İstanbul'un Fethi (öylüsel anlatım)

cansın

Özel Üye
27 Nis 2008
8,788
30
İstanbul'un Fethi (öyküsel anlatım)

Mart ayında başlayan inşaat, temmuzun ilk günlerinde sona ermek üzereydi. Yedi bin işçi, geceyi gündüze katarak çalışıyordu. Azametli bir kale ortaya çıkmıştı. 27 metreye yaklaşan üç kule, deniz seviyesinden 82 metre yükseklikte olduğu için, daha heybetli görünüyordu. Kalenin kapladığı saha 31250 metre kare idi. Bir cami ile iki de çeşme ilave edilmişti.

Hisarın planını bizzat II. Sultan Mehmet çizmişti. Boğaz'ın öbür yakasında büyük dedesi Yıldırım Bayezid'in yaptırdığı Anadoluhisarı'nın karşısında yer alan kaleye, << Boğazkesen Hisarı >> denmişti. Gerçekten, Boğaz'ı kesiyor, Karadeniz'le Marmara ve Akdeniz, Asya ile Avrupa arasındaki dünyanın en hassas noktasını Osmanlı hâkimiyeti altına koyuyordu. Öyle ki karşılıklı iki kaleye toplar da yerleştirilince, iki deniz arasında, Türk iradesi olmaksızın, kuşlar bile uçamayacaktı.

İki Türk kalesinin karşılıklı yerleştiği noktada Boğaz'ın açıklığı asgariye, 660 metreye düşüyordu. Makaslama ateşle, izinsiz, cebren geçmek isteyen herhangi bir geminin derhal batırılması mümkündü. Kaleye 400 muhafız ve topçu kondu. Başlarına Firuz Ağa geçirildi.

Dört ayda Boğazkesen Hisarı'nı tamamlayan Sultan Mehmet, eylülün ilk günü Edirne'ye gitti. İmparator XI. Konstantin, İstanbul şehrinin kapılarını kapatmış, şehirdeki Türk azınlığını tevkif ve hapsettirmişti. Bu mağrur gencin, Sultan Mehmet'in tehdidi de elbet bertaraf edecekti. Onun ataları, Bizans'ı tam altı defa kuşatmışlar, fakat düşürememişlerdi. Kuşatmaların birinde bütün Avrupa, ordularını Tuna üzerine göndermiş, diğerinde doğudan Timur gelmiş, bir diğerinde bir şehzade isyan etmiş, velhasıl Bizans kurtulmuştu. Kayserler şehri, Hazret-i Meryem'in manevi himayesindeydi.

XI. Konstantin, bu kayserlerin sonuncusuydu. Avrupa'nın tek imparatoru olan kayserlerin.. Zira Bizans, << Batı Roma >> tacını gasbeden Almanya hükümdarlarını imparator saymaz, onlara sadece << rex = kral >> diye hitap ederdi.

XI. Konstantin Avrupa'nın en büyük hükümdarlık unvanını taşıdığını biliyordu. Bu unvanı, şerefle savunmaya kararlıydı.

Edirne'de Türklerin harp hazırlıkları ayyuka çıkarken, Avrupa Bizans'ı savunmak için acı şartlar ileri sürmüştü. Ortodoks ve Katolik mezheplerinin birleşmesi, Ortodoksların da Papa'nın ruhani şemsiyesi altına girmesi isteniyordu. Çaresiz kalan son << Kayser-i Zaman >>, bunu kabul etti. 1452 yılının 12 Aralık gününde Ayasofya'da Papa'nın gönderdiği Kardinal İzidor, Katolik ayini yaptırdı. Bizans halkı, bu ayini nefretle seyretti.

Elbette Türk hâkimiyeti altında dini ve vicdani hürriyetlerini muhafaza ederek yaşamak, çok daha hayırlı ve şerefli olacaktı.

Bizanslıların bu görüşünü, Başbakan Büyük - Duka Lukas Notaras da paylaşıyordu:

— İstanbul’da Türk sarığını görmek, Latin şapkasını görmekten evlâdır, demişti.

Başbakanın bu sözünü işitmeyen Bizanslı kalmamıştı. Türkler'e karşı şehri müdafaa için ellerinden geleni yapacak, kazanacak veya kaybedecek, fakat asla inanmadıkları bir mezhebe geçmeyeceklerdi. Boğazkesen Hisarı'nın iki bin metre uzunluğunca haşmetli duruşu Bizanslıların kalplerini titretiyordu ama, şehrin sularının gedik açılamaz sağlamlığına da güveniyorlardı.

Bu surlar ortaçağ imkânları ile belki açılamazdı ama yeni bir devrin imkânlarına karşı da koyabilir miydi? Sultan Mehmet'in hayal gücü, çevresini bile korkutuyordu. Dökümcü ustaları, padişahın çizdiği çapta tonların çatlayacağını söylemişler, II Mehmet:

— Siz dökün, ötesine karışmayın, hesaplarım tamamdır, çatlamaz, demişti.

Top döküldü ve çatlamadı. Taş gülleleriyle atış tecrübesinin yapılacağı, Edirne ahalisine evvelden, heyecana düşmemeleri için ilan edildi. Baruta ateş verildi. Gülle fırladı. Tarrakası 2,5 mil mesafeden duyuldu. Gülle, bir mil uzağa düştü ve bir kulaç derinlikte çukur açtı.

Kayser Konstantin de boş durmuyordu. Surlarını tamir ve takviye ediyordu. İstanbul surlarının yüksekliği, mazgallarda 17, mazgalsız yerlerde 15 metre idi. Kalınlık zirvede 4 metre, tabiî tabanda daha fazlaydı. Surların önündeki hendek 18,5 metre genişliğinde ve 9 metre derinliğinde bulunuyordu. Surlar bir kaç kattı. 30 tane kurşun kaplı kulesi vardı. Bu surların top olmadan, klasik orta çağ silahları ile delinmesine imkân yoktu. Ancak yıllar süren bir ablukadan sonra şehri açlıkla düşürmek mümkündü. Bunun da fiilen gerçekleştirilmesi imkânsızdı. Şehrin coğrafi durumu, Avrupa'nın vaziyeti, uzun bir ablukadan başarılı netice alınmasını daima önlemişti. Avrupa'dan büyük bir müdahale gelmeden işi çabuk bitirmek şarttı.

1543 yılının Şubat ayı gelince II. Mehmet, büyük topun Edirne'den İstanbul surları önüne ***ürülmesini emretti. 50 usta ve 200 işçi, önceden Edirne - İstanbul yolunu son bir dikkatle tesviyeden geçirmişlerdi. Topu, 60 manda çekiyor, iki tarafında iki yüzden 400 asker, herhangi bir kayma olmaması için dikkat ediyordu. Martta büyük top, surların beş mil ötesine ulaştı.

Bu sıralarda Dayı Karaca Paşa, Bizans'a ait Misivri, Ahyolu, Vize, Bigados kasabalarını fethetti ve Aya Stefanos'u (Yeşilköy) muhasara altına aldı. Sonra 10 000 askerle büyük topun başına geldi.

Sultan Mehmet, 23 Martta Edirne'den hareket etti. 5 Nisan da surların önüne vasıl oldu. Otağ-ı Hümayun, Türklerin bundan böyle << Topkapısı >> diyecekleri Ayios Romanos Kapısı önüne kuruldu.

1452 – 53 kışında şehre Avrupa'dan hayli gönüllü gelmişti. Başlıcalar Cenevizli, Venedikli, Katalan, İspanyol, Fransız, Rodoslu, Moralı, Giritli idi. Ceneviz Cumhuriyeti, 5 kadırga ve 2000 asker, Papa 3 büyük gemi dolusu erzak ve 200 asker göndermişlerdi. Papa'nın 30 gemilik donanmasının ve Büyük Macar ordusunun da yolda olduğu haberleri alınmıştı.

Bilhassa Ceneviz, Bizans'ın savunmasına çok ehemmiyet veriyordu. Çünkü şehrin Galata kesimi, Cenevizlilere aitti. Üstelik Sultan Mehmet, İstanbul Boğazı'nı keserek, Ceneviz gemilerinin Karadeniz'deki iskelelerine gitmelerine engel oluyordu. Bizans'ta Ceneviz menfaatlerini, General Justiniani savunacaktı.

Baltaoğlu Süleyman Bey'in kumanda ettiği donanma, Boğaz'ın ağzında yer almıştı. Vezir Zağanos Paşa, Galata sitesi önündeydi. Bizans, çepeçevre kuşatılmıştı.

Baltaoğlu Süleyman Bey, 18 Nisan da Büyükada, Heybeli, Kınalı Burgaz'ı fethetti. Boğaziçi'nde Bizans'a ait olan Tarabya da alındı.

Türk ordusu 100 000 kişiydi. İmparatora teslim olması teklif edildi. Reddetmesi üzerine 6 Nisan 1453'te kuşatma başladı.

Sultan Mehmet, büyük mücadeleden muzaffer ve fatih çıkmaya azimliydi. Ortaçağların en büyük kalesini yıkmak için yaptırdığı müthiş topları, surların önüne dizmişti. En büyük dört top vardı ki, bir tanesi ancak 2000 asker tarafından çekilebiliyordu. 2 tonluk gülle atanlar mevcuttu. Sultan Mehmet, havan topunu da icat etmişti. 21 Nisan da bu topu ilk defa olarak, güllesini tepelerden aşırarak, Haliç'teki düşman donanması üzerine kullandı.

Genç hükümdar daha neler icat etmemişti ki? Füzeler, hareketli zırhlı kuleler ve en mükemmel silahlar.. Bizanslılar da, üzerine su atılınca büsbütün parlayan ve karışımı asırlardan beri yalnız kendileri tarafından bilinen << Rum Ateşi >>ne güveniyorlardı.

Büyük topun 6 Nisan da ateşlenmesiyle savaş fiilen başladı. Türk topçu kuvveti, her biri dört toptan müteşekkil 14 batarya idi. En büyük top günde 7 ve gecede 1 defa ateşlenebiliyordu. Bunun doldurulması ve soğutulması iki saat sürüyordu. Topların gürültüsü bile, Bizanslıların manevi gücünü altüst ediyordu. Şehri 15 000 kadar Bizans ve Avrupalı asker savunuyordu. Haliç'te büyük bir Bizans - Ceneviz - Venedik - Papalık donanması yatıyordu. Tekerlekler üzerinde yürüyen Sultan Mehmet'in icadı dört büyük kule ile bir dev mancınık, topların yanında büyük hizmet görüyordu.

18 Nisan da Macaristan kral naibi Hunyadi Yanoş'un elçileri geldi. Görülmemiş azamette bir Haçlı ordusunun Tuna üzerinde olduğunu, kuşatma kaldırılmazsa Tuna'yı geçeceği tehdidini savurdu. II. Mehmet, bu tehdide kulak asmadı.

Bir haftalık bombardımandan sonra İstanbul surlarındaki tahribat, Bizans için yıkım sayılabilecek mahiyetteydi. Şimdiye kadar hiç bir muhasarada bu derece mühim gedikler açılamamıştı. Bunu anlayan II. Mehmet, ilk genel hücum tecrübesine girişerek düşmanın mukavemet azmini denemek istedi. Bu azim, genç padişahın tahmin ettiğinden de fazlaydı. Yüzlerce yıldan beri Bizanslıların bu derece cesur davrandıkları görülmemişti. 18 Nisan gecesi dört saat süren taarruz, başarısızlıkla sonuçlandı.

Surların önündeki geniş hendekler aşılamadı. Türkler, hendekleri dolduran mâniaları yakmak istedilerse de Bizanslılar, en büyük fedakârlıkları göze alarak yangını söndürdüler.

Haliç'i kaplayan zincir kırılamadı. Oysa kuşatmadan sonuç alabilmek için önde Haliç'i tutmak icap ediyordu. 20 Nisan da şehre yardıma gelen 4 Ceneviz ve bir Mora gemisinin uygun rüzgârla Haliç'e girebilmesi, Sultan Mehmet'i çok kızdırdı. Bu haleti ruhiye içinde atını denize sürdü. Sonradan atını denize sürmesi, nice şair ve ressama konu olacaktı. II. Mehmet, ters esen rüzgâr falan gibi mazeretler dinleyecek hükümdar değildi. Baltaoğlu Süleyman Bey'i tokatladı. Yerine Çalı Beyoğlu Hamza Bey'i kaptan - ı derya yaptı.

Durum, Türkler için de tehlikesiz değildi. Papa, büyük bir Haçlı donanması topluyordu. Bu donanmaya Venedik kadırgaları da katılırsa, Türk donanması başa çıkamazdı.

Çanakkale Boğazı henüz kapatılamadığı, açık bir suyolu olduğu için, Türk donanmasının yakılması işten değildi. Macaristan’ın önayak olduğu Haçlı ordusu teşebbüsü de, Tuna kuzeyinden Rumeli eyaletlerini tehdit ediyordu. Bu takdirde Sultan Mehmet için yapılacak şey, kuşatmayı kaldırıp Tuna üzerine yürümekti. Nitekim atası Yıldırım da aynı şeyi yapmaya mecbur olmuştu. İhtiyatlı bir devlet adamı olan Vezir-i azam Çandarlızâde Halil Paşa, 70 000 altın yıllık vergiye bağlayıp Bizans'ı şimdilik kuşatmadan vaz geçmeyi tavsiye etti. Bütün bir Avrupa ile karşı karşıya gelmek, genç devletin istikbalini körletebilirdi.

Ama Sultan Mehmet'in azmi, böyle akıllı ve ihtiyatlı tavsiyelere takılır mıydı? Bu surlar aşılacak, Türk Cihan Devleti teşekkül edecekti. Bunun için ne yapmak lâzımdı? Gemileri karadan yürütmek gibi mucizeler mi, gülleleri tepelerden aşırmak gibi harikalar mı? Sultan Mehmet bu mucizeleri göstermeye, bu harikaları gerçek kılmaya hazırdı.

Haliç'teki Bizans - Ceneviz - Venedik - Papalık donanması, 15 000 kişinin başında bulunan Vezir Zağanos Paşa'nın Kasımpaşa sırtlarından yaptığı müthiş bombardıman altında göz açamıyordu. Haliç'ten çıkıp Türk donanması ile açık denizde vuruşacak güçte değildi.. II. Mehmet'in icadı olan havan topları, Kasımpaşa sırtlarından gülle aşırıp Haliç'i dövüyordu. Güllelerden bazıları Bizans gemilerine isabet edip batırdı. Fakat havan ateşi Haliç'e hâkim olmaya kâfi değildi. Bir gece içinde, düşman haber almadan gerçekleştirilen bu olay akılları tutuşturan bir şeydi. Donanma sırtlardan, tepelerden, vadilerden, derelerden geçirilmiş, Boğaz'dan Haliç'e nakledilmişti. Bunun etkisi, maddi olmaktan fazla, manevi oldu. Düşmanın son mukavemet gücünü kırdı. Türklerin mümkün olmayanı yapmaya muktedir bulunduğu fikrini verdi.

Bu andan itibaren Kayser Konstantin için, Haliç'e inen Türk ince donanmasını imha etmekten mühim hiçbir şey yoktur. Fakat ertesi gece II. Mehmet'in Haliç üzerinde kurduğu köprü, değil Bizans'ın Osmanlı Türkü'nün bile aklına durgunluk verecek mahiyetteydi. Bir gece içinde, binden fazla büyük fıçı ve sandal üzerinde muazzam köprü kurulmuştu ki, üzerinden beş asker rahatça yan yana geçebiliyor ve toplar yürütülebiliyordu. 28 Nisan da Kayser, bu köprünün ne pahasına olursa olsun yıkılmasını emretti. Fakat bu teşebbüs, 150 Bizans denizcisinin Türk toplarının ateşi altında Haliç sularına gömülmesinden başka bir sonuç vermedi. Ne köprü yıkılabildi, ne de bir tek Türk gemisi batırıldı. Çok kızan İmparator, Bizans'taki 260 Türk esirinin, Türkler'e karşı, surların burçları üzerinde başlarının kesilmesini emretti. Bu korkunç emir, yerine getirildi.

5 Mayısta, Beyoğlu tepelerine de Türk bataryaları yerleştirildi. Düşman donanmasının en büyük kadırgası, bu bataryaların ateşi ile batırıldı.

Ama Sultan Mehmet, düşünüyor, en iyi sonuç ne şekilde hareket edilirse alınır diye uyku uyumuyordu. Bir defa, gece yarısından sonra Vezir - i azam Halil Paşa'yı çadırına çağırdı. Uyanıp acele giyinen Paşa, huzura girdi. Padişah, yatağının kenarında, fakat giyimliydi. Vezirine dedi ki:

— Yatağımın şu baş yastığını görüyor musun? Bu yastığı bütün gece yatağın bir ucundan öbür ucuna nakletmekle vakit geçirdim. Kaç defa yattım ve kaç defa gözümü kırpmaksızın kalktım. Başımı, muharebe taslaklarının üzerinden kaldıramadım. Hiç şüphe etme, imanın gibi inan, tez vakitte bu şehir bizim olacaktır!

Bizans'ın da topu vardı. Fakat çok ilkel şeyler olduğu için fazla işe yaramıyordu. Ancak Haliç'teki Türk ince donanmasından iki gemi, Bizans'ın top ateşiyle batırıldı.

II. Mehmet, büyük mucitlere has dehası ile yürüyen zırhlı kuleler yaptırmıştı. Mayıs içinde artık bu kuleleri surlara iyice yaklaştırdı. 6 Mayıs Topkapısı karşısında, 12 Mayıs Edirnekapısı karşısında iki genel saldırı yapıldı. Türklerin << yürüyüş >> dedikleri bu taarruz, Bizanslılar tarafından durduruldu. 16 Mayıs günü, kanlı bir lağım muharebesi başladı. Türk istihkâmcılarının köstebek yuvası gibi oydukları toprak altında, iki taraf arasında amansız boğuşmalar cereyan etti. Birçok yeraltı yolu, iki taraf askerinin cesetleriyle, yol vermeyecek şekilde tıkandı.

18 Mayıs günü Sultan Mehmet, zırhlı kulelerin en büyüğünü Topkapısı önünde surlara yaklaştırdı. Kulenin içine yerleştirilen toplar, surları, hatta şehrin içini, kolayca dövüyordu. Kuleden atılan molozlar, surların önündeki derin ve su dolu hendeği yavaş yavaş doldurmaya başladı. Aynı gece, İmparator'un başlarında bulunduğu kadın, çocuk, ihtiyar ve sakatların bile katıldığı bir çalışma ile doldurulan hendek boşaltıldı. Zırhlı kule de Rum ateşi ile yakıldı. Fakat artık 600 ilâ 2000 kiloluk gülle atan topların açtığı gedikleri tıkamak, Bizans halkının gücü dışında bir iş haline gelmişti. Yirmi dört saat nefes almadan çalıştıkları halde Bizanslılar, birçok büyük gediği kapatamaz hale geldiler.

23 Mayıs II. Mehmet, şehrin düşmek üzere olduğuna, hiçbir şeyin Bizans'ı kurtaramayacağına karar verdi. Şehrin yağma edilmesini istemiyordu. İmparator'a teslim olmasını teklif etti. Zira o çağın devlet hukukuna göre, kendiliğinden teslim olan şehirler yağma edilemezdi. Zorla girilen şehirlerde galip taraf, istediğini yapmakta serbestti. Genellikle Türk yasası, zorla düşürülen şehirlerin bir saatle üç gün arasında yağmasına izin veriyordu. Fakat elinde silahı olmayan düşman öldürülemezdi.

XI. Konstantin bu amaçla gelen elçi İsfendiyaroğlu Kasım Bey'e şöyle cevap verdi:

— Padişah barış istiyorsa, dedi; kuşatmayı kaldırsın. o takdirde, ne kadar ağır olursa olsun, istenen yıllık vergiyi kabul edeceğim. Şehri teslim etmeye gelince, ne benim ne de başkasının iktidarı dahilinde değildir. Ölmeye hazırız!

İmparator bu cevabı verdiği zaman, şehrin artık birkaç günden fazla karşı koyamayacağını da, uluslararası savaş hukukunun kurallarını da biliyordu. Bu kaidelere göre şehir üç gün yağma edilebilir, İmparator şahsen harp esiri sayılır, bütün halk esir sıfatıyla muamele görür, kimse izinsiz şehri terk edemez, kiliselerin hepsi veya bir kısmı camiye çevrilebilir veya tahrip edilirdi. 26 Mayıs günü gelen Macar elçileri, tehdit dozunu son derecesine kadar arttırmışlardı. Haçlı donanmasının Çanakkale ağzında, Haçlı ordusunun da Tuna üzerinde olduğu bildiriliyor, kuşatma << hemen >> kaldırılmadığı takdirde, Sultan Mehmet'in müstakbel akıbete katlanması icap ettiği söyleniyordu.

Bu sevimsiz haberler, Türk ordusu ve devlet adamları içinde az çok tesir yapmaktan geri kalmadı. Halil Paşa başta olduğu halde, kuşatmanın kaldırılmasının hayırlı olduğunu söyleyenler çoğaldı. Fakat II. Mehmet'in hocası Ak Şemsettin:

— Ey asker, dedi; biliniz ki bu fetih, Cenab - ı Hak katında, size ve Sultan Mehmet'e takdir kılınmıştır. Kim ki bundan şüphe eder, imandan sapıtmış olur!

II. Mehmet, 28 Mayıs günü, ordusuna uzun bir hitabede bulundu. Söz söyleme gücü de diğer meziyetleri derecesinde olan genç hükümdar, sanki askerini büyülemişti. Padişah, surlara ilk çıkacaklara dirlikler ve mansıplar vereceğini, neferse, zabit; zabitse, subaşı ve alaybeyi; subaşı ve alaybeyi ise; sancak beyi; sancak beyi ise, beylerbeyi; beylerbeyi ise; vezir yapacağını bildirdi.

Bizanslılar da, yaklaşan mukadderat anında cesaretlerini kaybetmiş değillerdi. Ancak Türkler derecesinde harp sanatını bilmiyorlar ve kahramanlık gösteremiyorlardı.

28 Mayıs gecesi Sultan Mehmet, bütün çadırların kuvvetli ışıklarla aydınlatılmasını emretti. Türk ordugâhında ne kadar mum ve meşale varsa yakıldı. Bütün surlar boyunca çepeçevre bir aydınlık oldu. Karada ve denizde yakılan ışıklar, bir ağızdan getirilen tekbir sesleriyle, bütün İstanbul'u, Galata'yı, karşı yakada bulunan Üsküdar'ı, güneşin ışığından fazla aydınlatıyor ve gök gürültüsünden fazla inletiyordu.

29 Mayıs sabahı, daha güneş görünmeden, II. Mehmet, sabah namazını kıldı, atına bindi. Bütün maiyeti ile ön saflara gitti. Güneşin ilk ışıklarıyla şiddetli top sesleri duyulmaya başladı. Bu ateşin himayesinde Türk askeri, surlara tırmanmaya çalışıyordu.

28 Mayıs ı 29 Mayıs a bağlayan gece, bütün Bizans ayaktaydı. Kimse uyumamıştı. Ayasofya'daki ayinden çıkan Kayser Konstantin, Tekfur Sarayı'nda birkaç saat dinlendikten sonra, Topkapısı önüne gelmişti. Kesin netice, bu kesimde alınacaktı. Bunu II. Mehmet kadar, XI. Konstantin de hissetmişti. General Justiniani yaralanıp çekilmişti. İmparator'un yanında Prens Theophilos Paleologos ve Prens Demetrios Kantakuzinos vardı.

Mehter ve tekbir sesleri kilometreler boyunca inlerken, deniz piyadesini teşkil eden donanma azapları, canlarını dişlerine takmış, Marmara üzerindeki deniz surlarına tırmanmaya uğraşıyorlardı. Topkapısı önündeki çatışma ise kıran kıranaydı.

Türk askeri, Topkapısı kesiminde surlara dayanan merdivenlere tırmanıyor, bir kısmı başarılı oluyor, bir kısmı ise hemen şehit ediliyordu. Şehrin içinde halk, zırhlı Türk askerlerini surların üzerinde çarpışırken görüyor, dehşete kapılıyor, kiliseleri dolduruyor, sokaklar ve evler boşalıyordu. Devamlı çalan çanlar son anın geldiğini ihtar ediyor, kaçmak istemeyen halk, Bizans askeriyle omuz omuza vuruşuyordu.

Arka arkaya Topkapısı'nda surlara tırmanmak isteyen iki saf Türk askeri, püskürtüldü. Bizanslılar, Rum Ateşi ile Türk askerlerini yakmaya çalışıyor, büyük taşlarla eziyorlardı.

Topkapısı önünde bulunan II. Mehmet, daima taze birliklerle bu kesimi takviye ediyordu. İmparator, yedek son neferini Topkapısı önüne sürerken, yaralı Cenevizli General Justiniani'yi şeref meydanına çağırıyor, fakat ondan: << Tanrı'nın Türkler'e açtığı yolu takip edeceğim. >> cevabını alıyordu.

Saat artık yediye gelmek üzereydi.

Justiniani'nin çekilmesinden doğan savunmanın ani durgunluğu, durumu bütün dikkatiyle takip eden II. Mehmet'in gözünden kaçmadı. Dördüncü saf Türk askerinin de Topkapısı surlarına tırmanmasını emretti. Bu emrini bildirdiği zaman, bunun nihai hücum olduğunu tamamen anlamıştı. Ulubatlı Hasan adında küçük rütbeli ve pek genç bir subay, emrindeki 30 askerle beraber, diğer hücum kollarından önce davrandı. Padişahın sancağını Topkapısı surlarının üzerine dikti. Aynı anda Bizanslıların birçok koldan başlattıkları ateş, ok ve taşlarla şehit oldu, ancak diğerleri, sancağı düşürmediler.

Türk bayrağını Topkapısı üzerinde gören ve o andan itibaren << Fatih >> unvanına hak kazanan II. Mehmet, atından indi ve toprağa secde ve Allah'a şükretti.

Topkapısı ile Eğrikapı arasında kesim, gerek Osmanlılar, gerekse Bizanslılar için, insan cesedinden geçilemeyecek hale gelmişti. Topkapısı surları üzerine padişah sancağının dikilmesinden birkaç dakika sonra, Türklerin << Cambazhane Kapısı >> dedikleri Kerkoporta Kapısı da Osmanlı askerinin eline geçti. İlk Türk askeri, buradan şehre adım attı.

Topkapısı ile Eğrikapı arasındaki birinci suru aşan Türkler, birinci surla ikinci sur arasındaki boşluğu da işgal ettiler. Her iki kapıdan şehre girmeye başladılar. İstanbul'a giren ilk birliğin başındaki subay öylesine beceriyle hareket etti ki, şehrin içine doğru dalmak basiretsizliğini göstermedi; surların arkasındaki Bizans askerinin arkasına yerleşip birliğini durdurdu. Bunun üzerine Bizanslılar, surları bıraktılar, bu birliği ezmek üzere harekete geçtiler. Zira ricat hatlarının kesilmesinden korkmuşlardı.

Fakat Türk askerini şehirde gören halk, Ayasofya istikametinde yığılmıştı. Şehre giren ilk birliği, ardı arkası tükenmez Türk bölükleri takibe başlamıştı. Bunu durduramayacakları kadar Topkapısı içindeki asli kuvvetlerini de yok olmaktan kurtaramayacaklarını anlayan Bizanslılar, kaçmaya başladılar. Topkapısı kesiminde öylesine içli dışlı bir vuruşma oldu ve küçücük bir sahaya her iki taraftan o kadar asker yığıldı ki, yaralanmış olan Kayser Konstantin, yere düştü ve ayaklar altında ezildi. 49 yaşındaki İmparator'a sonuncu darbeyi bir azap neferinin indirdiği söylendi. Prens Kantakuzinos da bu karışıklıkta öldü.

Bizanslı firarileri şehrin içinde gören halk, büsbütün yıldı. Şehre giren Türk askeri, teker teker sur kapılarını açıyor, büyük Türk birliklerinin geçmesini sağlıyordu.

Haliç surlarını - Cibali semtine adını veren - Cebe Ali Bey, Tekfursarayı surlarını Karaca Paşa, Marmara surlarını Kaptan - ı Derya Hamza Bey yardılar. Türk askeri bu kesimlerden de Bizans'a girmeye başladı. Vezir Zağanos Paşa'nın büyük birlikleri de girince, Türk askeri, birkaç koldan, Ayasofya istikametinde ilerlemeye başladı. Direniş gösteren Bizans ordusunun artıkları temizlendi. Artık hiçbir direnişin öneminin kalmadığı anlaşıldığı anda Türk Ordusu, silahla karşı koymayan şahısların öldürülmemesi emrini aldı. Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleştiğinin ilanından beri aylardır Ayasofya'ya uğramayan Bizans halkı, büyük mabede dolmaya ve bir meleğin çıkarak mucize göstermesini beklemeye başladı.

Daha sabahtı. Öğle olmamıştı. Her taraftan şehre giren Türk ordusu, Aksaray civarında birleşmiş ve saf düzeni almıştı. Şehrin belli başlı bütün mevkilerinde Türk bayrağı dalgalanıyordu.

Bizans, tarihinin yirmi dokuzuncu kuşatmasını geçirmiş, yirmi sekizinde kurtulduğu halde, bu sonuncusunda mağrur surlarını fatihlere açmıştı. Yalnız Bahçekapısı'nda Giritli denizciler silahlarını bırakmamış, vuruşuyorlardı. Bu kahramanlık, padişahın hoşuna gitti. Esir alınmamaları, silahlarıyla beraber gemilerine binip Girit'e gitmeleri için emir verdi.

II. Mehmet, öğle üzeri Topkapısı'ndan şehre girdi ve << Fatih >> ve << Roma İmparatoru >> sıfatıyla Ayasofya'ya geldi.

Mabette kadınlı, erkekli on binlerce Bizanslı toplanmıştı. Başlarında Ortodoks âleminin en yüksek rütbeli rahipleri vardı. Doğu Roma Fatihi atının üzerinde mabedin kapısında görününce, bütün cemaat ağlayarak secdeye kapandı, zemini öptü. Büyük Türk Hakanı, onları eliyle sessizliğe ve sakinliğe davet etti:

— Kalkınız, dedi; ben, Sultan Mehmet, hepinize söylüyorum ki, bu andan itibaren artık ne hayatınız, ne de hürriyetiniz için gazab - ı şahanemden korkmayınız!

Fatih, Ayasofya'yı gezdi ve mabedin camiye çevrilmesini söyledi. Sonra şehrin belli başlı yerlerini ve İmparatorluk saraylarını gezdi. İmparator'un öldüğünü öğrenince üzüldü. Cesedini buldurttu. Rahiplere, dini törenle gömülmesini emretti. Sonra şehrin dışındaki otağ - ı hümayununa gitti.

Ertesi gün 30 Mayıs çarşamba idi. Fatih Sultan Mehmet'in fermanları okundu. Saklanan halkın hiçbir şeyden çekinmeksizin meydana çıkmaları, evlerine dönmeleri, malları, ırzları, canları, din ve mezhep hürriyetleri, milli örf ve adetlerinin tamamen Türk kanunlarının himaye ve teminatı altında bulunduğu ilan edildi.

Fatih, Bizans rahiplerini toplayarak kendilerine yeni bir patrik seçmelerini emretti. Seçilen yeni << Cihan Ortodoks Patriği >> Georgios Skolarios'u << Gennadios >> adıyla tasdik etti ve patriklik tahtına oturmasına izin verdi. Patriği yemeğe davet etti ve kedisiyle dini ve felsefi konularda sohbet etti. Patriklerin bundan böyle vezirlere yapılan teşrifatla muamele görmelerini buyurdu. Bir gün içinde bütün bu davranışlarla yalnız mağlup şehir halkının değil, bütün Ortodoks âleminin saygı ve sevgisini kazandı. Ortodoksluğu himayesine aldı ve Katolik âleminin başkanı Papa'ya büyük darbe indirdi.

Haziranın ilk günü, cumaya rastlıyordu. Ayasofya'da ilk cuma namazı kılındı. Mozaik tasvirler, olduğu gibi bırakıldı.

Fatih, bu şekilde davranarak yeni bir patrik seçtirip tasdik etmekle << Roma İmparatoru = Kayser - i Rûm >> olduğunu göstermiş oldu. Çünkü Cihan Patriği seçtirip tasdik etmek, ancak Roma İmparatoru olan kişinin iktidarında idi. Eğer Ortodokslara baskı yapsaydı, onları Papa'nın kucağına atmış, Katoliklikle birleşmelerini hazırlamış, karşısına tek bir Hıristiyan âlemini almış olurdu.

Fatih İstanbul'u devletin taht şehri ilan etti. Anadolu ve Rumeli'den birkaç ay içinde 5000 ailenin getirtilip şehre yerleştirilmesini emretti.

İstanbul'un tamir ve imarına başlandı. Bursa subaşısı Süleyman Bey, << İstanbul subaşısı >> unvanıyla emniyet müdürü yapıldı. Şehrin idaresi, ilk << İstanbul Kadısı >> sıfatıyla Hızır Bey - Çelebi'ye tevdi edildi.

Fatih 21 Haziran da şehirden ayrıldı. Edirne'de, halkın çılgın sevinç tezahüratlarıyla karşılandı. İstanbul'da sadece 1500 asker bırakması, artık hiçbir direnişten korkulmadığını gösterir. Bundan sonra padişahın büyük meşgalelerinden biri, yeni taht şehrinin kalkındırılması oldu. Esir düşen Bizans askerleri, görülmemiş bir olay olarak, günde 6 akçe gibi yüksekçe bir yevmiye ile şehrin imarında çalıştırıldı. İnşaat bitince bu askerler, biriktirdikleri parayla hürriyetlerini satın aldılar.

İstanbul'un fethinin ve Doğu Roma'nın düşmesinin etkisi, bütün dünyada muazzam oldu. Avrupa'da korkunç bir felaket sayılan ve biraz da romantik sebeplerle büyük üzüntü yaratan bu eşsiz olay, İslam âleminde sevinçle karşılandı.

Mısır - Suriye Türk - Memlûk Sultanı, Fatih'e elçiler göndererek, tebriklerini bildirdi. Şam, İskenderiye, Halep, Kudüs, Mekke, Medine gibi büyük Memlûk şehirlerinde şenlikler yapıldı.

İstanbul'un Fethi, Türk tarihinin de en mühim ve şerefli hadisesi oluyor, yeni bir çağ açıyordu.

Avrupa'daki yankılar, biraz başka türlü olmuştu. << Batı Roma >> tacını taşıyan Almanya İmparatoru III. Friedrich, 37 yaşında genç bir hükümdardı. << Doğu Roma >> tacını bir Müslüman hükümdara geçmesindeki anlamı biliyordu. Çünkü şimdiye kadar nasıl Bizans imparatorları, Almanya hükümdarlarını Batı Roma imparatoru saymamış, kendilerinin tek Roma İmparatoru olduğunu iddia etmişlerse, onlardan kat kat güçlü olan Fatih de aynı şeyi yapacaktı.

III. Friedrich, dünyanın birinci denizci devleti olan Venedik'in << doç >> denen cumhurbaşkanı Francesco Foscari ile buluştu. Doğu Roma'nın düşmesinin Avrupa için vahim olabilecek neticeleri uzun boylu görüşüldü.

Papa 1 Şubat 1454'ten itibaren Türkler'e karşı eline silah alan her Hıristiyan'ın doğrudan doğruya cennete gideceğine dair bir ferman (İndulgence) yayınlandı. Papa'nın emriyle, Türkler'e karşı harpte kullanılmak üzere bütün başpiskopos, piskopos, manastır ve kiliselere, vergi tarh edildi. Bunun dışında bütün Hıristiyanlar'a << kutsal harp vergisi >> konuldu ve bunu ödemekten kaçınan Hıristiyan'ın aforoz edilip cemiyetten koparılıp çıkarılacağı ilan olundu.

Yine Papa'nın emriyle, herhangi bir Müslüman'a silah, erzak ve harp malzemesi satan Hıristiyan, en ağır işkencelerle öldürülecekti. İslam âleminin varlığı ortadan kaldırılıncaya kadar, bütün Hıristiyan devletleri arasında anlaşma yapacak, savaşmayacak ve bu barış, titizlikle korunacaktı. Bütün bu kutsal emirlere aykırı hareket eden Hıristiyan, kim olursa olsun, ateşle yakılacaktı. Eğer itaatsizlik bir cemaat, ülke veya devletçe yapılırsa bu cemaat, ülke veya devlet, toptan aforoz edilecekti.

Bu emirlerin tatbik kabiliyeti yoktu. Dünya, kesin çizgilerle ikiye bölünemezdi. Müslüman ve Hıristiyan âlemleri arasında, çok işlek bir ticaret vardı. Bu ticaretin kesilmesi, Müslümanlara az zarar verir, fakat Avrupa için yıkım olurdu. Çeşitli sebeplerle çıkarları çatışan Avrupa devletleri arasında da uzun bir barış olamazdı.

1454'te Bavyera'nın Regensburg şehrinde bütün Avrupa hükümdarlarının katılacağı bir meclisin toplanmasına karar verildi. Bu meclis, Türkler'e karşı tertip edilecek Haçlı seferinin gerçekleştirilmesi tedbirlerini görüşecek ve karara bağlayacaktı. Ancak, yalnız o sırada Avrupa'nın güçlü hükümdarlarından bir olan Burgonya Dukası II. Philippe Le Bon'un meclise bizzat geldiği görüldü. Bu hükümdar, Niğbolu'da Fatih'in büyük dedesi Yıldırım'a esir düşen Korkusuz Jean'ın oğlu olduğu için hanedanına leke süren Osmanoğulları'na karşı çok hınçlıydı. Fakat o dahi, Almanya İmparatoru veya Macaristan kralı gibi Avrupa'nın en güçlü iki kara devletinden birinin hükümdarı bizzat başkumandanlık ettiği takdirde bir Haçlı seferine katılabileceğini söyledi. Şüphesiz, babasının akıbetine uğramaya niyetli değildi. Diğer bütün hükümdarlar, Regensburg'a ancak elçilerini gönderdiler.

Bunun üzerine Papa, 4 Temmuz 1454'te Fransa, İngiltere, Bohemya, Macaristan, Polonya, İsveç, Norveç, İskoçya, Aragon (Katalonya) kralları ile Venedik ve Ceneviz cumhurbaşkanlarına, bütün bağımsız duka ve prenslere ikinci bir davetname yolladı. Buna da kulak asan çıkmadı.

Buna rağmen Fatih, Doğu'da ve Batı'da 25 kadar Hıristiyan ve Müslüman devletinin eninde sonunda kendisine karşı birleşeceklerini hesaplayabiliyordu. Bu müthiş koalisyonu kırdığı takdirde, Türk Cihan Devleti gerçekleşmiş olacaktı.

Çağ değiştiren Fatih, İstanbul'un fethinden sonra, Türk cihan devletinin temellerini atmak için, dünya çapında bir faaliyete girişti. Allah Fatih Sultan Mehmet'ten razı olsun. Ne mutlu ki, cihanşümul bir milletin evladıyız.
 
Son düzenleme:

oguzmanav

Uzman üye
17 May 2009
1,195
0
TÜRKİYENİN HERYERİ
Şekil : √
• Kalite : √
• Estetik : √
• Duruş : √
• Zerafet : √
• Letafet : √
• Uyum : √
• Herbişi : √
Test Edildi, Onaylandı √ 10№ Kusursuz

Şeker Oranı...
██████████ 95%
Tatlı Oranı...
███████████ 96%
Güzellik Oranı...
████████████ 98%
Sempati Oranı...
█████████████ 99%
Toplam Sonuç...
██████████████ 100%

NAZAR DUASI
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ وَوَصَّيْنَا الْإِنسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْنا""
وَوَصَّيْنَا الْإِنسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْناً وَإِن جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ بِي مَ
 
Üst

Turkhackteam.org internet sitesi 5651 sayılı kanun’un 2. maddesinin 1. fıkrasının m) bendi ile aynı kanunun 5. maddesi kapsamında "Yer Sağlayıcı" konumundadır. İçerikler ön onay olmaksızın tamamen kullanıcılar tarafından oluşturulmaktadır. Turkhackteam.org; Yer sağlayıcı olarak, kullanıcılar tarafından oluşturulan içeriği ya da hukuka aykırı paylaşımı kontrol etmekle ya da araştırmakla yükümlü değildir. Türkhackteam saldırı timleri Türk sitelerine hiçbir zararlı faaliyette bulunmaz. Türkhackteam üyelerinin yaptığı bireysel hack faaliyetlerinden Türkhackteam sorumlu değildir. Sitelerinize Türkhackteam ismi kullanılarak hack faaliyetinde bulunulursa, site-sunucu erişim loglarından bu faaliyeti gerçekleştiren ip adresini tespit edip diğer kanıtlarla birlikte savcılığa suç duyurusunda bulununuz.