İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

Yaşamın Kutsallaştırılması

cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
06-11-2009 21:58
#1
Yaşamın Kutsallaştırılması
Tutkuların vardı bir zamanlar ve onlara kötü diyordun. Fakat şimdi yalnızca erdemlerin var: Bunlar senin tutkularından çıktılar. Sonunda bütün tutkuların erdemlerin oldu, bütün şeytanların ise meleklerin. (Nietzsche)

Etkin bir biçimde (dinamik bir süreç içinde) değerleri gerçekleştirmenin insanın Tanrı ile bağlantısında, bu bağlantının kopması yolunda nasıl bir tehdit oluşturduğunu gördükten sonra, hemen şimdi deyimlenmelidir ki, gerçekleşmiş değerlere sahip olma, durağan (statik) bir tutum içinde olanlardan zevk alıp tadını çıkarma durumu da aynı tehlikeyi içermektedir. Varlık değerlerle bezenince, bunlarla doygunlaşınca insan, düşünce ve duyumsaması, düş ve tasarımlarıyla kolayca bu dünyaya, sonlu ve geçici olana takılıp kalıyor. Onun önünde yaşam gerçeği, sanki Tanrı’sal ışıkla çevriliyor. Bunun içindir ki,

‘’ Nathanael, sana coşkuyu öğreteceğim. Durgun durgun yaşamaktansa, acı bir yaşam daha iyi, Nathanael. Ölüm uykusundan başka dinleniş istemem ben. Yaşarken doyuramayacağım her arzu, her güç sonraki yaşayışlarımda beni rahatsız ederler diye korkuyorum. İçimde bekleyen her şeyi boşalttıktan sonra, doyduktan sonra, tamamıyla umutsuz öleceğimi umuyorum.’’

diye seslenirken Andre Gide, bu dünyayı ve ondaki değer ve nimetleri kutsallaştırarak, geleceği hiç düşünmeden, bu günü dolu dolu yaşamanın, sürekli bir coşku ile dur durak bilmeden ve hiçbir şeye ve hiçbir kimseye bağlanmadan yaşamın tadını çıkarmanın övgüsünü yapar.

Böylece dünya en yüksek ve en son bir varlık olarak görünür. Ve insan için o, artık biriciktir ve insanın her şeyidir, onun dışında hiçbir şey yoktur. Bu ise, öbür taraf düşüncesinin reddi anlamına gelmektedir. Her türlü aşkınlık (transandan) olanaksızdır. Bu, her şeyin burada, bu dünyada olduğu düşünce ve ruhu (dünyevileşme) insanın bütün eylem ve davranışlarında kendini gösterir, onları belirler.

Böyle bir yaşam görünüşü benimseyenler tin ve beden, ödev ve eğilim, ahlâk ve duyarlılık arasındaki ayrılığı bilmez ve algılamazlar. Onların, yüksek değerlerin hizmetine verilmediğinde insanı içten parçalayan tutku canavarına ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. Ve hiçbir zaman büyük acı ve yıkımlar karşısında kalmadıkları için varlığın en derin nedenlerine ve aslî kaynağına da asla uzanamazlar.

Yaşam onlar için son derece dengelidir; onların bütün arzularını, en küçük bir zahmete sokmaksızın yerine getirir. Bu yüzdendir ki o, sağladığı bütün nimetleriyle kutsanır. Gerçi yaşam, arada bir arzu edilmeyen ya da değere aykırı durumlar meydana getirmekle öbür yüzünü de gösterebilir. Fakat bu uyumsuzluklar hemen de yaşamın bütünlüğüne katılan ve bütünün yetkinliğini bozmayan ufak dengesizlikler olarak algılanır.

Kendi dışında hiçbir şeye işaret etmeyen, aşkın olana (Tanrı’sal olana) hiçbir yol içermeyen, içine kapalı bir yaşam ruhu yalnızca tek tek insanları değil tüm bir çağı da egemenliği altına alabilir. Böyle bir anlayış ve ruh için Birinci Dünya Savaşından önceki yıllara işaret edilmekte ve bu bağlamda, o yıllarda yaşamın bütün alanlarında ‘’ bu dünyanın adamı olmak ‘’ ruhunun estiğinden söz edilmektedir. (Johannes Hessen)

Bu, her şeyin kendi içinde olup bittiği, sonsuza kapalı olan sonluluğun ruhudur. Nitekim böyle bir ruhun temsilcisi şöyle sesleniyor:

Size yalvarırım kardeşlerim, yeryüzüne sadık kalın ve dünya ötesi umutlardan söz açanlara inanmayın! Bunlar bilir bilmez zehir saçanlardır. Bir zamanlar Tanrı’ya karşı işlenen günah, günahların en büyüğü idi. Fakat Tanrı öldü ve onunla birlikte bu günahlar da öldü. Şimdi yeryüzüne karşı suç işlemek en korkuncudur ve araştırılamayanın özünü dünyanın anlamından üstün tutmak. (Nietzsche)

Yaşamın dengeli bir yapı, Tanrı’sal bir varlık olarak algılanması, aslında insanın bizzat kendisinin dengeli bir tabiat ve mizaca sahip olmasından gerçekleşecektir. Bu yüzden insanı Tanrı’laştıranın kendisinin sahip olduğu yüksek ahlâki bilinç olmasına karşılık burada, yaşamın Tanrı’laştırılmasında, yaşamda sadece uyum ve denge arayan estetik mizaç ve yetenek olacaktır.

Oysa dünya ve yaşam gerçeği yüksek değerlerin gerçekleştirilmesi için sadece bir ortam ve araçtır. Çünkü gerçekleştirilmemiş değerler, niteliklerindeki istemin (‘’ olması gereken’in ‘’) yerine getirilmemiş olmasından ötürü noksandırlar, tam bir değer kimliğini taşıyamazlar; bu yüzden de onlara sahip olan insanı tinsel, onurlu bir varlık düzeyine çıkarmakta etkili olamazlar.

Üstelik bu estetik yaşam görüşü, bizzat yaşamın kendisi tarafından bir yalan olarak ortaya çıkarılmakta ve böylece cezalandırılmaktadır. Çünkü bu görüş ve yaşam biçimi tek yanlı ve yüzeysel’dir.

Gerçekten o, yaşam gerçeğinin yalnızca bir yanını dikkate almakla tek yanlıdır. Onun görüş alanına varlığın sadece güneşli ve aydınlık yanları girip karanlık ve trajik olanları dışarıda kalmaktadır. Onun görmediği ve görmek istemediği bu ağır gerçeğin adı dert ve acı çekmedir.

Bu yaşam algılayışının yüzeyselliği de şuradadır ki, dünyanın etik alandaki asıl anlamına, derin anlamına yabancı kalmaktadır. Gerçeğin bu derinliğinde insan eylemlerinin yarattığı bir gerçek vardır ve adı kusur ve sorumluluk’tur. Ve işte asıl bu duygulardır ki, ‘’ bu dünyalı ve bu dünya için olmak ‘’ çemberini ve kıskacını parçalar, aşkın olana (transandana) giden yolu açar. Bu konuda dünyayı sırf estetik açıdan biçimlendirmek çabasında iki büyük kahramanın yaşamına önemle işaret edilmektedir. Michelangelo için Georg Simmel

Sanatın algılanabilen somut formu aracılığı ile yaşamı bizzat kendi içine kapamak, onun işini bitirmek yolunda hiç kimse Michelangelo kadar uğraşmamıştır. Fakat o böylece sanatı ile yaşamı uyuma ve kapalılığa gotürmek olanağını sonuna dek kullanmakla, korkunç hakikati gördü ki, işin sonu bu sınırlarda değildi. (Johannes Hessen)

Aynı yaşam deneyimini yapan, yaşamı her zaman yeniden estetik açıdan biçimlendirip tamamlamaya çalışan, fakat her defasında bu yaşam biçiminin dışına zorlanan Goethe için de Eduard Spranger şunları söylemektedir:

Goethe yaşamı her zaman yeniden estetik yaşam biçimi ile yaşamayı denemiştir; her zaman da yeniden yiğitçe onu kendi içinde yere sermiştir.

Estetik yaşam denemesinin yanlışlığı şuradan da anlaşılıyor ki, bu deneme zamanlarını çok kez ağır bunalım zamanları izlemiştir. İkinci dünya savaşı buna örnek olarak gösterilmektedir. Bu gün ise yaşamın her alanında zamanı aşan, onu aşmak isteyen, aşkın olanı algılamaya yönelen çabalara bilim, teknik ve ekonomiye kuşku ile bakan görüşlere rastlanmaktadır. İnsanı Tanrı’sından koparıp yığına ve kitleye bağlayan, onu kişilik ve özgürlüğünden yoksun bırakan tüm yaşam görüşleri karşısında artık birey kendisini savunuyor. Kendisini kişiliğine kavuşturacak düşünce ve yakınmalara dört elle sarılıyor. Nitekim bu yakınmalardan bir örnek olarak Karl Jaspers’in şu sözleri gösterilebilir:

Son yarım yüzyıl içinde insan üzerinde yapılmış bulunan betimlemeler, insana korku verecek niteliktedir. Nietzsche’den beri, gittikçe artan bir güçle şu sözün söylendiğini işitiyoruz: Tanrı öldü. İnsanî yaşayış bir yığın yaşayışı biçimini alıyor. Bireycilik yok olup gidiyor, birey, propagandasının, sinemanın, günlük gerçeğin yassılaşmasının kendisine sunduğu tiplere benzeyip çıkıyor. Kendini yitik hissettiği için büyük bir güce saygınlık duygusunu ‘’ biz ‘’ kelimesinde bulmak istiyor. (Bertan Onaran)

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı