İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

Aşkın Doğması

cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
25-01-2010 23:52
#1
Aşkın Doğması
Stendhal, aşkın nasıl doğduğunu, de l'Amour'unda pek güzel tasvir etmiştir. Bu tasvirin esası çizgilerini muhafaza etmekle beraber, herkesin bizzat kendisinde ya da başkaları üzerinde görebildiği şeyleri de buna katmak icap eder.

Bütün aşkların menşeinde – bu aşk, ister hayranlıktan, ister bir fikir anlaşmasını meydana çıkartan ya da bir arzuyu uyandıran herhangi bir hadiseden ileri gelsin – bir sadme (çarpışma, sarsıntı) vardır.

Wronsky, trenden dalgın inerken kendi kendine

- Şu Madam Karenine çok güzel .. diyor; acaba bu bakışların mânası ne? ..

Charles Grandet, ıstırabın şairane kahramanı gibi göründüğü gece, kuzininin hayatında artık bütün ömür müddetince sevilmek üzere yer alıyor. (Balzac’ın Eugenie Grandet romanından)

İlk sadme (çarpışma, sarsıntı) ile dikkat bir kişinin üzerinde tespit edildikten sonra ayrılık, aşkın doğması için çok müsait bir vesile oluyor. Alain: << Kadınların asıl büyük kuvvetleri, geç kalmalarında ya da bulunmayışlarındadır. >> diyordu. Bunun sebebi şu ki, eğer dikkatimizi kendine çekmiş olan kadın (yahut erkek), orada mevcut bulunsaydı, zayıf tarafları derhal belli olacaktı. Ayrılık sırasında ise, sevilen mahlûk bilakis, bütün yetkinleşmeyle süslediğimiz bir peri oluyor. Stendhal, bu ameliyeye billurlaşma adını veriyor. (Sevginin billurlaşması)

Billurlaşma sayesinde, sevilen şey olduğundan farklı ve olduğundan yüksek bir mahlûk haline geçmiş bulunuyor. Bunun içindir ki Proust, sevginin sübjektif olduğunu ve bizim hakiki varlıkları değil, kendi yarattığımız mahlûkları sevdiğimizi söyler. Eğer haklı bir hayranlık varsa, bu söz doğru değildir; hakiki bir elmas da pek seyrek bulunur.

İlk billurlaşma vukua geldikten sonra ikinci bir karşılaşma sırasında, artık aşkın tehlikeye düşmek korkusu kalmaz; zira heyecanımız o kadar kuvvetlidir ki, artık karşımıza çıktığı zaman, hakiki mahlûku göremeyeceğiz. Onun yerine, billurlaşmanın meydana getirdiği mahlûku ikame edeceğiz. Söylediği alelâde cümleleri artık duymayacağız; muhakemesindeki ve hislerindeki zayıf tarafların farkına varmayacağız. Onu görmekle duyduğumuz sevinç, herhangi bir sürprizden korkmayacak vaziyettedir; çünkü bu sevinç, içimizdedir.

Vaziyet bu halde kaldığı müddetçe, aşk yalnız mutluluk verirse de bir ocak, kömür atılmadıkça yanmadığına göre, aşk sahasında da meydana gelen ilk alev, ne kadar hafif olursa olsun, ümit rüzgârı ile canlanmazsa, az sonra muhakkak söner. Cesaret verdirtici belirtiler hususunda, âşık müşkülpesent değildir. Bir bakış, bir el sıkma, biraz hararetli bir karşılık verme onu derhal teşvik eder.

Bu belirtiler, açık ve devamlı ise bundan karşılıklı bir aşk doğabilir ve bunun kadar da güzel bir şey yoktur; fakat aşk hususunda duyulan fazla emniyet ve itimadın sevgiyi öldürdüğü de çok defa görülüyor. Birçok erkek ve kadınlarda aşk, ilk safhalarında, şüphe ile daha doğrusu cesaretlendirme ve soğuk davranma nöbetleşmesi ile beslenir. Bu belirtilerin nöbetleşmesi, çok defa sevginin herhangi bir hakiki değişmesine aracılık etmez. Hor görmek maksadı ile yapıldığına sahip olduğumuz birçok hareketler vardır ki, çekinmeden ya da utanmadan ileri gelmiş olabilir. Fena takılmış bir kemerin ya da ipliği kaçan bir çorabın verdiği sıkıntı yahut ta bir baş ağrısı olur ki, ancak âşıklara yahut polis hafiyelerine yakışır bir surette, kılı kırk yararak mâna verir ve yorumlarız. Bir hiç, âşığı üzmeye yeter. Âşık, bakışları, kelimeleri, jestleri tahlil eder. Bunların içinde gizli mânalar arar. Bu kadar haşin bir muameleye maruz kalmış bulunmak için ne kabahat işlediğini anlamaya çalışır. Anlamadıkça (zira ortada anlayacak bir şey yoktur), sevdiğini daha fazla düşünür ve aşkta o nispette daha derin bir şekilde ruhuna nüfuz eder. Üzüntüden doğan aşk, şekli itibarıyla, çıkartılmak istendiği vakit ete daha ziyade batan dikenlere benzer.

Bundan şu fikre varılabilir ki, nazlanmak, tuzak yemini evvelâ göstermek, geri çekmek, sonra tekrar göstermekten ibaret olan şuurlu bir nöbetleşme oyunu, aşkı uyandırmak ve daha sonra onu idame ettirmek için uygun bir mizaç gibi görünür. Nasıl kedi yavrusu evvelâ kendine doğru uzatılan, sonra çekilen yün yumağının cazibesine kapılıp atılıyorsa, genç değer de nazlanan sevgilinin cilvelerine kendini kaptırır. Elde edilemeyen şeyin peşi sıra gitmek ve teslimiyet gösteren şeyden çekinmek çok doğal ve kolay kabili izah bir harekettir.

Fakat uzun süren bir nazlanma aşkı öldürür. Kendini Benjamin Constant’a sevdirmeyi aklına koymuş olan meşhur ve uzun zaman için çaresiz büyüleyici şuh kadınlardan Madam Recamier, bu arzusunda başarılı olur. Ona << cesaret edin! >> deyince, ümit bu olgun adamı hemen bir çocuk haline getirir. Yeni âşık << beni sevmiyor ama hoşuna gidiyorum >> diye düşünür. Fakat oyunu keşfedince ıstırap duyar, << şimdiye kadar fettan bir kadın tanımamıştım; ne feci şey! >> ve biraz sonra: << Ya Rabbi, bana ne kadar nefret veriyor! >> der. O vakit, billurlaşmanın aksi olan hadise, billurların dağılması vukua gelir; << En iyisi, vazgeçeyim. Bana cehennemi bir gün yaşattı. Bu kadın hoppanın biri; hafızası, seçimi ve tercihi olmayan bulut gibi bir şey .. >> hükmünü verir.

Özetle sevgili, nazlanmak hususunda fazla ileri gitmiş olabilir. Celimene, beşinci perdede (Moliere’in Misanthrope komedisinin beşinci perdesi) kendini, evvelce ruhu ve güzelliği ile cezpettiği bütün fertler tarafından terkedilmiş bulur.

Ameliyat görmüş hastanın ciğerlerinde, doktor tarafından bayıltıcı bir gazla oksijen nöbetleşmesi gibi, şuh kadın da, hastasını büsbütün öldürmemek için, ilgisizliklerini, ümit verecek hareketlerle yetecek kadar nöbetleştirirse, o zaman bu zalim oyuna dayanabilmek hemen hemen imkânsız olur. Böyle bir oyun oynamak acaba lâzım mıdır? Zannederim ki, erkeklerle kadınlar arasında en iyileri, nazlanmanın hemen hemen kati olarak kendilerine temin edeceği avantajlardan, kâh sahiden sevdikleri için, kâh iyilikleri sebebiyle feragat ediyorlar. Sevgiliye şöyle söylemekte bir büyüklük vardır: << Sevgimi size itiraf etmekle kendimi elinize bırakmış olduğumu biliyorum; fakat böyle yapmak hoşuma gidiyor >> Eğer his arkadaşı, bu itimada lâyık değilse, ona vakit vakit az miktarda naz ilacı vermek faydalı olur. Bilâkis o, tam bir teslimiyete lâyık ise, böylelikle güzel, karşılıklı ve emniyetli bir aşk doğabilir.

Karşılıklı bir aşkın ilk zamanları, insanların düşünebilecekleri en tatlı anlardır. O zaman billurlaşma iki taraflı olur ve sevgi, bu sayede beraber bulunmanın tesirlerine direnç gösterir. Eşlerden her biri kendi varlığının üzerinde yükselir ve his arkadaşının istediği gibi olur. Eğer bu hal devam edebilirse, bundan güzel bir ömür çıkar.

Yalnız bu nevi aşklarda bile, hissiyatın her iki tarafta da aynı kuvvette olması ya da bir zaman böyle olsa bile, daima eşit kalması nadirdir. Birçoğumuz, arzu ettiğimiz, fakat mücadelesiz teslim olmayan varlığı fethetmeye, sonra, arası kesilmeden tekrar tekrar fethetmeye mecburuz.

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı