THT DUYURU

chat
Türkiye, Türklük ve Türk Tarihi İlk Türkler nereden geldi, asıl Türkler kimlerdir, Türk Tarih kronolojisi ve Türklük hakkında birçok başka bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

ugursuz reklam
takipci
Seçenekler

Türkiye Hakkında Genel Bilgiler

0101001 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Uzman Üye
Üyelik tarihi:
08/2012
Mesajlar:
1.807
Konular:
1113
Teşekkür (Etti):
176
Teşekkür (Aldı):
475
Ticaret:
(0) %
19
40260
01-02-2014 19:55
#1
Türkiye




Ulusal Marş : İstiklâl Marşı
Başkent : Ankara
Resmî dil : Türkçe
Yönetim biçimi : Üniter parlamenter cumhuriyet
Yasama organı : Türkiye Büyük Millet Meclisi
Kuruluş
- Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923
- Cumhuriyetin ilanı 29 Ekim 1923
Yüzölçümü : 783.562 km² (302,535 mil²)
Su (%) : 1.78
Nüfus
- 2013 sayımı 76.667.864 ()
- Yoğunluk 98/km² ( 239.8/mil²)
GSYİH (SAGP)[2012]
- Toplam 1.123 trilyon $
- Kişi başına 15.001 $
GSYİH (düşük) [2012]
- Toplam 794.468 milyar $
- Kişi başına 10.609 $
Para birimi : Türk lirası (TRY)
Zaman dilimi : Doğu Avrupa (UTC+2)
Trafik akışı : sağ
Internet TLD : .tr
Telefon kodu : +90


Türkiye veya resmi adıyla Türkiye Cumhuriyeti ( Türkiye Cumhuriyeti (yardım·bilgi)), başkenti Ankara olan ve Avrupa ile Asya kıtalarının her ikisinde de toprağı bulunan ülkedir. Ülke topraklarının bir bölümü Anadolu Yarımadası'nda, bir bölümü ise Balkan Yarımadası'nın uzantısı olan Trakya'da bulunur. Ülkenin üç yanı Akdeniz, Karadeniz ve bu iki denizi birbirine bağlayan Marmara Denizi ve Ege Denizi ile çevrilidir. Komşuları; batıda Yunanistan ve Bulgaristan, doğuda Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan (Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti) ve İran, güneyde ise Irak ve Suriye'dir.

Türkiye, günümüzde bağımsız yedi Türk devletinden biridir. Devletin resmî dini İslâm kabul edilmişken, 1924 Anayasası ile bu ibare anayasadan kaldırılmıştır.Ülkenin resmî dili Türkçedir. Ülkedeki en yaygın din ise İslâm'dır.

Oğuzlar, bugün Türkiye (Halk Latincesi'nde "Türklerin Yurdu" anlamına gelen Turchia sözcüğünden türemiştir) olarak bilinen alana 11. yüzyılda göç etmeye başlamıştır. Göç, Selçukluların Bizanslılar karşısında elde ettikleri Malazgirt Zaferi'yle hızlanmıştır. Birçok küçük beylik ve Anadolu Selçuklu Devleti, Anadolu'yu Moğol İstilasına kadar yönetmiş ve 13. yüzyılda Osmanlı Beyliği Anadolu'yu birleştirerek Doğu Avrupa, Yakın Doğu ve Kuzey Afrika'yı yöneten bir devlet hâline gelmiştir. I. Dünya Savaşı'ndaki yenilgisinin ardından çöken Osmanlı Devlet'nin birçok bölgesi İtilaf Devletleri'nce işgal edilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki genç bir subay kadrosunun örgütlediği başarılı direnişin ardından 1923 yılında nihayet ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk olan Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.

Türkiye, kadim ekinsel mirasıyla demokratik, lâik, merkeziyetçi ve anayasal bir cumhuriyettir. Türkiye, Avrupa Konseyi'ne, NATO'ya, OECD'ye, AGİT'e ve G-20'ye üye olarak Batı Dünyasıyla bütünleşmiştir. 1963 yılından beri Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun imtiyazlı ortağı ve 1995 yılından beri Gümrük Birliği'nin üyesi olan Türkiye, 2005 yılında Avrupa Birliği ile tam üyelik görüşmelerine başlamıştır. Türkiye aynı zamanda Türk Konseyi, Türk Kültür ve Sanatları Ortak Yönetimi, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Ekonomik İşbirliği Örgütü gibi örgütlere üye olarak Orta Doğu ile, Orta Asya'daki Türk devletleri ile ve Afrika ülkeleri ile yakın ekinsel, politik, ekonomik ve endüstriyel ilişkiler geliştirmiştir.

Avrupa ve Asya kıtaları arasındaki geçiş yolları üzerindeki konumu Türkiye'ye anlamlı bir güç ve önem kazandırmaktadır. Türkiye, siyaset bilimciler ve ekonomistlere göre stratejik konumu, büyük ekonomisi ve askeri kabiliyetiyle bir bölgesel güçtür.


Türkiye isminin Kökeni


Bilim adamları ve araştırmacılar Türkiye sözcüğünün İtalyanca'dan geldiğini kabul ederler. Tarihçi İlber Ortaylı bir makalesinde Cenevizli ve Venedikli tüccar ve diplomatların, 12. yüzyılda, Türkiye'yi Turchia ve Turmenia olarak tanımladıklarını belirtir. Ayrıca, Türkiye adı ilk defa 1190'da bir yazılı kaynakta, Haçlı Seferi vak'ayinamesinde geçmektedir. Abdulhaluk Çay ise Turchia tanımını çok daha gerilere ***ürür ve Turchia tabirine ilk defa 6. yüzyılda Bizans kaynaklarında rastlandığını belirtir ve şöyle der "Bu tabir 9. ve 10. yüzyıllarda İdil/ Volga Nehri'nden Orta Avrupa'ya kadar uzanan saha için kullanılmıştır. Bu kullanımın Kafkasya bölgesinde Hazar Kağanlığı için Doğu Türkiye’si, Arpad Hanedanı'nın kurduğu Macar Devleti için Batı Türkiyesi şeklinde olduğunu ve aynı tabirin 12. yüzyıldan itibaren Anadolu için kullanıldığını belirtir. Tarihte 13- 14. yüzyıllarda Mısır Memlukları de Türkiye adını kullanmışlardı: ed-devlet üt Türkiya ( 1250- 1387). Türkçedeki kelime anlamı ise Türk ve İye (ait) kelimelerinin birleşmesi ile oluşan Türkiye kelimesidir. Dolmabahçe Sarayı Osmanlı Devleti'nde, 19. yüzyıla kadar Türkiye adı kullanılmadı; Devlet-i Âliyye, Devlet-i Osmaniye, Memalik-i Şahane, Diyar-ı Rum adları kullanıldı. Daha sonra, Genç Osmanlılar arasında Osmaniye yerine Türkistan, Türkeli, Türkili gibi adlar önerildiyse de, Orta Asya'da Türkistan adlı bir devlet olduğundan bu benimsenmedi. Anayasada ( 1921) "Türkiye" adı yazıldı ve 1923'de Türkiye adı resmi olarak kabul edildi. Türkiye Cumhuriyeti'nin 29 Ekim 1923'ten 1 Kasım 1928'e kadarki isminin yazılışı Osmanlı Türkçesi ile توركيه جمهوريت şeklindedir . 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı " Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında Kanun"un kabul edilmesi ile yazılış bugünkü halini almıştır.
---------------------
"Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur..."
Konu 'Adige tarafından (09-03-2018 23:37 Saat 23:37 ) değiştirilmiştir.
Unauthorized, M3m0ry Teşekkür etti.
0101001 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Uzman Üye
Üyelik tarihi:
08/2012
Mesajlar:
1.807
Konular:
1113
Teşekkür (Etti):
176
Teşekkür (Aldı):
475
Ticaret:
(0) %
01-02-2014 19:57
#2
Anadolu Tarihçesi


Anadolu tarihi, Batı Asya yarım adası Anadolu etrafında yerleşen birçok devlet ve uygarlığı kapsar. Ayrıca Latince adı olan Asia Minor Ön Asya olarak da isimlendirilir. Coğrafi olarak modern Türkiye'nin, batıda Ege Denizi'nden doğuda Ermenistan sınırındaki dağlara kuzeyde Karadeniz'den ve güneyde Akdeniz'e kadarki kısmını oluşturur.

Anadolu'daki ilk uygarlık izlerine orta ve doğu Anadolu'daki arkeolojik bulgularda rastlıyoruz. Bazı eski halkların kökenlerindeki sırlar henüz bilinmemesine karşın, Hatti, Akad, Asur, Luvi ve Hitit uygarlıklarının kalıntıları; halklarının günlük yaşamları ve ticaret hayatları ile ilgili pek çok örnek sunuyor.

Hititler'in düşüşünden sonra Anadolu'nun batı yakasında Lidyalılar ve Frigyalılar sahneye çıktı. O dönemde onlar için tek tehdit olarak Pers Krallığı görünüyordu. Lidyalıları yıkan Persler döneminde Anadolu'da da liman şehirleri gelişti ve zenginleşti. Zaman zaman isyanlar olsa da bu isyanlar çok büyük tehdit oluşturmadı.

Sonunda Büyük İskender sahneye çıktı ve III. Darius'a karşı kazandığı zaferlerle tüm bölgenin kontrolünü ele geçirdi. Ölümünden sonra, kazandığı topraklar; güvendiği generallerinden birçokları ve ayakta kalmayı başaran Galya, Pergamon, Pontus ve Mısır'daki diğer güçlü hükümdarlar arasında bölüşüldü. İskender'in payından en fazla dilimi alan Selevkos İmparatorluğu, Romalıların iştahını kabarttı ve Romalılar bölgeyi parça parça ele geçirdiler. Romalılar yerel yönetimlere büyük yetkiler tanıdılar ve askeri güç sağlayarak bölgeyi güçlendirdiler. Bunun sonucunda Konstantin, Konstantinapol'de yeni bir doğu imparatorluğu olan Bizans İmparatorluğu'nu kurdu. Bizans başlangıçta akıllı yöneticilerle zenginleşti ancak sonra yönetimdeki ihmaller ve Moğol saldırılarından büyük zararlar gördü.

Türkler'in Anadolu'ya girmesinden sonra, Selçuklu ve İlhanlı orduları kısa bir süre içinde Bizans topraklarının büyük kısmını ve ticaret merkezlerini ele geçirdi. En sonunda da Osmanlılar ve II. Mehmet ile 1453'de Konstantinapol'u fethetti ve 1058 yıllık Bizans İmparatorluğu'na son verdi.

Osmanlılar 1453'ten sonra uzun yıllar boyunca diğer dinlere de hoşgürülü davrandı ve çok başarılı oldular ülkenin sınırlarını Kuzey Afrika'dan, Orta Avrupa'ya kadar genişlettiler. Neden sonra Rusya ile savaşları, kötü yönetimler ve ülkedeki diğer halkların ayaklanmaları imparatorluğu zayıflatttı. Yeniçeri ayaklanmalarından sonra yeniçeri ocağı kapatıldı. Ekonomiyi düzeltmek için yapılan reformlar, ağır vergi ve harçlar olarak kendisini gösterdi ve karlı olan ticareti tersine çevirdi. Sonunda umutsuzluk, imparatorluğu Almanya ve Avusturya yanında I. Dünya Savaşı'na katılmaya zorladı. Savaştan yenilgiyle ayrıldıktan sonra devletin elinde sadece Anadolu toprakları kalmıştı ve bu topraklara da Yunanlıların göz dikmesi yeni bir savaşın başlangıcı oldu. Yunanlıları yendikten sonra Mustafa Kemal Atatürk 1922'de Osmanlı Devleti'ni kaldırdı ve Anadoluda yeni bir devlet Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdu. O zamandan beridir Türkiye Devleti, Anadolu topraklarında varlığını modern bir ülke olarak sürdürmektedir


Taş Devri


Yontma Taş Devri (Paleolitik Dönem)
Bu çağ buzul devrin olduğu,insanların henüz üretime geçmedikleri, mağara ve ağaç kavukarında barındıkları bir dönemdir. Bu dönemin Anadolu'daki izlerini, günümüzde Karain, Beldibi ve Belbaşı Mağaralarında bulmak mümkündür.
Cilalı Taş Devri (Neolitik Dönem)

Asya ve Avrupa'nın stratejik kesişme bölgesinde olmasından dolayı, Anadolu tarih öncesi Prehistorya çağlardan beri pek çok uygarlıklar için beşik olmuştur. Çatalhöyük, Çayönü, Hacilar, Göbekli Tepe ve Yumuktepe bu uygarliklardan bazılarının ilk yerleşim yerleri olmuştur.
Tunç Çağı


İlk Tunç Çağı

Anadolu'da tuncun ****l olarak kullanılması milattan önce 4. binyılda Karaz Kültürü etkisiyle oldu. Bölgeye Akkadlar gelene kadar Anadolu tarih öncesi çağlarını yaşıyordu. Üretim için çeşitli malzemeleri buradan sağlama amacındaki Akad İmparatorluğu M.Ö 2400 yılında Büyük Sargon liderliğinde bölgeyi etkisi altına aldı. Anadolu'nun çok zengin bakır rezervleri olduğu halde tunç için gerekli kalay yeterli miktarda bulunamıyordu. Akadlar mezopotamyadaki iklim değişiklikleri ve ticareti olumsuz etkileyen insan gücünün azalması sonucu zayıfladı. Yaklaşık M.Ö 2150'de Gutlar, Akkad iparatorluğu'na son verdi.
Orta Tunç Çağı

Gutları yenen Asurlular gümüş başta olmak üzere bölgedeki maden kaynaklarına sahip çıktı. Asurluların Kaniş'de bulunan çivi yazısı tabletlerinden , gelişmiş ticaret hayatına sahip oldukları anlaşılıyordu. Orta Tunç Çağının sonlarına doğru I. Hattuşili önderliğindeki Eski Hitit Krallığı, Hattuşaş'ı ele geçirdi ve başkent yaptı. (M.Ö 17nci YY)

Knossos'da yapılan arkeolojik kazılar Anadoludaki Tunç çağının Girit'deki Minos Uygarlığı'nı da etkilediğini gösterdi


Son Tunç Çağı
M.Ö. 14. yüzyılda Hitit İmparatorlğu gücünün zirvesine ulaştı; orta Anadolu, Suriye'nin kuzeybatısı ve yukarı Mezapotamyaya kadar yayıldı. Kizzuvatna ticaret yolları açısından önemli bir bölge olan Hatti'yi Suriye'den ayırarak ele geçirdi. İki devlet arasında barış anlaşmaları imzalandı sınırlar korundu ta ki Hitit Kralı I. Şuppiluliuma, Kizzuvatna'yı tamamen ele geçirinceye kadar. Her nekadar Kizzuvatna uygarlığı bitse de Hititler, Comona ve Kilikya'da onların kültürlerini korumalarına izin vermiştir.

M.Ö. 1180'den sonra Levant bölgesine Deniz Kavimlerinin gelmesiyle, imparatorluk dağıldı ve bir kısmı M.Ö 8nci YY'a kadar ayakta duracak olan küçük şehir devletleri(Geç Hititler) ortaya çıktı.


Demir Çağı


Hititler'in parçalanması sırasından Balkanlardan Anadolu'ya gelen Frigler kısa bir süre içinde Anadolulaştılar, büyük oranda Hitit etkisi altında kalsalar da kendilerine özgü bir kültür oluşturdular. Başkentleri Gordion'du. En tanınmış Kralları son Kral Midas hakkında üretilen birçok efsane oldu. "Eşek kulak"larıyla ya da "Dokunduğu herşeyi altına çevirmesiyle" ünlendi. Asur kaynaklarında Frigyalılardan Muşkiler, Midas'dan da Mita olarak bahsedilir. Asurlular Midas'ı tehlikeli bir rakip olarak kabul ettiler ve Frigya ile M.Ö 709'da barış anlaşması imzaladılar. Ancak bu anlaşmanın Kimmerler için bir anlamı yoktu ve Kimmerler yaptıkları akınlarla Frigya Krallığı'nı yıkıp Kral Midas'ı da öldürdüler (M.Ö 696).
Klasik Antik Dönem

Lidya Krallığı


Lidyalıların bilinen en parlak dönemi M.Ö. 700-550 yılları arasıdır. Bu dönem Mermnadlar Hanedanı dönemidir. Lidya adı Mermnadlar Hanedanının ilk kralı olan Giges'ten itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Giges hakkında bilinenler eski Yunan tarihçisi Herodot'a dayalıdır. Herodot, Giges'in Miletos, Smyrna ve Kolofon'a karşı saldırgan bir politika izlediğini söylemiştir. Gyges'ten sonra sırasıyla Ardys, Sadyattes, Alyattes ve Kroisos hüküm sürmüşlerdir. Yine Herodot, Alyattes'in Smirna ve Klazomenai (Urla) kent devletlerine saldırdığını söylemiştir. Fakat Herodot'a göre Alyattes, Klazomenaililer'le yaptığı savaşta yenilmiştir. Lydialıar açısından Anadolu'nun batı kıyılarındaki eski Yunan kolonileri Lydia devleti ile deniz arasında bir engel oluşturmuşlardır. Oysa Lydia tarihinin henüz efsanelerle karışık olduğu çağlarda İzmir Körfezi kıyılarından hareketle yurtlarından ayrılan Tirenyalıların Akdeniz'de bir süre ciddi bir güç oluşturdukları bilinmekte, bu denizciler daha sonra günümüzdeki kuzey İtalya'da kurulan Etrüsk medeniyeti ile ilişkilendirilmektedir. M.Ö. 546 yılında Ahameniş İmparatorluğu, Lydia Krallığının başkenti Sardes'i ele geçirip Lydia Krallığına son vermişlerdir.Böylelikle Anadolu 200 yıllık Pers egemenliği dönemine girmiştir.

Ahameniş İmparatorluğu

M.Ö. 550'de, bir yüzyıl zor bela ayakta durmayı başaran Med İmparatorluğu, ani bir Pers isyanıyla yıkıldı. Serveti çok fazla olan Lidya Kralı Krezüs bu serveti Pers Kralı Büyük Kiros'a saldırmak için kullandı. Bu hareketiyle ülkesinin sonunu getirdi ve Persler M.Ö. 546'da Lidya başkenti Sardes'i yerle bir etti. İyonya Krallığı ve Lidya'dan arta kalan şehirler Pers buyruğuna girmeyi reddettiler, savaşmak için hazırlık yaptılar ve Sparta'dan yardım istediler. Sparta beklenilen yardımı yapmadı, Kiros'a sadece bir elçi göndererek onu uyardı. Sonuç olarak daha fazla direnemediler; Phokaiadakiler Korsika'ya, Teosdakiler de Trakyadaki Abdera kentine kaçtılar. Geri kalanlarda Perslere teslim oldu. Kiros'tan sonra tahta geçen, I. Darius yönetiminde de imparatorluk genişlemeye devam etti. Genişleyen toprakları etkin idare için I. Darius satraplık sistemini kurdu.

M.Ö. 502'de Nakse adasında başlayan Perslere karşı İyonya İsyanı'nına Milet satrapı Aristagoras önce Perslere yardım etmek üzere Nakse Adasına hücum etmekle başladı; fakat isyanı bastırmada başarılı olamayınca o da isyancılara katıldı ve hatta daha sonra onlara liderlik etti. Atenalıların da yardımlarıyla bir süre Anadolu'ya yayılan isyancılar Efes Savaşı'nda yenildiler. Bu yenilgiyi M.Ö 493'de Lade'deki yenilgi takip etti ve Persler isyana son noktayı koydular.Her nekadar Karya Pers İmparatorluğu'na bağlı bir satraplık olsa da, oraya atanan Hekatomnus kendine avantaj sağlamayı bildi. Bir taraftan Perslere düzenli haraç verirken diğer taraftan bölgeyi kontrolü altına aldı. Hekatomnus'un oğlu Mosolus başkenti Milas'tan Halikarnas'a taşıdı. Güçlü bir donanma kurdu ve bu gücünü kurnazca bir plan dahilinde Sakız, Kos ve Rodos adalarını Atina'dan ayırmak için kullandı. Daha sonra bu adalar bağımsızlıklarını ilan ettiler. Mosolus planının başarıya ulaştığını göremeden öldü ve ülke yönetimini eşi Artemis devraldı. Büyük İskender'in sahneye çıkışına kadar bir yirmi yıl daha Karya Hekatomnus'un ailesi tarafından yönetildi.


Helenistik Dönem


Büyük İskender
M.Ö 336'da Makedon Kralı Filip beklenmedik şekilde öldürülünce tahta o dönem çok meşhur olan oğlu İskender geçti. Perslilerle savaşmaya yetecek büyüklükte bir ordu ve onların güçlü donanmaları karşısında dayanacak bir donanma kurmak için hemen çalışmaya koyuldu. Perslilerle ilk olarak Biga Çayı'nın yakınlarında Granicus Savaşı'nda karşılaştı ve onları bozguna uğrattı. Zaferin ivmesiyle batı kıyılarına yöneldi, Lidya ve İyonya'yı sırayla bağısızlıklarına kavuşturdu. Milet'in de alınması, Makedon donanmasının işini diğer şehirler alınırken kolaylaştırdı. Bu bölgedeki kontrolü sağladıktan sonra İskender içeriye yöneldi ve Frigya, Kapadokya ve en son Kilikya'ya kadar ulaştı. Daha sonra III. Darius komutasındaki Pers ordusuyla İskenderun ovasında karşı karşıya geldi. Büyük bir yenilgiye uğratılan Darius Fırat'ın doğusuna kadar sürüldü, böylece Anadolu'daki Pers hakimiyeti son bulmuş oldu.
İskender İmparatorluğu'nun Parçalanması

M.Ö 323'de İskender'in ani ölümü ardında geniş bir imparatorluk ve yönetim boşluğu bıraktı. Tahtın varisi yarı üvey kardeşi Arrhidaeus ülkeyi yönetecek güce sahip değildi. Toprakları paylaşmak için generalleri arasında savaşlar çıktı. Süvarilerin başındaki Pertikas, ardından Frigya satrapı Antigonus bir süre topraklara egemen oldular. Mısır Valisi Ptolemi ile İskender'in güçlü generalleri Lysimakhos ve Selevkos İpsus Savaşı'ndan sonra ortak düşmanları Antigonus'a karşı güçbirliğine gittiler. Çekişmeler sonucu İskender İmparatorluğu dört parçaya bölündü. Ptolemi Mısır, Levant'ın büyük bir kısmı ve Anadolu'nun güneyini , Lysimakhos Anadolu ve Trakya'yı, Selevkos ise Anadolu'nun geri kalanını aldı ve Selevkos İmparatorluğu'nu kurdu. Bu arada Pontus Kralı Mitriates de ülkesinin bağımsızlığını ilan etti.
Selevkos İmparatorluğu

İmparatorluğun kurucusu I. Selevkos Nikator babası Antiokus'un adını vererek Antakya şehrini kurdu ve burayı başkent yaptı. Orduya çok önem veren Selevkos yönetimi kolaylaştırmak için ülkeyi 72 ayrı satraplığa böldü. Eski arkadaşı Lysimakhos'la aralarında anlaşmazlık çıkınca M.Ö 281'de Selevkus ona karşı savaş açtı ve Korupedyon Savaşı'nda Lysimakhos'u yenerek topraklarını ele geçirdi. Ancak gelecekteki Makedon Kralı Ptolemi Keranus tarafından suikastle öldürüldü.

Selevkos'un ölümünden sonra , imparatorluk içerden ve dışardan birçok saldırıya maruz kaldı. Selevkos'un oğlu I. Antiokus Galatların saldırılarını savuşturduysa da Pergamon Kralı Eumenes'i yenemedi ve M.Ö 262'de Pergamon'a bağımsızlık vermek zorunda kaldı.

Partlar ve Pergamon M.Ö 200




Selçuklular ve Osmanlı İmparatorluğu

İslamiyet dinini kabul eden Oğuz Türkleri'nin Kınık boyuna mensup olan Selçuklular, 9. yüzyılda Hazar Denizi ve Aral Gölü'nün kuzeyine yerleştiler.[26] 1040 yılında Gazneliler ile yaptıkları Dandanakan Muharebesi'nin kazandılar ve ardından bölgede Büyük Selçuklu Devleti'ni kurdular.
11. yüzyılın ikinci yarısında Selçuklular, Anadolu'nun doğu bölgelerine yerleşmeye ve akınlar yapmaya başladı. Bizans ile yaptıkları ilk büyük muharebe olan Pasinler Muharebesi'ni (1048) kazandılar. 1071'de gerçekleşen Malazgirt Meydan Muharebesi'nin de galibi oldular, böylece "Anadolu'nun kapıları Türklere açıldı", Anadolu'da Türkleştirme hareketi başladı. Bölgede yaygın olan Hıristiyanlık ile ağırlıklı olarak konuşulan Yunanca, Türklerin Anadolu'ya girişi ile birlikte yerini İslam dini ve Türk diline bıraktı.

13. yüzyılda, özellikle Kösedağ Muharebesi'nden (1243) sonra Anadolu'daki Selçuklu otoritesi son bulmaya başladı. Otorite boşluğunda ortaya Anadolu Türk beylikleri ortaya çıktı. Bu beyliklerden, Osman Gazi tarafından kurulan Osmanlı, iki yüzyıl içinde Anadolu, Balkanlar, Kuzey Afrika ve Levant'ı hâkimiyeti altına aldı. Osmanlı padişahı II. Mehmed, 1453'te İstanbul'u fethetti ve Bizans İmparatorluğu'nu yıktı. Bu olay tarihçiler tarafından Orta Çağ'ın sonu, Yeni Çağ'ın başlangıcı olarak kabul edildi.

1514 yılında I. Selim (1512–1520), Çaldıran Muharebesi'nde Safevî hükümdarı Şah İsmail'i yenerek imparatorluğun sınırlarını doğu yönünde genişletti; 1517'de Mısır'da hüküm süren Memlûk Sultanlığı'nı yıkarak halifeliğin Osmanlı Hanedanı'na geçmesini sağladı. Kanuni Sultan Süleyman olarak da bilinen I. Selim'in oğlu I. Süleyman, saltanatının ilk yıllarında Belgrad'ı ele geçirerek Orta Avrupa içlerine ilerlemeye başladı; Macaristan'ı egemenliği altına altı. Ayrıca Kanuni döneminde ve sonrasında Hint Okyanusu'nda hâkimiyet kurmak için Portekiz İmparatorluğu'na karşı seferler düzenlendi.

Edirne'deki Selimiye Camii, Osmanlı'nın en bilinen mimari miraslarından biridir.

Osmanlı, 16. ve 17. yüzyılda, özellikle Kanuni Sultan Süleyman döneminde tarihinin zirvesine ulaştı. Bu dönemde batıda Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ve Lehistan ile çeşitli anlaşmazlıklar yaşadı. Osmanlı Donanması, denizde çeşitli başarılar kazandı. 1538'de yapılan Preveze Deniz Muharebesi'nde Barbaros Hayreddin Paşa'nın Haçlılar'ı mağlup etmesinden sonra imparatorluğun Akdeniz'deki kontrolü arttı. Doğuda ise, Safevîler ile dinsel farklılıklardan ve toprak anlaşmazlıklarından kaynaklanan bazı çatışmalar zaman zaman savaşa dönüşmekteydi.

Osmanlı, zirvesine ulaştıktan sonra duraklama dönemini yaşadı ve 19. yüzyıl başlarından itibaren gerilemeye başladı. Bozulan iç huzur ve sık sık çıkan isyanlarla birlikte toprak kayıpları arttı; askeri güç, ekonomik denge bozuldu. Rus Çarlığı ile yapılan savaşların birçoğu başarısızlıkla sonuçlandı. 1911'de İtalya Krallığı ile yapılan Trablusgarp Savaşı sonucunda Trablusgarp kaybedildi, aynı dönemde Balkan Birliği'ne karşı yapılan Birinci Balkan Savaşı sonucunda Balkan topraklarının neredeyse tamamı kaybedildi. II. Abdülhamid'in tahttan inmesine sebep olan 31 Mart Olayı'ndan sonra İttihat ve Terakki Fırkası yönetimde etkin bir biçimde söz sahibi oldu. İmparatorluk, I. Dünya Savaşı'na İttifak Devletleri yanında girdi. İttifak grubu savaştan yenik çıktı, 30 Ekim 1918'de İtilaf Devletleri ile Osmanlı arasında Mondros Ateşkes Anlaşması imzalandı. 10 Ağustos 1920'de imzalanan Sevr Antlaşması, Osmanlı topraklarını İtilaf grubu arasında paylaştırdı; ancak yürürlüğe konulamadı.
Türkiye Cumhuriyeti
---------------------
"Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur..."
Konu 'Adige tarafından (09-03-2018 23:38 Saat 23:38 ) değiştirilmiştir.
0101001 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Uzman Üye
Üyelik tarihi:
08/2012
Mesajlar:
1.807
Konular:
1113
Teşekkür (Etti):
176
Teşekkür (Aldı):
475
Ticaret:
(0) %
01-02-2014 19:59
#3
Türkiye'de Siyaset

Türkiye'nin kuvvetler ayrılığı ilkesine dayalı bir yapısı vardır. "Yasama", "Yürütme" ve "Yargı" erklerinden oluşan üçlü kuvvet ayrılığı ilkesi temel alınmıştır.

Cumhuriyet rejimi ile yönetilen ülkede Cumhurbaşkanı, Devlet'in başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyeti'ni ve Türk Milleti'nin birliğini temsil eder; Anayasa'nın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.


Şu anda Türkiye Cumhuriyeti siyasetinde;

Mevcut Cumhurbaşkanı : Abdullah Gül,
Mevcut TBMM : Başkanı Cemil Çiçek,
Mevcut Başbakan : Recep Tayyip Erdoğan,
Mevcut Ana Muhalefet Lideri : Kemal Kılıçdaroğlu'dur.

Cumhurbaşkanı

Türkiye'de 1923'te Cumhuriyetin ilanı ile devlet başkanı Cumhurbaşkanı sıfatını almıştır. Cumhur kelimesi Arapça halk, topluluk anlamına gelmektedir. İlk önceleri Reis-i Cumhur biçiminde kullanılan ünvân zamanla Cumhurbaşkanı olarak şekillenmiştir.

Cumhurbaşkanı devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Milletinin birliğini temsil eder. Anayasanın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.

Cumhurbaşkanının kendi başına imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine Anayasa Mahkemesi dahil, yargı mercilerine başvurulamaz.

Cumhurbaşkanının hastalık ve yurt dışına çıkma gibi sebeplerle geçici olarak görevinden ayrılması hallerinde, görevine dönmesine kadar; ölüm, çekilme veya başka bir sebeple Cumhurbaşkanlığı makamının boşalması halinde de yenisi seçilinceye kadar, TBMM Başkanı, Cumhurbaşkanlığına vekillik eder ve Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanır.

Cumhurbaşkanı, kırk yaşını doldurmuş ve yüksek öğrenim yapmış Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip Türk vatandaşları arasından, halk tarafından seçilir.

2007 yılında yapılan referandumla Cumhurbaşkanı'nın görev süresi yedi yıldan beş yıla indirilmiştir. Daha önce sadece bir dönem için seçilebilen Cumhurbaşkanının bir ikinci dönem daha seçilebilmesi kabul edilmiştir. Yine bu referandumla daha önce TBMM üyeleri tarafından seçilebilen Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kabul edilmiştir.



Başbakan


Başbakan, Türkiye Cumhuriyeti'nde de yürütmenin başındadır. Devlet protokolünde 2 numaradadır. Bakanlar Kurulu'na başkanlık eder. Hükümeti ve icraatlarını yönetir. Türkiye Cumhuriyeti'nde her 4 yılda bir yapılan Türkiye'de genel seçimler ile halk tarafından seçilir.

Başbakan, Bakanlar Kurulu'nun Başkanı olarak, Bakanlıklar arasında işbirliğini sağlar ve Ülkenin genel siyasetinin yürütülmesini sağlar. Bakanlar Kurulu bu siyasetin yürütülmesinden birlikte sorumludur. Her Bakan, Başbakan'a karşı sorumlu olup, ayrıca kendi yetkisi içindeki işlerden ve emri altındakilerin eylem ve işlemlerinden de sorumludur. Başbakan, Bakanların görevlerinin Anayasa ve kanunlara uygun olarak yerine getirilmesini gözetmek ve düzeltici tedbirleri almakla yükümlüdür.


Bakanlıklar
Cumhurbaşkanı tarafından Hükümeti kurmakla görevli (TBMM'de en çok sandalyeye sahip siyasi partinin genel başkanı) milletvekili, öngörülen sürede temaslarını tamamlayarak kabine yani Bakanlar Kurulu listesini yine Cumhurbaşkanı'na sunarak onay alır.

Bakanlar Kurulunun üyeleri şunlardır;


Adalet Bakanı



Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı







Türkiye Cumhuriyeti Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı

Çevre ve Şehircilik Bakanı



Dışişleri Bakanı






Sağlık Bakanı


Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı



Parlamento

Türkiye Büyük Millet Meclisi

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), 23 Nisan 1920'de Osmanlı Devleti'nin İtilaf Devletleri'nce işgali sırasında direniş gösteren Türk Milletinin oluşturduğu irade kurulan (asli kurucu iktidar) ve yine bu iradenin sahibi Türk Milletinin anayasa ile verdiği yetki ile yasama görevi yapan Türkiye Cumhuriyeti anayasal devlet organıdır. "Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir" ilkesi Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin varoluşunun temel dayanağını oluşturur.

Hali hazırda tali kurucu iktidar olan TBMM, diğer anayasal devlet organlarından üstün değildir. Yasama yetkisi yasa veya kanun yapma yetkisidir. Yasalar anayasaya aykırı olamaz. TBMM'nin anayasada da değişiklik yapma yetkisi bulunsa da bu yetki de Anayasa'nın Başlangıç bölümünde yer alan anlayışla ve anayasal bütünlüğe uygun olarak hareket etme ve ancak bu çerçeve içerisinde Anayasa'da değişiklik yapabilme ile sınırlıdır ve bu çerçevede meşruiyet kazanır. Anayasa’nın 6. maddesinde yer alan “hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir Devlet yetkisini kullanamaz.” ifadesiyle yasama organı olan TBMM'nin, kendisinin yasal dayanağı olan anayasanın bütününü veya temel ilkelerini reddederek yeni bir anayasa yapma yetkisi yoktur. Anayasaya bağlılık yemini eden milletvekili veya partilerin bu girişimlerde bulunması, yetki aşımı ve yetki gaspı girişimi yönünden suç olan bu durum milletvekilliklerinin meşruiyetini sorgulanır hale getirir ve cebir kullanarak anayasayı değiştirmeye teşebbüsten yargılanma durumu ortaya çıkabilir. Yasa ve anayasa değişikliklerinin halka ait egemenlik haklarını da koruyan bir toplumsal sözleşme olan anayasaya aykırı olup olmadığı Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenir.

Millete ait egemenlik yetkilerinin kuvvetler ayrılığı prensibi ile verilmesinin, kuvvetler ayrımının, devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir iş bölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu anlamına geldiği Anayasanın başlangıç bölümünde belirtilmiştir.

Anayasanın 108'nci Maddesine göre, yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Milletvekili genel seçimleri, dört yılda bir, serbest, eşit, tek dereceli, genel oy esaslarına göre, yargı organlarının genel yönetim ve denetimi altında yapılır. Seçilen milletvekili adayları, anayasaya bağlı kalacağına dair Türk milleti önünde namusu ve şerefi üzerine yemin ederek 4 yıllığına TBMM üyeliği (milletvekilliği) hakkı kazanırlar. TBMM üyeleri (milletvekilleri), yasama dokunulmazlığına sahiptir


Müsteşarlıklar

İstişare eden anlamına gelen müsteşar siyasi gücün programını uygularken devlet ilke, kural, teamülleri ve yasalara uygunluğunu Bakanlık için Devlet ve millet adına yürütür. Her Bakanlığa bağlı bir müsteşarlık olduğu gibi, birçok devlet kurum ve kuruluşu Müsteşarlar aracılığı ile yürütülür. Harici Müsteşarlıklar genelde Başbakan adına Devlet Bakanlıkları aracılığı ile yürütülür. Tek istisna MİT olup sadece Başbakana karşı sorumludur ve Devlet Bakanlıkları aracılığı ile idare edilemez.

Türk Halkı adına bağımsız olarak görev yapar. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu hakim ve savcıların tayin, terfi ve atama işlerinden sorumludur.

En üst mahkeme Yargıtay'dır ve son karar verici mekanizmadır. Aldığı içtihat kararları bağlayıcıdır.

Anayasa Mahkemesi ise Cumhurbaşkanı veya yeterli sayıda imza sahibi milletvekillerinin müracaatı ile, yasaların Anayasa'ya uygunluğunu denetleyerek, yürürlüğe girmesine ya da iptaline karar veren son mercidir. Ayrıca Yüce Divan olarak görev yapar.

Danıştay idari davaların bakıldığı yargı organıdır. Aldığı kararlara Yürütme uymak zorundadır.

Sayıştay ise tüm kamu kurum, kuruluş ve iktisadi teşebbüslerin muhasebat sistemini denetlemekle yükümlüdür.

Türkiye'de yargı yetkisi bağımsız mahkemeler ve yüksek yargı organları tarafından kullanılır. Anayasa'da yargı bölümü, hukuk devleti ilkesi esas alınarak mahkemelerin ve yargıçların bağımsızlığı ve yargıç güvencesi temeli üzerine oturtulmuştur. Bu, hak arama özgürlüğünün gereği, insan hak ve özgürlüklerinin güvencesidir.


Türkiye'nin dış ilişkileri
Türkiye'nin uluslararası politikaları ve ilişkileri, Türkiye Cumhuriyeti'nin diğer devletler, fikir akımları ve uluslararası teşkilatlarla olan ilişkilerinin tamamına verilen addır.
Tarih

1923 yılında aynı zamanda da ülkenin kurucusu ve birinci cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemal Atatürk tarafında kurulan Türkiye'nin uluslararası politikaları ve ilişkileri çok geniş bir yelpaze ihtiva etmektedir. Osmanlı'dan kalan miras, inançsal köken, etnik köken, ekonomik ilişkiler, siyasi politikalar gibi birçok kalem Türkiye'nin uluslararası politikaları ve ilişkileri dâhilindedir.
Türkiye'nin Üye Olduğu Uluslararası Kuruluşlar

Sosyal


Ekonomik


Askeri


Teknik


Spor

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası


Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 1982 Anayasası olarak da bilinen anayasa, Türkiye Cumhuriyeti'nin 1982'den bu yana geçerli olan anayasasıdır. 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında askeri yönetimi emriyle danışma meclisi tarafından hazırlanmış ve 18 Ekim 1982 tarihinde kabul edilerek yürürlüğe girmiştir.

İçeriği


Başlangıç, Genel Esaslar, Temel Haklar ve Ödevler, Cumhuriyetin Temel Organları, Mali ve Ekonomik Hükümler, Çeşitli Hükümler, Geçici Hükümler ve Son Hükümler olmak üzere toplam yedi bölümden oluşur.
Başlangıç kısmı Anayasanın dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirtir ve Anayasa metnine dahildir. Anayasa'nın nasıl yorumlanacağını ve Türk Milleti tarafından, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunduğunu ifade eden en önemli bölümüdür.
Genel Esaslar ise devlet ile ilgili tanımları içerir ve Türk Milletinin egemenlik haklarından anayasal devlet organlarına verdiği yetkileri tanımlar. İlk üç madde 4. maddede belirtildiği üzere değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez.
Cumhuriyetin Temel Organlari olarak belirlenmiş ve kuvvetler ayrılığı prensibi ile hareket etme zorunluluğu olan Yasama, Yürütme ve Yargı organlarına verilen yetkileri ve bunların görevlerini tanımlar.
Malî ve Ekonomik Hükümler devletin hareket edeceği temel mali ekonomik politikaları ve kuralları belirler.
Çeşitli Hükümler kısmında Başlangıç'ta da belirtilen İnkılâp kanunlarının korunması ile ilgili durum daha önceki anayasalarda yer alan kanunlar sıralanarak detaylı biçimde açıklanır.
Geçici Hükümler kısmında anayasa değişiklikleri sırasında ortaya çıkan geçici durumlar yer alır.
Son Hükümler Anayasa değişikliğinin nasıl yapılabileceğini ve bu anayasa metni içeriği ile ilgili teknik bilgileri içerir.



Anayasa Mahkemesi, 1961 Anayasası’yla kurulmuştur. Amacı Anayasa’da yazılı temel hak ve özgürlükleri korumak ve TBMM tarafından çıkarılan yasaların başvuru üzerine anayasa'ya uygun olup olmadığını denetlemektir." Anayasa Yargısı, bazı değişikliklerle birlikte 1982 Anayasası’nca da korunmuştur. 12 Eylül 2010'da yapılan Türkiye anayasa değişikliği referandumunun kabul edilmesi ile Mahkeme üye sayısı artırılmış ve bireysel başvuru yapma hakkı verilmiştir.



Türkiye'deki kolluk kuvvetleri, Türkiye Cumhuriyeti'ndeki kolluk kuvvetleri veya aynı anlamı taşıyan kolluk kuruluşlarının sınıflandırılması ve türlerine göre ayrımıdır. Türkiye'deki kolluk kuvvetlerinin çoğu Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığına bağlıdır.

Kolluk kuruluşları adli kolluk ve idari kolluk olmak üzere iki türe ayrılır. Ancak 1999 ve 2002 yılından bu yana adli kolluk kuruluşunun uygulamaya geçileceği belirtilmesine ve 2005 yılında Türkiye'de yapılan yargı reformu doğrultusunda ceza muhakemesine yardımcı olması için yeniden yapılandırılan ve oluşturulan Türk Ceza Muhakemesi Kanununun 167'nci maddesine dayanılarak çıkartılan Türk Adli Kolluk Yönetmeliği çıkartılmasına rağmen tam anlamıyla adli kolluk kuvveti uygulamasına geçilememiştir. Yalnızca yapılan toplantılar ile geçilmesine çalışılmaktadır. Bu duruma Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanan Türkiye hakkında düzenlenen ilerleme raporlarında da yer verilmektedir.

Ayrıca dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise; adli ve idari kolluğu kesin ve net bir şekilde bir ayrıma tabi tutmanın kolluk kuruluşlarının tabiatına ve hayatın gerçeğine aykırı olduğudur. Ayrıca Türkiye'deki kolluk kuvvetleri hakkında her yıl ortalama 12.000 ila 15.000 arasında şikayet yapılmakta ve bu sayı her geçen gün artmaktadır.


T.C. Resmî Gazete


20 Nisan 1946 tarihli T.C. Resmî Gazete'nin ilk sayfası.

Tür : Günlük gazete
Format : Tabloid
Sahibi: T.C. Başbakanlık
Yayımcı : Başbakanlık Basımevi Döner Sermaye İşletmesi
Kuruluş tarihi : 7 Ekim 1920
Dil : Türkçe
Genel merkez : T.C. Başbakanlık, Ankara
Resmî web sayfası : resmigazete.gov.tr
T.C. Resmî Gazete, Türkiye Cumhuriyeti'nin 7 Ekim 1920 günü kurulan ve 7 Şubat 1921 tarihinden itibaren çıkmaya başlayan resmî gazetesidir. Amacı hükümet, meclis, cumhurbaşkanı ve başbakan tarafından çıkan kararname, yasa, yönetmelik, genelge gibi kararları yayınlamaktır.

İlk kurulduğu zamanlar Ceride-i Resmiye adıyla yayınlanan gazete 10 Eylül 1923 tarihinden itibaren Resmi Ceride adıyla yayınlanmaya devam etmiştir. Bu dönemlerde yayın bazı aksamalara maruz kalmıştır. Bakanlar Kurulunun Mayıs 1341 tarih ve 1970 sayılı kararnamesi ile yürürlüğe konulan Resmi Ceridenin Sureti Muntazamada Neşir ve Muamelatının Tarzı İcrası hakkındaki talimatnamenin kabulüyle birlikte sürekli yayına geçmiştir. 17 Aralık 1927 tarihindeki 763. sayıdan itibaren de Türkiye Cumhuriyeti Resmî Gazete adıyla yayın hayatına devam etmektedir.

Başbakanlığa bağlı Mevzuatı Geliştirme ve Yayın Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan Resmî Gazete, eş zamanlı olarak internet ortamına aktarılmakta olup, Bilgi İşlem Başkanlığı'nın teknik desteği ile Resmî Gazete Bilgi Sistemi'nce yayınlanmaktadır.



Türk Silahlı Kuvvetleri

Kuruluş : 3 Mayıs 1920
Birimler
Kara Kuvvetleri
Deniz Kuvvetleri
Hava Kuvvetleri
Jandarma
Sahil Güvenlik
Merkezi : Ankara
Genel askerlik yaşı :20
Zorunlu askerlik: 6-12 Ay (Öğrenim düzeyine göre değişmekte)
Askere alınması mümkün olan vatandaş sayısı:
21.079.077 (2010) erkek 16-49
20.558.696 (2010) kadın 16-49
Askere alınmaya uygun olan vatandaş sayısı:
17.664.510 (2010) erkek 16-49
17.340.816 (2010) kadın 16-49
Her sene askerlik yaşına gelen vatandaş sayısı:
700.079 (2010) erkek,
670.328 (2010) kadın
Etkin personel sayısı: 647.939
Rezerve personel sayısı :3.000.000
Dış personel sayısı
Afganistan (1450)
Kosova (377)
Bosna-Hersek(356)
Lübnan (261)

Maliye
Bütçe :18,2 Milyar $ (2013)
GSYİH Paydası : %1,7 (2010)
Sanayi
Yıllık ithalat :675 milyon $
Yıllık ihracat :960 milyon $



Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Türkiye Cumhuriyeti devletini içten ve dıştan gelebilecek olan her türlü tehdide karşı savunma görevini üstlenmiş olan silahlı devlet kuvvetidir. Yaptırım gücünü, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'ndan alır. Başkomutanı cumhurbaşkanı'dır.

Kara Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri olmak üzere üç ana kuvvetten oluşur. Barış döneminde İçişleri Bakanlığına bağlı olarak görev yapan ve sefer durumunda Kara ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesine dahil olan Jandarma ve Sahil Güvenlik ise alt birimleridir. Toplam asker sayısı bakımından dünyanın 7. ve NATO'nun 2. kalabalık ordusudur


Görevi


Türk Silahlı Kuvvetleri Türkiye Cumhuriyeti devletini içten ve dıştan gelebilecek olan tehditlere karşı savunma görevini üstlenmiş olan silahlı devlet kuruluşudur. Yaptırım gücünü Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'ndan alır.

Rölyefi


Türk Silahlı Kuvvetleri Rölyefi altta üç parçaya bölünmüş ve Türkiye'nin ulusal renkleri olan kırmızı (ortada) ve beyazın (yanlarda) olduğu üstünde Türk bayrağının ve Türk ulusunun simgesi olan Ay-Yıldız, yanında Türk Hava Kuvvetleri'ni temsilen iki kanat altında Türk Kara Kuvvetleri'ni temsilen bir miğfer ve çapraz iki kılıç, onun da altında Türk Deniz Kuvvetleri'ni temsilen de büyük bir deniz çıpası bulunmaktadır.

Yapılanması

Genelkurmay Başkanlığı

Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yöneten ve yönlendiren Türkiye'deki en üst düzey askeri birimdir. Savaşta Başkomutanlık görevini Cumhurbaşkanı adına yerine getirir. Kuvvetlere komuta etmek, savaşa hazırlanmasında personel, haber alma, harekat, yapılanma, eğitim-öğretim ve lojistik hizmet ilkeleri ve programları Genelkurmay Başkanlığının sorumluluklarıdır.

Kara Kuvvetleri


Türk Kara Kuvvetleri, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin en büyük birimidir. Bünyesinde 4 Ordu, 14 Kolordu, 8 Mekanize Tümen, 11 Zırhlı Tugay, 23 Mekanize Piyade Tugayı, 15 Motorize Piyade Tugayı, 8 Komando Tugayı, 4 İnsani Yardım Tugayı, 5 Topçu Tugayı bulunur. Ayrıca Kıbrısta Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri adı altında yaklaşık bir kolordu seviyesinde yaklaşık 60.000 Personel bulundurmaktadır. Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti'nin korunması ve kollanması ile ilgili kendisine verilen görevleri yerine getirir. Türk Kara Kuvvetindeki asker (er ve erbaş) sayısının 550.000 üstünde olduğu sanılmaktadır.

Jandarma


Jandarma Genel Komutanlığı, görev alanı il ve ilçe belediye sınırları dışında kalan yerler ile polis teşkilatı bulunmayan yerler olarak belirlenmiş olan kolluk kuvveti. Savaş ve olaganüstü haller dışında İçişleri bakanlığına bağlıdır. Türkiye yüzölçümünün % 92'si jandarma bölgesidir

Deniz Kuvvetleri


Türk Deniz Kuvvetleri, Türkiye'yi denizden gelecek tehditlere karşı savunmak ve ülkenin denizle alakalı menfaatlerini korumak ve kollamakla görevli kuvvettir. Deniz Kuvvetleri 27 Fırkateyn, 14 Denizaltı, 9 Korvet, 108 Hücumbot, 23 Füze Saldırı Gemisi, 102 Sahil Güvenlik Gemisi ve 21 Mayın Gemisi ile Karadeniz, Ege ve Akdenizde saygı duyulan bir güçtür. 55.000 aktif çalışanı ile personel sayısı bakımında dünyanın 8. büyük deniz kuvvetidir. Fakat envanter bakımından bu sıralama değişir. Bu güç, envanter bakımından 3. sıradadır.Donanma Komutanlığı, Kuzey Deniz Saha Komutanlığı, Güney Deniz Saha Komutanlığı, Deniz Eğitim ve Öğretim Komutanlığı olmak üzere dört ana ast komutanlıktan oluşur.

Sahil Güvenlik

Görevi, deniz yetki alanlarında ulusal ve uluslararası hukuku etkin kılmak, can ve mal güvenliğini sağlamaktır.1 Ocak 1985'de İçişleri Bakanlığı'na bağlanan komutanlık; bu tarihten önce Jandarma Genel Komutanlığı'na bağlıydı. 5.070 aktif personele sahip teşkilat TSK'da tümen seviyesinde temsil edilmektedir

Hava Kuvvetleri


1911 yılında kurulan ve şu anda envanterinde 2000'in üzerinde uçak barındıran, barışta Türk Hava Sahası'nı savunan, savaşta kara ve deniz kuvvetlerine destek veren kuvvettir.



Aktif personel sayısı




Geçmiş


I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu 7 cephede savaşa 2.850.000 kişiyi silah altına alarak girdi. Bu ordu 70 piyade, 2 süvari tümeninden oluşan 24 kolordulu 9 ordu birliğiydi.Mondros Mütarekesi'nden sonra zorunlu terhislerle 50.000 kişiye inmişti.

Osmanlı Ordusu'nun kalan iki kolordusundan biri Suriye cephesinden Ankara'ya konuşlanan Ali Fuat Paşa komutasındaki 20. Kolordu, diğeri ise Kafkas Cephesinde Erzurum'da konuşlandırılmış Kâzım Karabekir komutasındaki 15. Kolordu'ydu.

Türk Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında bu kolordular ve Kuva-yi Milliye birlikleri TBMM tarafından düzenli hale getirilerek modern Türk ordusunun temelleri atılmıştır. Kurtuluş Savaşı modern Türk ordusunun katıldığı ve kazandığı ilk savaş kabul edilebilir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda bu ordular yeni bir yapılandırmayla Türk Silahlı Kuvvetleri adını almıştır. Türk Ordusu Cumhuriyet tarihi boyunca birçok isyan bastırmış, Kore Savaşı ve Kıbrıs Harekâtı'nda savaşmış, PKK'ya karşı operasyonlar yapmıştır. Ayrıca Afganistan, Kosova, Lübnan, Somali gibi birçok ülkeye uluslararası askeri kuvvetlere destek amaçlı asker göndermiştir
]Başbakan, Türkiye Cumhuriyeti'nde de yürütmenin başındadır. Devlet protokolünde 2 numaradadır. Bakanlar Kurulu'na başkanlık eder. Hükümeti ve icraatlarını yönetir. Türkiye Cumhuriyeti'nde her 4 yılda bir yapılan Türkiye'de genel seçimler ile halk tarafından seçilir.

Başbakan, Bakanlar Kurulu'nun Başkanı olarak, Bakanlıklar arasında işbirliğini sağlar ve Ülkenin genel siyasetinin yürütülmesini sağlar. Bakanlar Kurulu bu siyasetin yürütülmesinden birlikte sorumludur. Her Bakan, Başbakan'a karşı sorumlu olup, ayrıca kendi yetkisi içindeki işlerden ve emri altındakilerin eylem ve işlemlerinden de sorumludur. Başbakan, Bakanların görevlerinin Anayasa ve kanunlara uygun olarak yerine getirilmesini gözetmek ve düzeltici tedbirleri almakla yükümlüdür.


Askerî Kurumlar


Eğitim


Askerî liseler


İlk kez 1789 yılında Osmanlı Padişahı III. Selim zamanında Harbiye-i Umumiye adıyla kurulmuş olan Askerî liseler TSK'ya subay yetiştirmektedir.

Harp Akademileri

1848 yılında Osmanlı Padişahı Abdülmecid zamanında kurulan Harp Akademileri, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne bağlı lisansüstü düzeyde eğitim ve öğretim veren bir eğitim kurumudur

Gülhane Askeri Tıp Akademisi

1898 yılında Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit döneminde kurulan Gülhane Askeri Tıp Akademis], Türk Silahlı Kuvvetleri'ne sağlık bilimleri alanında askeri personel yetiştiren bir komutanlıktır. Merkezi 1948 yılında Ankara taşınmıştır.


Yargı

Askerî mahkemeler askerî hukuk hükmü altında olan askeri personel için ceza belirler. Genellikle askeriyede disiplin ihlalini önlemek içindir.

Askerî Yargıtay
Askerî Yargıtay, Askerî mahkemeler tarafından verilen karar ve hükümlerin son inceleme merciidir.

Askerî Yüksek İdare Mahkemesi


Askerî Yüksek İdare Mahkemesi (Askerî Danıştay), Türkiye'de askerî idari yargı alanında faaliyet gösteren mahkemedir. 4 Temmuz 1972 tarih ve 1602 sayılı kanunla kuruldu.



OYAK Holding


OYAK Holding (Ordu Yardımlaşma Kurumu), 27 Mayıs darbesinden sonra kurulmuş, özel hukuk hükümlerine bağlı, TSK mensuplarının yardımlaşma ve emeklilik fonudur. OYAK`ın yönetiminde sivil devlet memurlarıyla birlikte muvazzaf askerler de vardır. Temsilciler Meclisi yönetiminde hizmet veren dört general bulunur. İlk sermayesi Osmanlı Devleti'nin subayların ihtiyaçlarını karşılamak için oluşturduğu fondan 50 bin altın devredilerek oluşturulmuştur.

OYAK kurumlar vergisinden muaf tutularak KİT`lere tanınmayan bir hak tanınmıştır. Bunu devletin OYAK`a bir katkısı olarak gören bazı kişiler bu durumun, piyasada aynı işi yapan şirketler açısından serbest rekabeti bozduğunu iddia ederler.


Müzeler


Harbiye Askeri Müzesi


Askerî Müze, İstanbul'un Harbiye semtinde bulunan, 54.000 m²lik bir alan üzerinde kurulu 18.600 m²lik binasıyla bir yapılar kompleksidir. Geniş bir alana yayılan Mekteb-i Harbiye binası, Osmanlı Devleti’ne subay yetiştirmek amacıyla kurulmuş ve 1862’de inşa edilmiştir.

İstanbul Deniz Müzesi


Türkiye'nin denizcilik alanında en büyük askerî müzesidir. Koleksiyonunda yaklaşık 20.000 adet eser bulunmaktadır. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na bağlı olan İstanbul Deniz Müzesi Türkiye'de kurulan ilk askeri müzedir. 1897 yılında, dönemin Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa'nın emirleri ile Tersane-i Amire'de (Osmanlı Devlet Tersanesi Kasımpaşa, İstanbul'da) küçük bir binada "Müze ve Kütüphane İdaresi" ismi ile kurulmuştur

İstanbul Havacılık Müzesi


İstanbul Havacılık Müzesi, Yeşilköy'de askeri havaalanın bitişiğinde yer alan ve Türk hava kuvvetlerine ait uçakların sergilendiği müzedir. I. Dünya Savaşı sonunda, en eskisi 1912 yılına ait olmak üzere muhtelif milletlere ait tayyareler ile hangarlarda 1. Dünya Savaşı devamınca Almanlar tarafından yapılan her tip tayyareden bir, iki ve üçer adet bulunması Hava Kuvvetleri Müfettişliği’nce bir hava müzesi kurma kararı alınmasına neden olmuştur. 16 Ekim 1985 tarihinde ziyarete açılmıştır.


Vakıflar

TSK Mehmetçik Vakfı


Er ve erbaşlardan çatışmada ölen veya herhangi bir nedenle hayatını kaybedenlerin bakmakla yükümlü oldukları yakınları ile gazi ve engelli Mehmetçiklere sosyal ve ekonomik destek sağlamak amacıyla 17 Mayıs 1982 tarihinde kurulmuş olan vakıf.




TSK Elele Vakfı
TSK Güçlendirme Vakfı
TSK Dayanışma Vakfı
TSK Sağlık Vakfı
TSK Eğitim Vakfı


Orduevleri ve Gazinolar

Orduevleri, otel ve/veya sosyal tesisler olup kullanımı subay, astsubay ve 2012 yılından sonra uzman erbaşlara mahsustur. Tesisin tipine göre içinde otel odaları, restoran, çay ve pasta salonları, spor salonu, öğrenci etüd salonu, düğün salonu, çeşitli davet ve kokteyl salonları, çocuk oyun salonları,kadın ve erkek kuaför salonları, yüzme havuzu, sauna, fin hamamı, otopark ve kütüphane bulunabilir.

Askerî Madalya ve Nişanlar

Savaş Takdirnamesi
TSK Şeref Madalyası
TSK Hizmet Övünç Madalyası
TSK Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası
TSK Üstün Hizmet Madalyası
TSK Başarı Madalyası
TSK Liyakat Madalyası
TSK Şeref Nişanı
TSK Övünç Nişanı
TSK Liyakat Nişanı
Üstün Birlik Yetiştirme Nişanı


Savaşlar


Kurtuluş Savaşı

I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu'nun İtilaf Devletleri'nce işgali sonucunda Misak-ı Milli sınırları içinde ülke bütünlüğünü korumak için girişilen çok cepheli siyasi ve askeri mücadele. 1919-1922 yılları arasında gerçekleşmiş ve 11 Ekim 1922'de imzalanan Mudanya Mütarekesi ile fiilen, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması ile resmen sona ermiş ve Misak-ı Milli hedeflerine büyük ölçüde ulaşmıştır.

Ağustos 1922'de Türk kuvvetleri 200.000 kişiydi. Batı, Doğu, Güney cephelerinde savaştı. Çatışmalar Batı cephesinde I. İnönü Muharebesi ve II. İnönü Muharebesi, Kütahya-Eskişehir Muharebeleri, Sakarya Meydan Muharebesi, Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi'dir.


Kore Savaşı


Türkiye Cumhuriyeti, 1950 yılında başlayan Kore Savaşı'na fiilen katılmış ve 1950'den 1953'e kadar tugay büyüklüğünde bir kuvvetle Kuzey Kore'ye karşı savaşmıştır.

Sovyet baskısına karşı müttefikler arayan ve bu sebeple NATO'ya girmek isteyen Türkiye, bu isteklerini daha kolay elde etmek ve Amerika'ya yakınlaşmak amacıyla Kore Savaşı'na bir tugay yollamıştır.


Kıbrıs Barış Harekâtı


Kıbrıs Harekâtı, 20 Temmuz 1974'te Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Kıbrıs'ta başlattığı askerî harekâttır. Harekâtın sonucunda Rum birlikleri mağlup edilmiş ve Kıbrıs'ın kuzeyinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulmuştur.

Operasyonlar



Terör ile mücadele

Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK ile 1980'li yıllardan beri mücadele etmektedir. Millî Savunma Bakanlığı verilerine göre 1984-2009 arasında 5821 TSK askeri, 775 emniyet görevlisi, 1350 köy korucusu, 4.828 sivil çatışma ve saldırılarda hayatını kaybetmiş, yaklaşık 28.000 PKK militanı öldürülmüştür.

Bu mücadele çerçevesinde PKK'nın iki numaralı adamı Şemdin Sakık 14 Nisan 1998'de, elebaşı Abdullah Öcalan ise 15 Şubat 1999'da yakalanmışlar, yargılama süreçlerini takiben vatana ihanet suçundan müebbet hapis cezası ile cezalandırılarak cezaevine konulmuşlardır.

Türk Silahlı Kuvvetleri 1991 yılından beri Kuzey Irak'taki PKK kamplarına yönelik Süpürge, Kazıma, Atmaca, Çelik, Tokat, Çekiç, Şafak, Sandviç ve Güneş kod adlı sınır ötesi harekâtlar düzenlemiştir.



Krizler


Kardak Krizi

Türk bandıralı bir geminin Kardak Kayalıkları'nda karaya oturması sonucu Türk ve Yunan kurtarma ekipleri arasında anlaşmazlık çıkınca patlayan krizdir ve iki ülkeyi savaşın eşiğine getirmiştir.

Türk Sualtı Taarruz komandoları, Kardak kayalıklarının etrafını saran Yunanistan Donanmasını aldatarak Kayalıklara çıkarma yapmıştır. Olayı 4 saat sonra ABD'den öğrenen Yunanistan GenelKurmay Başkanının istifası ile sonuçlanmıştır.

Suriye Krizi

1990' lı yıllarda PKK lideri Abdullah Öcalan'ın Suriye içinde serbestçe dolaşması ve PKK'nın kamplarının burada bulunması Türkiye ile Suriye'yi karşı karşıya getirdi. Türk Ordusu Suriye sınırına doğru kaydırıldı.Çeşitli askeri ve siyasi baskılara dayanamayan Suriye bu tutumundan vazgeçerek Öcalan'ı sınırdışı etmiştir

RF-4 Türk jeti krizi

Hatay sınırında eğitim uçuşunu icra etmekte olan TSK'ya ait F-4 Phantom tipi eğitim uçağı 22 Haziran 2012 tarihinde Suriye silahlı kuvvetleri tarafından düşürülmüştür. Ancak Suriye uçak düşürdükten sonra uçağın Türkiyeye ait olduğu anladıklarını iddia etmiştir.

Olay sonrası Başbakan Recep Tayyip Erdoğan "TSK’nın angajman kurallarının değiştiğini" açıklamıştır. Bu kararda devam eden Suriye İç Savaşında Türkiye'nin Suriye muhalefetinin yanında olması ve bu yüzden ilişkilerin gerilmesi de etkili olmuştur. Uçağın parçalarının ve pilotların naaşlarının bulunmasından sonra 6. Kolordu'ya bağlı birlikler ve 4 Tank Taburu sınıra doğru kaydırılmış, sınır hattına uçaksavarlar ve Gaziantep Havalimanı'na askeri statü verilerek Füze rampaları yerleştirilmiştir. Gerginlik devam etmektedir.

Suriye'den Atılan Top Mermisi Krizi

3 Ekim 2012'de Suriye'den ateşlenen bir top mermisi Türkiye'nin Şanlıurfa kentinin Akçakale ilçesine düştü. Olayda beş sivil Türk vatandaşı hayatını kaybetti. Türk Silahlı Kuvvetleri "yeni angajman kuralları çerçevesinde" anında karşılık vermiş ve Suriye'den atılan top mermisinin ateşlendiği askeri birlik 9 adet top atışıyla etkisiz hale getirilmiştir. Daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden Suriye için tezkere kararı çıktı. Türk Silahlı Kuvvetleri Suriye sınırına hava savunmada kullanılan silahların ağırlıkta olduğu askeri yığınak yaptı. Suriye Devleti olayın ardından hayatını kaybeden siviller için taziye dileklerini sunarak özür diledi.

Suriye'ye ait helikopterin düşürülmesi


16 Eylül 2013'te, Suriye'ye ait Mil Mi-17 helikopter sınır ihlali yaptığı için Malatya'dan havalan 2 Türk jeti tarafından füzeyle vuruldu.


---------------------
"Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur..."
Konu 'Adige tarafından (09-03-2018 23:41 Saat 23:41 ) değiştirilmiştir.
VeFaLıTÜRK Teşekkür etti.
0101001 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Uzman Üye
Üyelik tarihi:
08/2012
Mesajlar:
1.807
Konular:
1113
Teşekkür (Etti):
176
Teşekkür (Aldı):
475
Ticaret:
(0) %
01-02-2014 21:28
#4
Türkiye Coğrafyası

Türkiye coğrafyası Türkiye Cumhuriyeti'nin yeryüzü şekilller, nüfus, din ve ekonomisinin yörelere göre dağılımını içerir.

Türkiye'nin toprakları 36° - 42° Kuzey paralelleri ve 26° - 45° Doğu meridyenleri arasında yer alır.Doğusu ile batısı arasında 76 dakikalık bir zaman farkı vardır. Kabaca bir dikdörtgeni andırır ve genişliği 1.660 kilometredir. Göller ve adalar dahil kapladığı gerçek alan 814.578 km²'dir izdüşüm alanı ise 783,562 km²'dir. Türkiye'ye ait bu iki yüzölçüm değeri arasındaki farkın büyüklüğü arazinin dağlık ve engebeli olmasından kaynaklanır. Marmara Bölgesi % 8,5, Ege Bölgesi % 12, Akdeniz Bölgesi % 16, İç Anadolu Bölgesi % 18, Karadeniz Bölgesi % 18, Doğu Anadolu Bölgesi % 21, Güneydoğu Anadolu Bölgesi % 7,5 yer tutar. Trakya'nın yüzölçümü 24.370 km² dir. Türkiye'nin kara sınırlarının uzunluğu 2.875 km, adalar dahil sahil uzunluğu 8.333 kilometredir. Kara parçalarının toplam alanı 770.760 km², su alanlarının toplam alanı ise 9.820 km²' dir.

Türkiye'nin Coğrafi Bölgeleri



Türkiye'nin coğrafi bölgeleri, 6 Haziran - 21 Haziran 1941 tarihleri arasında Ankara'da toplanan Birinci Coğrafya Kongresi tarafından belirlenmiştir. Kongre ilk, orta ve lise müfredat programları ile ders kitapları, coğrafya terimleri ve coğrafî isimlerin yazılması, Türkiye Coğrafyası'nın ana hatları ve yerlerin adlandırılması üzerinde çalışmalar yapmak amacıyla toplanmıştı. Bu çalışmanın sonucunda Türkiye'nin üç tarafının denizlerle çevrilmiş olması, dağların Anadolu'nun iç kesimlerini kıyılardan ayırması, iklim, ulaşım ve bitki örtüsü gibi kriterler dikkate alınarak Türkiye'nin coğrafi bölgeleri belirlenmiştir.
Bölgeler ve Bölümler

Doğal, beşerî ve ekonomik özellikler yönünden sınırları içinde benzerlik gösteren geniş alanlara bölge denir. Sınırları içinde benzerlikleri olan ancak bölgenin diğer yerlerinden farklı olan küçük alanlara ise bölüm denir. Birinci Coğrafya Kongresinde Türkiye coğrafi 7 bölgeye ve 21 bölüme ayrılmıştır.
Akdeniz Bölgesi:
Adana Bölümü, Antalya Bölümü
Doğu Anadolu Bölgesi:
Yukarı Fırat Bölümü, Erzurum-Kars Bölümü, Yukarı Murat-Van Bölümü, Hakkâri Bölümü
Ege Bölgesi:
Ege Bölümü, İç Batı Anadolu Bölümü
Güneydoğu Anadolu Bölgesi:
Orta Fırat Bölümü, Dicle Bölümü
İç Anadolu Bölgesi:
Konya Bölümü, Yukarı Sakarya Bölümü, Orta Kızılırmak Bölümü, Yukarı Kızılırmak Bölümü
Marmara Bölgesi:
Yıldız Bölümü, Ergene Bölümü, Çatalca - Kocaeli Bölümü, Güney Marmara Bölümü
Karadeniz Bölgesi:
Batı Karadeniz Bölümü, Orta Karadeniz Bölümü, Doğu Karadeniz Bölümü
Bölgelerin Özelliklerinden Bazıları

Türkiye'nin coğrafi bölgelerinin karakteristik özelliklerinden bazıları şöyle sıralanabilir:


Alanı en büyük bölge: Doğu Anadolu Bölgesi
Alanı en küçük bölge: Güneydoğu Anadolu Bölgesi
En yüksek bölge: Doğu Anadolu Bölgesi
En alçak bölge: Marmara Bölgesi
En uzun kıyılara sahip bölge: Ege Bölgesi
En fazla yağış alan bölge: Karadeniz Bölgesi
Yazın en sıcak bölge: Güneydoğu Anadolu Bölgesi
Kışın en ılık bölge: Akdeniz Bölgesi
En soğuk bölge: Doğu Anadolu Bölgesi
Orman varlığı en zengin bölge: Karadeniz Bölgesi
Orman varlığı en fakir bölge: Güneydoğu Anadolu Bölgesi
Güneşlenme süresi en kısa bölge: Karadeniz Bölgesi
Güneşlenme süresi en uzun bölge: Güneydoğu Anadolu Bölgesi
Heyelanın en çok görüldüğü bölge: Karadeniz Bölgesi
Volkanizmanın en etkin olduğu bölge: Doğu Anadolu Bölgesi
Seracılığıın en fazla geliştiği bölge: Akdeniz Bölgesi
Nüfusu en kalabalık bölge: Marmara Bölgesi
Nüfusu en az olan bölge: Doğu Anadolu Bölgesi
İklim çeşitliliği en fazla olan bölge: Marmara Bölgesi
Enerji tüketimi en fazla olan bölge: Marmara bölgesi
Maden zenginlikleri en fazla olan bölge: Doğu Anadolu Bölgesi


Türkiye'deki İklim Çeşitleri


Türkiye, iklim kuşaklarından ılıman kuşak ile subtropikal kuşak arasında yer alır. Türkiye'nin coğrafik konumu ve yeryüzünün aldığı şekiller neticesinde ikliminin, farklı özellikte iklim tiplerinin doğmasına yol açmıştır. Kıyı bölgelerinde denizlerin etkisiyle daha ılıman iklim özellikleri görülür. Dağların konumu deniz etkilerinin iç kesimlere girmesini engeller. Bu nedenle iç kesimlerinde karasal iklim özellikleri görülür.
Türkiye'nin İklim Tipleri
Türkiye'de belli başlı üç ana iklim tipine rastlanır. Bunlar:


Karasal iklim


Bu iklim tipi, İç Anadolu, Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu'nun büyük bir kısmı ve Trakya'nın iç kısımlarında görülür. Bitki örtüsü bozkırdır. Yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve kar yağışlıdır.
Akdeniz iklimi


Bu iklim tipi, Akdeniz, Ege ve güney Marmara görülür. Ancak Marmara'da görülen Akdeniz ikliminin özellikleri daha serttir. Bitki örtüsü makidir. Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlıdır. Turunçgillerin yetişimi için el verişlidir.
Karadeniz iklimi


Bu iklim tipi, Karadeniz kıyıları ve kuzey Marmara'da görülür. Her mevsim yağışlıdır. Bitki örtüsü ormandır. Yazları ılık ve yağışlı, kışları soğuk ve kar yağışlıdır Türkiye coğrafyası ile ilgili bu madde bir taslaktır. Madde içeriğini genişleterek Vikipedi'ye katkıda bulunabilirsiniz.


marmara(geçiş)iklimi Marmara Bölgesi'nin kuzey Ege'yi de içine alacak şekilde güney kesiminde görülür. Kışları Akdeniz iklimi kadar ılık, yazları Karadeniz iklimi kadar yağışlı değildir. Karasal iklim kadar kışı soğuk, yazı da kurak geçmemektedir. Bu özelliklerden dolayı Marmara iklimi, karasal Karadeniz ve Akdeniz iklimleri arasında bir geçiş özelliği göstermektedir. Buna bağlı olarak doğal bitki örtüsünü alçak kesimlerde Akdeniz kökenli bitkiler, yüksek kesimlerde kuzeye bakan yamaçlarda Karadeniz bitki topluluğu özelliğindeki nemli ormanlar oluşturmaktadır. Soğuk ay olan Ocak ayı ortalama sıcaklığı 4.9°C, sıcak ay olan Temmuz ayı ortalama sıcaklığı 23.7°C, yıllık ortalama sıcaklık 14.0°C dir. Ortalama yıllık toplam yağış 595.2mm dir ve yağışların çoğu kış mevsimindedir. Yaz yağışlarının yıllık toplam içindeki payı %11.7 dir. Yıllık ortalama nispi nem %73'tür.


Türkiye'deki Dağlar

Kuzey Anadolu Dağları: İsfendiyar Dağları, Canik Dağları, Rize Dağları, Mescid Dağı, Kop Dağı, Ilgaz Dağı, Köroğlu Dağı, Küre, Ilgar Dağı
Güney Anadolu Dağları: Toros Dağları
Aladağlar
Batı Anadolu Dağları: Madra, Yunt Dağları, Aydın, Menteşe, Türkmen, Emir Dağı, Murat Dağı, Kaz dağları, Uludağ, Yıldız (Istranca) Dağları, Ganos Dağları
İç Anadolu Dağları: Elmadağ, Akdağlar, Tecer, Erciyes, Karacadağ, Hasan Dağı, Ulu Dagi
Doğu Anadolu Dağları: Munzur Dağları, Palandöken, Bingöl Dağları, Allahüekber Dağları, Büyük Ağrı ve Küçük Ağrı Dağı, Tendürek, Süphan, Nemrut



Türkiye'deki Akarsular

Türkiye'deki Yarımadalar
Türkiye'deki Göller

Türkiye'deki Körfezler

Türkiye'deki Yerleşim Yerleri

+10.000.000



+1.000.000


Ankara-İzmir-Bursa



+100.000




Türkiye'nin İlleri


Anadolu yarımadası ile Trakya toprakları üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin, seksen bir ili vardır. İller, Türkiye'nin en büyük idari bölümleridir. Bir il; il merkezi, ilçe merkezleri ve ilçelere bağlı bütün köyleri kapsar. İllerde yönetme ve yürütme görevini, devletin atadığı valiler yerine getirir.

Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışı ve 29 Ekim 1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin resmen kuruluşundan sonra idari sistemde değişikliklere gidildi. 1924 yılında Ardahan, Artvin ve Kars il yapılarak yetmiş bir olan il sayısı yetmiş dörde yükseltildi. İki yıl sonra Ardahan, Beyoğlu, Çatalca, Dersim, Ergani, Gelibolu, Genç, Kozan, Oltu, Muş, Siverek ve Üsküdar illeri ilçeye dönüştürüldü. 1927'de ise Doğubayazıt ilçeye dönüştürüldü ve Ağrı'ya bağlandı. 1929'da Muş tekrar il oldu, Bitlis ilçe haline getirildi. Dört yıl sonra Aksaray, Artvin, Cebelibereket, Hakkari ve Şebinkarahisar ilçe olması, Mersin ile Silifke'nin birleştirilip İçel adında yeni bir ilin oluşturulmasıyla sayı elli yediye düştü. 1936'da Artvin, Dersim ve Hakkari tekrar il oldu, yine aynı yıl Dersim'in adı Tunceli olarak değiştirildi; 1939'da Hatay Cumhuriyeti, Türkiye'ye bağlanarak Hatay ili adını aldı.1953'te, Uşak'ın il, Kırşehir'in ilçe olması kararlaştırıldı, bir yıl sonra da Adıyaman, Nevşehir ve Sakarya il statüsü kazandı. 1957'de Kırşehir'in il statüsü geri verildi. Bu yıldan sonra otuz iki yıl boyunca il sayısında herhangi bir değişiklik olmadı. 1989'da Aksaray, Bayburt, Karaman ve Kırıkkale; 1990'da Batman ve Şırnak; 1991'de Bartın; 1992'de Ardahan ve Iğdır; 1995'te Karabük, Kilis ve Yalova; 1996'da Osmaniye il oldu. Böylece il sayısı seksene tamamlandı. Devletin il sayısı, Aralık 1999'da Düzce'nin il olması ile günümüzdeki halini aldı.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, Türkiye'nin nüfusu 2012 yılı itibarıyla 75.627.384 kişiye ulaştı.[6] Bu rakamın 58.448.431'ini il ve ilçe merkezlerinde yaşayanlar oluşturdu. Ülkedeki en fazla nüfusu barındıran il İstanbul, en az nüfusu barındıran il Bayburt'tur. Ayrıca en büyük yüzölçümüne sahip il Konya, en küçük yüzölçümüne sahip il Yalova'dır.Tüm bunların dışında, Hatay, Kocaeli ve Sakarya illeri dışındaki tüm illerin merkez ilçelerin adı, il ile aynı adı taşır. Hatay'ın merkez ilçesi Antakya, Kocaeli'nin merkez ilçesi İzmit ve Sakarya'nın merkez ilçesi Adapazarı adını taşır.


Türkiye'nin İlçeleri


Türkiye'de 1999 yılında Düzce'nin il statüsüne yükseltilmesi ile beraber 81 il ve bunlara bağlı toplam 919[1] ilçe bulunmaktadır. Bulundukları yere göre;
En kuzeyde bulunan ilçe; Kofçaz, Kırklareli
En güneyde bulunan ilçe; Yayladağı, Hatay
En batıda bulunan ilçe; Gökçeada, Çanakkale
En doğuda bulunan ilçe; Aralık, Iğdır
En az ilçeye sahip il; 3 ilçe ile Bayburt.
En çok ilçeye sahip il; 39 ilçe ile İstanbul.
Nüfus bakımından en büyük ilçe; Keçiören, Ankara
Yüzölçümü bakımından en büyük ilçe; Cihanbeyli, Konya
---------------------
"Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur..."
Konu 'Adige tarafından (10-03-2018 00:11 Saat 00:11 ) değiştirilmiştir.
0101001 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Uzman Üye
Üyelik tarihi:
08/2012
Mesajlar:
1.807
Konular:
1113
Teşekkür (Etti):
176
Teşekkür (Aldı):
475
Ticaret:
(0) %
01-02-2014 23:05
#5
Ekonomi

Türk lirası


1 Türk lirası

ISO 4217 Kodu : TRY (2005 yılından önce TRL)
Kullanıcı(lar) : Türkiye KKTC
Enflasyon : % 7,80 (Türkiye, Ekim 2012)
Altbirim (1/100):Kuruş
Sembol :
Madeni paralar:
Sıkça kullanılan :5 kr, 10 kr, 25 kr, 50 kr, 1
Nadiren kullanılan :1 kr
Banknotlar:
Sıkça kullanılan: 5 , 10 , 20 , 50 , 100
Nadiren kullanılan : 200
Merkez bankası : Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası
Website : TRKYE CUMHURYET MERKEZ BANKASI-CENTRAL BANK OF THE REPUBLIC OF TURKEY
Yazıcı : TCMB Banknot Matbaası
Website : TRKYE CUMHURYET MERKEZ BANKASI-CENTRAL BANK OF THE REPUBLIC OF TURKEY


Türk lirası (sembolü: ₺; ISO 4217 kodu: TRY), Türkiye'de ve Kuzey Kıbrıs'ta kullanılan para birimi. Türk lirasının alt birimi kuruştur. Türkiye'de para basma yetkisi Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasına aittir.

Paradaki 0'ları atmak amacıyla 31 Ocak 2005'te geçici olarak tedavülden kaldırılmış ve yerine Yeni Türk lirası kullanılmaya başlanmıştır. YTL'den TL'ye geçişin tamamlanması nedeniyle 1 Ocak 2009 tarihinde yeniden tedavüle girmiştir. Fakat 2009'da tedavüle giren paralarda YTL'de olduğu gibi 6 sıfır bulunmamaktadır. YTL'nin alt birimi Yeni Kuruş'tur.

Bugüne kadar Türk lirasının önyüzünde sadece Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü'nün resmi bulunmuştur. Ne var ki İsmet İnönü sadece cumhurbaşkanlığı döneminde (1938-1950) Türk lirasının ön yüzünde yer alabildi. Ayrıca Yunus Emre, II. Mehmed, Mehmet Akif Ersoy, ve Cahit Arf gibi Türk büyüklerinin resimleri ise Türk lirasının bazı emisyonlarının arkayüzünde yer almıştır.

Simgesi


TCMB tarafından, Türk Lirası'nın itibarının perçinlenmesi ve dünyada bilinirliğinin artırılması amacıyla 8 Eylül 2011 tarihinde TL Simgesi Yarışması düzenlenmiş, yarışma sonucunda yeni simge belirlenerek 1 Mart 2012 tarihinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından duyurulmuştur.

Tülay Lale'nin tasarımı yeni simge (küçük), yarım çıpa halindeki L harfi içine yerleştirilmiş yukarı doğru çift çizgili küçük T harfinden oluşmaktadır. Çift çizgi doğu-batı köprüsü ve istikrarı, çıpa ise yükselişi ve güveni temsil eder.


Borsa İstanbul


Tür : Borsa
Yer : Sarıyer İstanbul, Türkiye
Kuruluş : 26 Aralık 1985
Önemli yetkililer : Dr. İbrahim Turhan
Para birimi : TL

İşlemdeki şirket : 219
Websitesi: borsaistanbul.com

Borsa İstanbul ya da kısaca BİST, Türkiye'de 1985 yılında ilk olarak İstanbul Menkul Kıymetler Borsası adıyla açılan 2013'te Borsa İstanbul olan, sermaye piyasasında faaliyet gösteren Türk ve yabancı kaynaklı bankalara, aracı kurumlara saklama ile takas hizmeti verir. 5 Nisan 2013 tarihinde ise İstanbul Menkul Kıymetler Borsası olan adı, "Borsa İstanbul" olarak değiştirilmiştir. Ayrıca Yatırıma değer! resmi slogan olarak kabul edilmiştir.

Türkiye'deki Bankalar

Eylül 2006 itibarıyla, bankacılık sektörü Türk mali sektörünün %88,2'sini oluşturmaktadır. Türkiye'de Kasım 2013 itibarıyla 49 banka bulunmaktadır: Bunların 3 tanesi devlet bankası, 12'si özel, 17'si yabancı, 13'ü yatırım bankası, 4'ü ise faizsiz katılım bankasıdır. Bankaların toplam mevduatı Eylül 2006 itibarıyla 473,7 milyar TL olup GSMH'nin %86,3'ünü oluşturmaktadır.

Mevduat Bankaları

Türkiye'de Kurulmuş Yabancı Sermayeli Bankalar

Alternatif Bank A.Ş.
Arap Türk Bankası A.Ş.
Burgan Bank A.Ş.
Citibank A.Ş.
Denizbank A.Ş.
Deutsche Bank A.Ş.
Finans Bank A.Ş.
HSBC A.Ş.
ING Bank A.Ş.
Odeabank A.Ş.
T-Bank A.Ş.

Türkiye'de Şube Açan Yabancı Sermayeli Bankalar

Bank Mellat
Habib Bank Limited
JP Morgan Chase Bank N.A.
Société Générale (SA)
The Royal Bank of Scotland Plc.


Özel Sermayeli Mevduat Bankaları

Adabank A.Ş.
Akbank T.A.Ş. Devletleri), %41,3 Halka Açık)[8]
Anadolubank A.Ş.
Fibabanka A.Ş.
Birleşik Fon Bankası A.Ş.
Şekerbank T.A.Ş.
Tekstilbank A.Ş.
Turkish Bank A.Ş.
Türk Ekonomi Bankası A.Ş.
Türkiye Garanti Bankası A.Ş.
Türkiye İş Bankası A.Ş.
Yapı ve Kredi Bankası A.Ş.


Faizsiz Katılım Bankaları

Albaraka Türk Katılım Bankası A.Ş.
Bank Asya A.Ş.
Kuveyt Türk Katılım Bankası A.Ş.
Türkiye Finans Katılım Bankası A.Ş.

Kamusal Sermayeli Mevduat Bankaları

Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası A.Ş.
Türkiye Halk Bankası A.Ş.
Türkiye Vakıflar Bankası T.A.O.


Kalkınma ve Yatırım Bankaları

Yabancı Sermayeli Kalkınma ve Yatırım Bankaları

BankPozitif Kredi ve Kalkınma Bankası A.Ş.
Merrill Lynch Yatırım Bank A.Ş.
Standard Chartered Yatırım Bankası Türk A.Ş.

Özel Sermayeli Kalkınma ve Yatırım Bankaları

Aktif Yatırım Bankası A.Ş.
Diler Yatırım Bankası A.Ş.
GSD Yatırım Bankası A.Ş.
İMKB Takas ve Saklama Bankası A.Ş.
Nurol Yatırım Bankası A.Ş.
Taib Yatırım Bank A.Ş.
Türkiye Sınai Kalkınma Bankası A.Ş.

Kamusal Sermayeli Kalkınma ve Yatırım Bankaları

İller Bankası A.Ş.
Türk Eximbank A.Ş.
Türkiye Kalkınma Bankası A.Ş.


Kapatılmış bankalar


Bank Ekspres
Bank Kapital
Bayındırbank
Demirbank
Dışbank
Egebank
EGS Bank
Esbank
Etibank
İktisat Bankası
İmar Bankası
İmpexbank
İnterbank
Kentbank
Koçbank
Marmarabank
Osmanlı Bankası
Oyakbank
Pamukbank
Sitebank
Sümerbank
Tarişbank
Toprakbank
Türk Ticaret Bankası
Tütünbank
TYT Bank
Ulusalbank
Yaşarbank
Yurtbank


Türkiye'de Turizm

Türkiye'de turizm, Ege ve Akdeniz kıyılarındaki arkeolojik ve tarihi alanlar üzerine yoğunlaşmıştır.

Türkiye'nin en büyük şehri olan İstanbul, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olması dolayısıyla da antik döneme sahip birçok yapıyı barındırmaktadır. Sultanahmet Camisi, Ayasofya ve Topkapı Sarayı bunlardan birkaçıdır.

Diğer önemli turizm alanları; Roma İmparatorluğu döneminden kalan Efes, Truva, Bergama,Side, Meryem Ana Evi'nin yanı sıra Kapadokya, Nemrut ve Pamukkale bölgeleridir.

Plaj bölgeleri, genellikle Türkiye'nin çeşitli şehirlerinde yaşayan insanlar ve Batı Avrupa'dan gelen turistler için önemli bir turizm alanıdır. En önemli plajlar, Ege kıyılarından başlar ve Akdeniz'de Antalya yakınlarında son bulur. Bodrum, Fethiye, Marmaris, Kuşadası, Alanya önemli tatil yöreleridir. Üç tarafı denizlerle çevrili olan ülkemizde turistik bölge sadece Çeşme - Alanya hattında sıkışıp kalmıştır. Yabancı turist sayısı 2002 ve 2010 yılları arasında, 12.8 milyondan 27.8 milyona ulaşmıştır, ki bu sayı Türkiye'yi "Yabancı Ziyaretçiler için En İyi 7 Ülke" arasına sokmuştur.


Turizm İstatistikleri


Turizm Çeşitleri




Güneydoğu Anadolu Projesi



Projenin merkezinde Atatürk Barajı ve Hidroelektrik Santrali.
Güneydoğu Anadolu Projesi, kısaca GAP, Fırat ve Dicle Nehirleri üzerinde yapımı öngörülen barajlar, hidroelektrik santralleri ve sulama tesislerinin yanı sıra kentsel ve kırsal altyapı, ulaştırma, sanayi, eğitim, sağlık ve diğer sektörlerin gelişmesini ve hizmetlerini kapsayan entegre projedir. 2005 yılı verilerine göre toplam proje maliyeti 32 milyar dolardır

Projenin Önemi
Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP), "Yukarı Mezopotamya" olarak bilinen ve eski çağlarda uygarlığın beşiği olan Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin, sosyal ve ekonomik kalkınmasını amaçlayan insan odaklı bir bölgesel kalkınma projesidir. Türkiye'yi bölgesel kalkınma konusunda dünyaya örnek konuma getiren GAP; Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde yapımı süren baraj ve hidroelektrik santralleri ile sulama tesislerinin yanı sıra kentsel ve kırsal altyapı, tarım, ulaştırma, sanayi, eğitim, sağlık, konut, turizm ve diğer sektörlerdeki yatırımları da kapsayan entegre ve sürdürülebilir bir kalkınma yaklaşımı içinde devam ettirilmektedir. İnsan odaklı bir kalkınma projesi olarak GAP, bölge halkının daha iyi bir yaşam kalitesine ulaşmasını ve diğer bölgelerle arasındaki gelişmişlik farkının ortadan kaldırılmasını hedeflemektedir. Teknik özellikleri ile fiziki büyüklüklerinin yanı sıra GAP, insani ve yenilikçi yaklaşımları ile de tüm dünyanın haklı ilgisini çekmektedir. Proje, istihdam yaratarak, gelir düzeyini yükselterek, kentsel ve kırsal merkezlerin hizmet kapasitelerini geliştirerek bölge halkının yaşamını daha şimdiden olumlu yönde etkilemiştir. Proje henüz tamamlanmamasına rağmen, bugüne kadar elde edilen sonuçlar; tarihin ilk uygarlıklarına tanıklık etmiş bu bölgede, yeni ve daha parlak bir uygarlık yaratılabileceği konusunda Türkiye'ye ve Dünya'ya olumlu mesajlar vermektedir.

Teknik Detayları

Güneydoğu Anadolu Bölgesi, büyük bir tarım potansiyeline sahiptir. Bölgenin geniş toprakları, makineli tarıma elverişlidir. Ancak tarımda karşılaşılan en önemli sorun, su yetersizliğidir. GAP'ın tamamlanmasıyla sulanabilecek alanlar genişleyecektir. Böylece tarımsal ürün artacak, bazı alanlarda yılda birden fazla ürün alınabilecektir. GAP, Türkiye ekonomisinin kalkınması için büyük önem taşımaktadır. GAP, 25 büyük sulama projesini kapsayan ve tamamlandığında 1,8 milyon hektar tarım alanının sulamasını gerçekleştirecek olan dev bir projedir. Türkiye'de sulanabilir potansiyele sahip olan alanların 8.5 milyon hektar civarında olduğu düşünülürse bu projenin büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Projenin toplam tutarı 32 Milyar ABD Doları'dır. Projenin, 2013 yılına kadar tamamlanmış olması planlanmaktadır.

GAP ve Sanayi


GAP Master Planı, projenin gerçekleşmesiyle bölgenin "Tarıma Dayalı İhracat Merkezi" olmasını öngörmektedir. Bu doğrultuda gerçekleştirilecek yatırımlarla ortaya ¡ıkacak potansiyelin, özellikle sanayi ve hizmet sektöründe etkin bir şekilde değerlendirilmesi ve özel sektör yatırımlarının hızlandırılması ama¡lanmaktadır. GAP İdaresi tarafından 1992 yılında yürütülen "GAP Bölgesel Ulaşım ve Altyapı Geliştirme Çalışması" ile bölgedeki ekonomik gelişme ve bunun muhtemel coğrafi dağılımı belirlenmiş, bölgede hızlı gelişmesi beklenen 9 yörenin çevre düzeni planları yapılmış ve bunlarda GAP'ın yaratacağı sanayiler için yer ayrılmıştır. Beş il merkezinde kurulan ve GAP ile yaratılan iş ve yatırım ortamına katılacak bölge içi ve dışı yatırımcıları özendiren, bilgi ve danışmanlık hizmeti veren "GAP Girişimci Destekleme Yönlendirme Merkezleri" (GAPGİDEM) de faaliyetlerini sürdürmektedir. GAP bölgesinde son 34 yıl içerisinde gözlenen tarımsal üretim artışı, sanayileşme alanında dikkate değer bir canlanma yaratmıştır. Tamamlanan organize sanayi bölgeleri nin alan büyüklüğü bakımından Türkiye toplamı içindeki payı %11'e ulaşmıştır. Mevcut organize sanayi bölgelerinde 342 fabrika üretime geçmiş ve 34.400 kişiye iş imkanı sağlanmıştır. 1997 sonu itibariyle mevcut 18 küçük sanayi sitesindeki 5.514 işyerinde ise yaklaşık 33.000 kişi çalışmaktadır. Halen yapımı devam eden küçük sanayi siteleri tamamlandığında, istihdam kapasitesinin 60.000 kişiye ulaşacağı öngörülmektedir.
GAP ve Altyapı
GAP çerçevesinde kentsel altyapı çalışmalarına da büyük önem verilmektedir. GAP İdaresi tarafından gerçekleştirilen "GAP Bölgesel Ulaşım ve Altyapı Çalışması" ile bölge için oluşturulan geniş proje stoğunun yanı sıra, aynı çalışmada öngörülen "GAP Uluslararası Havalimanı"nın mühendislik tasarıları ve fizibilite ¡alışmaları, ABDTicaret Kalkınma Ajansı'ndan sağlanan hibe ile gerçekleştirilmiştir. GAP Uluslararası Havalimanı inşaatına, Ulaştırma Bakanlığı tarafından Mayıs 1998'de başlanmıştır.
GAP İdaresi 1993-1998 (I. yarıyıl) yılları arasında bölgedeki 38 belediyenin imar planını yaptırmış ve onaylamıştır. 5 belediyenin ise imar planı çalışmaları sürmektedir. Ayrıca, 34 bin hektarın üzerinde alanın, halihazır harita alımı çalışması da tamamlanmıştır.
GAP'ın Sosyal Yönü

Proje bölgesi ile Türkiye'nin daha gelişmiş bölgeleri arasındaki farkı ortadan kaldırmayı ve dengeli bir gelişmeye katkıda bulunmayı ama¡layan GAP'ın başarısı, büyük öl¡üde uygulandığı alandaki toplumun iyi tanınması ve halkın projeye katılım ve desteğine bağlıdır. Bu nedenle sosyal araştırmalar ve bunlara dayalı uygulamalar, GAP'ın en önemli bileşeni durumundadır. Nitekim, yapılan "Toplumsal Değişme Eğilimleri", "Nüfus Hareketleri", "Kadının Statüsü ve Kalkınma Sürecine Entegrasyonu", "Baraj Göl Aynasında Kalacak Yerleşimlerin ıstihdam ve Yeniden Yerleştirme Sorunları" gibi araştırmaları takiben, uygulama sürecine halkın katılımını sağlayarak, sürdürülebilir kalkınmayı gerçekleştirmek üzere "GAP Sosyal Eylem Planı" hazırlanmıştır. Planın belirlediği politika ve hedefler doğrultusunda GAP İdaresi, 1995 yılından itibaren bölgede kadın nüfusun geliştirilmesine ve eğitimine yönelik "Çok Amaçlı Toplum Merkezleri" (´ATOM) oluşturmaktadır. Bu merkezlerin yaygınlaştırılmasında, çeşitli kamu kuruluşlarının yanı sıra hükümet dışı kuruluşlar ve UNICEF gibi uluslararası kuruluşlarla işbirliği yapılmaktadır. 1998 yılı sonu itibariyle sayıları 21'e ulaşan ´ATOM'lar aracılığı ile bugüne kadar 15.000 kadına ula şılmıştır. Sosyal Eylem Planı doğrultusunda bölgede yapımına başlanan Birecik Baraj Gölü'nden etkilenecek yerleşimlerin nüfusunun yeniden yerleştirilmesi çalışmaları da katılımcı bir anlayışla devam etmektedir.



Uluslararası Platformlarda GAP
Toplam yatırım tutarı yaklaşık 32 milyar ABD doları olan GAP'a, 1997 yılı sonuna kadar yapılan 12.8 milyar ABD doları eşdeğerindeki harcamanın büyük bir bölümü ulusal kaynaklardan karşılanmıştır. Ancak GAP, "insan" boyutu ve "sürdürülebilirlik" kavramı ile birlikte anılmaya başlayan bir bölgesel kalkınma projesi olarak örnek duruma ulaşmış, bu boyutlarıyla dış basın ve uluslararası forumlarda geniş bir şekilde yer almaya ve olumlu yankılar uyandırmaya başlamıştır. Böylece başlangıçta GAP konusunda "çekimser" bir tutum sergileyen uluslararası toplum artık bu proje ile ilgilenir ve daha da ötesi, işbirliği içinde olmaya özenir duruma gelmiştir.
Dünyadaki kalkınma yaklaşımına ilişkin gelişmelerin de önüne ge¡erek "sürdürülebilir insani kalkınma" doğrultusundaki uygulamaları ile uluslararası platformlarda örnek gösterilmeye başlanan GAP kapsamında, işbirliği içerisinde bulunulan uluslararası kuruluşlar ve yabancı ülkeler şunlardır:
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP)
Dünya Bankası (IBRD)
Avrupa Birliği (EU)
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)
Dünya Su Konseyi (WWC)
İsrail Tarım ve Kırsal Kalkınma Bakanlığı Uluslararası
Tarımsal Kalkınma İşbirliği Merkezi (CINADCO) ve İsrail Dışişleri Bakanlığı Uluslararası ışbirliği Merkezi (MASHAV)
Kurak Alanlarda Tarımsal Araştırma Uluslararası Merkezi (ICARDA

Özellikle Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ile birlikte yapılan "GAP'ta Sürdürülebilir Kalkınma Programı" proje paketinin yürürlüğe girdiği 1997 yılı, uluslararası kuruluşların projeye doğrudan katkılarının yoğunlaşmasının başlangıcı olmuştur. Başta ABD, Kanada, İsrail, Fransa ve bazı Avrupa ülkeleri ile Dünya Bankası olmak üzere, diğer uluslararası kuruluşlar, bazı yabancı fon ve kredi kuruluşları da GAP'a finansal katkı sağlamışlardır. Yine bu kapsamda GAP idaresi, bazı önemli projelerin gerçekleştirilmesinde kullanılmak üzere aşağıda belirtilen yabancı finans kuruluşlarından yaklaşık 2.9 milyon ABD dolarına eşdeğer miktarda hibe finansman temin etmek imkanına sahip olmuştur.
Amerika Birleşik Devletleri Ticaret ve Kalkınma Ajansı (US TDA)
Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Sağlık Enstitüsü (US NHI)
Kanada Uluslararası Kalkınma Ajansı (CIDA)
Fransa Hükümeti
Birleşmiş Milletler ¡ocuklara Yardım Fonu (UNICEF)
NAAN ve NETAFIM (ısrail Firmaları)
Filtration Ltd. (ısrail Firması)
S. Smith & Sons Ltd ve Wingfield Micro Irrigation (Avustralya)
Dünya Bankası (IBRD)


GAP'ta Ulaşılan Son Nokta
1998 yılı sonu itibariyle GAP'ın nakdi ger¡ekleşme oranı %42.8 düzeyine ulaşmıştır. Enerji projelerinde %75, sulama projelerinde %11.9, sosyal sektörlerde ise %55 oranında nakdi gerçekleşme sağlanmıştır. Böylece, 2010 yılında tamamlanması öngörülen projenin, gerek bölge ve gerekse ülke ekonomisine katkısı daha şimdiden büyük boyutlara ulaşmıştır.

1997 yılı i¡inde GAP, Türkiye'nin toplam hidroelektrik enerji üretiminin %48.7'lik bölümünü sağlamıştır. Tamamlanan Karakaya ve Atatürk Barajları'ndan sağlanan hidroelektrik enerjisi üretimi, 1998 yılı sonu itibariyle toplam 145.6 milyar kilowatsaate ulaşmıştır. Bu üretimi alternatif enerji kaynakları cinsinden ifade etmek gerekirse, her iki barajdan sağlanan elektrik üretimi yaklaşık 36.4 milyon ton fuel oil veya 28.1 milyar metreküp doğal gaza eşit bir değer oluşturmaktadır. Sağlanan enerjinin parasal değeri ise yaklaşık 8.7 milyar ABD dolarıdır.
Atatürk Baraj Gölü'nde biriken suyu Şanlıurfa-Harran Ovası'na ulaştıran ve dünyanın sulama amaçlı en uzun tüneli olan Şanlıurfa Tüneli tamamlanmış olup, 1995 yılı Nisan ayından itibaren bu tünel vasıtasıyla Harran Ovası'nda 60.000 hektarlık bir alan sulanmaya başlanmıştır. Harran Ovası özelinde sulama öncesinde 31.5 milyon dolar/yıl olan gayrisafi tarımsal gelir, 1998 yılı sonu itibariyle 121 milyon dolar/yıla çıkmıştır.
GAP genelinde 1999 yılı itibariyle sulamaya a¡ılan toplam alan ise 200.080 hektara ulaşmış ve bölgenin tarımsal üretiminde "patlama" olarak nitelendirilebilecek artışlar sağlanmıştır. Nitekim, GAP bölgesinde son üç yılın pamuk üretimi, Türkiye toplam üretiminin üçte birini oluşturmuştur.




Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları



Kuruluş : 1927
Tür : Demir yolları şirketi
Legal statüsü : Kamu İktisadi Teşebbüsü
Merkez : Ankara, Türkiye
Genel Müdür : Süleyman Karaman
Ana kurum : Tülomsaş, Tüvasaş, Tüdemsaş
Personel : 35.593 [1](Tülomsaş, Tüvasaş ve Tüdemsaş dahil)
İnternet sitesi :TCDD Ağ Sitesi
Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları ya da kısaca TCDD, Türkiye Cumhuriyeti'ndeki demiryolu taşımacılığını düzenleyen, işleten ve kontrol eden resmi kurumdur.

Osmanlı Devleti döneminde daha çok yap-işlet modeli ile sermaye sahiplerince işletilen demiryolları, 24 Mayıs 1924 tarihinde çıkarılan 506 sayılı Kanun ile devletleştirilmeye başlanmış ve Anadolu - Bağdat Demiryolları Müdüriyeti Umumiyesi adı ile yapılandırılmıştır. Daha sonra demiryollarının yapımı ve işletilmesinin bir arada yürütülmesi ve daha geniş çalışma imkânları verilmesini sağlamak amacıyla çıkarılan 31 Mayıs 1927 tarih ve 1042 Sayılı Kanun'la Devlet Demiryolları ve Limanları İdare-i Umumiyesi adını almıştır.

1953 yılına kadar katma bütçeli bir devlet idaresi şeklinde yönetilen kuruluş, 29 Temmuz 1953 tarihli 6186 Sayılı Kanun ile "Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları İşletmesi (TCDD)" adı altında Kamu İktisadi Devlet Teşekkülü haline getirilmiştir. Son olarak uygulamaya konulan 233 sayılı KHK ile "Kamu İktisadi Kuruluşu" hüviyetini almıştır.




Türk Hava Yolları




Türk Hava Yolları Anonim Ortaklığı ya da kısaca THY, Türkiye'nin ulusal havayolu şirketi yani bayrak taşıyıcısıdır. THY'nin merkezi Atatürk Havalimanı'ndadır. Ayrıca Ankara'da, Esenboğa Uluslararası Havalimanı'nda da bir hub'ı bulunmaktadır. Türk Hava Yolları'nın uçuş ağı Avrupa, Orta Doğu, Uzak Doğu, Kuzey Afrika, Güney Afrika , Kuzey ve Güney Amerika'ya kadar uzanmaktadır. Borsa İstanbul'da THYAO kodu ile işlem görmektedir. 2011 yılında toplam 32.621.641 yolcusu vardır.

Skytrax'ın 2013 ödüllerine göre Avrupa'nın en iyi havayolu ve Dünya'nın en iyi 9. havayoludur. Ayrıca bunun dışında birçok alanda yüksek dereceler elde etmiştir. Star Alliance üyesi Türk Hava Yolları, şu anda 105 ülkede 202 dış hat ve 41 iç hat olmak üzere 243 noktaya sefer düzenlemektedir. Bu uçuş ağı ile en çok uçuş ağı bulunan hava yolları listesinde dünyada 4. sırada yer almaktadır.


Ortak Uçtuğu Havayolları



THY Uçuş Noktaları



Uçak Filosu


Airbus A321-200//Airbus A330-200//Airbus A340-300//Boeing 777-300ER


Aralık 2013 itibariyle , Türk Hava Yolları filosu 225 i yolcu uçağı ve 9 kargo uçağı olmak üzere ortalama yaşı 6,6 yıldır



---------------------
"Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur..."
Konu 'Adige tarafından (09-03-2018 23:44 Saat 23:44 ) değiştirilmiştir.
vosamo Teşekkür etti.
0101001 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Uzman Üye
Üyelik tarihi:
08/2012
Mesajlar:
1.807
Konular:
1113
Teşekkür (Etti):
176
Teşekkür (Aldı):
475
Ticaret:
(0) %
02-02-2014 18:03
#6
Türkiye'de Eğitim ve Öğretim


Türkiye'de eğitim; adalet, güvenlik ve sağlık gibi devletin temel işlevlerinden birisi olup devletin denetimi ve gözetimi altında yapılmaktadır.
Millî Eğitim Bakanlığı merkez teşkilâtı, taşra ve yurtdışı teşkilâtları eğitim hizmetlerinin sunumunda önemli görevler üstlenmektedirler.
Eğitim hakkı, T.C Anayasası ile güvence altına alınmış; eğitimin tür ve kademelerini ve işleyişe dönük esasları düzenleyen mevzuatla Türk Eğitim Sistemi bugünkü yapısını kurmuştur.
Türk Millî Eğitim Sisteminin genel çerçevesi, 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu ile belirlenmişti

TÜRK MİLLÎ EĞİTİMİNİN GENEL AMAÇLARI

Millî Eğitimin genel amacı bütün bireyleri;
1. Atatürk İnkılâp ve İlkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk Milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin millî, ahlâkî, insanî, manevî ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına ve Anayasa'nın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek;

Beden, zihin, ahlâk, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse değer veren, topluma karşı sorumluluk duyan; yapıcı, yaratıcı ve verimli kişiler olarak yetiştirmek;

3. İlgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek gerekli bilgi, beceri, davranışlar ve birlikte iş görme alışkanlığı kazandırmak suretiyle hayata hazırlamak ve onların, kendilerini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak bir meslek sahibi olmalarını sağlamak;
Böylece, bir yandan Türk vatandaşlarının ve Türk toplumunun refah ve mutluluğunu artırmak; öte yandan millî birlik ve bütünlük içinde iktisadî, sosyal ve kültürel kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak ve nihayet Türk Milletini çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmaktır.
Türk eğitim ve öğretim sistemi, bu genel amaçları gerçekleştirecek şekilde düzenlenmiştir.
Eğitim sisteminin yönetsel üst yapısını Milli Eğitim Bakanlığı oluşturur. Bakanlığa bağlı taşra ve yurtdışı örgütleri ise icraya dönük hizmetleri görür.

ÖZEL AMAÇLAR

Türk eğitim ve öğretim sistemi, bu genel amaçları gerçekleştirecek şekilde düzenlenir ve çeşitli derece ve türdeki eğitim kurumlarının özel amaçları, genel amaçlara ve temel ilkelere uygun olarak tespit edilir.
Yukarıda sayılan eğitimin genel ve özel amaçları, her eğitim etkinliğinde uyulması gereken amaçlardır. Bu genel ve özel amaçlar bir bakıma eğitime bir çerçeve vermektedir.





TÜRK MİLLÎ EĞİTİMİNİN TEMEL İLKELERİ

1.Genellik ve Eşitlik
2.Ferdin ve Toplumun İhtiyaçları
3.Yöneltme
4.Eğitim Hakkı
5.Fırsat ve İmkân Eşitliği
6.Süreklilik
7.Atatürk İnkılâp ve İlkeleri ve Atatürk Milliyetçiliği
8.Demokrasi Eğitimi
9.Lâiklik
10. Bilimsellik
11. Plânlılık
12. Karma Eğitim
13.Okul ile Ailenin İş Birliği
14. Her Yerde Eğitim


TÜRK MİLLÎ EĞİTİM SİSTEMİNİN GENEL YAPISI

Türk Millî eğitim sistemi, bireylerin eğitim gereksinimlerini karşılayacak şekilde ve bir bütünlük içinde "örgün eğitim" ve "yaygın eğitim" olmak üzere, iki ana bölümden oluşur.

ÖRGÜN EĞİTİM
Örgün eğitim, belirli yaş grubundaki ve aynı seviyedeki bireylere, amaca göre hazırlanmış programlarla okul çatısı altında yapılan düzenli eğitimdir. Örgün eğitim, okul öncesi eğitim, ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretim kurumlarını kapsamaktadır.
Okul Öncesi Eğitim

Okul öncesi eğitim; isteğe bağlı olarak zorunlu ilköğretim çağına gelmemiş 3-5 yaş grubundaki çocukların eğitimini kapsar. Okul öncesi eğitim kurumları, bağımsız ana okulları olarak kurulabildikleri gibi, kız meslek liselerine bağlı uygulama sınıfları ile diğer öğretim kurumlarına bağlı anasınıfları olarak da açılabilmektedir.
Okul öncesi eğitimin amacı; çocukların bedensel, zihinsel, duygusal gelişimini ve iyi alışkanlıklar kazanmasını, onların ilköğretime hazırlanmasını, koşulları elverişsiz çevrelerden gelen çocuklar için ortak bir yetişme ortamı yaratılmasını, Türkçe'nin doğru ve güzel konuşulmasını sağlamaktır.
2005-2006 eğitim-öğretim yılında 17.634 okul öncesi eğitim kurumunda, 549.604 çocuk eğitim görmekte olup, bu kurumlarda 22.789 öğretmen görev yapmaktadır.


İlköğretim


İlköğretim, 6-14 yaş grubundaki çocukların eğitim ve öğretimini kapsar. İlköğretimin amacı; her Türk ******nun iyi birer yurttaş olabilmesi için, gerekli temel bilgi, beceri, davranış ve alışkanlık kazanmasını, millî ahlak anlayışına uygun olarak yetişmesini, ilgi, yeti ve yetenekleri doğrultusunda hayata ve bir üst öğrenime hazırlanmasını sağlamaktır.
İlköğretim kız ve erkek bütün yurttaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır. İlköğretim kurumları sekiz yıllık okullardan oluşur. Bu okullarda kesintisiz eğitim yapılır ve bitirenlere ilköğretim diploması verilir.
2005-2006 eğitim-öğretim yılında 34.990 okulda, 10.512.356 öğrenci öğrenim görmekte olup 392.481 öğretmen görev yapmaktadır.


Ortaöğretim

Ortaöğretim; ilköğretime dayalı, en az dört yıllık genel, meslekî ve teknik öğretim kurumlarının tümünü kapsar. Ortaöğretimin amacı; öğrencilere asgarî ortak bir genel kültür vermek, birey ve toplum sorunlarını tanıtmak ve çözüm yolları aramak, ülkenin sosyo-ekonomik ve kültürel kalkınmasına katkıda bulunacak bilinci kazandırarak öğrencileri ilgi, yeti ve yetenekleri doğrultusunda yükseköğretime, hem yükseköğretime hem mesleğe veya hayata ve iş alanlarına hazırlamaktır.
Ortaöğretim;
* Genel ortaöğretim
* Meslekî ve teknik ortaöğretim

olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır.
Ortaöğretim, çeşitli programlar uygulayan liselerden meydana gelir ve öğrenciler, istek ve kabiliyetleri ölçüsünde ve doğrultusunda bu programlardan birine yönelerek yetişme imkânı bulurlar.
Genel Ortaöğretim:

Genel ortaöğretimin amacı; öğrencileri ortaöğretim seviyesinde asgari genel kültüre sahip, toplumun sorunlarını tanıyan, ülkenin ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasına katkıda bulunan insanlar olarak yetiştirmek ve yükseköğretime hazırlamaktır.
Genel ortaöğretim; Genel liseler, Anadolu liseleri, Fen liseleri, sosyal bilimler liseleri Anadolu öğretmen liseleri, spor liseleri, Anadolu güzel sanatlar liseleri ve Çok programlı liselerden oluşmaktadır.
Meslekî ve Teknik Ortaöğretim:

Meslekî ve teknik ortaöğretim; iş ve meslek alanlarına iş gücü yetiştiren ve öğrencileri yükseköğretime hazırlayan öğretim kurumlarıdır.
Meslekî ve teknik ortaöğretim; Erkek teknik öğretim okulları, Kız teknik öğretim okulları, Ticaret ve turizm öğretimi okulları ve Din öğretimi okullarından oluşmaktadır.
2005-2006 eğitim-öğretim yılında 4.038'i meslekî ve teknik eğitim okulu olmak üzere 7.443 okulda, 3.213.605 öğrenci (2.037.490'ı genel, 1.176.115'i meslekî ve teknik ortaöğretimde) öğrenim görmekte olup 184.246 öğretmen (101.907'si genel, 82.339'u meslekî ve teknik ortaöğretimde) görev yapmaktadır.

Düz Lise:

Sekiz yıllık ortaöğretimi bitiren bütün öğrenciler bu okullara gidebilir. Lise mezunları üniversitelere yerleştirilmek için Yükseköğrenim Geçiş Sınavı (YGS) ve Lisans Yerleştirme Sınavı (LYS)’na girerler.

Meslek Lisesi:
Meslek lisesi mezunları meslek yüksek okullarına sınavsız devam edebilirler. Meslek liseleri, Teknik, İletişim, Sağlık, Otelcilik ve Turizm, Öğretmen, Denizcilik Meslek Liseleri olarak gruplanabilir. Bu liseler artı bir yıl daha okumayı gerektirebilir.

Anadolu Lisesi:

Yabancı dil dersinin ağırlıklı olarak verildiği ve bazı anadolu liselerinde bir yıl yabancı dil hazırlık sınıfı okunan liselerdir. Ders saatleri normal liselere göre daha fazladır; ikinci bir yabancı dil seçenekleri vardır. Galatasaray Lisesi, Kadıköy Anadolu Lisesi, İstanbul Lisesi (İstanbul Erkek Lisesi) gibi.

Fen Lisesi:

Fen Bilimleri’ne özel ilgi ve yeteneği olan öğrencilere yönelik liselerdir. Bu okullarda üniversitelerin Fen Bilimleri alanlarına yerleştirmek üzere öğrenci yetiştirilir.

İmam - Hatip Lisesi:

İmamlık, hatiplik ve Kur'an kursu öğreticiliği gibi dini hizmetlerin yerine getirilmesi ile görevli elemanları yetiştirmek üzere, Milli Eğitim Bakanlığı’nca açılan ortaöğretim sistemi içinde hem mesleğe hem de yüksek öğrenime hazırlayıcı programlar uygulayan öğretim kurumlarıdır.

Güzel Sanatlar Lisesi:

Güzel Sanatlar alanlarında özel ilgi ve becerileri olan çocukları küçük yaşlardan itibaren yetiştirmek üzere açılan liselerdir.

Özel Lise:

Kolej olarak da adlandırılan, bazılarında Matematik, Fen gibi derslerde eğitimin yabancı dilde olduğu, eğitim ücretinin yüksek ve kabulün zor olduğu ve genelde Robert Koleji, Saint Joseph Lisesi, Avusturya Lisesi gibi yabancı kökenli olan liselerdir.


Özel Eğitim

Özel eğitimin amacı; özel eğitim gerektiren bireylerin eğitim ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılayarak onları toplumla bütünleştirmek ve meslek sahibi yapmaktır.
Özel eğitim okulları Türk millî eğitim sistemindeki kademelendirmeye göre yapılandırılmıştır. Ancak, diğer okullardan farklı olarak, ilköğretim öncesinde hazırlık sınıfı bulunmaktadır. İlköğretime devam edecek durumda olan engelli öğrenciler hazırlık sınıfına alınmadan ilköğretime başlamaktadır.
Özel eğitim okullarında; Görme Engellilerin Eğitimi, İşitme Engellilerin Eğitimi, Ortopedik Engellilerin Eğitimi, Zihinsel Engellilerin Eğitimi, Süreğen Hastalığı Olanların Eğitimi, Otistik Çocukların Eğitimi, Üstün veya Özel Yeteneklilerin Eğitimi ve Kaynaştırma ve Özel Sınıflarda Eğitim kategorilerinde eğitim verilmektedir.
2005-2006 eğitim-öğretim yılında 495 özel eğitim okulunda, 25.238 öğrenci eğitim görmekte ve bu kurumlarda 4.904 öğretmen görev yapmaktadır.
Özel Öğretim

Özel öğretim kurumları 625 sayılı kanun doğrultusunda açılmış, her kademe ve türdeki özel okullar, özel dershaneler, özel mesleki ve teknik kurslar, özel motorlu taşıt sürücüleri kursları ile özel öğrenci etüt eğitim merkezlerini kapsamaktadır. Özel öğretim kurumları faaliyetlerini, Milli Eğitim Bakanlığı'nın gözetim ve denetiminde sürdürmektedir.
2005-2006 eğitim-öğretim yılında 10.766 özel öğretim kurumunda, 2.429.893 öğrenci eğitim görmekte bu kurumlarda 95.609 öğretmen görev yapmaktadır.


Yükseköğretim

Yükseköğretim, ortaöğretime dayalı en az iki yıllık yüksek öğrenim veren, en üst seviyeli insan gücünün ve bilimsel araştırma alanlarının istediği elemanları yetiştiren eğitim kurumlarının tümünü kapsar.
Yüksek öğretimin amaç ve görevleri, millî eğitimin genel amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak;

1. Öğrencileri ilgi, istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde ve doğrultusunda yurdumuzun bilim politikasına ve toplumun yüksek seviyede ve çeşitli kademelerdeki insangücü ihtiyaçlarına göre yetiştirmek,
2. Çeşitli kademelerde bilimsel öğretim yapmak,
3. Yurdumuzu ilgilendirenler başta olmak üzere, bütün bilimsel, teknik ve kültürel sorunları çözmek için bilimleri genişletip derinleştirecek inceleme ve araştırmalarda bulunmak,
4. Yurdumuzun türlü yönde ilerleme ve gelişmesini ilgilendiren bütün sorunları, Hükümet ve kurumlarla da elbirliği etmek suretiyle öğretim ve araştırma konusu yaparak sonuçlarını toplumun yararlanmasına sunmak ve Hükümetçe istenecek inceleme ve araştırmaları sonuçlandırarak düşüncelerini bildirmek,
5. Araştırma ve incelemelerin sonuçlarını gösteren, bilim ve tekniğin ilerlemesini sağlayan her türlü yayınları yapmak,
6. Türk toplumunun genel seviyesini yükseltici ve kamu oyunu aydınlatıcı bilim verilerini sözle, yazı ile halka yaymak ve yaygın eğitim hizmetlerinde bulunmaktır.
Yükseköğretim kurumları; Üniversite, fakülte, enstitü, yüksekokul, konservatuar, meslek yüksekokulu ile uygulama ve araştırma merkezlerinden oluşmaktadır.
Ülkemizde 53 devlet üniversitesi ile 26 vakıf üniversitesi bulunmaktadır.
Üniversitelerimizde(vakıf üniversiteleri dahil) 2.073.428 öğrenci (Bu sayıya 695.591 AÖF öğrencisi dahildir.) öğrenim görmekte, 26.029 öğretim üyesi ile 48.878 öğretim elemanı görev yapmaktadır.

Ön Lisans Derecesi

Meslek lisesi mezunları meslek yüksek okullarına sınavsız geçiş yapabilir. Ancak, düz liselerden meslek yüksek okullarına geçiş yapabilmek için Yüksek Öğrenime Geçiş Sınavı (YGS)’ndan belli bir puan almak gerekir. Meslek yüksek okullarının eğitim süresi iki yıldır. Bazı meslek yüksek okullarında yabancı dil hazırlık sınıfları bulunmaktadır. İki yıllık eğitimlerini başarıyla tamamlayan öğrenciler Dikey Geçiş Sınavı (DGS)’na girerek dört yıllık lisans eğitimi veren üniversitelere geçiş yapabilirler.

Lisans Derecesi
Lisans derecesi almak için bir üniversitede dört yıllık eğitim süresini tamamlamak gerekir. Ancak, Tıp, Diş Hekimliği, Eczacılık, ve Veterinerlik gibi profesyonel dallar için beş ile altı yıl arasında değişen bir eğitim süresini tamamlamak gerekmektedir.

Yüksek Lisans Derecesi

Lisans eğitiminin üzerine, tezli veya tezsiz olarak iki yıllık yüksek lisans programını bitiren öğrencilere yüksek lisans derecesi verilir. Tezli yüksek lisans programları genelde en az 21 kredi alınmasını ve de tez yazılmasını gerektirir. Tezsiz yüksek lisans programları ise 1,5 yılda da tamamlanabilen, en az 30 kredi ve bir dönem projesi yazılmasını gerektiren programlardır.

Doktora Derecesi
Lisans veya yüksek lisans diplomasına sahip olanlar doktora programlarına başvurabilir. Doktora programlarında en az 7 ders ve 21 kredi almak ve yeterlilik sınavını geçmek gerekir. Derslerini ve yeterlilik sınavını başarıyla geçen öğrenciler tez yazıp, sözel olarak tezlerini tez komitesi karşısında savunurlar.

Tıpta Uzmanlaşma

Tıp uzmanlık derecesi Tıp fakültelerinde, hastanelerde ve araştırma hastanelerinde alınan doktora dengi uzmanlık derecesidir. Tıp fakülteleri mezunları Tıp’ta uzman olmak için tıbbın farklı dallarında Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS)’na girerler. Uzman adaylarının bir tez sunmaları ve komite karşısında tezlerini savunmaları gerekir.

Sanatta Yeterlilik

Bir fakülte veya yüksekokulu bitirdikten sonra o sanat dalında sınava girerek, sanat eseri ve bilimsel bir eser ortaya çıkararak erişilen, doktoraya eşdeğer bir derecedir.




YAYGIN EĞİTİM

Yaygın eğitim, örgün eğitim sistemine hiç girmemiş, herhangi bir kademesinde bulunan veya bu kademelerden birinden ayrılmış olan bireylere ilgi ve gereksinme duydukları alanda örgün eğitim yanında veya dışında düzenlenen eğitim faaliyetlerinin tümünü kapsar.
Yaygın eğitim; genel ve meslekî teknik yaygın eğitim olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır.
Yaygın eğitim kurumları şunlardır: Halk eğitimi merkezleri, Çıraklık eğitimi merkezleri, Pratik kız sanat okulları, Olgunlaşma enstitüleri, Endüstri pratik sanat okulları, Mesleki eğitim merkezi, Yetişkinler teknik eğitim merkezleri, Özel kurslar, Özel dershaneler, Eğitim ve uygulama okulları(özel eğitim), Meslek okulları(özel eğitim), Meslekî eğitim merkezleri (özel eğitim), Bilim ve sanat merkezleri (özel eğitim), Açık ilköğretim okulu, Açık öğretim lisesi.
Yaygın eğitim, yetişkinlere okuma-yazma öğretmek, temel bilgiler vermek, en son devam ettikleri öğrenim kademesinde edindikleri bilgi ve kabiliyetlerini geliştirmek ve hayatını kazanmasını sağlayacak yeni imkânlar kazandırmak amacıyla verilen okul dışı eğitimdir.
Yaygın eğitim; halk eğitimi, çıraklık eğitimi ve uzaktan eğitim yoluyla gerçekleştirilmektedir.
2005 yılında 9.648 yaygın eğitim kurumunda (halk eğitim merkezi ve çıraklık eğitim merkezlerinde) 3.886.638 kursiyer öğrenim görmüş ve 73.507 öğretmen görev yapmıştır. Bununla birlikte,
2005-2006 eğitim-öğretim yılında 103.914 öğrenci açık ilköğretim, 283.938 öğrenci ise açık lise uygulaması kapsamında öğrenim görmektedir.




Türkiye'de Konuşulan Diller


Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tâbi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası antlaşma hükümleri saklıdır.


Bu yasa gereği Türkiye'de Kürtçe, Zazaca, Arapça,Gürcüce, Lazca, Adigece ve Boşnakça gibi dillerde eğitim ve öğretim yapılamamaktadır.Uluslararası insan hakları savunucuları Türkiye nüfusunun %20 ile %25'inin Türkçe dışındaki anadilleri konuştuğunu ve bu dillerin yazılı hale getirilmezse Ubıhça gibi yok olacağını öngörmektedirler. Türkiye'de konuşulan başlıca diller ise:

Milliyet gazetesinin 50 bin kişi ile yüzyüze görüşüp KONDA'ya 2007 yılında yaptırdığı ankete göre anadili olarak konuşulan dillerin sıralaması şöyle:


Türkçe: % 85,54
Kürtçe: % 11,97
Zazaca: % 1,01
Arapça: % 1,38
Türki diller: % 0,28
Balkan dilleri: 0,23
Lazca: % 0,12
Çerkezce: % 0,11
Ermenice: % 0,07
Kafkas dilleri: % 0,07
Rumca: % 0,06
Batı Avrupa dilleri: 0,03[7]
Yahudice: % 0,01
Kıptice: % 0,01
Diğerleri: % 0,12
---------------------
"Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur..."
Konu 0101001 tarafından (04-02-2014 01:17 Saat 01:17 ) değiştirilmiştir.
0101001 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Uzman Üye
Üyelik tarihi:
08/2012
Mesajlar:
1.807
Konular:
1113
Teşekkür (Etti):
176
Teşekkür (Aldı):
475
Ticaret:
(0) %
04-02-2014 00:22
#7
Kültür


Türkiye'de Müzik

Anadolu’da Selçuklular döneminden başlayarak günümüze kadar Türk müziği farklı gelişme alanları göstermiştir. Bu alanlar, aydın kesimin kentlerde geliştirdiği klasik müzik, Anadolu insanının yüzyıllar boyu dolaysız söylemi olarak gelişen Türk Halk müziği, dinsel müzik ve mehter müziğidir. Çağdaş müziğin temelini oluşturan Batı’daki çokseslilik ise Türkiye'de müzik türü olarak ancak Cumhuriyet sonrasında benimsenmiştir. Özellikle son yıllarda büyük gelişmeler kaydeden pop, rock ve caz müzik ise ülkede sevilerek dinlenen diğer müzik türleridir.

Çoksesli Türk Müziği


Atatürk'ün önderliğinde müzik çalışma ve gösterilerinde çağdaş müzik ile Türk Halk müziğinin esas alındığı ve uluslararası müzik teknik ve araçlarının kullanıldığı Batı müziğine yöneliş hareketi başlamıştır. Çoksesli müziğin kuramına ilişkin kitaplar yayınlanmış, Türk Halk müziği ve kaynakları konusunda araştırmalar yapılmıştır. Gerek yurtdışına gönderilen öğrenciler, gerekse yurtdışından getirtilen Joseph Marx, Paul Hindermith, Carl Ebert ve Béla Bartok gibi uzmanlarla temel kurumların oluşturulmasına başlanmıştır.

1936 yılında Ankara Devlet Konservatuarı’nın kurulmasıyla halk müziğini Batı’nın çoksesli düzeni içinde işleme çalışmaları da ağırlık kazanmıştır. Cumhuriyet'in ilk besteci kuşağını oluşturan Cemal Reşit Rey, Ahmed Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Ferit Alnar, Necil Kazım Akses gibi sanatçılar, Batı'nın değişik konservatuarlarında yetişmiş, farklı müzik akımlarının etkisinde kalmış olmalarına rağmen Türkiye'de çoksesli müziğin yerleşmesi ve ulusal bir okul kurulması için çalışmışlardır. Nitekim ilk kuşak besteci öğretmenlerinin yolundan giden daha sonraki kuşaklar bir yandan halk müziğine dayanan, öte yandan batılı akımlardan kaynaklanan Türk beste ekolünü yaratmışlardır. Aralarında önemli üslup ve anlayış farkı bulunmasına rağmen ilk kuşak bestecilerin ortak özelliği halk müziğinden yararlanmaları, yapıtlarında yerel motifler ve folklorik ezgilere yer vermeleridir. Türk folkloru üzerine araştırmalar ve derlemeler yapan Adnan Saygun, izlenimciliği ulusalcı bir tutuma dönüştürmüş, yabancı ülkelerde verdiği konferans ve konserlerle Türk müziğinin tanıtılmasında büyük rol oynamıştır. Yapıtları pek çok ülkede çalınan Ahmed Adnan Saygun'un, Paris ve New York'ta seslendirilen "Yunus Emre Oratoryosu" dünya çapında tanınmıştır.

Ülkede çoksesli müziğin yaygınlaşmasında, en eski senfonik topluluk olan "Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası"nın payı büyüktür. Yurt çapında verdiği sayısız konserler ile çoksesli müziği yayma ve sevdirmede öncülük eden bu orkestra; Almanya, ABD, Fransa, İspanya, İtalya, Güney Kore gibi daha pek çok ülkede verdiği yurtdışı konserleri ile de Çoksesli Türk müziğinin dünyaca tanınmasını sağlamıştır. İstanbul, İzmir, Antalya ve Çukurova Devlet Senfoni Orkestraları da bugün gerek yurtiçi gerekse yurtdışı konser turneleriyle etkinliklerini sürdürmektedir.

Devlet orkestraları dışında Bilkent Senfoni Orkestrası, Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası ve Akbank Oda Orkestrası önemli özel orkestralar arasında yer almaktadır.

Çoksesli müzik alanında yabancı toplulukları yöneten, yurtiçi ve yurtdışında plak dolduran
Hikmet Şimşek,Gürer Aykal, Rengim Gökmen ve Betin Güneş gibi ödüllü orkestra şeflerinin yanısıra, üstün yetenekli çocuklar için çıkarılan yasa ile yurtdışında eğitim gören dünyaca ünlü müzisyenler de yetişmiştir. İdil Biret (piyano), Suna Kan (keman), Güher ve
Süher Pekinel Kardeşler (piyano), İsmail Aşan (keman), Fazıl Say (piyano) ve Gülşen Tatu (flüt) uluslararası yarışma–larda ödül kazanan ve plak dolduran ünlü Türk müzisyenlerinden bazılarıdır.


Klasik Türk Müziği

Türkiye’ye özgü bir tür olan sanat müziği 15. yüzyılda Osmanlılar döneminde saray çevresinde gelişmiş, 19. yüzyıla kadar sürekli gelişme göstermiştir. Ancak nota örnekleri 17. yüzyıldan itibaren görülmektedir. Yalnızca Türk müziğine özgü "koma", aralıklı diziler yoluyla birçok makamlar yaratılmıştır.

Ney, tanbur, ud, kanun, kemençe, kudüm, def/daire, zil (halile), geleneksel sanat müziğinde kullanılan çalgılara örnek gösterilebilir.

1943 yılında, Geleneksel Türk Müziği sisteminin içinde kalarak özgün bir çok seslilik yaratılabileceğini ve Türk orkestrasında geleneksel çalgıların da önemli roller üstlenebileceğini savunan Hüseyin Saadettin Arel'in başkanlığında, İstanbul Belediye Konservatuarı Türk Müziği Bölümü açılmıştır. Bu gelişmeyi takiben 1950'lerde Klasik Türk müziği, Ankara ve İstanbul radyolarında çeşitli görevler üstlenen Mesut Cemil Tel'in "Klasik Koro"yu kurması, Üsküdar Musiki Cemiyeti ve Şark Musikisi Cemiyeti gibi kuruluşların etkinlikleri ile yeni bir canlanma dönemine girmiştir. Klasik Türk müziğinde koro yönetimini profesyonel anlamda ilk uygulayan kişi olan Mesut Cemil Tel, kurduğu "Klasik Koro" ile o zamana kadar dejenere olmuş Klasik Türk müziği icrasına modern, ciddi ve müzikal bir anlayış getirmiştir.

1976 yılında İstanbul'da ilk Türk Musikisi Konservatuarı’nın kurulması ve Nevzat Atlığ yönetimindeki ilk Devlet Klasik Türk Müziği Korosu'nun çalışmalarına başlaması, Klasik Türk müziğinin kurumlaşması açısından altın yıllar olmuştur. Nitekim bu dönemde Kültür Bakanlığı’na bağlı Ankara, İzmir, Bursa, Samsun, Diyarbakır, Elazığ Devlet Klasik Türk Müziği Koroları, İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu, Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu, Edirne ve İstanbul Devlet Türk Müziği Toplulukları kurulmuştur. 1984 yılında İzmir, 1988 yılında Gaziantep, 1994’de Konya, 2001’de Afyon Türk Musikisi Devlet Konservatuarları öğretime başlamıştır. Devlet Koroları bugün gerek verdikleri periyodik konserler ve düzenledikleri radyo ve televizyon programları, gerekse yurtiçi ve yurtdışı turneleriyle Klasik Türk Müziği'nin geliştirilip yaygınlaştırılmasında önemli rol oynamaktadır.

Saadettin Kaynak, Şerif İçli, Selahattin Pınar, Avni Anıl gibi bestecilerin yanında; Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses, Müzeyyen Senar ve Zeki Müren gibi sanatçılar besteleri ve daha çok popüler tarzdaki icraları ile Cumhuriyet dönemi Türk Müziği'nin tanınmış sanatçılarından bazılarıdır. Klasik tarz ve üsluptaki icraları ile Münir Nurettin Selçuk, Aladdin Yavaşça, Bekir Sıtkı Sezgin, Meral Uğurlu, İnci Çayırlı gibi ses sanatçıları ve ayrıca Niyazi Sayın, Aka Gündüz Kutbay, Necdet Yaşar, Erol Deran, Cinuçen Tanrıkorur, İhsan Özgen gibi saz icracıları Klasik Türk Müziğinin günümüzdeki önemli isimleridir.



Türk Halk Müziği



Halk müziğinin karakteristik özelliği anonim olmasıdır. Ezgilerin "anonim" özellik taşıması, halk içinden gelen yaratıcılığın kuşaktan kuşağa aktarılması yoluyla geleneğin sürdürülmesi anlamını taşımaktadır. Cumhuriyet ile birlikte benimsenen resmi müzik politikası halk ezgilerini, yaratılacak "çağdaş" Türk Müziği’nin ana kaynağı olarak kabul etmiştir. Bu amaçla yurt çapında derleme gezileri düzenlenmiş, notaların saptanıp arşivlenmesi çalışmalarına ağırlık verilmiştir. 1936 yılında kurulan Ankara Devlet Konservatuarı, halk müziği çalışmalarını tümüyle üstlenmiş; 1952'ye kadar her yıl düzenli olarak yapılan çalışmalarda 10.000 melodi, notaya alınarak arşivlenmiştir.
1937 yılında başlayan Devlet Radyosu yayınları, halk müziğini canlandıran bir başka etken olmuştur. Sadi Yaver Ataman, Tamburacı Osman Pehlivan, Servet Coşkunses ve Muzaffer Sarısözen gibi sanatçıların radyodaki otantik halk müziği programları yoğun ilgi görmüştür. Çalışmalarını radyo dışında yürüten Ruhi Su, 1960'lardan başlayarak halk müziğinin yeniden yorumlanmasına öncülük etmiştir. 1975 sonrasında Zülfü Livaneli ve Arif Sağ bağlama düzeni ve diğer sazların kullanımına getirdikleri yorumlarla, halk müziğinin çağdaş bir nitelik kazanmasına katkıda bulunmuşlardır. Nitekim son yıllarda Türk Halk müziği ülkede en fazla dinlenilen müzik türleri arasına girmiştir. Bunda radyo ve televizyonun yaygınlaştırıcı etkisi yanında Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı Devlet Türk Halk Müziği Koroları çalışmalarının da payı büyüktür. İlki 1986 yılında Ankara’da olmak üzere Sivas ve Şanlıurfa’da da Devlet Türk Halk Müziği Koroları kurulmuş ve halk müziğinin hem anonim karakterdeki geleneksel formlarında hem de beste türünde tek sesli ve çok sesli uygulamalarla başarılı icralar sergilemişlerdir.

Neriman Altındağ, Nida Tüfekçi, Mehmet Özbek, Mükerrem Kemertaş, Bedia Akartürk, Hale Gür, Musa Eroğlu, Neşet Ertaş, Belkıs Akkale ve Mahsuni Şerif, besteleri, derlemeleri ve icraları ile Türk Halk müziğinin önde gelen sanatçılarından bazılarıdır.

Bağlama ailesi sazlar başta olmak üzere, kaval, tar, kemençe, çifte, mey, zurna, davul, tulum belli başlı halk müziği çalgılarıdır.


Pop, Rock ve Caz
1960’lardan itibaren tüm dünyaya yayılan "rock’n roll", 1960 sonrasında Beatles'la biçimlenen "beat" anlayışları, müziğe genç kuşaklara özgü bir tavır kazandırmış, bu süreç Türkiye'deki genç müzik toplulukları tarafından da yakından takip edilmiştir. Önceleri yabancı bestelere Türkçe söz yazma şeklinde kendini gösteren bu eğilim, daha sonraları yerini Hafif Batı müziği ile Türk Halk müziğinin kaynaştırıldığı özgün bestelere bırakmıştır. Sanatsal yoruma, yaratıya ve müzikaliteye önem veren parçalar ağırlık kazanmıştır. Bu gelişmelere paralel olarak son yıllarda büyük bir müzik piyasası oluşmuş, yerli kaset ve compact disc (CD) satışlarında önemli artışlar olmuştur. Özellikle gençler tarafından çok sevilen Türk pop ve rock müziği kasetleri bugün satış rekorları kırmaktadır.

Yılda yerli ve yabancı 100 milyondan fazla kaset ve CD satılmaktadır. Pop alanında Tarkan, Barış Manço, Sezen Aksu, Nilüfer, Sertap Erener, MFÖ, Şebnem Ferah, Teoman; caz alanında Kerem Görsev, İlhan Erşahin, Nükhet Ruacan, Gürol Ağırbaş, Okay Temiz önemli sanatçılar arasındadır.

24 Mayıs 2003’te Letonya’nın başkenti Riga’da yapılan 48. Eurovision Şarkı Yarışması’na “Every Way That I Can” adlı İngilizce şarkı ile katılan Sertap Erener, 167 puanla Türkiye’ye ilk kez birincilik kazandırarak, önemli bir uluslararası başarıya imza atmıştır. Yarışma, gelecek yıl Türkiye’de yapılacaktır.


Türkiye'de Edebiyatı

Roman ve Öykü

Cumhuriyet dönemi edebiyatı Türkiye'nin gerçeklerine gittikçe genişleyen ölçüde eğildi. Yurdun bütün bölgelerinde kentlerdeki, köylerdeki yaşamı ve insan ilişkilerini, yurtdışına göçen işçileri ele aldı. Her sınıftan, her yaşam biçiminden gelen kahramanları canlandırdı. Onları kuşatan toplumsal bozuklukların giderilmesi için öneriler getirildi. Dil devrimi, edebiyatı yakından etkiledi. Türetilen ya da canlandırılan sözcükler yanında bölge ağızlarından sözcükler ve anlatım biçimleri de edebiyata girdi. Halk söyleyişleri, anlatımı kadar dünya edebiyatlarından türlü eğilimlerden, deneylerden izlenimler görüldü. Cumhuriyet'in kuruluşunu ele alan yapıtlar oluşturuldu. Yakup Kadri yakın tarihte oluşan, kendi tanık olduğu olaylara dayanarak toplumdaki değişmeleri, siyasal yaşamdaki çalkantıları, çatışmaları ele alan romanlar yazdı. En etkili romanı ise köylü ve aydın çelişkisini anlatan Yaban (1932) oldu. Cumhuriyet'in ilk on yılında Kurtuluş Savaşı'na katılan halk ve aydınlar, yeni döneme ayak uydurmaya çalışan çıkarcılar ve işbirlikçiler , batı uygarlığı karşısında geleneksel ahlâkın ve yerleşik değerlerin tartışılması ,toplumdaki değişmelerin, batılılaşmayı yanlış anlamanın yıkıcı etkileri gibi toplumsal konulara bireysel sorunlar, ruhçözüm deneyleri eklendi. Şevket Esendal'ın Ayaşlı ve Kiracıları (1934) romanı başkent Ankara'nın, Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki yaşamını canlandırıyordu. Deniz tutkunu olan Sait Faik, kendi yaşadığı Burgaz Adası'nın Rum balıkçılarını, kentin küçük insanlarını geniş bir insan sevgisiyle canlandırdı. Öte yandan üretim biçimine, üretim biçiminde değişmenin yaşamı nasıl etkilediğine dikkati çeken ilk yapıt Sadri Ertem'in Çıkrıklar Durunca (1931) adlı köy romanıdır. Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf romanıyla 20 yıl kadar sonra gelişecek köy romancılığına öncülük etti. Köylüleri, düşkün kadınları, toplumsal sınıflar arasındaki çelişkileri ele alan öyküler kaleme aldı.

İnce Memed romanında 1930 yıllarında Toroslar'da yaşayan, suça itilmiş bir eşkıyanın yaşamını konu edinen Yaşar Kemal bu yöreyi ve Çukurova'yı tarihsel kökleri, doğası, güncel sorunlarıyla yansıtırken anlatımdaki coşku, betimlemelerindeki renklilikle dikkat çekti. Orhan Kemal, İstanbul'un yoksul kesimlerinde yaşayanları, köyden kente nüfus göçünü, ezilen çocukların, genç kızların serüvenini konu edindi. Kemal Tahir'in köyü konu edinen romanları ve köydeki gelişmelerin geniş bir panoramasını verdi. Samim Kocagöz, Necati Cumalı, Fakir Baykurt gibi yazarlar roman ve öyküleriyle köy ve kasaba yaşamına tanıklık ettiler. Aynı çevreyi konu edinen Bekir Yıldız, yurtdışında çalışan göçmen işçilerin yaşamını konu edinen yazarlardan oldu. Gerçeklere ironi ile bakan öykücüler bulunduğu gibi (örn; Haldun Taner) toplumsal bozuklukları gülmece öyküleri ve romanlarıyla çok geniş bir okur toplulukları önünde tartışan yazarlar (Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz) görüldü. Kurtuluş Savaşı'nın ve Cumhuriyet dönemini, toplumcu ve gerçekçi yazarlara karşıt biçimde yorumlayan yazarlar ( Tarık Buğra) da oldu.


Ruhsal çözümlemelere yönelen, biliçaltını sergileyen yazarlar (Yusuf Atılgan, Bilge Karasu, Adnan Özyalçıner, Oğuz Atay, Tezer Özlü vs.) soyutlamalardan, kara mizahtan yararlandılar; geriye dönüşümlerle, çağrışımlarla beslenen, dilin olanaklarını araştıran denemelere giriştiler. Kadın romancılar ve öykücüler çevreyi, olayları, kişileri konu edinirken, ayrıntılara daha çok indiler. Bu yazarlar (Nezihe Meriç, Adalet Ağaoğlu, Pınar Kür, Füruzan, Sevgi Soysal, Tomris Uyar) bireyin toplumla ilişkisi, toplumsal yapıda ve kültürdeki değişimler, cinsellik gibi konulara yönelirken yerleşik yargılara karşı çıktılar. Hızlı kentleşme, sanayileşme olguları köy edebiyatının ortadan silinmesine yol açarken, kentteki kaynaşmalar, kenar mahalle insanlarının, yoksulların, işçilerin yaşamından çok aydınların, sanatçıların, siyasal eylemlere katılanların toplumsal ve ruhsal dünyalarını, onların tanıklığıyla bireyi ve toplumu konu edinen bir edebiyat gelişti: Erhan Bener, Demir Özlü, Selim İleri, Orhan Pamuk, Latife Tekin, Nedim Gürsel vs. gibi yazarların roman ve öyküleri.


Şiir

Şiirde, Milli Edebiyat akımından hece veznini devralan kuşak (Kemalettin Kamu, Ömer Bedrettin Uşaklı vs) küçük duyarlılıkları, doğa ve yurt güzelliklerini konu edindi. Biçim yetkinliğine, arı şiire yönelen çalışmalar folklordan (Ahmet Kutsi Tecer) tarihin yanı sıra psikolojiden (Ahmet Hamdi Tanpınar) beslendi. Simgelere (Ahmet Muhip Dıranas) ya da günlük yaşamdan sahnelere, yaygın izlenimlere, duyarlığa (Cahit Sıtkı Tarancı) yaslandı. Hece veznini kullanmada ulaşılan ustalığa yeni kalıplar, duraksız uygulamalar (A. M. Dıranas, C. S. Tarancı) eklendi. İnsanın iç dünyasına yönelik araştırmalar, gizemci düşünceler dile getirildi (Necip Fazıl Kısakürek). Nâzım Hikmet Ran'ın vezni, geleneksel kalıpları kıran şiiri, biçimsel özellikleri kadar Marxçı görüşe bağlı içeriğiyle de yenilik oluşturdu. Bu yenilikçi şiir zamanla halk şiirinden, divan şiirinden hatta çağdaşı Garip şiirinden etkiler aldı, öykünün olanaklarından yararlanıldı, yerel ve evrensel değerlerle beslendi. Garip hareketinin temsilcileri (Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet, Oktay Rıfat) şiirde süregelen aşırı duyarlığa, şairaneliğe karşı çıktılar, vezinsiz şiiri yaygınlaştırdılar. Garipçiler karşısında Nâzım Hikmet'in şiir anlayışından etkilenen toplumcu şiir anlayışı ortaya çıktı. Bu şiir geleneğinin temsilcileri Rıfat Ilgaz, A. Kadir, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin 'dir. Toplumsal konuları, imgeye ve duyarlığa daha geniş yer vererek işleyen eğilimin temsilcisi Attilâ İlhan oldu. Doğayı, aşkı, yaşamı, sevgiyi, barışı, özgürlüğü vs. konuları işleyen açık aydınlık şiirin (Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Behçet Necatigil, Cahit Külebi, Necati Cumalı) karşısında insanın evrendeki yerini konu edinirken soyutlamalardan, bilinçaltı araştırmalardan yararlanan çalışmalar yer aldı. Asaf Halet Çelebi'nin şiirine eski uygarlıkların, tasavvufun, folklorun katkısı görüldü. Dönemin en üretken şairi Fazıl Hüsnü Dağlarca, insanın Tanrı, evren, tarih, zaman karşısındaki yerini yer yer karanlık imgelerle okura sezdirmeye çalıştı. Garip şiirinin açık anlatımına karşın fikirleri dolaşık bir ifadeyle ve sembollerle gizleyerek anlatan İkinci Yeni adı verilen şiirin temsilcileri; Edip Cansever, İlhan Berk, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Sezai Karakoç ve Ece Ayhan, çağdaş dünyanın karmaşası içinde bunalan insanın tedirginliğini, yer yer kapanık bir şiir diliyle anlattılar. Sezai Karakoç ise mistisizm yönüyle II. Yeniler içerisinde farklı bir çizgiye sahip oldu. Toplumsal eylemlere (Kemal Özer, Ataol Behramoğlu) kentin yaşamında çizgi dışı kalmış kitlelerin temsilcilerine (Refik Durbaş), kültürel kaynaklara ve tarihe (Hilmi Yavuz) yönelen ürünler kendini gösterdi. İroni (Salah Birsel), toplumsal (Metin Eloğlu), siyasal (Can Yücel), yergi, duyarlığa karşı şiir kaynaklarından birini oluşturdu.

Tiyatro


İlk oyun yazarlarının konuları arasında inkılâpları tanıtmak, Cumhuriyet döneminin getirdikleriyle Osmanlı'nın yozlaşmış yanlarını karşılaştırmak ve Atatürk'ün tarih tezini işlemek bulunmaktadır. 1960'lı yıllar tiyatronun altın çağı olarak kabul edilir. 1970-1995 yılları arasında tiyatro yazarlığı müstakil bir meslek hâline gelen Çağdaş Türk tiyatrosunun temelini atan ve geliştiren Muhsin Ertuğrul'un yanında 1955'ten sonra tiyatroya ağırlık veren Necati Cumalı. da yer almıştır. Musahipzâde Celal, Turgut Özakman ve Aziz Nesin gibi yazarlar geleneksel tiyatronun güldürmeye yönelik yer yer kabalaşan, açık saçık ifadeleri ve gevşek dokusuyla yabancılaşma tekniğini özellikle sosyal ve siyasi eleştiri alanında kullanmışlardır. Geleneksel Türk Tiyatrosu'ndan, ele aldıkları konuyu zenginleştirmek amacıyla yararlananlarsa; Ahmet Kutsi Tecer, Haldun Taner, Sabahattin Kudret Aksal ve Turan Oflazoğlu'dur. Bu dönemde sahnelenme amacıyla eskimiş eserleri yeniden işleme hareketleri de görülmüştür. Köy sorunlarını dile getiren tiyatro yazarları arasında; Cahit Atay, Murathan Mungan ve Hidayet Sayın da vardır. Selahattin Batu, konusunu Yunan Mitolojisi'nden alır. İnsanın yalnızlığını ve gücünü sorgulayan felsefi oyunlar yazanların başında Ahmet Muhip Dıranas, Sabahattin Kudret Aksal, Melih Cevdet Anday ve Güngör Dilmen gelmektedir.

Araştırma, Derleme


Türk edebiyatını uzun tarihi ve geniş coğrafyası içinde bir bütün olarak ele alan, dönemlerini belirleyen, eski yapıtları gün ışığına çıkaran yazar Fuad Köprülü'dür. F. Köprülü, siyasal ve toplumsal kurumlardaki değişmelerin edebiyattaki etkilerini gösterdi. Onun çizdiği çevreye bağlı kalarak geçmişteki Türk edebiyatını inceleyen araştırmacılar yetişti; İbrahim Necmi Dilmen, İsmail Habip Sevük, Agâh Sırrı Levent, Mustafa Nihat Özön, Nihat Sami Banarlı, Kenan Akyüz, Abdülbaki Gölpınarlı, Fahir İz bu alanda çalışmalar gerçekleştirenlerden bazılarıdır. Değerlendirmelerinde düşünce hareketlerini, yazarların psikolojisini, anlatım özelliklerini göz önünde tutanlar (Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan) olmuştur.


Türkiye'de Tiyatro

Türk tiyatrosu Anadolu uygarlığını oluşturan çeşitli toplumların, Anadolu'ya göç eden Türklerin atalarının ve İslâm dünyasının kültürel birikimine dayanan, hem Doğu hem de Batı kaynaklı etkileri içeren bir seyirlik geleneği üstün de gelişmiştir.

BATILI ANLAMDA TÜRK TİYATROSU
Türk halkı Batı modelinde tiyatroyla azınlıkların sunduğu tiyatro gösterileri yoluyla bir ölçüde tanışıyordu. Osmanlı sarayı ise yabancı toplulukların gösterilerine büyük önem vermiştir, Batı tiyatrosunu Türk halkından daha önce benimsemiştir.
Batı tiyatrosunun Türk kültürüne tam anlamıyla aktarılması Tanzimat'ta oluşmuştur. Batı tiyatrosunun, 1839 Tanzimat Fermanı'nın öngördüğü ilkeler doğrultusunda Batıya yönelen Osmanlı toplumuna girişi, geleneksel Türk tiyatrosuna bir yandan bir çok olumlu katkıda bulunurken, bir yandan da onun çağdaş doğrultuda gelişmesini engellemiştir. Batı modeli tiyatronun benimsenmesiyle Türk tiyatrosuna yeni bir yöneliş içine girmiştir. Her şeyden önce tiyatro da yazılı metne geçilmiş, yabancı yazarlardan yapılan çeviri ve uyarlamalar yanında Türk yazarları da oyun yazmaya başlamışlar, böylece Batıya oranla çok geç de olsa bir dram geleneği başlamıştır. Batı modelinde tiyatronun Türkiye'ye gelmesi sonucunda çerçeve sahneli yeni tiyatro yapıları kurulmuş, topluluklar bu tiyatrolarda düzenli olarak oyun sergilemeye başlamışlardır. Böylece tiyatroyu kurumsallaştırma yönünde önemli bir adım atılmıştır. Batı tiyatrosu modelini benimseyen Türk tiyatrosunun gelişimi çok genel bir yaklaşımla iki aşamada incelenebilir.
Tanzimat Fermanı'nın ilanıyla, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması arasında (1839- 1923) yer alan hazırlık aşaması ve Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze uzanan gelişme aşaması.


1839- 1923 DÖNEMİ


Çağdaş Türk tiyatrosuna ilk öneli adım 1860'ta yapılan Gedikpaşa Tiyatrosu'yla atılmıştır. 1861'de bu tiyatroyu kiralayan Güllü Agop, 1868'de Osmanlı Tiyatrosu adlı bir topluluk kurarak Türk yazarlarına ve Türkçe oyunlara yöneldi. 1870'te Sadrazam Ali Paşa'nın İstanbul'un çeşitli bölgelerinde Türkçe oyunlar sergileyen tiyatrolar kurması koşuluyla kendisine sağladığı destekle, Türkçe oyunlar oynama imtiyazını 10 yıl elinde tutan Güllü Agop'un topluluğunda Ermeni oyuncular yanında Müslüman Türk oyuncularda yetişti. Bu oyuncular içinde en ünlüsü Ahmed Fehim'dir. Osmanlı Tiyatrosu'nda Namık Kemal, Ahmed Mithat Efendi, Abdülhak Hamid, Recaizade Mahmut Ekrem gibi ünlü şair ve yazarların yapıtları, Ahmed Vefik Paşa'nın usta işi Moliere uyarlamaları, özellikle ünlü Fransız melodram, güldürü ve vodvillerinin çevirileri, kantolar, müzikli oyunlar ve operetler sahnelendi. Güllü Agop'un Osmanlı Tiyatrosuna yön verdiği 15 yılın en önemli sonuçlarından biri de izleyicinin tiyatroya alışması oldu. Bu arada padişahlarda tiyatroya büyük ilgi gösteriyordu. Abdülmecid 1858'de Dolmabahçe sarayının yakınında bir saray tiyatrosu, tiyatroya baskı ve sansür koymasıyla ünlü Abdülhamid de 1889'da Yıldız Sarayı'nın bahçesinde yabancı tiyatro ve opera oyunlarının sahnelendiği bir tiyatro salonu yaptırdı.
Türkiye'de Batılı anlamda tiyatronun kuramsallaşması ve Türkçe oyun sergilenmesi yolunda Ermeni sanatçıların katkısı, melodrama ağırlık veren Mardiros Mınakyan ve Ahmed Vefik Paşa'nın Moliere uyarlamalarına ağırlık veren Tomas Fasulyeciyan'ın katkılarıyla sürdü. Bu dönemde halk tiyatrosu sanatçılarının tuluat adı verilen yeni tür bir tiyatro geliştirdiği görüldü. Batı tiyatrosunun konukları ve tipleriyle geleneksel tiyatronun tiplerini ve oyunculuk biçimini birleştiren ve doğaçlamaya dayanan tuluat, bir anlamda ortaoyunun sahne üstüne çıkarılmış biçimiydi. Ortaoyunu ustalarından Kavuklu Hamdi'nin önderliğinde 1875'te ortaya çıkan bu tür, Cumhuriyet'in ilk yıllarına değin yaygın bir biçimde yaşadı. Ayrılmaz öğesi olan kantoyla birlikte İstanbul'un Şehzadebaşı semtinde ramazan ayında şenlenen Direklerarası'nın başlıca gösterilerinden biri olmayı sürdürdü. Türk oyuncuların eğitimi için bir konservatuvar ve yerel yönetimce parasal açıdan desteklenen bir uygulama sahnesi oluşturulması yolunda ilk adım ise 1914'te Darülbedayi'nin kurulmasıyla atıldı; ilk Türk-Müslüman kadın sanatçı olan Afife Jale'de sahneye ilk kez 1920'de Darülbedayi'de çıktı. Tiyatroda Batı modelinin benimsendiği hazırlık aşaması döneminde oyun yazarlığında patlak bir atılım görülmedi. Yazarlar, daha önce hiç denemedikleri bir türde kalem oynatırken ister istemez Batılı ustalara öykündüler. Türk yazarları en çok etkileyen yabancı kaynaklar Victor Hugo'nun ,Shakespeare'nin, Moliere'nin oyunlarıyla yabancı melodramlar oldu. Bu bakımdan Türk dram sanatının İbrahim Şinasi'nin yazdığı ve ilk özgün Türk oyunu olan Şair Evlenmesi'yle (1860) başladığı kabul edilir. Bu oyunu, özellikle romantik yurtsever duygularıyla yüklü oyunlar izledi. Bu yapıtlar içinde en ünlüsü Namık Kemal'in Vatan Yahut Silistresi'ydi (1873). Meşrutiyet'ten sonra da özgürlük konusunu işleyen romantik tarihsel oyunlar ağırlık kazandı. 1839- 1923 dönemi içinde yazılan oyunlar genel olarak komediler, tarihsel dramlar, romantik dramlar, orta sınıf trajedileri ve melodramlardı. Bu dönemde yazılmış yüzlerce oyundan günümüzde de oynanabilir olanların sayısı çok azdır. Bu tür oyunların başında Ahmed Vefik Paşa'nın Moliere'den yaptığı uyarlamalarla oyun yazarlığını Cumhuriyet döneminde de sürdüren Musaphizade Celal'in Batı'nın töre komedisi geleniği içinde Osmanlı toplumunu eleştirdiği oyunlar gelir.


1923'TEN GÜNÜMÜZE

Cumhuriyet döneminde tiyatroda Batı modelini benimseyen Türkiye, gerek tiyatronun kurumsallaşması, gerekse oyun yazarlığının gelişmesi bakımından önemli atılımlara sahne oldu.

Tiyatroyu Türkiye'de çağdaş bir sanat alanına dönüştürme yolunda ilk büyük katkı ünlü tiyatro ve sinema adamı Muhsin Ertuğrul'dan geldi. 1927'de, Darülbedayi'nin başına geçen Ertuğrul, yerli yazarları yüreklendirmesiyle, izleyiciye sunduğu çağdaş çeviri oyunlarla, sahneleme, oyunculuk ve dekor kullanımında güncel anlayışı yerleştirmesiyle, yetişmelerine katkıda bulunduğu kadın ve erkek oyuncularla bugünkü Türk tiyatrosunun temellerini attı.
Eğitim görmüş tiyatrocuların yetişmesinde büyük hizmet vermiş olan Ankara Devlet Konservatuvarı ise, Musiki ve Temsil Akademisi'nin bir bölümü olarak açıldı. Burada, ilk mezunların çıktığı 1941'de Tatbikat sahnesi oluşturuldu. Bu hazırlık aşamalarından sonra da 1949'da Devlet Tiyatroları resmen kuruldu.
1950'den sonra tiyatro kuramlarının gelişmesi bakımından önemli atılımlar gerçekleştirilmeye başlandı. Tiyatronun yaygınlaştırılması yolunda devlet eliyle sürdürülen çabalar sonucunda Devlet Tiyatroları, Ankara,İstanbul, İzmir, Bursa, Adana, Trabzon ve Diyarbakır gibi kentlerde perdelerini açarak ve turneler düzenleyerek Türkiye'nin her yanında izleyiciye ulaşır hale geldi. Yetmiş yılı aşan tarihi boyunca çeşitli iniş çıkışlar yapan İstanbul Şehir Tiyatroları da çeşitli semtlerde beş sahneye sahip oldu. Türk tiyatrosunun gelişmesinde her zaman önemli rol oynamış olan özel tiyatroların sayısında 1960'larda büyük bir artış görüldü. Etkinliklerini 1960'lardan bu yana sürdüren özel topluluklar arasında Kent Oyuncuları, Ankara Sanat Tiyatrosu, Dormen Tiyatrosu ve Dostlar Tiyatrosu sayılabilir. Oyunculuk ve sahneleme açısından Batı modelini izleyen ödenekli ve özel tiyatrolar yanında, ortaoyunu ve tuluat tiyatrosunun oyunculuk tarzını sürdüren özel topluluklar da oldu. 1970'lerin ortalarında pek çok özel tiyatro kapandı, yeni açılanların bir bölümü de başarılı olamadı. 1980'lerin ortalarından bu yana İstanbul'daki özel tiyatrolar yeniden bir canlanma dönemine girdiler.
Türk oyun yazarlığı, Cumhuriyet döneminde Batı modelini uygulayan tiyatronun kurumsallaşması yolunda yapılan atılıma koşut olarak gelişme gösterdi. Gerçekçi Avrupa tiyatrosundan büyük ölçüde etkilenen Türk yazarları, gerçekçi doğrultuda yazdıkları oyunlarda öncelikle, Osmanlı toplumundan modern Türk toplumuna geçilirken yaşanan sancıları dile getirdiler. Bu geçiş dönemini yansıtmakta en başarılı olmuş yapıtlar Reşat Nuri Güntekin'in Yaprak Dökümü (1930) ve Ahmet Kutsi Tecer'in Köşebaşı'sı (1984) idi. Çok üretken bir yazar olan Cevat Fehmi Başkut ise toplumsal eleştirel yaklaşımını çoğunlukla güldürü çerçevesi içine yerleştirdi.
Türk oyun yazarlığında Cumhuriyetin ilk 30 yılında ağırlık kazanan eleştirel gerçekçi yaklaşım etkisini günümüze değin sürdürdü. 1950'lerden çok partili döneme geçildiğinde devlet yönetimine ilişkin siyasal sorunlarda tiyatro sahnesinde gündeme getirildi. Aynı zamanda, toplumsal sorunları yansıtma aşamasından, bu sorunların kaynak ve nedenlerini irdeleme aşamasına geçildi. Bu dönemde Türk tiyatrosu yeni yazarlar kazandı. Aziz Nesin ve Haldun Taner bildik gerçekçi dram kalıplarını zorlayarak yeni biçim denemelerine giriştiler.
1960'lar Türk tiyatro edebiyatı içinde parlak bir dönem oldu. Siyasal, ekonomik, kültürel açılardan önemli bir bilinçlenme aşamasının yaşandığı bu dönemde tiyatro, işçi ve köylü kesiminin sorunlarına eğildi. Bir yandan, orta sınıftan ailelerin yaşadığı toplumsal ve ekonomik sorunları irdeleyen gerçekçi oyunlar yazılırken, köy ve gecekondu ortamı da yaşama ve giyinme biçimi ve dil özellikleriyle sahneye getirildi.
Bu dönemin en yaygın türlerinden biri de konularını Osmanlı tarihinden, halk kahramanlarının yaşamlarından ve mitolojiden alan, şiir diliyle yazılmış oyunlardır. Güngör Dilmen, Orhan Asena, Turan Oflazoğlu, Necati Cumalı bu doğrultuda yapıtlar verdiler. 1960'ların sonlarına doğru siyasal içerikli belgesel oyunlarda yazılmaya başlandı. Sermet Çağan'ın, Brecht'in epik tiyatro yöntemini doğrudan uyguladığı Ayak Bacak Fabrikası (1964), bu dönemde toplumcu gerçekçi yaklaşımın bir örneği oldu.
Türk oyun yazarlığına öz ve biçim açısından kişiliğini kazandırma yolunda önemli bir katkı 1960'larda Haldun Taner'den geldi. Ahmet Kutsi Tecer'in 1940'larda geleneksel Türk tiyatrosunun gevşek dokulu oyun yapısını ve göstermeci anlatımını kullanarak yazdığı Köşebaşı oyununun ardından, 1950'lerde ve 1960'ların başlarında göstermeci anlatımı kullanma ve tiyatroda açık biçim anlayışını benimseme yolunda oyun denemeleri yazmış olan Taner, 1964'te Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu tarafından sahnelenen Keşanlı Ali Destanı'yla geleneksel Türk tiyatrosunun belirleyici özelliklerini çağdaş anlamda toplumsal siyasal bir içerikle birleştiren yeni bir yerli türün, yerli epik müzikalin yaratıcısı oldu.
1970'lerde pek çok topluluk ağırlıkla politik tiyatro üstünde durdu. Bu dönemde sık sık yerli ve yabancı siyasal-belgesel oyunlar sahnelendi; bir yandan da gerçekçi köy oyunları, tarihsel oyunlar, geleneksel Türk tiyatrosunun özelliklerine dayalı müzikli oyunlar, kabare oyunları, epik oyunlar yazıldı. Ülkede yaşanan toplumsal siyasal çalkantılardan tiyatronun da olumsuz bir pay aldığı bu dönemin en başarılı oyunlar, geleneksel Türk tiyatrosunun anlatım biçimlerini kullanmayı sürdüren Turgut Özakman'ın aynı biçemi benimseyen Oktay Arayıcı'nın ve Asiye Nasıl Kurtulur? Oyunuyla üne, gene epik türde yazdığı toplumcu gerçekçi oyunlarla pekiştiren Vasıf Öngören'in ürünleridir.
1980'lerde ise oyun yazarlığı nicelik ve nitelik açısından bir durgunluk yaşadı. Bu dönemde Refik Erduran, Orhan Asena, Turan Oflazoğlu, Necati Cumalı, Melih Cevdet Anday, Turgut Özakman, Sabahattin Kudret Aksal, Recep Bilginer, Güngör Dilmen, Başar Sabuncu, Dinçer Sümer gibi 1950'lerden yada 1960'lardan bu yana oyun yazmayı sürdüren yazarlar dışında, 1970'lerde yazmaya başlayan Bilgesu Erenus ve Tuncer Cücenoğlu'nun, yapıtlarıyla 1980'lerde gündeme gelen Murathan Mungan, Ülkü Ayvaz, Ferhan Şensoy ve Mehmet Baydur gibi yeni yazarların oyunları sergilendi.


Türkiye'de Sinema


Kuşkusuz, her ülkenin bir sinema tarihi vardır. Fuat Uzkınay’ın Ayestefanos anıtının 14 Kasım 1914’te yıkılmasına ilişkin filmi, “çekilen ilk Türk filmi”, Fuat Uzkınay da “İlk Türk Sinemacısı” olarak nitelenmektedir.



1922 - 1950 Yılları Arasında Türk Sineması


Cumhuriyet’in ilanıyla beraber Türk toplum yapısında ciddi bir değişim yaşanmıştır. Cumhuriyet rejimin başlaması, daha önce eşi benzeri görülmemiş inkılapların bir bir hayata geçmesi, toplumun hemen her alanında değişikliklere yol açmıştır. Türk Sineması’nda 1922 yılından 1949 yılına kadar sivil yapımevleri bazında yapılandırılan döneme Özel Yapımevleri Dönemi adı verilmektedir. Tiyatral kökenli çalışmalardan oluşan Türk filmlerini yönetmek ise Muhsin Ertuğrul’a düşmüştür. Türk Sineması, İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1945 yılından sonra film üretimini arttırmıştır. Film yapıları ise seyirci tercihleri neticesinde yani ekonomik yansımalar sebebiyle belli bir form yakalamıştır. Önemli gişe gelirleri getiren Mısır filmleri, Amerikan macera ve güldürü filmleri ve Türk Sineması’nın kendi köklerinden kaynaklanan edebiyat uyarlamaları ve tarihsel filmler belirli bir sinema anlayışını beraberinde getirmiş, sonraki yıllardaki üretimler bu ana temalar üzerinde hareket etmiştir.

1950 - 1960 Yılları Arasında Türk Sineması

Artan film üretimi, 1950’li yıllardan itibaren Türk Sineması’nın daha fazla insan istihdam eden, daha fazla sayıda film yapan bir yapıda olacağının sinyallerini vermiştir. Artan yapımlar Türk Sineması’nın üretim açısından Altın Çağı olarak nitelendirilebilecek 1960-75 yıllarının temellerini hazırlamıştır.

1960-1970 Yılları Arasında Türk Sineması

Türk Sineması’nın üretim verimliliğinin en üst noktaya çıktığı yıllar olan 1960’lı yıllar, aynı zamanda da düzeyli ve kaliteli Türk filmlerinin birbiri ardına vizyona girdiği, ulusal bir kimliğe büründüğü yıllardır. 1950’li yıllardan itibaren düzenli bir artışa geçen yerli film üretimi, seyircinin artan talebi karşısında 1960’lı yıllarda da yükselişine devam etmiştir. Türk Sineması 1963’ten itibaren renkli film üretmeye başlamıştır. 1967’den itibaren hızla artan renkli filmler, piyasaya hakim olmuştur. Türkiye’de 1960’lı yılların bir diğer özelliği de Türk Sineması’nın Amerikan Sineması’nın önünde olmasıdır. 1960’lı yıllarda sinema giderek daha kârlı bir sektör haline gelince, yeni yapımcıların ve yapımevlerinin ortaya çıkması da kaçınılmaz olmuştur. 1966 yılında Türk sineması 241 filmle, dünya uzun metraj film üretimi sıralamasında 4. sırayı almaktadır. Yapım, üretim ve dağıtım gücü hesaba katıldığında 1960’lı yıllar, Türk Sineması için altın bir çağ olarak kabul edilmektedir.

1970-1980 Yılları Arasında Türk Sineması

1970’li yıllardaki Türk Sineması’nın yapısal gelişiminde, dış faktörlerin rolü iç faktörlerden daha büyüktür. Türkiye’de 1971-1980 yılları arasında geçen süre zarfında, başta siyasi ve ekonomik alanlarda olmak üzere birçok konuda köklü değişiklikler olmuştur. Büyük siyasi, iktisadi ve sosyolojik değişimler her sektörü olduğu gibi sinema sektörünü de derinden etkilemiştir. Televizyona artan ilgi, kitleleri sinemadan uzaklaştırmış, sinema salonları kapanmaya başlamış, çeşitli furyaların etkisiyle filmlerin kalitesi düşmüş, sinema sektörü daralma sürecine girmiştir. 1977 yılında; Türk Sineması’na yasal düzenlemeler hazırlamak, yurt dışında film haftaları düzenlemek, yurtdışındaki festivallere katılacak filmlerin altyazı kopyalarını üretmek gibi görevleri yerine getirmesi maksadıyla Kültür Bakanlığı’na bağlı Sinema Dairesi Başkanlığı kurulmuştur.

1980-1990 Yılları Arasında Türk Sineması

Her zaman olduğu gibi, ülkenin içinde bulunduğu iktisadi, hukuki ve siyasi süreçler Türk Sineması’na yansımıştır. Ülkenin artan ithalatı sayesinde yaşadığı teknik devrim, görsel iletişim araçlarında belirgin değişimler yaşanmasına sebep olmuştur. Bu dönemde video piyasası oluşmuştur. Sinema seyircisi “aile”lerden “birey”lere geçişi tamamlamış, 1980’lerden itibaren “yıldız sistemi” çökmüş, başrol oyuncusuna göre belirtilen filmlerden, yönetmenine göre anılmaya başlanılan sinemaya bir dönüşüm gerçekleşmiştir.
Devlet doğrudan müdahalelerle sinema sektörünü düzenlemeye çalışmış, 1986 yılında sinema, video ve müzik eserleri yasası çıkartılmıştır. Film festivalleri kendi seyirci kitlesini yaratmaya başlamış, Türk filmleri yabancı festivallerde yarışıp, ödüller kazanmaya başlamıştır.

1990-2000 Yılları Arasında Türk Sineması


Türk sinema sektörü 90’lı yılları kriz içinde karşılamıştır. Bu süreçte neredeyse yılda on filmden az yapımın üretilmiştir. Sinemaların birer birer kapanmış, özel televizyonların peşi sıra açılmıştır. 1995’ten sonra sırasıyla Video – VCD – DVD formatlarının yaygınlaşarak alternatif izleme alanlarının ortaya çıkmıştır. 1990’lı yıllarda genç bir yönetmen kuşağı belirmiş, önceleri kısa filmlerle ve senaryolarla hayatını geçindiren bu kuşak Türk Sineması’na yeni bir soluk getirmiştir. İzleyici profili değişmiş, sinemacıların anlatımlarında belirgin değişiklikler gözlemlenmeye başlamıştır.
2000 Sonrası Türk Sineması
İzleyici profili değişmiş, sinemacıların anlatımlarında belirgin değişiklikler gözlemlenmeye başlamıştır. Türk filmlerinin teknik düzeyi dünya standartlarını yakalamış, sinemaya sinema okullarından yetişmiş eğitimli gençler hakim olmaya başlamıştır. Türk filmlerinin bütçeleri milyon dolarlık, seyirci sayıları da milyon kişilik rakamlara ulaşmaya başlamıştır. 2008 yılından itibaren Türkiye genelinde yıllık bilet satış 40 milyon sınırını aşmıştır.
2004 yılında, 5224 sayılı “Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi Ve Sınıflandırılması İle Desteklenmesi Hakkında Kanun” çıkarılmış, bu yasa Türk Sineması için bir dönüm noktası olmuştur. Bu yasa ile uluslararası değerlendirme ve sınıflandırma sistemine geçilmiştir. Film üretiminde ve yerli film seyirci sayılarında artış yaşanmış, bu artış tüm yapımcıların ilgisini çekerek bir ivme yakalanmıştır. 2012 yılında sadece vizyon gelirleri 421.883.398 TL’lik büyüklüğe ulaşmış, sektörün toplam büyüklüğü 2 milyar doları aşmıştır.
Türkiye´de 2012 yılı itibariyle 567 sinema binası, 2.093 sinema perdesi ve 268.072 sinema koltuğu bulunmaktadır.
Son yıllarda artan seyirci ve film sayısı, üretimdeki çeşitlilik, birbirine eklemlenen farklı üretim tarzlarının varlığı, sinema için umut verici bir tablo oluşturmaktadır.


Türkiye'de Televizyon


Türkiye’de İlk Televizyon

İstanbul Teknik Üniversitesi Yüksek Frekans Kürsüsü Başkanı Mustafa Santur; 2 nci Dünya Savaşının ardından Avrupa gezisine çıkar. Burada: televizyon denen camlı kutuyu daha yakından tanıma imkanı bulur.

Suntur; yurda dönüşünde, İTÜ bünyesinde, televizyon yayını yapılması için,girişimlerde bulunur. Öğrencisi Dr. Adnan Ataman’ı, televizyon yayınlarını başlatmakla görevlendirir.

Üniversitenin, Taşkışla binasının çatı katında bulunan üç oda, çekim stüdyosu olarak tahsis edilir. Verici ve kamera; Philips firması tarafından, bağış olarak verilir. Bir gemi direği; verici antene dönüştürülür. Ancak, o dönemde, şahıs malı, televizyon alıcısı bulunmamaktadır. İTܒde 4 adet, bu işle uğraşan öğretim üyelerinin evlerinde 3 adet ve Beyoğlu’nda birkaç mağazada olmak üzere, ülkede, yanlızca 10 televizyon alıcısı bulunuyordu. Böylece: 1 kamera ve 10 alıcı ile ilk televizyon yayını başlar.

Haziran 1953 tarihinde; ilk yayın yapılır. İlk yayınlar; haftada bir gün olmak üzere, Cuma günleri; saat: 18.00-18.30 arasına yapılır. İlerleyen haftalarda, yayınlar dahada düzene girer. Yine aynı yılın sonlarında; yayınları izlemek isteyenler için, İTܒnün Gümüşsuyundaki konferans salonuna, bir alıcı konur.

İTÜ Televizyonunun ilk kameramanı Dr.Adnan Ataman, ilk sunucusu ise, İTÜ Radyosunda spikerlik yapan Fatih Pasiner’dir. Ekrana ilk çıkan sanatçılar: Feriha Tunceli, Nebahat Yedibaş, Cevdet Çağla ve Hüsnü Coşar’dı. İlk televizyon yıldızı ise, 13 yaşındaki balerin, Gülçin Bayburt’du.

İTÜ Tv.; yayında kaldığı 20 yıl boyunca: her türlü programda, ilkleri gerçekleştirdi. Halit Kıvanç ve Fecri Ebcioğlunun isimleri ön plana çıktı.

İlk naklen televizyon yayını; 12 Kasım 1961 tarihinde yapıldı. İnönü Stadyumunda oynanan ve Türkiye’nin 2-1 kaybettiği, Sovyetler Birliği futbol maçı idi.

TRT Televizyonu, 1968 yılında, Ankara’da yayına başladı. Bunun üzerine, İTÜ Televizyonunun yayınları sona erdi. 1971 yılında, stüdyo ve cihazlarını TRT ye devreden İTÜ Tv., 4 Şubat 1972 tarihinde seyircilerine veda etti ve kapandı.


TARİHİ
Türkiye’de modern çağın vazgeçilmezleri arasındaki en büyük pay hiç şüphesiz sihirli kutu televizyonundur.Vazgeçilmezi diyorum çünkü hangimiz televizyon başında saatlerce vakit geçirmiyoruz ki? Dünyada ABD’nin günlük 5 saatlik televizyon izleme oranının hemen ertesinde ülkemiz 4.5 saatle gümüş madalya sahibi, yani bu konuda dünya ikincisiyiz. Peki televizyonun bu kadar yoğun olarak izlendiği bir ülkede ‘Acaba bu televizyon denilen aleti kim buldu, nerde çıktı, memlekete nasıl geldi’ vs.vs. gibi sorular insanoğlunun muhakkak ki aklına geliyor. İnsanın merak içeren genlerinden ötürü aslında uzar gider bu sorular.
Televizyon 1923 yılında, John Logie Baird tarafından İngiltere’nin Hastings kasabasında icat edildi. İlk televizyon görüntüsü ise yine Baird tarafından 1926 yılında yayınlanmıştır. Hemen ertesinde televizyon öyle hızlı gelişti ki 1930 larda elektronik bir eşya niyetiyle satılmaya dahi başlandı. Örneğin 1936 Berlin Yaz Olimpiyatları Almanya’da evlerdeki televizyonlardan izlendi. Tabii ki bu söylediklerimiz bizim de eski efsane dizileri renksiz izlediğimiz siyah-beyaz dönem hakkında bilgi veriyor. Renkli televizyonlar ise 1940 ve 50’li yıllarda yangınlaşmaya başladı ve yıllar 1960 ı gösterdiğinde ABD de herkesin evinde artık renkli birer televizyonu vardı. Peki asıl konumuz, biz televizyon konusunda neler yapmışız? Dünyayı aslına bakarsanız bu konuda biraz geriden takip etmeye başladık. Türkiye de ilk defa radyo yayınları 1927 ve 1937 yılları arasında deneme yayınlarıyla başladı. Yani dünya televizyon izlemeye yavaş yavaş başlarken biz radyo dalgalarının keşfindeydik. Onyıllar sonra TRT nin kurulması akabinde Türkiye de televizyon tarihi 1968 yılında Ankara da VHF bandından günde 1 saatlik deneme yayınlarıyla başlamış oldu .Birkaç sene içinde ise yayını artık gün boyu sürdürür hale geldi.TRT Ankara merkezli siyah beyaz yayını gece en geç 12 ye kadar olup İstiklal Marşımızın ve bayrağımızın göndere çekilmesiyle kapanmaktaydı. Televizyon artık herkesin evine girmeye başlamış, geceler boyu süren uzun sohbetler artık yerini Dallas’lara Kara Şimşeklere bırakmaya başlamıştı.Televizyonun bu hızlı yükselişi yıllar içinde yerini renkli televizyonlara bırakmasıyla devam ediyordu. Yıllar sonra ilk defa 1982 yılında TRT renkli yayın hayatına merhaba diyordu. 1986 yılında gelindiğinde UHF bandında İstanbul merkezli ilk renkli TV yayını resmen başlamış oldu.Aynı yıl insanların daha rahat ve kaliteli yayın almalarını sağlayan uydu yayınları resmen başladı.Bu hızlı yükseliş 1990 yılında ilk defa teletekst yayınıyla devam etti.Televizyon gelişmeye devam ediyor ve Türkiye de bir ilk gerçekleşiyordu, ilk özel televizyon, Lichtenstein’da 50.000 İsviçre Frangı sermaye ile 3 Ağustos 1989′da kurulmuş bulunan Magic Box Incorporated AG adlı şirket tarafından Türkiye´nin ilk özel televizyon kanalı olarak, Magic Box Star 1 adı ile kuruldu ve Almanya üzerinden 5 Mayıs 1990 tarihinde test yayınına, 4 Ağustos 1990 tarihinde ise normal yayına başladı. Televizyon evrim sürecini bu olayla son hızda geliştiriyor yayılmaya devam ediyordu. İlk özel televizyon ile birlikte modern çağın vazgeçilmezleri hayatımızda yer etmeye başladı. Diziler yarışma programları sinema filmleri ve realty showlar Günümüzün vazgeçilmez unsurları haline geldi. İlk özel televizyonun ardından arka arkaya açılan televizyon kanalları yepyeni bir sektörü hızla geliştirmeye başlıyor ve ister istemez reklam ve rekabeti tetikliyor , reklam pastası içindeki yerini almaya başlıyor. Günümüz itibariyle Türkiye de 27 ulusal, 16 bölgesel, 215 yerel olmak üzere toplam 258 televizyon kanalı bulunuyor. Bu sektör yıllar içinde gelişerek, kendini reklam pastasının en büyük pay sahibi haline getiriyor. Yıllar içinde kendini inanılması güç bir şekilde katlayan medya sektörü 3,5 milyar TL reklam gelirinin yarısını televizyon kanalları sayesinde kazanıyor. Bu pastanın en büyük dilimine sahip olan televizyonun bu kadar tercih edilmesinin sebebi tabii ki görselliği.Televizyon dünyasının rekabeti, reklam sektörünün en büyük paylarına sahip olma isteği şüphesiz sektörü hızla geliştiriyor insanların ihtiyaçlarına daha fazla karşılık verebilmeyi hedefliyor. Dünyanın en fazla televizyon izleye ikinci ülkesi olarak televizyonun çağın en önemli iletişim aracı olduğunu unutmamalıyız, bu eğlence kutusunun zamanını iyi ayarlamalı ve ihtitaçlarımız doğrultusunda izlememiz gerektiğini bilmeliyiz


Türkiye'deki Televizyon Kanalları Listesi


Türkiye'de Gazete Ve Gazetecilik

Türkçe ilk gazete 1828'de Kahire'de yayımlanmaya başlayan Vekâyii Mısriye'dir. Bugünkü Türkiye sınırları içinde çıkmış ilk Türkçe gazete ise 1831'de yayımlanan Takvimi VekâyVûn. Takvimi Vekâyi, II. Mahmud'un isteği üzerine çıkarılmıştı ve devletin resmi sözcülüğünü yapıyordu. Kısa bir süre sonra, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki azınlıkların dillerinde, örneğin Arapça, Farsça, Rumca, Ermenice, Bulgarca, Fransızca olarak da basıldı. 1840'ta yayımlanmaya başlayan Ceridei Havadis de yarı resmi bir gazeteydi.

Özel girişimce çıkarılan ilk gazete Tercümanı AhvaVâır. 1860'ta Şinasi ve Agâh Efendi yönetiminde yayımlandı. Tercümanı AhvaV'ın yayına başlamasından iki yıl sonra, Osmanlı yönetiminde yenileşmeyi savunan Yeni Osmanlılar hareketinin önderlerinden Şinasi Tasviri Efkâr gazetesini çıkardı. Gazetenin yayımını daha sonraları Namık Kemal ve Recaizade Ekrem sürdürdü. 1867'de Ali Süavi, yönetimi sert bir biçimde eleştiren Muhbir gazetesini yayımladı. Ali Suavi'nin yönetimin baskısı sonucu Avrupa'ya gitmesinden sonra Muhbir gazetesi Londra'da yayımlanmaya başladı ve yurtdışında Türkçe yayımlanan ilk gazete oldu. Bu dönemde Osmanlı topraklarında yabancı dilde çok sayıda gazete basılıyordu. Ayrıca yalnız çocuklar için 1869'da Mümeyyiz adlı bir gazete yayımlanmaya başlamıştı.

II. Abdülhamid'in baskıcı yönetimi döneminde (18761908) basına uygulanan sıkı sansür yüzünden gazetelerin sayısında azalma oldu. II. Meşrutiyet'le (1908) birlikte gazetecilik büyük ölçüde canlandı. 190809 yıllarında ülkede yayımlanan günlük gazetelerin sayısı 200'ü aştı. Ama İttihat ve Terakki'nin yönetime el koyduğu 1913'ten sonra uyguladığı baskılar yüzünden gazete sayısı yeniden hızla düştü. Kurtuluş Savaşı öncesi ve savaş döneminde İstanbul'da çıkan gazeteler ikiye ayrıldı. Peyamı Sabah, Alemdar, İstanbul gazeteleri padişahı desteklerken, Akşam, Vakit, Yeni gün, İleri ise Ankara hükümetinin yanında yer aldı. Mustafa Kemal bu dönemde ilk olarak Sivas'ta İradei Milliye gazetesinin çıkarılmasına ön ayak oldu. Bu gazete daha sonra yayımını Ankara'da Hâkimiyeti Milliye adıyla sürdürdü.

Cumhuriyet döneminde yeni çıkanların yanı sıra, eski gazetelerin birçoğu da varlığını sürdürdü. 1924'te Yunus Nadi tarafından kurulan Cumhuriyet gazetesi günümüzde de yayımlanıyor ve Cumhuriyet tarihinin en uzun süreden beri yayımlanan gazetesi olma özelliğini taşıyor. 1935'te ülkede 38'i günlük olmak üzere 116 gazete basılıyordu. Cumhuriyet döneminde çocuklar için ilk kez 1938'de Çocuk Gazetesi çıkarıldı. Ama bu gazete uzun Ömürlü olmadı ve beşinci sayıdan sonra kapandı.

1946'da çok partili siyasal yaşama geçişle birlikte basında da bir canlanma görüldü. Ne var ki, Demokrat Parti dönemi (195060) basın için yeni kısıtlamaların getirildiği, gazetecilere sert cezaların uygulandığı yıllar oldu. 1960 sonrasında gazeteler gelişen demokratik yaşamın vazgeçilmez bir Öğesi olma yolunda önemli adımlar attı. Ama basın özgürlüğü askeri müdahaleler dönemlerinde çeşitli kısıntılara uğradı.

1970'lerde gazetecilik alanında önemli teknik gelişmeler görüldü. Ülke çapında yayımlanan birçok gazete renkli ofset basıma geçti. Renkli, resimli magazin ekleri veren gazeteler yaygınlaştı. Özellikle 1980 sonrasında "boyalı basın" da denen bulvar gazetelerinin tirajında büyük artışlar görüldü. Gene bu yıllarda Türk basınında tekelleşmeye doğru bir gidiş başladı. Bugün günlük basının yüzde 85'i üç büyük sermaye grubunun elinde bulunmaktadır. Türkiye'de günlük basının tirajı yaklaşık 3 milyondur.

1989'da Türkiye'de yayımlanan günlük gazetelerden tirajı 100 bini aşanlar şunlardır: Hürriyet, Sabah, Günaydın, Bugün, Milliyet, Tan, Türkiye, Cumhuriyet, Gazete ve Tercüman. Ayrıca İzmir'de yayımlanan Yeni Asır da 40 binin üzerindeki tirajıyla ülkenin en büyük yerel gazetesidir.

İlk Türk gazetelerinin yayımlandığı 19. yüzyılda gazetecilik daha çok yazarların, edebiyatçıların, devlet adamlarının sürdürdüğü bir işti. Gazeteciler bu mesleği bir eğitimden geçerek değil, ustaçırak ilişkisi içinde öğrenirlerdi. Bu durum Cumhuriyet döneminde de ilk gazetecilik okulunun açıldığı 1948'e ka dar sürdü.

1948'de lise düzeyinde açılan ilk özel gazetecilik okulunu 1950'de İstanbul Üniversitesi'nde kurulan Gazetecilik Enstitüsü izledi. Daha sonra, 1965'te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne bağlı BasınYayın Yüksekokulu kuruldu. Bunlardan başka İzmir, İstanbul ve Ankara'da özel gazetecilik yüksekokulları da açıldı. Ne var ki, 1971'de özel yüksekokulların devletleştirilmesiyle bu okullar eğitim alanından çekildiler. Bugün İstanbul, Ankara, Ege ve Marmara üniversitelerine bağlı basın ve yayın yüksekokullarında gazetecilik eğitimi yapılmaktadır.


Gazete Listesi




Türkiye'de Mimarlık

Türkiye'de mimarlık, Türkiye mimarisi veya Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarisi 1923'te kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin toprakları üzerinde süregelen mimarlık sürecini inceler.

Türkiye’deki mimarlık uygulamaları belli dönemlerde yaygın olan mimari akımlardan, cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan belli sorunlardan ve çelişkilerden etkilenerek veya onlara tepki olarak oluşmuştur. Bu çelişkilerden başta geleni özellikle cumhuriyetin ilk dönemlerinde gündeme gelen Doğu-Batı ikilemidir. Buna ek olarak ulusal-evrensel, geleneksel-modern veya dindarlık-laiklik gibi ikilemler ve farklı siyasi görüşler de mimarlık uygulamalarının seyrini etkilemiştir. Bu dönemlerin birbirinden kesin olarak ayrılması pek mümkün değildir. Bazı akımlar diğerleri ile içiçe belirli bir zaman dilimine kadar varlığını sürdümüşler; bir dönemin veya ekolün temsilcisi olarak nitelendirilen bazı Türk mimarlar, kariyerlerinin ilerki dönemlerinde daha farklı stillerde de eserler tasarlamışlardır.

Türkiye'nin kurulduğu ilk yıllarda yaygın ve etkili olan bir sivil toplum örgütlenmesi ve devlet alanı dışında mimariye destek verecek özerk bir burjuvazi yoktu. Bundan dolayı Osmanlı İmparatorluğu döneminde elitist içeriğe sahip olup, sadece saraya bağlı olan mimarlar; yeni dönem de aynı üslupla devlet yönetimine bağlı kaldılar. Bu durum 1950’lerden itibaren değişmeye başladıysa da özel sektörün gelişmesi ve mimarlık alanına yön verip, hâkim olmaya başlaması çok daha sonraları gerçekleşti.

Türkiye'deki mimarlık, ilk dönemlerinde Osmanlı mimarisinden oldukça etkilendi. Özellikle 1920'li yıllara hakim olan Birinci Ulusal Mimarlık Akımında bu etkileri gözlemlemek mümkündür. 1930'lu ve 1940'lı yıllarda yabancı kökenli (ağırlıklı olarak Almanya, Avusturya ve İsviçre'den) mimarların Türkiye'ye çağrıldığı ve onlara farklı amaçlar için ağırlıklı olarak kamu yapıları inşa ettirildiği gözlemlenmektedir. II. Dünya Savaşı ve sonrası, yani Türkiye'nin dış dünyadan izole olduğu 1940'lı yıllarda başlayıp 1950'lere kadar süren dönemde İkinci Ulusal Mimari Akımı etkili oldu. Bu dönemin sona ermesi ile Türkiye’de tek parti iktidarının sona ermesi birbiri ile paralel dönemlerdir. Türkiye’de mimarlık uygulamaları, yurt dışında gelişen modern ve postmodern mimarlık akımlarından etkilenmişse de özellikle 1970’li yıllara kadar ağırlıklı olarak yerli ve ülkeye özgü bir mimarlık kültüründen söz etmek mümkündür. İlk dönemlerinde müteahhitlerin ve devletin etkisinin olduğu Türkiye’de mimarlık sürecinde, 1980’lerden itibaren özel sektörün ağırlığı arttı.

Türkiye’de yapılar tasarlama ve uygulama fırsatı bulan mimarlar “kültürel kimlik” ve “kent kimliği” sorularına farklı bağlamlarda ve farklı zamanlarda cevaplar aramışlarsa da; Türkiye’de mimarlık incelenirken dikkate alınması gereken en önemli hususlardan biri de bu süreç ile paralel gelişen ve tüm kentlerin görünür kimliğini etkileyen başka bir yapı pratiğinin, yani gecekondulaşma ve çarpık kentleşmenin şehirlere hâkim olmasıdır.


---------------------
"Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur..."
Konu 0101001 tarafından (05-02-2014 19:05 Saat 19:05 ) değiştirilmiştir.
0101001 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Uzman Üye
Üyelik tarihi:
08/2012
Mesajlar:
1.807
Konular:
1113
Teşekkür (Etti):
176
Teşekkür (Aldı):
475
Ticaret:
(0) %
04-02-2014 01:19
#8
Türkiye'de Spor

Türkiye nüfusunun % 29’unu 12-24 yaş grubu oluşturmaktadır. Geriye kalan orta yaş ve yaşlı nüfusu oluşturan grupla birlikte genç nüfusun spora olan ihtiyacı oldukça fazladır. Şöyle ki; günümüzde gerek bilim ve teknolojideki gelişmeler, gerekse tıp alanındaki gelişmeler ortalama yaşam sınırını yükseltmiştir. Böylece spor yapmaya olan ihtiyaç artmaktadır. Spora ihtiyaç gösteren grupların spor yapabilmesi ise öncelikle spor kulüpleri ile okullarda olabilmektedir. Ancak Türkiye’de spor kulübü sayısı, 1999 verilerine göre 5.988’dir. Bunun 4.828’i futbol branşında, 1.160’ı ise diğer spor branşlarında faaliyet göstermektedir. Yani, her 10.455 kişiye bir spor kulübü düşmekte, futbol branşı baz alındığında ise her 12.967 kişiye bir futbol spor kulübü düşmektedir. İl bazında ise, Uşak'ta 3874 kişiye bir spor kulübü düşerken, Ankara’da 14.004 kişiye, İstanbul’da 14.474 kişiye bir spor kulübü düşmektedir. Böylece, Ankara, İstanbul gibi büyük iller Türkiye ortalamasının altında kalmaktadır. Nüfusa göre spor kulübü başına düşen en fazla insan sayısı ise Kilis'te bulunmaktadır (36.681). Yine özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi illerinden Kahramanmaraş, Mardin, Şırnak, Van, Şanlıurfa ve Diyarbakır'da da kulüp başına düşen insan sayısı oranları açısından iyi durumda değillerdir.Futbol Aydın ilinde çok yaygınlaşmıştır. Aydın'daki çocuklar adeta futbol düşünür.

Almanya’da her dört kişiden biri spor kulüplerine üye iken(21 milyon kişi) 12 milyon kişi de spor kulüpleri dışında spor yapmaktadır ve bu ülkede spor örgütlerinin başarı kriteri sporu tüm nüfusa yaygınlaştırmaktır. Bu ülkelerde spor yapan insanların oranı genel nüfusun yarısına kadar ulaşırken, Türkiye'de bu oran sadece % 1-2 kadardır.

12 Haziran 1990 tarihinde yaşam boyu spor faaliyetlerini organize etmek amacıyla GSGM bünyesinde Herkes İçin Spor(HİS) federasyonu kuruldu.buda basketbolun tarihçesinin kısa bir bölümünü açıklar.

Güreş

Geleneksel bir Türk sporu olan güreşin en önemli karşılaşması Kırkpınar Yağlı Güreşleri'dir. Türklerin MÖ 5. yy.dan beri güreş yaptıkları bilinmektedir. İlkbahar aylarında doğanın canlanışı için yapılan kutlamalarda, evlenme merasimlerinde, zafer şölenlerinde hep güreş müsabakaları yapılırdı. 1996 yılında Geleneksel Spor Dalları Federasyonu kurulmuş ve kumlu güreş için önemli bir adım atılmıştır.

Halter

Çağdaş anlamdaki halter sporu 1890'larda Galatasaray Lisesi'nin Fransız öğretmenlerince sokulması ile olmuştur. 1924 Paris Olimpiyat Oyunları uluslararası alanda katılınılan ilk şampiyonadır. Bu şampiyonaya, Gülleci Cemal Erçman ve Neyzen Şevki Sezgin'den oluşan takımla gidildi. Gülleci Cemal tüy sıklette toplam 345 kg ile 39 halterci arasında 12. olmuştur. 1928 Amsterdam Olimpiyat Oyunları'nda Gülleci Cemal 25 halterci arasında toplam 262.5 kg kaldırarak sekizinci oldu, bu başarılar aynı zamanda uluslararası alanda halter sporundaki ilk başarılardır.Naim Süleymanoğlu ve Halil Mutlu Türkiye'ye Avrupa, Dünya ve Olimpiyat Oyunları'nda halterde altın madalya kazandırarak ülkenin adını duyurmuşlardır.Son yıllarda da Nurcan Taylan,Taner Sağır,Sibel Özkan gibi genç haltercilerimiz uluslararası arenada ön plana çıkmaya başlamışlardır.

Cirit

Cirit Oyunu, Türk`lerin en büyük tören ve sportif oyunu idi. Daha sonra 16. yüzyılda Osmanlı Türk`leri tarafından bir Savaş Oyunu olarak kabul edildi. 19. yüzyılda bütün Osmanlı ülkesi ve saraylarının en büyük gösteri sporu ve oyunu oldu. Cirit, aynı zaman tehlikeli bir oyun olduğundan 1826 yılında II. Mahmut tarafından yasak edildi. Fakat daha sonra yine Osmanlı Ülkesi'nin başta gelen meydan ve savaş oyunu olarak her tarafa yayıldı. Cirit Oyunu, daha 40-50 yıl öncesine değin Anadolu'da yaygın bir oyun olduğu halde son yıllarda sadece Erzurum, Bayburt, Erzincan, Uşak, Manisa ve Malatya yörelerinde yaşamaya devam etti. 20-25 yıldan beri Konya ve Balıkesir'de tarihe karıştı.1992 yılında Ankarada 2005 yılında Kars selimde ve Sivas ta cirit kulüpleri kurularak yaşatılmaya çalışılmaktadır. Her yıl Ertuğrul Gazi Törenleri dolayısıyla eylül aylarının ikinci Pazar günleri Söğüt'te,Haziran`ın ilk haftası kâğıthanede ikinci haftası gebzede cirit festivalleri yapılmaktadır. Cirit daha sonra Avrupa'ya ve Arabistan ülkelerine sıçramıştır. 17. yüzyılda Fransa'da, Almanya'da ve diğer ülkelerde de Cirit Oyunu yayılmıştır.

Okçuluk

Güreş,binicilik,avcılık ve cirit gibi Türklerde gelenekselleşmiş bir spordur.Günümüzde Dünya Okçuluk Fedarasyonu Başkanı bir Türk`tür.(Uğur Erdener)


Binicilik

Atı Türkler evcilleştirmişlerdir ve eski çağlarda sürekli atlarla haşır neşir olmuşlardır. Türkler için at, mukaddes ve vazgeçilmez bir unsurdur. At sırtında doğar, at sırtında savaşır, at sırtında ölürlerdi. At sütü ve kımız Türklerin yegâne içkisi idi. Günümüzde de çeşitli binicilik kulüpleri ve hipodromlarda bu spor devam ettirilmektedir. Gazi Koşusu,dünyaca ünlüdür.


Avcılık


Uygun bir doğa ve av sever insanlar sayesinde Türkiye'de yaygın olarak yapılan bir spordur.


Futbol

Türkiye'de en çok sevilen spor türlerinden biri de Futboldur. Futbol ligler halinde oynanmakta ve bunların en büyüğü Spor Toto Süper Lig'dir. Lig şampiyonu olabilmiş olan takımların üçü (Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray) İstanbul takımı, iki tanesi ise (Trabzonspor ve Bursaspor) ise Anadolu takımlarıdır. Futbol kulüpleri Türkiye Futbol Federasyonu çatısı altında toplanmıştır.

Türkiye'de futbol son yıllarda kayda değer bir gelişme göstermiş, bunun uzantısı olarak, Ulusal Takımı 48 yıl aradan sonra 2002 yılında Dünya Kupası'na katılma hakkı kazanmış ve Güney Kore Ulusal takımını yenerek tarihinin en büyük (dünya üçüncülüğü) başarısına imza atmıştır.

Mevcut spor federasyonlarının lisanslı sporcu sayısı 122.939’dur. Nüfusa göre sporcu oranı 509 iken bu oran futbol branşında 148’dir. Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ve Futbol Federasyonu'na kayıtlı toplam lisanslı sporcu sayısı 544.572’dir. Türkiye nüfusuna göre oranı ise 115’dir. Bu orana göre ülkemizde her 115 kişiden biri spor yapmaktadır. Nüfus başına düşen sporcu oranı en iyi durumdaki ilimiz Yalova’dır (37). İkinci olarak Kırklareli gelmektedir (55). Sayısal açıdan en kötü durumda olan illerimiz ise Diyarbakır (375) ve Şırnak (383) gözükmektedir. Bu arada İzmir ili nüfusu başına düşen sporcu sayısı 99, İstanbul ilinde 107, Ankara ilinde ise 153’tür. Bu verilere göre başkent Ankara dahi Türkiye ortalamasının altında kalmaktadır[. Türkiye 2002 Dünya kupasında 3. olmuştur.Ayrıca Avusturya-İsviçre'nin ortak düzenlediği 2008 Avrupa şampiyonasında da yarı finale çıkmayı başarmıştır.Günümüzde Türkiye FIFA Sıralaması'nda tüm dünya ülkeleri arasında 21.sıradadır ve bu puanla futbolun anavatanı İngiltere'nin önündedir.


Hentbol

Türkiye’de hentbol, ilk defa 1927 yılında İstanbul’da oynanmıştır. 1942 yılında İstanbul’da bölge turnuvaları düzenlenmeye başlanmıştır. Türkiye çapında ilk ulusal turnuva 1945 yılında düzenlenmiştir. Toplam 4 takımın katıldığı bu turnuvayı Kara Harp Okulu takımı kazanmıştır. Türkiye'de hentbol federasyonu 1976 yılında kurulmuş, Deplasmanlı Hentbol Ligi ise 1982-83 sezonunda 12 takımın katılımıyla oluşturulmuştur. Kadınlarda ise Türkiye Ligi, 1986-87'de başlamıştır.


Basketbol

Basketbol, Türkiye'de ilk kez 1904 yılında Robert Kolej spor salonunda oynandı. 2002^de Türk Milli Takımı, 12 Dev Adam, bir ilki gerçekleştirerek ülkemizde yapılan Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda (EuroBasket 2001) Yugoslavya’ya karşı final oynadı ve daha sonra dünya 6.lığını elde etti.2011 Avrupa Kadınlar Basketbol Şampiyonasında finale çıkan bayan takımımız ise Rusya'ya kaybederek Avrupa 2.liğini elde etti. Günümüzde Türk Basketbol FIBA Sıralaması'na göre erkeklerde tüm dünya ülkeleri içinde 13.,bayanlarda ise 32.dir.Türkiye'de,NBA sıkı bir izleyici kitlesine sahiptir.

Şu anda 1.lig basketbol Beko Basketbol Ligi'dir

2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası, 28 Ağustos ve 12 Eylül tarihleri arasında Türkiye'de gerçekleştirilmiştir. Şampiyonayı FIBA, Türkiye Basketbol Federasyonu ve 2010 Organizasyon Komitesi ortaklaşa organize etmiştir.

1986'dan beri üçüncü defa 24 ülkenin katılacağı turnuvanın grup karşılaşmaları İstanbul, Ankara, İzmir ve Kayseri'de, final aşaması İstanbul Sinan Erdem Spor Salonu'nda oynanmış, şampiyon ise finalde Türkiye'yi 64-81 mağlup eden Amerika Birleşik Devletleri olmuştur.



Voleybol


Voleybol futboldan sonra basketbol ile beraber en popüler spordur.Türkiye Bayan Millî Voleybol Takımı FIVB Sıralaması'na göre tüm dünya ülkeleri içerisinde bayanlarda 16.,erkeklerde 42.dir. Özellikle Eczacıbaşı kulübünün yatırımları Türk voleyboluna büyük bir katkı sağlamıştır. Eczacıbaşı Avrupa turnuvalarında oynadığı Final Fourlar ile Türkiyeyi başarıyla temsil etmiştir.Acıbadem sponsorluğunda Fenerbahçe Acıbadem bayan voleybol takımı Şampiyonlar liginde 2. olup 2010 Dünya Kulüpler Şampiyonasında maç kaybetmeden ve set vermeden Dünya Şampiyonu olmuştur. 2012 de ise Fenerbahçe' Şampiyonlar ligi Şampiyonu ünvanı kazanmıştır. Türkiye Bayan Voleybol Milli Takımı (filenin sultanları) 2010 dünya şampiyonasında 6. olmuştur. Özellikle son birkaç senedir voleybola olan ilgi katlanarak artmıştır.

Motor Sporları

Türkiye Otomobil ve Motorsporları Federasyonu 1991 yılında kurulmuştur.

Türkiye Formula 1 Grand Prix düzenlenen 17 ülkeden bir tanesidir ve 2005 yılında dahil olmuştur.Türkiye'nin bu dalda yüzakı Kenan Sofuoğlu'dur.


Bilardo

Türkiye'de en yaygın masa sporudur. Ülkenin her yerine yayılmış bilardo salonlarında ve neredeyse her kahvehanede bulunan bilardo masalarında bu spor amatörce icra edilmektedir. Semih Saygıner, bilardoda Türkiye'nin yüz akıdır.

Su Sporları

Yüzme

Derya Büyükuncu Dünya Yüzme Kupası'nda altın madalya, Avrupa Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası'nda gümüş madalya elde etmiştir.

Yelken


25 Mayıs 1957'de kurulan Türkiye Yelken Federasyonu'nun amacı, Türkiye'de yelken sporunu tanıtmak, geliştirmek ve yaygınlaştırmaktır. Federasyon, 2006 yılında özerkleşmiştir.

Türkiye'de Folklor



Halk bilimi veya folklor, bir ülkede veya bölgede yaşayan halkın kültür ürünlerini, sözlü edebiyatını, geleneklerini, törelerini, inançlarını, mutfağını, müziğini, oyunlarını, halk hekimliğini inceleyerek bunların birbirleriyle ilişkilerini belirten, kaynak, evrim, yayılım, değişim, etkileşim vb. sorunlarını çözmeye, sonuç, kural, kuram ve yasaları bulmaya çalışan bilim dalıdır.

~bilgi~ "Halk bilimi", Arapça kökenli bir sözcük olan halk ve Türkçe bilim sözcüklerinin bir tamlama oluşturmasıyla ortaya çıkmıştır. En basit haliyle halkla ilgilenen bilim anlamındadır. "Folklor" terimi ise Türkçe'ye Fransızca'dan geçmiş olup, folk (halk) ve lore (bilgi)'den gelmektedir. Terim ilk kez İngiliz araştırmacı William Thoms (1803-1885) 1846 yılında, Londra’da yayınlanan “Athenaeum” adlı bir dergideki yazısında kullanmıştır[kaynak belirtilmeli]. Thomas söz konusu yazısında halk edebiyatı ve halk gelenekleri konularındaki ürünleri inceleyen bilim dalına ad olarak Folklore teriminin kullanılmasını önermiştir. Johann Gottfried von Herder de Alman halkının otantik ruhu, geleneği ve kimliğinin belgesi olan folklorün kaydedilmesi ve korunması gerektiğini ilk savunan kişilerden biri olmuştur



Kavramın Gelişmesi

Folklor kavramı 19.yüzyılın sözlü gelenekleri modern ideolojik amaçlar doğrultusunda birleştirmeyi arzulayan romantik ulusalcı ideolojinin bir parçası olarak gelişmiş ancak 20.yüzyılda etnograflar politik amaçlar dışında folklor kayıtları yapmaya başlamışlardır. --88.228.64.240 17:14, 16 Nisan 2012 (UTC)Folklor kavramı 19.yüzyılın sözlü gelenekleri modern ideolojik amaçlar doğrultusunda birleştirmeyi arzulayan romantik ulusalcı ideolojinin bir parçası olarak gelişmiş ancak 20.yüzyılda etnograflar politik amaçlar dışında folklor kayıtları yapmaya başlamışlardır

Türkiye'de Halk Bilimi


Halk arasında "folklor" kelimesi ile sadece "halk oyunları" olarak algılanagelmiştir. Fakat yanlış kullanılmaktadır. Arzu Öztürkmen, Türkiye'de Folklor ve Milliyetçilik (1998, İletişim Yay.)adlı kitabında bu tarihsel süreci inceler ve Türkiye'deki folklor araştırmalarının tarihçesini dört ana bölüm kapsamında değerlendirir. Buna göre, Jön Türklerin ilgisiyle Osmanlı döneminde başlayan folklor araştırmaları daha sonra Halkevleri kapsamında sürdürülmüştür. 1947 yılında Ankara Üniversitesi'nde Pertev Naili Boratav öncülüğünde açılan Halkbilimi Bölümü, Boratav'ın görevden alınmasıyla ilk yıllardaki ivmesini kaybederken, Halkevleri çatısı altında gelişen halk oyuunları hareketi üniversite gençliğinin öncülüğünde yaygınlaşmış ve folklora olan akademik ilgi hızla popülerleşen halk oyunlarına kaymıştır. Ne var ki, folklor esasında halk kültürünün tamamını kapsar. Türkiye'de halk bilimi çalışmaları yirminci yüzyıldan çok daha önce bilimsel yöntemlerle olmasa da halk kültürünün öykülenerek aktarılmasıyla başlamıştır[kaynak belirtilmeli]. Özellikle Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi geniş birikimi ve canlı anlatımıyla bu tip eserlerin en önemli örneklerinden birini oluşturmaktadır. Ayrıca Divan-ı Lügati't-Türk, Dede Korkut Hikayeleri gibi önemli örnekler de halk bilimi çalışmalarında kullanılacak kadar önemli bilgiler aktarmaktadır

Bilimsel anlamda folklor ile ilgili yazılar yirminci yüzyılın başında verilmeye başlanmıştır. 1913 yılında Ziya Gökalp, “Halka Doğru” adlı dergide“Halkiyat” terimini kullanmış , 1914 yılında Mehmet Fuat Köprülü de “İkdam” gazetesindeki yazılarında “Halkıyyat:Folk-lore” şeklinde kelimenin Türkçe karşılığını orjinal hali ile birlikte kullanmıştır.Şablon:Abdurrahman Güzel, Türk Halk edebiyatı El Kitabı,Akçağ yay.. Daha sonra Rıza Tevfik Bölükbaşı “Peyam” gazetesi ekinde, Selim Sırrı Tarcan “TEM”de, Rauf Yekta “Darü'l-Elhan Külliyatı”nda ilk "halk bilimi" yazılarını kullananlardır[kaynak belirtilmeli].

Cumhuriyet’in ilanına kadar Türk halk bilimi ile ilgili araştırma, inceleme ve yayınların dağınıklığı dikkati çekmektedir. 1927 yılında Ankara’da “Anadolu Halk Bilgisi Derneği” adıyla kurulan, bir süre sonra adı “Türk Halk Bilgisi Derneği” olarak değiştirilen dernek Türk halk bilimine ilişkin çalışmaları başlatan ilk kuruluştur . Çıkardığı “Halk Bilgisi Haberleri” adlı süreli yayınıyla ülkemizin çeşitli yörelerinden derlenen Halkbilim verilerini toplu bir biçimde sergilemiştir. Daha sonra Atatürk tarafından 19 Şubat 1932'de kurulan Halk Evleri, 1955 yılında “Folklor Araştırmaları Kurumu”, 1964 yılında “Türk Folklor Kurumu”, 1966 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Kurulan Milli Folklor Araştırma Dairesi” halk bilimine ilişkin ilk köklü çalışmaları başlatmışlardır

Bilimsel anlamda folklor ile ilgili yazılar yirminci yüzyılın başında verilmeye başlanmıştır. 1913 yılında Ziya Gökalp, “Halka Doğru” adlı dergide“Halkiyat” terimini kullanmış , 1914 yılında Mehmet Fuat Köprülü de “İkdam” gazetesindeki yazılarında “Halkıyyat:Folk-lore” şeklinde kelimenin Türkçe karşılığını orjinal hali ile birlikte kullanmıştır.Şablon:Abdurrahman Güzel, Türk Halk edebiyatı El Kitabı,Akçağ yay.. Daha sonra Rıza Tevfik Bölükbaşı “Peyam” gazetesi ekinde, Selim Sırrı Tarcan “TEM”de, Rauf Yekta “Darü'l-Elhan Külliyatı”nda ilk "halk bilimi" yazılarını kullananlardır.

Cumhuriyet’in ilanına kadar Türk halk bilimi ile ilgili araştırma, inceleme ve yayınların dağınıklığı dikkati çekmektedir. 1927 yılında Ankara’da “Anadolu Halk Bilgisi Derneği” adıyla kurulan, bir süre sonra adı “Türk Halk Bilgisi Derneği” olarak değiştirilen dernek Türk halk bilimine ilişkin çalışmaları başlatan ilk kuruluştur . Çıkardığı “Halk Bilgisi Haberleri” adlı süreli yayınıyla ülkemizin çeşitli yörelerinden derlenen Halkbilim verilerini toplu bir biçimde sergilemiştir. Daha sonra Atatürk tarafından 19 Şubat 1932'de kurulan Halk Evleri, 1955 yılında “Folklor Araştırmaları Kurumu”, 1964 yılında “Türk Folklor Kurumu”, 1966 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Kurulan Milli Folklor Araştırma Dairesi” halk bilimine ilişkin ilk köklü çalışmaları başlatmışlardır



Türkiye'de Halk Oyunları


Türk halk oyunları; Türk folklorunun önemli bileşenlerinden biridir. Köy ve kasabalarda oynanan yöresel oyunları ve yöresel kostümleri inceleyen bir bilim dalıdır. Ayrıca Türkiye'ye özgü ve yeni gelişmekte olan bir sanat dalıdır.

Türk folklorunun temelini halk oluşturmaktadır Bu yüzden de folklor, Halk oyunları anlamında kullanılmaktadır. Fakat bu yanlış bir tanımlamadır. Folklor bütün halk kültürünü (yemek, efsane, türkü vb.) kapsayan bir terimdir. Halkoyunları ise sadece yöresel dans ve giyimi kapsayan bir bölümüdür.

Türk halk oyunları çeşitlilik ve kapsam bakımından dünyada en dikkat çeken folklorik olgulardan birisidir. Şu kadar ki, Türk halk oyunları derlemeleri hala bitirilememiştir. Fakat çalışmalar devam etmektedir. Her köyün kendine has oyunları olması ve ekonomik şartlar bunu güçleştirmektedir.

Türkiye, halk oyunları açısından bir labolatuvar gibidir. Türkiye, köylerde tespit edilen 4000'in üzerinde oyun ile dünya üzerindeki en zengin oyun karakterine sahip ülke olarak tanımlanmaktadır. Çünkü bir kültür ve medeniyetler beşiği olan Türkiye'de, hemen hemen her yöresinde ayrı oyunlar, ayrı giysiler ve ayrı müziklere rastlanmaktadır. Bu da yurdun bu alandaki zenginliğinin bir göstergesidir.

Halk oyunları; diğer sanat dallarından farklı olarak, ait olduğu toplumun orijinal karakterlerini taşıyan, fertlerin müşterek duygu düşünce ve davranışlarını sergileyen, başkasına göre yalnızca güzel, ama kendi içinde ilgilenen kişinin dünyasını aydınlatma özelliğine sahip bir kültürel kimliktir.

Halk oyunları içinde barındırdığı melodi, ritim ve hareket yapısı ile bireyin bedensel ve ruhsal gelişiminde önemli bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Birlikte oynamanın avantajı ile kişiye kaynaşmayı, beraber hareket etmeyi, paylaşmayı ve kendini ifade etmeyi öğreten Halk Oyunlarının bu özelliklerinden yola çıkarak, uygulanacak etkinliklerle Türkiye insanının bireysel gelişiminin yanı sıra toplumsal gelişiminin de sağlanmasına katkıda bulunmaktır.

"Halk oyunları" sözcüğünün nasıl yazılacağı tartışmalıdır. Türkçe Sözlük'te ve genel görüş bileşik sözcük olduğu yönündedir. Fakat Kurumlardan bazıları "Halk Oyunları" şeklinde kullanmayı tercih etmektedir. Kimi çevrelerce de "halkdansları" şeklinde de kullanılmasına rağmen; yabancı sözcükle nitelendirilmesi de doğru görülmemektedir.


Türk Halk Oyunları Türleri


Hora Bölgesi; Ağırlıklı olarak Trakya'da oynanmasına rağmen Karadeniz'de ve Güney Marmara'da gözlemlenmektedir.
Zeybek Bölgesi; Üç alt gruptan oluşur. Kural olarak; 9 zamanlı ve aksak ritmli oyunlardır.
Asıl Zeybek Bölgesi; Ege, Güney Marmara, İçbatı Anadolu.
Teke Zeybek Bölgesi; Göller Yöresi, Batı Akdeniz.
Kaşıklı Zeybek Bölgesi; Güney Marmara, Batı Karadeniz, İçbatı Anadolu ve çevresi. Bu bölgelerde karşılıklı oynanan ritüelleşmiş düzenli oyunlara da rastlanmaktadır (Zonguldak, Karabük'te olduğu gibi).
Kaşık Oyunları Bölgesi; Konya Bölümü ve Antalya'nın doğu ilçelerinden itibaren Doğu Akdeniz çevresi.
Horon Bölgesi; Doğu Karadeniz.
Halay Bölgesi; Üç alt bölümden oluşur.
Bozkır Halayları: Orta Karadeniz ve İçdoğu Anadolu
Doğu Halayları: Doğu ve Güneydoğu Bölgeleri
Çukurova Halayları: Çukurova çevresi.
Bar Bölgesi; Kuzeydoğu Anadolu ve İç Artvin.
Kafkas Bölgesi; Kuzeydoğu Anadolu.


Türkiye'deki Resmî Bayramlar


1 Ocak Yılbaşı
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı
1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü
19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı 1
30 Ağustos Zafer Bayramı
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı
değişken- Ramazan ayından hemen sonra Ramazan Bayramı
değişken- Ramazan ayından 70 gün sonra Kurban Bayramı



---------------------
"Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur..."
Konu 0101001 tarafından (08-02-2014 22:37 Saat 22:37 ) değiştirilmiştir.
0101001 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Uzman Üye
Üyelik tarihi:
08/2012
Mesajlar:
1.807
Konular:
1113
Teşekkür (Etti):
176
Teşekkür (Aldı):
475
Ticaret:
(0) %
08-02-2014 20:52
#9
[CENTER][COLOR="DeepSkyBlue[SIZE="6http://tr.wikipedia.org/wiki/Kategori:Marmara_mutfağı[SIZE="4http://tr.wikipedia.org/wiki/Kategori:Güney_mutfağıAkdeniz Bölgesi yemekleri[/URL][/SIZE]

[SIZE="4http://tr.wikipedia.org/wiki/Kategori:Ege_mutfağıEge Bölgesi yemekleri[/URL][/SIZE]

http://tr.wikipedia.org/wiki/Kategori:Karadeniz_mutfağı[SIZE="4http://tr.wikipedia.org/wiki/Kategori:Orta_Anadolu_mutfağıİç Anadolu Bölgesi yemekleri[/URL][/SIZE]

http://tr.wikipedia.org/wiki/Kategorioğu_Anadolu_mutfağı[SIZE="4http://tr.wikipedia.org/wiki/Kategori:Güneydoğu_mutfağıGüney Doğu Anadolu Bölgesi yemekleri[/URL][/SIZE]
---------------------
"Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur..."
Konu 0101001 tarafından (08-02-2014 21:34 Saat 21:34 ) değiştirilmiştir.
0101001 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Uzman Üye
Üyelik tarihi:
08/2012
Mesajlar:
1.807
Konular:
1113
Teşekkür (Etti):
176
Teşekkür (Aldı):
475
Ticaret:
(0) %
08-02-2014 21:16
#10
[SIZE="6[COLOR="Whitehttp://tr.wikipedia.org/wiki/Türkiye'deki_camiler_listesiTürkiye'deki Camiler Listesi[/URL]
[/SIZE]

[COLOR="mediumturquoise
---------------------
"Ben bir Türküm dinim, cinsim uludur..."
Konu 0101001 tarafından (08-02-2014 23:10 Saat 23:10 ) değiştirilmiştir.

Bookmarks


« Önceki Konu | Sonraki Konu »
Seçenekler