İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

Olumsuz Değer Yaşantısı

cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
05-11-2009 00:43
#1
Olumsuz Değer Yaşantısı
Düşünen insan için mutluluğun en güzeli, araştırılabilir olanı araştırmış olmak ve araştırılamayan sessizce kutsamaktır. (Goethe)

İnsan mana ile madde, fikir ile tabiat, ide ile realite, ebediyet ile mekân – zaman âlemi, finalite ve kozalite arasında aktif, aktüel ve prodüktif bir varlıktır, bir şahsiyettir. (O. Münir Çağıl)

İnsan devinen (hareket eden) bir varlıktır. Bu devinimlerde o, belli amaçlar izler. Varlığını korumak, varlığına karşıt doğal güçlerle savaşta üstün gelebilmek, temel amacını oluşturur. Bu amacına uygun olarak insan, önce bedensel yaşamını, onun sağlığını ve sürekliliğini, gelişmesi ve tamamlanmasını güvence altına almak durumundadır. Ancak, insan salt bedensel (fizik ve biyolojik) bir varlık değildir; onun ayrıca ruhsal bir yanı ve bunu da aşan tinsel (manevî) bir yanı bulunur. Varlığının bütünüyle korunması bu yanının da gelişip yetkinleşmesini gerektirir. Üstelik o, ancak bu yanının yetkinleşmesi ile hayvandan ayrılır, tam bir insan kimliğine kavuşur. Çünkü davranışlarımızı doğal nedenlerin ve zorunlulukların etkisinden kurtaran, onlara insana yaraşır bir nitelik kazandıran amaçlar, işte bu tinsel yanımızda bulunan etik, estetik ve hakikat gibi yüksek değerlerle belirlenir, insan yaşamda sadece yüksek bulduğu bir değer için, bu değeri yansıtan bir şey için davranışa geçer ve etkinlikte bulunur. Davranışlarımızın bize sağlayacağı mutluluk da, bu yüksek değerlerin gerçekleştirilmesine bağlıdır. (Vecdi Aral)

Gerçekten insan yaşamı, anlamını, bu dünyada değerleri gerçekleştirmekle kazanır, insan kendini bu yoldaki yapıtlarında, daha doğrusu kültürde ve kültür aracılığı ile bulur. Yüksek değerlerin gerçekleştirilmesiyle oluşan kültür, etik (ahlâki) değerlerin yansıması olan moral ve hukuk, hakikat değerini deyimleyen bilim, estetik değeri somutlaştıran sanat aracılığı ile insan ruhunun zenginleşmesini, tin’in kendini ortaya koyup varlığını algılamasını sağlar.

Gerçekleşmiş değerlerin bir birikimi olarak toplum zemini üzerinde gelişen kültür, böylece diğer yandan da bizzat toplum ve tüm insanlığın var olup gelişmesinde, ilerlemesinde büyük önem kazanır. Moral ve hukukta bunu açıkça görmekteyiz. İnsanların muhtaç oldukları toplumsal yaşamı, birlikteliği, ancak birbirlerine karşı duyumsayacakları sevgi, ilişkilerinde gerçekleştirecekleri ve güvence altına alacakları düzen ve adalet sağlayacaktır. Diğer kültür görünümleri olan bilim ve sanata gelince, bunların toplum için, onun sağlamlığını ve gelişmesi için ne denli vazgeçilmez olduğu şöylece bellidir ki, bilim ve sanat insanlığın hakikat ve estetik değere dayalı düşünce ve duyguları yönünden ortak malı olmakla onların biraraya gelmelerini kolaylaştıracağı gibi kültürlü ve mutlu insanların oluşturacağı toplumun da mutlu bir toplum olacağı açıktır.

Ama soyut bir ölçü içi boş birer kalıptan ibaret iken gerçekleştirilmekle somut içerik kazanıp bir yandan içimizin zenginleştirilmesini, diğer yandan toplumun sağlam temeller üzerinde gelişmesini olanaklı kılan, bizi insan yapan tinsel (akıl ve anlam) yanımızda mevcut bu değerlerin yüksekliğidir ki, kendini onlara, onların gerçekleştirilmesine adayan insanın, Tanrı ile olan bağlantı ve ilişkisinde bir tehlike, açıkçası Tanrı’nın reddi ve yadsınması için bir kaynak oluşturmaktadır.

Nedir ki, değer gerçekleştirme olgusunun insanın iç yaşantısında meydana getireceği bu olumsuz etkilere bakarak, onun olumlu yanının gözden kaçırılmamasına da dikkat etmek gerekir. Bu olumlu yanlar, ayrı bir konu olarak daha sonraki bir araştırmada sunulmaya çalışacaktır. Burada önce olumsuzlukların ele alınması, bu olumsuzlukların sonuçları bakımından vahim bir nitelik taşımalarından ötürüdür.

Değer gerçekleştirmenin insanın yaşam ve yaşantısında Tanrı ile ilişkisi açısından içerdiği tehlike ve tehdit daha hakikat değerinin ( '' hakikat'' kavramı, bilgi teorisinde, bilgimizin gerçeğe, gerçekliğe, daha genel olarak konusuna uygunluğunu deyimler. Bu nedenle gerçek (real) ve gerçeklik (realite) kavramlarından kesinlikle ayrıdır. ‘’ Gerçek ‘’ ve ‘’ Gerçeklik ‘’ duyu organlarımızla algıladığımız, zaman – mekân ya da sırf zaman içindeki eşya ve olayların bir niteliği olduğu halde ‘’ hakikat ‘’ bilgimizin bir özelliği, onun konusuna uygunluğudur.) gerçekleştirilmesinde kendini göstermektedir. Bunu hem değerin kendisi ve hem de o değeri gerçekleştiren insan (süje, özne) açısından görmek olanaklıdır.

Değer açısından baktığımızda önce belirtilmelidir ki, hakikatin sınırları bilimle ve bilimde sona ermez, bilimin felsefe ile tamamlanması gerekir.

Esas olarak, bilimin görevini, olayları belirsizlik ilkesinin çizdiği sınırlara kadar önceden hesaplayabileceğimiz yasaları bulma biçiminde yeniden tanımladık. Ama şu soru hâlâ duruyor: Yasalar ve evrenin ilk durumu nasıl ya da niçin seçilmiştir? (Stephan Hawking)

Bilim varlığın sadece herhangi bir görünümünü araştırma konusu yaptığı halde, felsefe varlığın bütününe yönelir, onu ilk nedenlerinden kavramaya çalışır; bu yüzden onun bir adı da evrensel bilimdir. Filozofun varlığa bakışı, onun bütününe yönelmiş olduğundan, düşüncesini tek bir sorun üzerinde yoğunlaştırsa bile, bu sorun’un bütünle olan ilişkisi onun niteliğinde kararlayıcıdır ve bu nedenle de sorun yine filozofiktir. (Vecdi Aral)

İşte burada, bir tehlike gizlidir. Gerçekten filozofun bakışını bütüne yöneltmesi, bu bakış ve düşüncenin konusu olan varlığı salt olarak görmesi, onu mutlaklaştırması tehlikesini içermektedir. Çünkü bu tutum Tanrı’sal olanın karşısında da saltlık (mutlaklık) savını sürdürür ve Tanrı’sal olanın da kendi karşısında boyun eğmesini ister. Bu bir bakıma, Tanrısal olanın felsefe tarafından yutulması, onun felsefe içersinde erimesi demektir. Böylece her iki büyüklük arasında sadece biçim ayrılığı kabul edilip içerik yönünden bir özdeşlik kurulmaktadır. Buna göre, Tanrı’sal olana yönelik bilginin (dinin) yaptığı şey, felsefenin kavramlar aracılığı ile (uygun kavramsal dilde) öğrettiği şeyden ayrı değildir; fark yalnızca öğretilen bu şeyin düş ve tasarımın az çok karanlık diliyle yapılmasıdır.

Oysa

Kâinat nizamının kendisi bir kanundur, en üstün kanun; bu doğru, bütün diğer kanunları hülâsa eden ve bütün hadiselerin son sebeplerini içinde taşıyan bir kanun; fakat bu varlık (ontolojik) nizamda yine bir vakadan başka bir şey değildir ve kendisini tasavvur etmiş bulunan ve nihayet gerçekleştirmiş olan (intelligent) bir varlığın mevcudiyetini farz ettirir. (T. S. Jouffrey)

Kişinin yaşamı, kendi varlığını ve şaşırtıcı bir bilmece olan, dünyayla bağlantısı sorununu merak etmesi, hayranlıkla karşılaması ve ayırt etmesi, dinsel deneyimin bir yönünü oluşturur. (Erich Fromm)

Nitekim din felsefesi açıkça göstermektedir ki, dinin içeriği felsefeden tümüyle değişiktir. Felsefe ‘’ varlık gerçeği ‘’ ile din ise ‘’ Tanrı gerçeği ‘’ ile ilgilenmektedir. Filozof varlığı son nedenlerine indirgemekle ‘’ varlığın temeli ‘’ idesine, bir ‘’ salt olan ‘’ ın idesine ulaşır. Fakat bu, içerik bakımından Tanrı ile asla özdeş değildir. Bu yüzden Tanrı’sal olana yönelik davranış da kuramsal (teorik) nitelikte olmayıp, filozofik davranıştan apayrı olana teorik bir tabiattadır; bunu din fenomelojisi kesin bir dille vurgulamaktadır. Bu davranışta bilgi yaşam ve yaşantı söz konusudur; ancak, tüm tinsel yaşamda bir bilgi öğesi de bulunduğundan ve bulunduğu ölçüde burada bir bilgiden söz edilebilir. (Vecdi Aral)

Filozof tarafından Tanrı’sal olanın kaçırılması bizzat kendisi bakımından da önemlidir; saltıklaştırıcı (mutlaklaştırıcı) tutumuyla o, kendisini de salt olarak görmeye başlar. Tüm varlığın karşısında sadece ‘’ bilen kişi ‘’ olarak tutum alır. Gerçekliğin yaşanması, onun için sırf felsefi bilgiden ibarettir. Bilme, bilgi edinme ilişkisi, onu eşya ve olaylara bağlayan biricik ilişkidir. Böylece, bilme ilişkisini daima tek yanlı ve güçlü tutmakla filozof, gittikçe kendini varlığın kralı ve efendisi, dünyanın küçük bir Tanrı’sı olarak duyumsar; çünkü o, kendi içinde ve bilgi sürecinde, real (gerçek) olmamakla birlikte düşünsel (kavramsal, ideal) varlıklarından oluşan bir dünya yaratır. (Johannes Hessen)

Ama gerçekten büyük bir deha bu faaliyeti sürekli bir şekilde gerçekleştirmekten çekinir, çünkü bu takdirde Tanrı’ya çok fazla benzeyecektir. (Balzac)

İnsanın Tanrı ile ilişkisinin kopmasında etik (ahlâki) değerlerin gerçekleştirilmesi daha yakın ve kesin bir tehlike içerir. Bunun nedeni, ahlâki değerlerin onları gerçekleştireni ahlâki kişiliğe yükseltmesi, ona onur kazandırması, böylece de bu değerlerin bir yüceliği olmasıdır. Bu konudaki tehlike de yine hem değer (obje, nesne) ve hem de kişi (süje) bakımından söz konusu olabilmektedir.

Ahlâki değerleri algılayan vicdandır. Bu algılama ile ahlâki değerlerde temellenmiş bulunan, onların ‘’ olması gereken ‘’ özelliği, bireysel ve öznel bir yaşantı kimliğine girer. Vicdanın sesinde insan, ahlâki değerlerin kesin buyruğunu, onların salt istemini algılar. Tüm değerler insanın tinsel yanında bir varlığa sahip olduğu için, ahlâki kişiliğe yükselmiş insan, vicdanının bu sesinde kendi daha iyi ‘’ ben ‘’ ini, daha derinde yatan asıl ‘’ kendisini ‘’ görür, onun sesini işitmiş olur. Bu olgu Kant’ın otonomi düşüncesini anlaşılabilir kılmaktadır. Burada ‘’ autos ‘’ ile somut ve ampirik ‘’ ben ‘’ değil, daha derinde olan ‘’ kendi ‘’, bireysel ayrımların ötesindeki ‘’ genel insanî katman ‘’ kastedilmektedir.

Fakat aynı zamanda anlaşılmaktadır ki, bu ‘’ autos ‘’ (kendi), ahlâki ‘’ olması gereken ‘’ in (ahlâki buyruğun) son ve en derin varlık nedeni diye kabul edilince bir ens absolutum’a, (salt bir varlığa) dönüştürülmekte, böylece otonomi çok kolay olarak bir saltlığa yükseltilebilmektedir. Bundan böyle Tanrı’ya yönelik ruhsal bir tutumun zemini de yok edilmiş olmaktadır.

Kökeni kişide (süjede) bulunan tehlike daha az değildir. Etik insan kendi üzerinde, kendi ahlâki güçleri üzerinde durur. Ahlâki eylem ise insana özgüdür, böyle olmakla da özgürlüğü gerektirir. Nitekim ahlâk alanında en yüksek değer olan ‘’ ahlâken iyi ‘’ değeri, somut yaşam durumlarında karşımıza çıkacak çatışık değerlerden üstün olanın seçilmesi, aşağı değerin itilmesidir. (Vecdi Aral)

İşte bu seçme, bir özgürlük eylemidir. Bu özgür eylemle insan, dış güçlerle değil, kendini doğrudan doğruya kendisi ile belirlemektedir. Böylece burada da ahlâki olanın son ilkesi olarak ‘’ kendi ‘’ kesin ve salt bir son olarak ortaya konunca bu, aynı zaman da ahlâki bakımdan kendini belirleme olgusunun varlık bakımından tek başınalığa yükseltilmesini, diğer bir deyimle insanın, insanî ‘’ ben ‘’ in saltıklaştırılmasını deyimlemiş olur.

Erdemde üstünüm bir ölümlüyken büyük Tanrı’ya .. (Herakles) – (Walter Kranz)

Tanrı bilincini etik açıdan tehdit eden bu tehlikeyi Yunan dil ve düşüncesinden gelen tek bir sözcükle nirelendirebiliriz: ‘’ Hybris ‘’

Babası ona: ‘’ Oğlum, savaşta galip gelmeye çalış, ama daima tanrıların yardımıyla ‘’ demiş. O ise fazla bir gururla, akılsızca cevap vermiş: ‘’ Baba, tanrıların yardımı olduktan sonra, değersiz bir insan da zaferi elde edebilir; benim ise onlar olmasa dahi bu şerefi kazanamayacağıma itimadım var. ‘’ (Aias Sophokles)

Bu alıntıdaki tutuma çok uygun düşen ‘’ Hybris ‘’ sözcüğü ile bizim bağlamımızda etik açıdan kendine, kendi ahlâki güçlerine dayanan insanın, onun değer gerçekleştiren ‘’ ben ‘’ inin saltıklaştırılması kastedilmektedir. İşte bu saltıklaştırma, bundan böyle doğal olarak sonuçta gerçek ‘’ ens absolutum ‘’ un (mutlak varlığın) reddine varmaktadır.
cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
06-11-2009 21:54
#2
Olumsuz Değer Yaşantısı - 2
Karşı koyanı olmadıkça Tanrı'nın bir yanı eksik geliyor bana. (Lukianos) (Prometheus Kafkasyada) - (Albert Camus)

Çağımızın bir filozof ve ahlâkçısının sözlerinde de böyle bir prometik tutuma tanık olmaktayız.

Eğer ben, ahlâki varlık olarak neyin iyi olduğunu ve ne yapmam gerektiğini apaçık biliyorsam dünyanın temel (ilk) nedeni beni hangi konuda aydınlatır. Bir ilk neden (bir yaratıcı) var olup da benim iyi diye kabul ettiğim şeyle uyuşması gerekiyorsa, benim dostum sayılırdı; benim ki ile uyuşmuyorsa, bu dünyanın bir varlığı olan beni ve amaçlarımı parçalasa bile, ona tükürmek isterim.

Bu sövmeye varan sözlerle haddini ortaya koyan iç tutum, çağımızın büyük bir ahlâkçısı (Nicolai Hartmann) tarafından kusursuz bir kuram olarak geliştirilmiştir. Ona göre ‘’ ahlâki olan ‘’ ın niteliğinden zorunlu bir sonuç olarak Ateizm çıkar. Aksi halde dünyayı düzenleyen bir aklın (bir tin’in) ve bununla birlikte bir dünya teleolojisinin (amaca göre belirlenmişliğin) kabulü, etiğin yok olması anlamına gelir.

En tutarlı bir biçimde Panteizm tarafından izlenmiş bu bakış açısı, etik için yıkıcı bir şeydir.

Çünkü bu bakış açısı ile insan, bütün sorumluluk ve yükümlülüklerden kurtulur; böylece de ahlâki değerlerin taşıyıcısı olmaktan çıkar. Onun ahlâki kişiliği ortadan kaldırılır, kişiliği yok edilir, diğer varlıklarla aynı düzeye getirilir. Zira tümüyle belirlenmiş bir dünyada artık ahlâki bir varlık, sorumlu bir varlık asla düşünülemez. Bu durum karşısında

Ya doğanın ve tümüyle varlığın teleolojisinin ya da insanın teleolojisinin seçilmesi zorunludur.

Şimdi, görüldüğü üzere, seçeneğin bir yanında bir teori, öbür yanında ise insanın ahlâki bilincinin (kişilik, özgürlük ve sorumluluk bilincinin) varlığı olgusu, bunu duyumsaması olgusu bulunmaktadır. Hartmann’a, göre, bir hayalperest için kuram daha önemli olabilir, fakat bir düşünür için herhalde olgu (fenomen) ağır basacaktır; o, teleolojik ****fiziği etik olgunun yararına feda edecektir. Böyle olunca da olayları önceden görme ve onları belirlemenin yalnızca insanın işi olduğu sonucuna varılacak, daha açık bir anlatımla insana, önceden görme ve belirleme gibi Tanrısal nitelikler, Tanrısal güç yüklenmiş olacaktır.

Ahlâkı kurtarmaya çalışan bu görüşte Ateizm bir postula olarak kabul edilmiş olduğu söylenmektedir. Buna göre, Hartmann’ın deyimlerinde anlatılmak istenen şudur: Belki teorik anlamda dünyanın temeli (ens a se) (kendiliğinden var olan, ilk neden) gibi bir şey olabilir. Fakat kesindir ki, buna ilişkin hiçbir şey bilmiyoruz. Kaldı ki, bilip bilmemenin dışında burada önemli olan, sorumluluk, özgürlük ve ödev adına, insan varlığının anlamı adına bir Tanrı’nın olamayacağı ve olmaması gerektiğidir. Nitekim Nietzsche de şöyle diyor:

Fakat dostlarım size kalbimi tamamıyla açarak derim ki, eğer Tanrı’lar var olsaydı, bir tanrı olmamaya nasıl katlanabilirdim! Öyleyse hiçbir Tanrı yoktur.

Özetle, Hartmann dünyanın anlam ve değerden uzak olmasında ancak, onda etik değerlerin gerçekleştirilmesinin, ahlâki eylemin, olanaklı olacağını düşünmektedir.

Oysa buna karşı önce şu deyimlenmelidir ki, Tanrısal olanın kabulü ahlâkın otonomisine zarar vermez. Değerler teorisinin saptadığı üzere, hakikatin, iyinin ve güzelin değerleri olduğu gibi Tanrısal olanın değerleri de vardır ve yaşanmaktadır. Asıl önemlisi bunların birbirinden bağımsızlığı, her birinin otonom oluşudur. Bunun içindir ki, Kutsal’ın değeri, pekâlâ etiğin otonomisine zarar vermeden onun daha da güçlenmesine neden olabilir, bu açıdan ahlâki ‘’ olması gereken ‘’ in son bir temelini oluşturabilir. (Johannes Hessen)

Ve dahasını söyleyeceğim, bir insanda Tanrı’ya inanla temiz bir yaşam ve ahlâksal bir yükseklik varsa eğer bir arada, Tanrı’ya inanma değildir o kadar onu iyi yapan, iyi olmadır daha çok, Tanrı’ya şükürler, onu Tanrı’ya inandıran. İyilik, tinsel sezişin en iyi kaynağıdır. (Miguel de Unamuno)

Üstelik Kutsalın reddi ile anlam ve değerini yitirecek, rastlantısal olarak var olmuş ve olacak bir dünyada hiçbir değer ve bu arada ahlâki değer gerçekleştirilmesi söz konusu olamayacaktır. Dünya ancak, anlam ve değerden tamamen uzak değilse değerlerin gerçekleştirilmesine fırsat verir. O, herhangi bir biçimde değerler için alıcı ve onlara yatkın olmasaydı, onda hiçbir zaman, hiçbir değer gerçekleşmeyecekti. (Vecdi Aral)

Bundan başka, ahlâki değerlerle birlikte tüm değer gerçekleştirmesi insanı büyütmek, sonsuzluğa erdirmek, Tanrı katına çıkarmak şöyle dursun, tam tersine onun salt değil, sınırlı ve sonlu bir varlık olduğunu doğrudan doğruya algılamasına olanak sağlamaktadır; o, bir ‘’ ens contingens ‘’ olarak görünmektedir. Çünkü insanın değerlere yönelik istem ve iradesinin süreksizliği ve aczi ile aşılmaz sınırlar çizilmiştir. Gerçi insanın arzusu sonsuza dek uzanır, fakat erki sınırlıdır. Onun isteklerinin sonsuzluğu ile erkinin sonluluğu arasındaki çelişki, onun kendi kendini yaratmadığının, tam tersine yaratılmışlığının (mahlûk oluşunun) silinmez işaretidir. Bu işaret, onu görebilene, insan varlığının her türlü Tanrı’laştırılmasını olanaksız kılar. (Vecdi Aral)

İnsan asla, Tanrı’nın rakibi ve karşıkoyanı olamaz.

Aşkınlık bizi yüceltir ve aynı zamanda, ne kadar az bir şey olduğumuzu göstererek bizi kendimize karşı açık görüşlü kılar. (Heidegger)

Üstelik onun bir karşı koyana, bir rakibe ihtiyacı da yoktur, olamaz. Sonsuz büyüklüğe, sonsuz güce sahip olan için ona bir karşı koyanın varlığından söz etmenin anlamı olamayacağı kesindir.

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı