İPUCU

Genel Kültür Örf adetlerımız vede toplumumuzun vede bızlerın bılmesı gereken konular

Seçenekler

Çalışmanın Bir Disiplini Olmalı

cansın - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Özel Üye
Üyelik tarihi:
04/2008
Mesajlar:
9.044
Konular:
6189
Teşekkür (Etti):
648
Teşekkür (Aldı):
994
Ticaret:
(0) %
13-02-2010 21:01
#1
Çalışmanın Bir Disiplini Olmalı
Birçok insanlar, ömrün kısalığından şikâyet ederler; fakat acaba onlar günde sekiz saat olsun yaşıyorlar mı? Allah'ın yarattığı her gün, masasının başında (tezgâhında ya da mağazasında) çalışan adamın çıkarabileceği iş akla sığmayacak derecede fazladır. Düşünün ki bir yazar, her gün yalnız iki sayfa yazsaydı, uzun bir ömür sonunda, şüphesiz dehasıyla değil fakat hacim itibarıyla Balzac’ın ya da Voltaire’in eserlerine eşit bir iş meydana çıkarmış olurdu.

Fakat bir masanın başında oturmak yetmez, orada kendini korumayı da bilmeli. Çalışmanın neticesi, eğer bu çalışma kesintisiz ise, geometrisi bir nispet ile artar. Bir yazarı düşünerek bunu kolaylıkla göz önüne getirebiliriz; yazar işe koyulurken, dış âlemi unutmak ve artık yalnız kendi fikir ve hayallerini takip etmek için, bir işe hazırlanma müddetine muhtaçtır; fakat yazar için bu böyle olduğu gibi, makinesinin neden bozulduğunu arayan makinist için ya da birtakım kararlar hazırlayan sanayi şefi için de durum böyledir. Arası kesintili bir çalışma sonunda ortaya çıkmış bir eser, daima bu kesintilerin izini taşır.

Şu halde, çalışan bir insan için, Monterlant’ın zaman yiyiciler choronophages adını verdiği ve Moliere’in cansıkıcılar dediği insanları kendinden uzaklaştırması, bir vazife olacaktır. Bunlarda acıma denen şey yoktur. Kendilerine karşı gelemeyenlerin zamanını son saniyesine kadar ellerinden alırlar ve hiç düşünmezler ki, çalışan adam, bu müddet içinde yalnız bırakılmış olsaydı, faydalı bir iş ortaya koyabilirdi. Bunların hiç izanları da yoktur. Pişkin bir zaman yiyici, harbin ilan edildiği gün, kendi apartman kapıcısının askerlik vaziyetini Genel Kurmay Başkanına anlatmaya gelir. Zaman yiyiciler ziyaretle, telefonla, mektupla iş görürler. Bunlara karşı nezaket ve sabırla hareket etmek büyük kusurdur. Bunlara sertlikle muamele etmeli, çünkü aksi şekilde hareket etmek, manevi intihar demektir.

Bu bakımdan Goethe iyi bir üstattır. << Başkalarının haber vermeden sizi ziyarete gelmeleri zevkine nihayet vermek şarttır, der; bu ziyaretlerin size, kendinize yabancı fikirler vermekten başka bir tesiri olmaz. Buna hiç ihtiyacım yok. Ben kendimdeki bol fikri vaktinde yetiştirmekten acizim. >> Yine şöyle söyler: << âlem için bir şeyler yapmak isteyen bir insan, âlem tarafından yakalanmaktan kaçınmalıdır. >> Bu kaçınmanın ne kadar zaruri olduğu şundan anlaşılır ki, eğer başarılı olunmazsa, ilk önce âlem, kendisine fazla iltifat etmiş olduğu için, bu kurbanını paylayacaktır. Zaman yiyiciler bize: << Hiç evde bulunmuyorsunuz; işiniz yarı kalıyor >> derler ve arkadan da ilave ederler: << Yarın bize yemeğe geliniz. >> Verdikleri dersten istifade etmeli ve bu daveti reddetmeliyiz.

Verilen talimata rağmen, eğer bir cansıkıcı Goethe’nin kapısını zorlasaydı, üstadın soğuk tavrıyla cesareti çabuk kırılırdı. Goethe elleri arkasında, susardı. Eğer ziyaretçi mühim bir şahsiyet ise, Goethe öksürür ve << ha .. ha .. ha .. öyle mi? .. >> der ve böylelikle söyleşme çabucak sona ererdi. Mektuplara gelince, bunları da ikiye ayırırdı. Kendisinden bir şey isteyenler (ki bunları kâğıt sepetine atardı); kendisine bir şey vadedenler; eğer bu sonuncular, kendisi için fikren ilerleme vesilesi olacak bir şey teklif ediyorlarsa, ancak onlara cevap verirdi.

Yine Goethe: - Ah gençler .. Zamanın kıymetini bilmiyorsunuz, derdi. (Robert d’Harcourt: Goethe et l’Art de vivre)

Bu bencilliği zalimane bulmak, çok büyük bazı adamların mektuplara cevap verdiğini hatırlatmak ve cansıkıcılar arasına bazen dikkat ve merhamete lâyık kimseler karışabileceğini söylemek mümkündür. Hakikaten birçokları Goethe’den şikâyet ederler, bazı hareketlerini gayrı insani bulurlardı. Fakat bu gayrı insani şey ki, ona Faust’ı ve Wilhelm Meister’i meydana getirtmiştir. Hakikaten, kendini yenmeye terk eden yenilir ve eserini ortaya koymadan kendisi ortadan kalkar. İşine kıskanç bir ihtirasla bağlı olan insan, başkalarından ancak bu işe getirebilecekleri şeyi ister. Bunların yapabilecekleri hiçbir işi reddetmez; fakat toplantılardan, buluşmalardan, konuşmalardan, yalnız cümle ve kelimelerin işlendiği gevezelik tezgâhlarından kaçar. Goethe, eğer üzerimizde bir tesiri yoksa günün hadiselerinden bile alâkayı kesmeyi istiyor. Ne bakan, ne general, ne gazeteci ve başka bir şey olmadığımız halde, her sabah bir saatlik zamanımızı uzak ülkelerde olan savaşlardan haber almaya, diğer bir saati de bu savaşların muhtemel neticelerinden endişeye düşmeye tahsis edersek, ülkemize hiçbir hizmet etmemiş olacağımız gibi, servetlerin en telâfi edilmez olanını, yani bir daha ele geçmeyecek kısa ömrü de israf etmiş oluruz.

Bu çalışma disiplini, Goethe’nin misalinde bir duygu disiplini derecesine kadar uzanıyordu: Muhakkak olan şudur ki, eğer kendimizi hassasiyetin akışlarına kayıtsız ve şartsız kaptıracak olursak bunlar bizi çalışmaya kabiliyetsiz bir hale koyarlar. Evinde hasta bir çocuk bırakmış zavallı memurun halini gözden geçiriniz. Düşüncesinden bir türlü kovamadığı hayaller, rakam dizilerini görmesine mâni olur. Bir tezkere yazmaya başlar başlamaz hemen kendini hüzünlü düşüncelere kaptırır ve o boş kâğıdın karşısında saatlerce üzüntü içinde kıvranır. Bu duygu hareketleri doğaldır ve insanlara, duygu hayatlarının bütün icaplarını işlerine feda etmeleri tavsiyesi olunamaz. Yalnız iki kuralı hatırda tutmalı ve bu kurallara riayet etmeli. Bunlardan birincisi, boş ya da abartılı heyecanların bizi mesaimizden ayırmasına meydan vermemek (geçici bir sevda yüzünden kaç imtihan kaybedilmiştir!) İkincisi de ehemmiyeti haklı gösterdiği takdirde, bazı işlere her şeyi feda etmektir. Bütün ömrünü, romanının tamamlanmasına hasretmiş olan Proust böyle yaptı; savaş ya da ağır bir buhran zamanının şefi de böyle yapar. Mareşal Joffre, hissetme hakkından kendini mahrum ediyordu. Bazı dostları haşinliğinden şikâyet ederlerdi; fakat Marne nehri boyunca tutunabilmek ancak bu haşinlik sayesinde mümkün oldu.

Barres: << İnziva; beni yegâne zayıflatmayan sensin! >>

Büyük iş adamlarının hepsi ya da çoğu zaman zaman inzivaya çekilmeyi bilenlerdir. Kiminin köyde bir villası, kiminin dağda bir inzivagâhı, kiminin ıssız bir plajı bulunur; oraya çekilince bütün bağları, hatta sevgi ve dostluk bağlarını bile terk ederler. Hadiseler ve heyecanlar ancak orada büyük bir umumi tablo halinde, kendilerine uyacak yeri bulurlar. Büyük şehirlerin gürültüsü içinde bir sahne, bir makale, bir dedikodu, önemli bir şey gibi görünebilir; bunlar ciddi işin ve ciddi duyguların yerini kaparlar. Fakat yıldızların yavaş seyri altında, küçümsenmeye lâyık her şey karanlığa çekilir ve görünmez olur. O zaman, gecenin ve ruhun sükûnu içinde, mânasız ve münasebetsiz şeylerden temizlenmiş geniş sahalar üzerinde, devamlı binaların temeli atılmış olur.

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
Sizin eklenti yükleme yetkiniz yok
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı