nedir ki, yukarıdaki deyimleri, sevgiyi her an duyumsamak, onun var edici buyruğunu yerine getirmek, dünyada iyiyi gerçekleştirmek, iyiliği yaygınlaştırmak yolunda güçlü bir umudun ve cesaretin kazanılmasında bir etken, etkili bir motif olarak kabul edebilir ve ancak bu açıdan değerlendirebiliriz.

Herhangi bir kadının ya da erkeğin dünyadaki yoksulluk ve bilgisizlik, haksızlık ve şiddet gibi bin türlü kötülüğe karşı yapabileceği hiçbir şey olmadığı inancı kimsenin hevesini kırmasın…

İnsanların pek azı tarihin yönünü değiştirecek kadar güçlüdür, ama her birimiz olayların küçük bir parçasını değiştirmek için çalışabiliriz ve tüm bu eylemlerin toplamı bu kuşağın tarihini yazar…

İnsan tarihini biçimlendiren, sayısız ve çeşitli cesaret ve inanç eylemleridir. Bir kişi bir ideal için çalıştığı veya başkalarının iyiliği için harekete geçtiği ya da haksızlığa karşı çıktığı her defa ufak bir umut dalgası yaratır. Milyonlarca farklı enerji ve cesaret merkezinden gelip, birbirinin içinden geçen bu dalgalar, en büyük kıyım ve direnç duvarlarını yerle bir edebilecek güçte bir akım yaratırlar. (Robert F. Kenedy)

Böylece, ahlâki bir buyruk olarak sevgiyi gerçekleştiren insan, kötülük sorununu da çözmüş demektir. Biz insanlar için etos (ahlâk), logos (akıl) önünde bir üstünlüğe sahiptir; değer olarak etik, hakikatten önce gelir. Ve etos, logosun üstesinden gelemediği sorunları da çözer. Bu çözüm ahlâki buyrukta (kategorik emperatifte) yatar: << Ahlâki eylemlerinle kötülüğü aş! >>, << değerli olanı gerçekleştir, değersiz olanı ortadan kaldır! >>, << kendinde ve dünyada iyiliğin üstün gelmesine çalış! >>

İşte bu buyruğun algılanması, teodise sorununda biz insanlar açısından tek olanaklı çözümdür. Onun kuramsal (teorik) çözümü bizden esirgenmiş, ancak pratik (ahlâki) çözümü bahşedilmiştir. O, bizim için en yüksek ve onur verici, bize kişilik kazandırıcı bir istem, en kutsal buyruktur.

Kuşkusuz bununla da henüz son söz söylenmiş değildir. Bu, daha çok dini bilinç ve ona dayalı canlı Tanrı inancıdır. O, iyiliğin gücüne inancı, aydınlığın karanlık üzerine nihaî utkusunu deyimler. (Johannes Hessen)

Din var olan her şeyin kesin benimsenmesi; her şeye kendince evet ve âmin diyen güler yüzlü Pozitivizm, sevilenin değer ve değersizliğine bakmayan sevgi; talih ve talihsizliğin ötesinde bir mutluluk; kusur ve kusursuzluğun ötesinde bağışlama; tüm akıl ve onun sorunlarından daha üstün olan barış; << her şeyin iyiliğe yarayacağına >> inanan Tanrı çocuklarının << neş’e dolu ****fizik kayıtsızlığı >> dır. (Scheler), (Güstav Radbruch)

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı