İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

Rabındranath Tagore

cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
17-01-2010 17:39
#1
Rabındranath Tagore
Yüzüncü doğum yıldönümü, 1961'de, başta ülke çapında ve bir yıl sürmek üzere Hindistan'da ve bütün dünyada kutlanan şair, filozof ve insanlık aşığı idealist Rabindranath Tagore, hayata ilk gözlerini açtığı Kalkütada, Jorasanko’daki ata evinde 7 Ağustos 1941 Perşembe günü ebediyete göçtü. Böylece, yarım yüzyıldan beri insanlığa yol gösteren yüce bir ışık tarihe mal oldu.

Büyük Hint devlet adamı Nehru’nun engin bir tevazu ile

<< İnsanlıktan yana öyle derin; büyüklükten yana öylesine çok taraflı bir şahsiyet hakkında kalem oynatmak, ya da fikir yürütmek haddim mi benim? >>

Dediği bu seksen yıllık şanlı, parlak, muhteşem bir yaşantının ünlü sahibi, engin insan ve dünya şairinin, çok hareketli, yaratıcı ve güzel bir hayatı vardı. Hint ve dünya edebiyatına, ömür boyu, yorulmak nedir bilmeyen bir çalışma, faaliyetin sonucu âbideleri, yüz ciltte toplanan binden fazla şiir, üç bini aşan şarkı, sayısız küçük hikâyeler, çocuklara mahsus kitaplar; dini, felsefî, sosyal, terbiyevî, edebî ve siyasi makale ve etütler, allegorik piyesler, birçok, harikulâde ince ve zarif mektuplar, çeşitli gezi intibaları ve nihayet aydınlatıcı tenkitler armağan eden Tagore, Bengal tarihi 25 Baisakh 1268 ile Saka tarihi 1783’e tekabül eden 7 Mayıs 1861 Salı günü Klaküta’da doğdu. (Bazı edebiyat tarihçileri bunu 6 Mayıs 1871 olarak da kaydederler.) Kendini maneviyata ve gerçek Tanrı adayıcılığına vermiş olduğu için Maharşi (büyük hâkim) diye anılan babası Debendranath Tagore’un on dördüncü cocugu ve en küçük oğluydu. Bir şiir, musiki ve dram atmosferi içinde olduğu kadar, yüksek ahlâk ve idealizm havasıyla sarılı, fakat oldukça sıkı bir rejim içinde, diğer kalabalık aile fertleriyle birlikte yetişen Tagore’a, doğduğu ve yaşadığı üç katlı konağın adam boyu duvarlarının ötesi – ilk çocukluk yıllarında – macera ve sergüzeşt dolu esrarlı, bilinmez bir dünya gibi görünmüştü. Vakti gelince, ilk ciddi tahsiline, doğu seminerinde başlattılar onu. Fakat konakları gibi, okul da, onun gözünde bir hapishaneden farksızdı. Nitekim ilköğrenim yıllarında, bir odada bir sıraya bağlı kalıp oturmaktan hoşlanmayacak, buradan bir yolunu bulup kaçmak ve açık havada, kırda bayırda, tek başına dolaşmak için daima fırsat arayacaktı.

Nasıl ki üç ayrı okulu deneyecek de, eski usul, kalıplaşmış sistemli << okul >> un semtine bir daha uğramayacaktı, sonunda. Ama bütün okul geleneğinden nefret etmekle beraber, bilgi, öğrenime karşı büyük bir sevgi vardı içinde .. İnsanı bir okula kapatıp zorla öğretmek olamazdı. Buna karşıydı. Onun için de, okul duvarlarının dışında, engin bir özgürlükle sarılı olarak, özel öğretmenlerden, Bengalce, Sanskritçe, tarih, coğrafya, fen bilimi, musiki, resim ve daha sonra İngilizce dersleri aldı. Bilim adamı babası ona ayrıca dersler verdi. Güreş öğrendi. 11 – 12 yaşlarında, Gayatri Mantra (Tanrıya niyaz) mukaddes töreninde nasip oldu. Bu tören, ömrünün dönüm noktasını teşkil edecek; ilerinin büyük şairinin benliğindeki şairlik cevherinin ışıltısının ilk pırıltılı işareti olacaktı. Babası Maharşi’nin, batı Bengal’de, Balpur yakınlarında satın alıp << Huzur Yeri >> diye adlandırdığı Santiniketan’a, Tagore ilk, daha çocuk yıllarında iken gitti. Burada bir süre kaldı. Bu arada babasıyla birlikte; hayran hayran seyrettiği o binbir renkli dağlar, tepeler ve her zaman başka güzel tabiat, üzerinde derin intibalar yarattı. Öyle ki Himalayalardan dönüşünde, şiir dehası çiçeklenmeye başlayan yepyeni, bâkir bir hüviyetle çevresinin dikkat ve ilgisini çekti.

İlk şiiri daha on üç yaşlarında iken yayınlanan Tagore, ileride bütün dünyanın övgü ve hayranlıkla karşılayıp, kabul edeceği gerçek sanat kişiliği ve kişiselliğini, o emsalsiz dur durak bilmez çabaları, sonsuz dinamizmiyle kendi kendine yetiştirip yaratmıştır. Küçük yaşlarında başlayan lirik şiir denemeleri, çok şeyler vadeden güzel cesaretini; ayrı çeşnilerde yazıları, ilerinin güçlü yazarını müjdelediği gibi; bu arada kardeşlerinin, arkadaşlarının kaleme aldıkları amatörce piyeslerde, sonraları kendi piyeslerinde rol alarak aktörlük yanını; güzel, ahenkli tenor sesiyle de türküler çağırarak bu alanda dahi başarılı sanatçı ruhunu göstermişti.

İlk, 17 yaşlarında iken, gittiği – sonraları kısa sürelerle uğrayacağı – Londra’da bir yandan okurken, bir yandan da İngilizlerin sosyal hayatına karıştı; buradan, İngiliz halkının yaşantı, örf, âdet ve davranışlarını, nasıl da dikkatle izlediğini gösteren, müşahede ve intibalarını aynalandıran birbirinden sevimli mektuplarını, yeni şiirlerini yolladı, yurduna .. Fakat İngiltere’nin havasından çok geçmeden sıkılacak, orada ancak iki yıl kalabilecek ve 1880’de ülkesine dönecekti. Dönecekti ama Tanrı vergisi yazı gücü günden güne artacak, ürünlerini verecek; şiirleri, müzikal piyesleri birbirini kovalayacaktı. Nasıl ki adı, Hindistan’da artık yavaş yavaş duyulmaya, tanınmaya başlamıştı. Bu arada çıkan Sandhya Sangeet (Akşam Şarkıları) ve Prabbat Sangeet (Sabah Şarkıları) adlı iki şiir kitabı beğeni ile karşılandı, yankıları geniş ve olumlu oldu. Ve yine çocuklara dair ilk şiiri de bu tarihlerde yayınlandı. Birçok müzikli piyeslerinin yanı başında bu şiiri, ileride yaratacağı sayısız, ince, zarif, sanatlı çocuk hikâye ve şiirlerinin ışıklı müjdesini getiriyor; bütün bu verimli faaliyetleriyle, yepyeni bir çığırın akıncısı hüviyeti içinde, artık yalnız, mucizeli gücünü, vatandaşlarına kabul ettirmiş şair değil, aynı zamanda, bir düşünür, bir ıslahatçı olarak da yücelmeye başlıyordu. Hakikaten çevresinde, onun da, muhtelif gazete ve risalelerde tenkit oklarını merhametsizce savuran birçok düşmanları vardı. Bunlar, bir genç şair, yazarın, eski usulleri bir yana itip de, ahenkli, akıcı bir dil, o zamana kadar tadılmamış bir üslupla, apayrı bir çeşnide yeni şeylerden söz açmaya kalkışmasına tahammül edemiyorlardı. Fakat genç Tagore, bütün bu sistem oklarına dayanmanın mutluluğu içinde hak bildiği yoldan yürümesini başardı. Yenide olduğu kadar eskide de en iyiyi, güzeli arıyordu. Elbette içten, değerinden sevdiği yurdunun ideallerine, diline ve halkına, öğrenimine saygı besliyordu. Aynı zamanda nereden gelirse gelsin, kaynağı ne olursa olsun, her bilgi hazinesini sonsuz bir mutlulukla karşılıyor ve batının bilim, düşünce ve özgürlüğe olan hizmetlerini övüyor, yüceltiyordu. Yurt içinde yaptığı sayısız geziler onu Bengal köyleri ve köylüleriyle, hayatlarıyla yakından temasa getiriyordu. Hint köylüsünün problemlerini bütün nedenleriyle anlayış, kavrayışı; köy ve köylünün refahı konusundaki o ihtiraslı ilgisi de, işte bu ilkeden olan temasların sonucuydu. Beri yandan eğitim alanında da, kafasında, yepyeni ve olumlu bir görüş şekilleniyordu. Çocuklar ana tabiatın kucağında sade ve köy çevresinde yetişmeliydiler. Nitekim Santiniketan’da kurduğu ve sonraları milletlerarası bir üniversite hüviyetini alacak olan << Tabiat >> okulu, işte bu ilhamla yaratılan bir âbide olacaktı.

1902’de yani 40 yaşında iken, 18 yıllık karısının ölümüyle, bir daha dünya evine girmeyen; son nefesinde de, beş cocugundan sağ kalan yalnız ikisini, bir kızı ile bir oğlunu, başucunda görecek olan; bütün ömrü boyu, kendini yalnız ve yalnız milletine, ülkesine adamış bulunan Tagore, edebî ve sosyal faaliyetlerinin yanı başında, bir süre, Mahatma Gandhi’nin tutuşturduğu millî kurtuluş ve özgürlük hareketinin manevi bir lideri olarak, tabiatıyla, siyasi hayata kaydı. Fakat yaradılış, duyuş ve görüşü itibariyle, politik ve sosyal taassupla asla uzlaşıp bağdaşamadığı, bağdaşamayacağı için, çok geçmeden bu sahneden elini çekecek, kendini, yapıcı alanda, ülkenin hizmetine verecekti. Fakat sosyal ve eğitimle ilgili faaliyetlerinin yanı sıra, edebî çalışmalarını asla aksatmayacak; yaratıcı dehası gür bir pınar gibi çağıldayarak şiirle dokuyacak, şarkılar besteleyecek, piyesler, hikâyeler, romanlar, eserler yazıp duracaktı. İşte 1912’de Londra’ya yaptığı bir seyahat esnasında, o çağ edebî şöhretlerinin teşvikiyle tercümesini çıkaracağı ve 1913’te kendine Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıracak, ünlü Gitanjali (Nefesler) şiirleri ve ölümünden sonra Nehru’nun telkiniyle Hindistan’ın milli marşı olarak kabul edilecek Jena – Gana – Mana (Hindistan’ın Sabah Şarkısı) bu öncülük devresinde doğmuştu.

Gitanjali’nin çıkışıyla, bambaşka bir ses, deyiş, renk ve imajın tadını tatmış olan batı dünyası artık Tagore’u hayranlıkla tanıyor ve izliyordu. Ünü yurt sınırlarını aşmış, çeşitli ülkelerde adı anılır olmuştu. Fakat o, sanki bunlardan tamamıyla habersiz, Santiniketan’da dışarıya adımını atmıyor, en büyük huzur, mutluluk ve sevinci, sonsuz bir gönül ve imanla eğittiği çocuklarının, öğrencilerinin arasında duyuyordu. Bu arada, edebî çalışmaları gittikçe artan bir hızla devam ediyordu. Bengal edebiyatına yenilikler katan, taze ufuklar açan içli şiirleri bir sel sebil gibi akıyordu. Bu sıralarda, yani 1915 yılının başlarında, Hindistan’ın iki büyük evlâdı, biri manevî, ötekisi siyasî liderinin hayatlarında tarihi bir sayfa açılacak; Tagore, Santiniketan’ı ziyaret eden, Hindistan’a kurtuluş ve özgürlük savaşının en mümtaz ve tarihi sembolü Gandhi ile bu tarihte şahsen tanışacak ve böylece iki birleştirici kutup, feyizli ülkü yollarında, yıllar boyu devam edecek yakınlık, dostluk, arkadaşlık temelini kuvvetli olarak atacaklardı.

Yine bu tarihte İngiltere hükümeti, ona Sir’lük unvanını lâyık görecekti. Fakat 1919 yılında, Pencab’da Jallianwallabagh’da bir parkta, büyük sayıda, silahsız ve masum Hintlilerin vahşice öldürülmeleri üzerine Tagore, sonsuz bir kedere kapılacak, utanç ve hiddet duyacak ve bu unvanı, halkına yapılan zulüm ve haksızlığı, duygulu, erkek bir dille protesto eden bir mektupla İngiliz kral naibine iade edecekti.

Yürüyen tarihle birlikte şöhreti bütün dünyayı sarmış, ölümü de her tarafta içten bir acı ve yasla duyulmuş olan, Gandhi’nin Guridev (Büyük üstat) diye hitap ettiği Tagore, hayatında, on bir defa dünya seyahati, üç defa da Seylân seyahatine çıkmıştır. On birinci seyahatinde Avrupa, Rusya, Amerika’nın iki kıtası, Çin, Japonya, Malezya, Cava, Ortadoğu dâhil birçok ülke gezmiştir. İstanbul’a da uğramış fakat hatalığı yüzünden gemide kalarak, şehre çıkmamıştır. İşte bütün bu seyahatlerinden edindiği intiba ve vardığı kanıyı şu bir iki cümle içinde özetlemek mümkündür. Fikrince << türlü ülkeler halkı arasında dostluk kurulmadıkça ve düşünce değiş tokuşu olmadıkça, bu dünyada sulh ve huzur umudu asla gerçekleşemez. >> İşte en aziz ideallerinin mihrakının teşkil eden; milletlerarası anlayışın halis bir nirengisi yükselen; kurmak için de uğrunda her fedakârlığı göze aldığı, Puri’deki eviyle, vefalı eşinin mücevherlerini sattığı ve nihayet Nobel Edebiyat Ödülü parasını da harcadığı Santiniketan’daki Visva – Bharati Üniversitesi bu kanı, inancın somut bir âbidesidir. Yani bu milletlerarası dünya üniversitesi, gerçekleri arayan herkesin gelip insanlık bilgi lâmbasını yakmakta payı olacağı bir kültür merkezidir. İnancın somut bir âbidesidir. Yani bu milletlerarası dünya daha açık bir deyimle de, Gurudev = büyük üstat Tagore’un bu yoldaki ömür boyu çabasının en yüksek noktasına varışını temsil; hayal ve rüyalarının ırklar arası bir anlayış ve kavrayış potasında eriyerek şahsî bir hale gelmesini ifade etmektedir.

İkinci Dünya Savaşının başlamasıyla, Nazizm’in kaba kuvvet ejderleri, bütün dünyada başlarını kaldırıp, insan haklarını, kutsal hüviyetleri ezmek, yok etmek için saldırmakta ve şairin ömür boyu inandığı, savunduğu değerlerin tümü ayaklar altına alınmaktaydı. Tagore, bu hal karşısında elbette üzülecek; kahırlanacak, fakat artık yaşlanmış, sağlığı da bozulmaya yüz tutmuş olmasına rağmen, yine de bütün imanlı dinamizmiyle sevdiği insanlara seslenecek; ideallerinin hiçbirinden vazgeçmeyecek, insanlığın geleceğine olan imanını son nefesine kadar haykıracaktı. Ölümünden hemen biraz önce yazdığı, olayların akış, gelişmesinden ve Hindistan’a reva görülen muamelelerden duyduğu ıstırapları; nasıl da içten yaralandığını açığa vuran << Medeniyette Buhran >> adlı uzun makalesi, haksızlığa bu en son haykırışını aksettirir.

İkinci Dünya Savaşının bütün şiddet ve vahşetiyle sürüp gittiği 1941 yılının 7 Ağustosunda, adı << karanlık, hurafeler hastalıklarını yok eden gün ışığının cevheri güneş >> anlamına gelen Rabindranath Tagore, bundan yıllar önce hayata gözlerini açtığı ve bu dünyada öylesine birçok güzelliklerini gördüğü Kalküta’da Jorasanko’daki evinde ebediyete göçtü. Bu göçüşte ölüm korkusu asla yoktu. Zira şair, ölümünün yaklaştığını hissedince, bir şarkı yazmış ve ölümünde söylenmesini vasiyet etmişti.

<< İleride Huzur okyanusu uzanır
Kayığı denize indir, dümenci .. >>

diye başlıyordu, bu şarkı ..

Böylece Gurudev Tagore, son nefesine kadar << sevdiği, sevgilisi, arkadaşı, yol göstereni >> diye adlandırdığı Tanrısı dümende, sulh ve huzur okyanusunda, << Büyük Bilinmezlere >> doğru yol açıp uzaklaşmaya hazırlandığını haber veriyordu.

Şimdi de benliğinde, ışıltılı, parıltılı bir humour çağlayan; uzun yıllar boyu bir hazırlık devresinden sonra öylesine bir zarafet ve incelikle şekillenen, biçimlenen; manevi güçle belenmiş bir çabanın hasılası, eski deyimle << Sehl – ül mümteni >> hareket ve davranışlarının yarattığı emsalsiz başarılara ulaşan Tagore’u ayrı bir açıdan incelemeye çalışalım:

Âlemşümul insan Tagore, hiçbir zaman fildişi bir kulede oturmamış, hayat davranışının her türlü şekil ve ifadesine yakınlık duyup, gerçek değerlerini vermesini bilmiş üstün bir gazeteci, kuvvetli bir konuşmacı, hünerli bir muhasebeci, ileri görüşlü, eşsiz bir terbiyeci, mükemmel bir besteci, güçlü bir aktör ve sahne yöneticisi; 60’ından sonra başladığı resimde, Hindistan’ın sayılı sanatçılarından biri, Kalidasa’dan beri de en büyük Hint şairi ve yazarıdır.

O, tabiatla insanı asla birbirinden ayrılamayacak bir şekilde bağdaştırabilen, bütün kalbi insan ve tabiat sevgisiyle dolup taşan ve bu sevginin şuur altında Tanrı aşkının da yer ettiği bir bütünlük ve birlik felsefesinin izleyicisi müstesna bir varlık; hepsinin üstünde de, Hint milletine kurtuluş ve özgürlük savaşında manevi liderlik eden bir vatanseverdir. Fakat onun << Hindistan >> ı bir coğrafi ifade değil, bir << fikir >> dir. Bundan ötürü de << vatandaşlarını >> bütün dünyada aramış, oralarda bulmaya çalışmıştır. İnsanoğluna olan katıksız imanı hiçbir zaman sarsılmamış; tek ve tüm rüyası da doğu ile batının tek ve mükemmel bir anlayış ruhu içinde birleşmelerini görmek emeli olmuştur.

Sanatına gelince de, lirik bir şair olarak, her hangi bir çağ ve ülkede eşsiz bir nitelik taşır. Duygularındaki içtenlik, canlı tasvirleri, şiirlerinin ahenkli musikisiyle birleşerek, hafıza estetiğini hazdan hazza sürükleyen bir senfoni meydana getirirler.

60 yılı aşan edebî faaliyeti devresinde yaratıcı güç pınarı asla azalıp, tükenmemiş; aksine çoğaldıkça çoğalmıştır. Eserleri zevk ve nicelik bakımından hayret vericidir ve o oranda da kalitelidir. Meselâ yayınlanmış şiir ve piyesleri 150.000 satır ve mısraı bulur. Dramatik nev’in dışındaki nesir, roman, küçük hikâye, otobiyografi, tenkitler, gezi intibaları ve daha başka çeşitli eserlerinin sayısı bunun iki mislinden fazladır. Bir fikir vermek için belirtelim ki, ünlü İngiliz şairi Milton bütün ömründe sadece 18.000 mısra yazmıştır.

Özlü bir sanat ifadesi, kendine özgü renkli bir üslup, usta bir dille eserlerine ölmez kişiliğinin damgasını vurmuş olan Tagore, bir Hintli yazarın dediği gibi << kendi yaradılışlarından daha yüksek, daha büyük bir kişidir. >> Gerçekten insanlık senfonisinin sanatçı bestecisi yüce şair, mânen, kişisel hayatının dar sınırları içinde kalmamış; Tevfik Fikret’in dediği gibi << kimseden kanat istemeden, kendi eflâkinde kendi uçarak >> hep bu iman ve idealini ifade etmiştir. Sanatı bir sevgi, güzellik ve hakikat kaynağı sayan; âyini iyilik, inanış, gerçeğe iman olan şairin yazılarının cevheri de işte bu idealdir. Onca fert hürriyeti, kollektif özgürlüğün üstündedir. Hayat da, her milletin kendi lâmbasıyla geldiği büyük bir şenlikten başka bir şey değildir.

Kısaca, << ölümden korkulmaz, zira bütün kâinat, ölümün, üzerinde hiçbir gücü, etkisi olamayacağı bir sevgi ile biçimlenmiş hayattır. Bedenin ölümü, ruhun Büyük Bilinmezine yeni doğuşudur. >> diyen ve bütün varlığında duyduğu ebedi insan ve Tanrı aşkını olumlu ve en güzel bir anlayış ve anlatışla dile getiren Rabindranath Tagore, herkesin, bir fert olarak, insanlık şeref, haysiyet ve vakarını, medeni haklarını koruyacak; medeni bir çevrede yaşamasını sağlayacak bir kardeşlik düzenini; sulh ve huzurla bağdaşabileceği yepyeni bir dünya kurulması fikrini, deha meşalesinin tutuşturduğu, yüzyıllar da geçse değerden düşmeyecek âbideleşmiş eserleriyle kuzeyden batıya, güneyden doğuya duyurmaya çalışmış ve bu dileğini ebediyete emanet etmiş gerçek anlamıyla idealist bir dünya şairidir.

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı