İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

Arzunun Kutsileştirilmesi

cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
27-01-2010 02:26
#1
Arzunun Kutsileştirilmesi
Hakiki evliyalık vecde dalmak ve kendi kendine eziyet etmekten ziyade tevazu, tatlılık ve merhametten ibaret olduğu gibi, büyük aşklarda da taşkın arzu hamlelerinden ziyade her günkü ömrün mükemmel ve devamlı ahengi ile kendini tanıtır. Rahip Huvelin hikâye eder: Genç bir rahibe bir gün azize Therese’e gelip evliyalığın ne demek olduğunu kendine öğretmesini diledi. Onun evliyalara tecelli eden hayaletlerden bahsedeceğini sanıyordu. Hâlbuki Therese, ona yeni kurduğu bir eve beraber gelmesini söylemekle yetindi. Orada aylarca, türlü sıkıntılar, güçlükler, evvelden tahmin edilmeyen arızalar, başarısızlıklar ve çalışmalar birbirini takip etti. Nihayet genç rahibe, evliyalığın kendine ne zaman öğretileceğini tekrar sormayı göze aldı. Avila’lı Therese: << Evliyalık mı? Evliyalık, her gün bu evde geçirdiğimiz günlere benzeyecek bir hayata sabırla, aşkla tahammül etmekten başka bir şey değildir! >> cevabını verdi.

Mutlu âşıkların tadabilecekleri parlak vuslat şenlikleri, güneş hararetinin bizi tatlı bir rehavet içinde kucakladığı olağanüstü yaz günlerini andırır: O sırada, ova içinde en mütevazı bir köy, ışık ile başkalaşmaya uğrayarak efsanevî bir serap gibi görünür. Bu güzel günler, bu günlerin bizde bıraktıkları sihirli hatıralar ve bunların eşini tekrar bulmak ümidi, fırtınalı aylara dayanabilmek üzere bize kuvvet ve ümit vermek bakımından lüzumludur. Fakat ne yaz mevsimi, ne de arzu, tabiî hudutlarının ötesinde devam edemeyeceklerine göre, daha kapanık günlerde, sonbahar sislerini ve uzun kış akşamlarını da sevmeyi öğrenmeliyiz. Abel Bonnard diyor ki: << En güzel aşk duygularının muhteşem bir ipekten yapılmış zengin nakışlı gala mantolarına benzemesi lâzım gelir. Fakat mantonun içine tamamıyla düz fakat o kadar nazik ve o derece nadir başka bir ipekli kumaş kaplanmış bulunacaktır ki, insanın onu hemen hemen dıştaki kumaşa tercih edeceği gelir. >>

Sevgi hayatının henüz başlangıcında arzunun yanında çekinerek yer alan fakat biraz sonra tatlı bir hâkimiyete dönüşecek olan bu daha ağır başlı, daha ince mutluluk nereden meydana çıkıyor? Arzu tarafından doğurulduğu halde, ondan sonra da yaşamakta devam edecek olan bu sevgi neden ileri geliyor? Güvenden, alışkanlıktan ve takdirden! Hemen bütün insanlar, bizi haklarında duyduğumuz kanaatte yalanlarlar. Bize hayal kırıklığı verirler. Fakat içimizden birkaçı, tabiîliği ve açık yürekliliği ile kendisini hiç hayal kırıklığına uğratmamış bir hayat arkadaşına rastlamak mutluluğunu tatmıştır; bu hayat arkadaşı hemen bütün hal ve vakitlerde tam onun temenni ettiği gibi hareket etmiş, en zahmetli geçen zamanlarda onu asla terk etmemiştir. İşte böyle insanlar, şu harikûlâde hissi tanırlar: Güven! Onlar, hiç olmazsa bir tek kişinin karşısında her gün, hiç olmazsa birkaç dakika için, vücutlarını kaplayan ağır zırhın yüz siperini kaldırıp serbestçe nefes alabilirler, kalplerini ve yüzlerini korkusuzca meydana çıkarabilirler.

Güven o derece kıymetli bir kalp rahatlığı vesilesidir ki, o da arzunun yaptığı gibi, en ehemmiyetsiz hareketlere bir sihir katar. Bu erkek ve bu kadın gençken, kucaklaşmak için, bir an yalnız kalmak istiyorlardı, şimdi de birbirlerine bir sır anlatmak için bunu istiyorlar. Evvelce aşklarının randevu saati onlar için ne kadar ehemmiyetli ise şimdi de gezinti saati o kadar kıymetli olmuş. Yalnız birbirlerini anladıklarını bilmekle kalmıyorlar; içlerinde her birinin açığa vurmadığı düşünce ve duyguları tatmin ettiklerini de biliyorlar. Her biri, kendi eşinin ruhî hüzünlerinden beden ile ıstırap duyuyor. Birisi öteki için hayatını vermeye hazırdır ve o da bunu bilir. Şüphesiz tam bir dostluğun da böyle duygular ilham etmesi mümkündür. Fakat hudutsuz dostluklar, oldukça nadir olduğu halde, büyük bir aşk, en basit varlıklara anlayış, feragât ve güven kazandırır.

Mutlu bir çiftin ömrünü, aşklarının sonbaharında nasıl anlatmalı? Mabut, daima bir mabut kaldığı halde, bir fani çehresi almış bulunmasını nasıl göstermeli? Bu güç bir şey! Dehâ sahibi bir kompozitör tarafından hazırlanmış mutluluk senfonisi ulvî olabilir; fakat orta derecede bir müzisyen, fırtınanın sarsıntılarına daha iyi dayanır. Parsifal’in prelüd’ünde gitgide daha berraklaşan, gittikçe daha yükselen nağmeler, dinleyenin ruhunu, kendi seviyesinin çok üstüne çıkarır. Franck’ın Beatitudes’leri ve Faure’nin Requiem’i tahribi imkânsız bir ahengin harikûlâde yenileşmelerini, tabiî ve kudretli yükselmesini kelimelerden daha iyi anlatır. Eğer burada ruhların istirahatı mevzuunu ele almış bir eserden, bir Requiem’den bahsediyorsam, bunun sebebi şu ki, bu çok olgunlaşmış aşkların ahengini bozan tek nağme, ölüm fikridir.

Coventry Patmore’un olağanüstü bir şiir, uzun süren mutlu bir ömürden sonra bu ömür içinde kendisine bütün bir evren olmuş bulunan kadının cansız cesedi karşısında kalıveren adamın şaşkınlığını ifade eder. O kendini terkettiği için elemle ve sevgi ile, ölene serzenişte bulunuyor: << Bu yaptığınız, o büyük ve zarif tarzınıza ne kadar az benziyordu .. O Temmuz gününün akşama yakın bir saatinde, ayrılık busesi vermeden, veda etmeden ürkek bakışlarınızla ve anlaşılmaz bir cümle ile çıktığınız o uzun seyahatten hiç pişman değil misiniz, sevgilim? Bu yaptığınız, sahiden o büyük ve zarif tarzınıza ne kadar az uyuyordu? .. >> Bir oyunda her şeyi bir kişinin mevcudiyetine ve o kadar narin bir mevcudiyete bağlamak, aşkın hem tehlikesi, hem de asaletidir.

Fakat en büyük aşka karşı ölümün de tesiri yoktur. Bir gün İspanya’da, saygı değer bir vakara sahip bir köylü kadınına rastlamıştım: << Şikâyet edecek bir şeyim yok .. Tabiî, hayatta sıkıntım oldu; fakat yirmi yaşında iken bir delikanlıyı sevdim .. O da beni sevdi; evlendik .. Sonra birkaç hafta sonra öldü .. Ne de olsa hissemi almıştım ve elli seneden beri bu hatıra ile yaşadım >> diyordu. Elem ve yalnızlık zamanlarında hiç olmazsa tam bir hatırayı düşünebilmek büyük bir tesellidir. Bulutsuz bir aşk ile bu aşkın düşüncelere ve rüyalara kattığı aydınlık ve tatlı hayallerle, insan kendi seviyesini aşan bir şeye katılmış bulunuyor; sanatçının büyük eserlerinde ya da bir dine imanında olduğu gibi .. İnsan, sevkitabiîlerin anî sadmesinden (çarpışmasından, sarsıntısından) ilahî bir kıvılcım çıkartmıştır.

Acaba nasıl? Sanıyorum ki bunu size anlatmaya çalışmam beyhude oldu. << Aşkın tahlilcilere değil, şairlere ihtiyacı vardır. >> Sevmek sanatının son sözü Shendhal’da değil, bizzat Stendhal’in da söylediği gibi, Mozart’tadır. Konsere gidin; o saf nağmeleri, o hayranlık veren ahenkleri dinleyin ve eğer aşkınız size karışık, yavan ve ahenksiz görünüyorsa, anlayınız ki henüz sevmek sanatını bilmiyorsunuz. Fakat temlerin bu mükemmeliyetini, bu harikûlâde uyumunu ve bu her türlü ahenksizlikten kurtularak vardıkları ulvî anlaşmayı hislerinizde de sezerseniz, o zaman yaşamaya değer nadir maceralardan birini, büyük bir aşkı yaşıyorsunuz demektir.

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı