1950'li yıllarda İstanbul.

Dönemin modası
Kitapta sadece Türkiye siyaseti açısından değil, cemaat hayatına dair de günümüz ile paralellikler bulmak mümkün, örneğin İstanbulda yaşanan cemaat içi tartışmalar var, bunlardan en önemlisi Ermeni Patrik seçimi tartışmaları. Patriklik Kaymakamlığına Geçici olarak seçilen ve 6 yıl boyunca koltuğunda kalan Başepiskopos Kevork Arslanyan ve getirdiği tartışmalar mesela. Bunların yanında Markizin sahibi Ohanyanın 1957de fahiş fiyata pasta ve su satmaktan tutuklanması gibi absürt örnekler de var. En merak edilen soru belki de azınlıkların o dönem, bugüne nazaran daha rahat olup olmadığı. Bu soruyu Korucuya soruyorum. İstanbulda rahat bir hayat yok Ermeniler için. Her şeyden önce sonradan gelenler için İstanbulda hayat zor. Bu zorluklara bir de Rumları hedef alan ama Yahudiler gibi Ermenilerin de büyük zarara uğrayacağı 6-7 Eylül ekleniyor. Tabi burada büyük bir fark da var, bahsettiğimiz bu pogrom sırasında çoğu Ermeninin 1915i hatırlaması. Çünkü soykırımı görenler o dönem hayattalar, hafıza çok taze. diyor Korucu.
Kitap birçok okuyucu için sürprizler de sunuyor, örneğin 6-7 Eylül olaylarından birkaç yıl öncesinde Yunan Kralının Türkiyeyi ziyareti, Taksim Meydanında Türk ve Yunan bayraklarının birlikte dalgalanması, iki ülkenin yakınlaşması ve fırtınadan önce Rum toplumunun en rahat günlerini yaşaması. 1950ler, Yahudiler için de bambaşka bir dönem, İsrailin kurulması büyük bir dönüm noktası. Korucu o günleri şöyle anlatıyor Türkiyeden ayrılmaya karar verenler basının gündemine geliyor. Dönemin matbuatı, İsraile gitme kararı veren ailelere Yahudi derken, Türkiyedekilerle ilgili kurulan cümlelerde Musevi kelimesini tercih ediyor. Bu bile başlı başına bir algı yaratmaya yönelik. Öte yandan 1950lerin başında Türkiyeli Yahudilerin İstanbuldaki en büyük sinagogu Neve Şalom açılıyor mesela. Bu dönemin bir başka önemli yanı da Yahudi Soykırımının iyi bilinmesi.
İstanbulun inşası
Menderesin büyük hayali, İstanbulun yeniden inşası, tarihi binaların, kiliselerin, camilerin imar iştahının kurbanı olması, Ayasofya tartışmaları, 500. yılında ilk Fetih filmi ve kutlamaları, komünizm suçlamaları, işçi hareketlerini okurken bugünü anmamak mümkün değil. O yıllarda Batılılaşma heyecanıyla, yeni ve lüks apartmanlarda yaşama hayali ile yanıp tutuşan halkın açlığını doyurmak için bir inşaat sektörü oluşurken, İstanbul kendi haline bırakılmış kenar mahalleleriyle yıkık dökük ve kendine has suretini de saklıyor. Kitap, İstanbulluların günlük alışkanlıkları, yaşamları, algıları, tüketim kültürü, sevdiği içkilere ve tatlara dek hoş ayrıntıları anneannelerimizden dinlediğimiz hikâyeleri de içeriyor. Buzdolabı kuyrukları, otomobil edinebilmek için satılan arsalar, gazino ve kulüplerde gitmek için yapılan hazırlıklar, tango ve caz orkestraları, yazlıklar, vapurlar, karaborsaya düşen bira, zamlı gazoz, şıklık ve güzellik tutkusu, gecekondu güzelleştirme dernekleri, terziler, deliler, dolandırıcıları, kapıcılar, fabrikalar, işçi hareketleri ve daha 50lere ait kimisi iç burkan, kimisi yüzümüzde bir tebessüme sebep olan birçok şey var kitapta.
Karanlık yanı
Yazarlara bu kitabın bir özlemden mi kaynaklandığını sorduğumda Öztan hemfikir gözüküyor. Özlem var elbette. Ama kitabın isminde geçen zarafete ve de samimiyete. İstanbulun pırıltılı yüzü kadar karanlık bir tarafı da var. Okuyucu madalyonun her iki yüzüne de bakıyor ama tüm karşıtlıklarına rağmen aralarında naif bir ortaklığı keşfediyor. Korucu ise kitabın o günlerden bu günlere çok şeyi kaybettiğimizi görebilmemizi sağladığımızı düşünüyor. Gerçekten mozaik olan bir İstanbuldan mermerleşen bir İstanbula geçişin, yüzlerce yıl Bizanstan beri eflatun renginin hakim olduğu bir şehirde turkuaz rengin baskın olmaya başladığı yılların hikayesi bu benim için. Roma, Bizans ve Osmanlı boyunca taşıdığı başkentlik unvanını Anadolunun ortasındaki Ankaraya kaptırdıktan sonra hala var olmaya çalışan, ihtişamlı İstanbulun zayıflamaya başlayan çokkültürlü çağının son demleri Mois, Sarkis ya da Yorgo isimlerinin bilinirliğinin sonrasında azalmaya başlayacağı yıllar bunlar. İstanbul matbuatının 1950lerdeki yayınlarına baktığınızda nüfusları o dönemde geniş topluma oranla yine çok az olan Hristiyan ve Yahudilerin medyada yer alışları bugünkü gibi değil. En azından nefret söyleminin bu kadar güçlü, bu kadar ana akım olmadığı kesin.
Tekel için zorlu yıllar
1950lerin başı Tekel için zorlu. Rakıdan herkes memnun, fakat Şarap kalitesini yükseltmek için bir dizi önlem alınıyor. 1959da müjdelenen Türk Viskisi, hüsrana uğruyor, fakat dönem likörün galibiyeti ile sonlanıyor. Tüketim yüzde 40 artırıyor. Tekel vekili başarılarını tasvir etmek için Köylüler bile pırasayla likör içiyor dediği yıllar 1950ler.
Giyimde Menderes stili
Savaş sonrası yıllarda sıkıntılı yılların acısı çıkarıldı. Şıklık ve güzellik bir tutkuydu artık. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki kahraman aseksüel kadın imajı, yerini incecik çoraplara, ruja, parfüme ve ithal güzellik ürünlerine önem veren, bakımlı hanfendilere bıraktı. İstanbullu kadınların terzileri ile sıkı fıkı oldular, Audrey Hepburn, Grace Kelly, Brigitte Bardot, Marilyn Monroeya benzemek derdindeydiler. Sarı saç bir modernlik simgesiydi, kuaför masrafını karşılayamayanlar ise evde, papatya suyu ve oksijenle saç renklerini açmaya çalışıyorlardı. Siyasetçiler arasında Menderesin stili etkiliydi, bugün bıktığımız kareli ceketler gibi o yıllarda da DPli dar ceket ve dik yakalı, uzun manşetli gömlekler sipariş ediyorlardı.
Çikolata yılları
1950ler aynı zamanda İstanbul için çikolata yılları, çikolata markalarının müşterilerinin bayramını gazete ilanıyla kutladığı günlerde, döneminin ünü İstanbulu aşan çikolatası Elitin, üretici gücünü Ermeni ve Rum kadın işçiler oluşturdu. Elitin ürün yelpazesi Hristo Ustanın katkısıyla genişledi; çikolata kaplı drajeler yine bu dönemde ortaya çıktı. Feriköyde, 1927de kurulan Nestlénin fıstıklı çikolatası 1950lerde hâlâ raflardaydı. Baylan ve Mabelin çikolataları ise sadece orta ve üst sınıflar için ulaşabilirdi.

Dönemin modası
Kitapta sadece Türkiye siyaseti açısından değil, cemaat hayatına dair de günümüz ile paralellikler bulmak mümkün, örneğin İstanbulda yaşanan cemaat içi tartışmalar var, bunlardan en önemlisi Ermeni Patrik seçimi tartışmaları. Patriklik Kaymakamlığına Geçici olarak seçilen ve 6 yıl boyunca koltuğunda kalan Başepiskopos Kevork Arslanyan ve getirdiği tartışmalar mesela. Bunların yanında Markizin sahibi Ohanyanın 1957de fahiş fiyata pasta ve su satmaktan tutuklanması gibi absürt örnekler de var. En merak edilen soru belki de azınlıkların o dönem, bugüne nazaran daha rahat olup olmadığı. Bu soruyu Korucuya soruyorum. İstanbulda rahat bir hayat yok Ermeniler için. Her şeyden önce sonradan gelenler için İstanbulda hayat zor. Bu zorluklara bir de Rumları hedef alan ama Yahudiler gibi Ermenilerin de büyük zarara uğrayacağı 6-7 Eylül ekleniyor. Tabi burada büyük bir fark da var, bahsettiğimiz bu pogrom sırasında çoğu Ermeninin 1915i hatırlaması. Çünkü soykırımı görenler o dönem hayattalar, hafıza çok taze. diyor Korucu.
Kitap birçok okuyucu için sürprizler de sunuyor, örneğin 6-7 Eylül olaylarından birkaç yıl öncesinde Yunan Kralının Türkiyeyi ziyareti, Taksim Meydanında Türk ve Yunan bayraklarının birlikte dalgalanması, iki ülkenin yakınlaşması ve fırtınadan önce Rum toplumunun en rahat günlerini yaşaması. 1950ler, Yahudiler için de bambaşka bir dönem, İsrailin kurulması büyük bir dönüm noktası. Korucu o günleri şöyle anlatıyor Türkiyeden ayrılmaya karar verenler basının gündemine geliyor. Dönemin matbuatı, İsraile gitme kararı veren ailelere Yahudi derken, Türkiyedekilerle ilgili kurulan cümlelerde Musevi kelimesini tercih ediyor. Bu bile başlı başına bir algı yaratmaya yönelik. Öte yandan 1950lerin başında Türkiyeli Yahudilerin İstanbuldaki en büyük sinagogu Neve Şalom açılıyor mesela. Bu dönemin bir başka önemli yanı da Yahudi Soykırımının iyi bilinmesi.
İstanbulun inşası
Menderesin büyük hayali, İstanbulun yeniden inşası, tarihi binaların, kiliselerin, camilerin imar iştahının kurbanı olması, Ayasofya tartışmaları, 500. yılında ilk Fetih filmi ve kutlamaları, komünizm suçlamaları, işçi hareketlerini okurken bugünü anmamak mümkün değil. O yıllarda Batılılaşma heyecanıyla, yeni ve lüks apartmanlarda yaşama hayali ile yanıp tutuşan halkın açlığını doyurmak için bir inşaat sektörü oluşurken, İstanbul kendi haline bırakılmış kenar mahalleleriyle yıkık dökük ve kendine has suretini de saklıyor. Kitap, İstanbulluların günlük alışkanlıkları, yaşamları, algıları, tüketim kültürü, sevdiği içkilere ve tatlara dek hoş ayrıntıları anneannelerimizden dinlediğimiz hikâyeleri de içeriyor. Buzdolabı kuyrukları, otomobil edinebilmek için satılan arsalar, gazino ve kulüplerde gitmek için yapılan hazırlıklar, tango ve caz orkestraları, yazlıklar, vapurlar, karaborsaya düşen bira, zamlı gazoz, şıklık ve güzellik tutkusu, gecekondu güzelleştirme dernekleri, terziler, deliler, dolandırıcıları, kapıcılar, fabrikalar, işçi hareketleri ve daha 50lere ait kimisi iç burkan, kimisi yüzümüzde bir tebessüme sebep olan birçok şey var kitapta.
Karanlık yanı
Yazarlara bu kitabın bir özlemden mi kaynaklandığını sorduğumda Öztan hemfikir gözüküyor. Özlem var elbette. Ama kitabın isminde geçen zarafete ve de samimiyete. İstanbulun pırıltılı yüzü kadar karanlık bir tarafı da var. Okuyucu madalyonun her iki yüzüne de bakıyor ama tüm karşıtlıklarına rağmen aralarında naif bir ortaklığı keşfediyor. Korucu ise kitabın o günlerden bu günlere çok şeyi kaybettiğimizi görebilmemizi sağladığımızı düşünüyor. Gerçekten mozaik olan bir İstanbuldan mermerleşen bir İstanbula geçişin, yüzlerce yıl Bizanstan beri eflatun renginin hakim olduğu bir şehirde turkuaz rengin baskın olmaya başladığı yılların hikayesi bu benim için. Roma, Bizans ve Osmanlı boyunca taşıdığı başkentlik unvanını Anadolunun ortasındaki Ankaraya kaptırdıktan sonra hala var olmaya çalışan, ihtişamlı İstanbulun zayıflamaya başlayan çokkültürlü çağının son demleri Mois, Sarkis ya da Yorgo isimlerinin bilinirliğinin sonrasında azalmaya başlayacağı yıllar bunlar. İstanbul matbuatının 1950lerdeki yayınlarına baktığınızda nüfusları o dönemde geniş topluma oranla yine çok az olan Hristiyan ve Yahudilerin medyada yer alışları bugünkü gibi değil. En azından nefret söyleminin bu kadar güçlü, bu kadar ana akım olmadığı kesin.
Tekel için zorlu yıllar
1950lerin başı Tekel için zorlu. Rakıdan herkes memnun, fakat Şarap kalitesini yükseltmek için bir dizi önlem alınıyor. 1959da müjdelenen Türk Viskisi, hüsrana uğruyor, fakat dönem likörün galibiyeti ile sonlanıyor. Tüketim yüzde 40 artırıyor. Tekel vekili başarılarını tasvir etmek için Köylüler bile pırasayla likör içiyor dediği yıllar 1950ler.
Giyimde Menderes stili
Savaş sonrası yıllarda sıkıntılı yılların acısı çıkarıldı. Şıklık ve güzellik bir tutkuydu artık. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki kahraman aseksüel kadın imajı, yerini incecik çoraplara, ruja, parfüme ve ithal güzellik ürünlerine önem veren, bakımlı hanfendilere bıraktı. İstanbullu kadınların terzileri ile sıkı fıkı oldular, Audrey Hepburn, Grace Kelly, Brigitte Bardot, Marilyn Monroeya benzemek derdindeydiler. Sarı saç bir modernlik simgesiydi, kuaför masrafını karşılayamayanlar ise evde, papatya suyu ve oksijenle saç renklerini açmaya çalışıyorlardı. Siyasetçiler arasında Menderesin stili etkiliydi, bugün bıktığımız kareli ceketler gibi o yıllarda da DPli dar ceket ve dik yakalı, uzun manşetli gömlekler sipariş ediyorlardı.
Çikolata yılları
1950ler aynı zamanda İstanbul için çikolata yılları, çikolata markalarının müşterilerinin bayramını gazete ilanıyla kutladığı günlerde, döneminin ünü İstanbulu aşan çikolatası Elitin, üretici gücünü Ermeni ve Rum kadın işçiler oluşturdu. Elitin ürün yelpazesi Hristo Ustanın katkısıyla genişledi; çikolata kaplı drajeler yine bu dönemde ortaya çıktı. Feriköyde, 1927de kurulan Nestlénin fıstıklı çikolatası 1950lerde hâlâ raflardaydı. Baylan ve Mabelin çikolataları ise sadece orta ve üst sınıflar için ulaşabilirdi.

