İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

Düşünme ve Davranış

cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
25-01-2010 02:37
#1
Düşünme ve Davranış
Sözlerimin daha başında, sevkıtabiîye dayanan düşüncenin emin ve şaşmaz fakat saha bakımından çok sınırlanmış olduğunu söylemiştim. Davranış (fiil) adamının kendi için temenni edeceği şey, çok daha karışık hallerde, sevkıtabiînin emniyetini bulmaktır. Başka bir tabirle, fiil adamı için, düşünme sanatı, düşünüş sevkıtabiîye dönüştürme sanatı olacaktır. İş adamının muhakemeyi hafifsemesi lâzım geldiğini söylemek aklımdan geçmez. Yapacağı iş üzerinde düşünmüş olmalı, genç Bonaparte’ın Toulon’da yaptığı gibi, bir gün halletmesi lâzım gelecek meseleler üzerinde tasarımlarda bulunmalı, birçok hadiseleri gözlemleyerek, gözlemlerinden kanunlar çıkartmalıdır. Fakat bu düşünmeler, bu gözlemler ve bu kanunlar, vücuduna maledilmiş bulunmalıdır. Düşünme, şuurunun gerisinde ve kendisine iyi refleksler yaptıracak bir hale geçmiş olmalıdır; zira bir karar vermek icap ettiği zaman, hadiselerin hemen her zaman muhtaç oldukları yıldırım süratini ancak bu sayede kazanabilecektir.

Kendisine bir hasta getirilmiş olan tecrübeli doktoru gözönüne alınız! O da, belki başka meslektaşları gibi, birtakım analizlerin neticesini görmek ister ve şüphesiz bu analizler, onun gayri meşru muhakemesine yardım eder; fakat kendisine, teşhisi koyduran şey, binlerce vakanın gözlemlenmesinden doğan sevkıtabiîdir. Bu hastalık hakkında endişeli ya da müsterih olmasını icap ettirecek gözlem unsurları, o derece çoktur ki, bunu ifade etmek lâzım gelseydi, çok defa, güçlük çekecektik. Filan genç ve parlak profesörün yanında az bilgili gibi görünür. Fakat gerçekte o, bilir ve ötekilerden biraz daha eksik aldanır.

Büyük bir kumandan, harp meydanında tam muhakeme binaları kuramaz. Meselenin halli, tarihi hatıralarından, tecrübelerinden, aldığı malumattan çıkar. Mareşal Petain, Champangne’de, Wellington’un bir manevrasını tekrarlar. Büyük bir yazar, yazdığı bir metinden bir cümleyi siler, bir sıfatı kaldırır, bir fiilin yerini değiştirir. Bu tahsislerin, yazılan parçayı nasıl islâh ettiğini araştırmaya kalksaydık, şüphesiz bunu anlamakta başarılı olabilirdik. Fakat onun böyle bir izaha ihtiyacı yoktur. Uzun zaman tetkik ettiği büyüklerin üslûpları yardımıyla o, lisan sevkıtabiîsini kazanmıştır. Valery << asıl mühim olan şey, bulmak değil, fakat bulunan şeyi kendine katmaktır >> diyor. Bilgilerimiz ancak o takdirde bizim olmuş sayılır ki, onlara ihtiyaç hâsıl olduğu zaman, yapmaya vakit bulamayacağımız muhakemelere, kıyaslara ve ispatlara hacet kalmadan kendiliklerinden akla gelirler.

Büyük fiil adamında, mikrokosmos ya da iç âlem, dış âlemde kendi tesir icra edeceği kısımların doğru ve tam bir resmini ihtiva eder. Hakiki bir devlet adamı, ülkesini kendinde duyandır. Belirli bir hadise karşısında, halkın kendiliğinden yapacağı karşılık vermeyi, valilerinden daha iyi o bilir. Millet hakkında bu tam bilgiyi kazanmak için, çok düşünmüş, gözlemlemiş, okumuş, bütün sınıf halkı yakından tanımıştır. Bu bilgiyi bir defa elde edince, fikrini artık çabuk ve doğru hükümlerle ifade eder. Böyle bir anteni olamayan politikacı istediği kadar istatistiklere, gazetelere, komisyonlara başvursun, meseleler üzerinde olağanüstü bilgi sahibi olsun, yine yanlış yolda şaşmaz bir sebat gösterecektir! Zira malûmat sahibi olmak, kültür kazanmak demek değildir. Kendi başına olan vakıalar, kültürlü bir adamın düşüncesinde, gerçek âlemin bir aksi olmak üzere, canlı bir dünya meydana getirecek şekilde bir arada organize olmuştur. İstatistikçi dünyayı parça parça keserek öldürür; şair, bir dünya yapar ve ona can verir. Büyük fiil adamı, ayaklı kütüphane dediğimiz ansiklopedik bilgi sahiplerinden daha ziyade şaire yakın olacaktır.

Fiil adamı için düşünmek, harekete karışır, nasıl ki şair için de hayale karışır. Bu böyle olunca, bazı meşhur sözlerdeki derin mânayı kavrayabiliyoruz:

<< İnsan, bilmediğinden fazlasına muktedirdir >>; << bilmekten evvel inanmak lâzımdır >> Bilmekten evvel inanmak lâzım; şunun için ki, bilmekten evvel hareket etmek lâzım. Düşünmek sanatı, hem de bir inanmak sanatıdır, çünkü hiçbir beşer ferdi, binlerce senelik medeniyetten sonra bütün ferdi ve içtimai itikatlarını zararsızca mesele haline koyamaz. Her şeyi önceden yok farzetmek, insanın ancak boş zamanlarında kendini eğlendirebileceği bir fikir oyunudur. İnsan, hareket etmek ve yaşamak için, kendinden evvel beşeriyetin elzem bulduğu ahlâki, içtimai ve dini kaidelerin büyük bir kısmını kabule mecbur kalır.

Ruhumuz, birbiri üstüne konmuş birtakım tabakalardan teşekkül eder. Bunlardan en altta olanını ilkel insanın itikatları, onun üstündekini Asya, Yunan, Roma, Mısır dinlerinin mirası, en zenginini zamanımızın kaideleri ve en ince tabakayı da kâinatın bünyesine dair yeni fikirler meydana getirir. Bütün bunlar varlığımızı teşkil eder ve bir insan, nasıl kendini vücudundan ayıramazsa, insanlığın geçmişinden de kurtaramaz. Sağlam bir düşünüş odur ki, temelleri sevkıtabiînin en derin tabakalarına daldığı halde damı ve kuleleri aklın ışıklı ve parlak tabakalarına kadar varır. Böyle bir düşünüş mantık kanunlarını kabul eder ki, bunlar aynı zamanda kendinin de kanunlarıdır. Üstünlüğünü zaferleri ile ispat etmiş olan ilmi araştırma kaidelerini kabul eder. Her birimizde hâlâ yaşayan insanlık ananeleri üzerine dayanır. Nihayet vücut ile düşünür ki bu sayede hem fiil, hem de şiir olur.

Eğer kuramsal düşünmek ile fiili düşünmek arasındaki ilişkileri birkaç kelime ile ifade etmek lâzım olsaydı, sanırım ki şu temsili kullanmak mümkün olurdu:

Bir muharebe sırasında hava kuvvetleri ile piyade iş birliği yapacaklardır. Uçaklar düşman hatlarını aşar, keşifler yapar, hasmın siperleri hakkında doğruya yakın varsayımlar hazırlar. Piyade kuvvetlerine, ilerlenmesi mümkün gibi görünen istikametleri bildirir fakat kendisi araziyi işgal edemeyeceği gibi, hatta tavsiyelerde bulunurken, zaruri olarak, büyük ölçekte hatalar da yapar ki, bu hatalar, piyade kuvvetleri tarafından, zahmetli yürüyüşleri sırasında, belki de çok zararlar pahasına meydana çıkartılacaktır. Piyade kuvvetlerine gelince, o mâniaların üstünden uçamaz, bunları da tahrip etmek ya da üzerlerinden atlamak mecburiyetindedir. Bu mânialardan bazılarının, yakından bakıldığı vakit, uçağın yüksek rasatgâhından bakıldığı zaman zannolunduğundan çok daha tehlikeli olduğu anlaşılacaktır. Piyade kuvvetleri böylece araziye takılıp durmak mecburiyetinde kaldığı andan itibaren, hava kuvvetlerinin rolü, artık sonu gelmeyen bir ilerlemeye devam olmayıp savaşçılarla yakından temasa geçmek, eski hatalarını anlamak ve ihtiyaçlarından haberdar olmaktır. O zaman yeniden keşfe çıkar ve yerdeki savaşçı ile havadaki gözlemci arasındaki daimi iş birliği, nihayet zaferi temin edebilir.

İşte kuramsal düşünmek de, anane ve gözlem ile şenlendirilen arazinin öte tarafındaki henüz yabancı ve birbirine düşman olanlardan her biri vaziyetteki mıntıkaların üstünde böyle uçabilir ve böyle uçmalıdır. Gördüğünü zannettiği şeyi, birtakım varsayımlar koyarak anlatır. Bunun arkasından da, fikrin hazırladığı plânlardan faydalanan fiil gelir; bu araziyi işgal etmeye çalışır. Bazen başarılı olur fakat çok defa geriye sürülür. O zaman mühim olan şey, aklın kendi hatalarını anlaması, hakikatle yeniden temasa gelmesi ve tecrübenin mahkûm ettiği hayallerden vazgeçerek ortaya yeni varsayımlar koymasıdır. İşte ancak muhakemenin, tecrübenin ve fiilin devamlı çalışma birliğidir ki bize, mütemadi bir zafer değil – çünkü esasen eşyanın tabiatında böyle bir şey yoktur – fakat medeniyetler adı verilen (kolay kırılır) sığınaklardan biri altında bir dinlenme anı ve mesut bir merhale temin eder.

Acaba âlemin hakiki bir haritasını fikrimizde çizmek, bu haritaya göre seyahat etmek ve istenen limana ulaşmak mümkün müdür?

Sanırım ki, bu soruya cevabımız aşağı yukarı şu olabilir:

İnsan fikrinde bütün evrene ait bir haritanın çizilmesine imkân yoktur. Hayal adalarının çok uzak ve belki de hayal edilen topraklarını fikrin kendisine (varılacak gaye) olarak alması mümkün değildir. Fakat fikir, eski zaman gemicileri gibi, daha evvelkilerin ne zaman geleceği bilinmeyen fırtınalara dair elde etmiş oldukları malûmata dayanarak ve bu cedlerden kalma hikmeti tecrübe ile tamamlayarak yıldızlar, meddücezirler ve rüzgârlar üzerinde gözlemler yaparak, kendini o karadan öteki karaya vurarak, o adadan bu adaya uğrayarak gidebilir. Bu da bize yeter.

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı