Bu konuda Cenab-ı Hakk şöyle buyurmuştur: “Biz, kıyamet günü için, adalet terazileri kurarız. Artık kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez.Yapılan iş, bir hardal tanesi kadar küçük dahi olsa, onu hesaba getiririz. Hesap gören olarak biz, herkese yeteriz.”700 Bir kıratta ayet “Âteyna biha” şeklinde okunmuştur. Buna göre mana: “biz, o yaptıklarını mutlaka ortaya koyarız” olmaktadır. Böylece uyarı, daha şiddetli ve daha etkili olmuştur. Diğer bir ayette şöyle buyrulmuştur:
“O gün insanlar, amellerini görmeleri (ve karşılığını almaları) için, grup grup kabirlerinden çıkarlar.”701 Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer’e vefatına yakın bir zamanda şu tavsiyelerde bulunmuştur: “Hak ağırdır, uygulaması zordur ama sonu hoştur. Bâtıl ise hafiftir, kolaydır, ama sonu kötüdür. Şüphesiz, Allah’ın gündüz yapılacak bir takım emirleri var ki, onları gece kabul etmez. Yine, O’nun için gece yapılacak bir takım ibadetler var ki, bunların da gündüz yapılmasını kabul etmez. Sen insanların hepsine adaletle muamele etsen de, sadece birine zulmetsen neticede bu zulüm, sana dönüp gelir. Benim bu vasiyetimi muhafaza edersen, sana ölümden daha sevimli bir şey olmaz. O, mutlaka sana gelecektir. Ama vasiyetimi zayi edersen, bu sefer sana, ölümden daha sevimsiz bir şey olmaz. Ama sen, ölümün gelmesine engel olamazsın.
Hz. Ömer şöyle demiştir: “Nefsinizi, hesaba çekilmeden önce hesaba çekiniz. Amelleriniz mizanda tartılmadan önce onları siz (vicdanınızda) tartınız. Allah’a arz olacağınız büyük hesap günü için kendinizi (salih amellerinizle) süsleyiniz. “Hepiniz ilahi huzura arz olunursunuz. Sizin hiçbir şeyiniz gizli kalmaz.”702 Ayetini unutmayınız. Şüphesiz kendilerini dünyada muhasebe edenler için, ahiret hesabı kolay olacaktır. Dünyada ölçülü ve sorumlu yaşayanların, mizandaki sevapları ağır gelecektir. Kendisine, sadece hakkın konulacağı bir mizanın ağır gelmesi kesindir.”
Nefsin muhasebesi, vera ve takva ile olur. Her işte denge; yakîn müşahedesiyle gerçekleşir. En büyük arz için hazırlanmak, en büyük sultan olan Yüce Allah’tan korkmak ile olur. Zühdün hakikati de budur.
Rasulullah (s.a.v) Ebu Zer’e şöyle buyurmuştur: “Nerede olursan ol, Allah’tan kork. Yaptığın bir kötülüğün ardından hemen bir iyilik yap ki onu temizlesin. İnsanlara karşı güzel ahlakla davran.”703 Ben, bu hadiste anlatılan amelleri Allah’ın Kitabında buldum. Yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: “Kitap verilenlere ve size, Allah’tan korkun diye emrettik.”704 Bu emir, hadiste istenen ilk ameldir. İkinci temel ahlak şu ayette yer alır.
“Kötülüğü, iyilikle savarlar.”705 Yani iyi amelle, kötülüğü giderirler.Yaptıkları her kötülüğün ardından, hemen iyilik yaparlar ki, bu iyilik o kötülüğü temizlesin. Üçüncü temel ahlak da şu ayette yer alıyor. “İnsanlara güzel söz söyleyin.”706 Allah Teala, salih kullarına ait üç temel ahlakı şöyle haber vermektedir. “İnsanlar, zarardadır.”707 Yani, vakitlerini zayi ettikleri ve hayırlı fırsatları kaybettleri için insanlar zarardadır. Sonra bundan bir kısmını ayrı tutarak şöyle buyurdu “Ancak, iman edip salih amel işleyenler, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler zararda değillerdir.”708 Allahu Teala salih kulların üçüncü temel vasıflarını şu ayette ifade buyurmuştur: “Birbirine merhamet tavsiye edenler.”709 Hakka uymak, nefsin hevasına/kötü arzularına muhalefet etmekle olur. Salah ve kurtuluş bundadır. Çünkü nefsin hevasına uymada, fesat ve bozulma vardır. Sabır, işin kıvamı olup, sabır oranında kâr ve hayır elde edilir. Yaratıklara merhamet etmek ve acımak, Yüce Yaratıcının rahmet kapısıdır, güzel ahlakın anahtarıdır. Herkes hakkında güzel düşünce ve kalbin selameti bu ahlakla bulunur.İnsanlara merhamet ahlakı ile kalpten, haset ve aldatma yok olur. Alçak gönüllülük ve kibirden uzaklaşma meydana gelir. Bu anlatılanlar, Ashab-ı Kiram’ın sıfatlarıdır. Cenab-ı Hakk, Rasülüne sahabe olma şerefine onları tercih buyurdu. Onlara, sekinet/rahmet indirdi ve tarafından manevi bir rûh ile kuvvet ihsan etti. Onlar hakkında şöyle buyurdu:
“Birbirlerine karşı alçak gönüllü ve merhametlidirler.”710 Diğer bir ayette de Yüce Allah, Peygamberine şöyle buyurmuştur:
“Onlara, rahmet ve acıma kanatlarını ger.”711 Kardeşlerine muhabbet besleyen ashabının vasfı hakkında şöyle buyurdu:
“Onlar, mü’minlere karşı alçakgönüllü bulunurlar.”712 Bu üç temel ahlak, kalbin incelmesini temin eder ve kalp katılığını yok eder. Kalbin rikkati/inceliği, Allah’a ve ahiret yurduna yönelmeye, Allah’ın emri konusunda uyanık olmaya, müjde ve azap haberleri hakkında tefekkür etmeye ***ürür. Kalbin katılık içinde bulunması ise insanı, bunlardan yüz çevirmeye ve uzun süre gaflette kalmaya sevkeder.
Hz. Ali’nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Şüphesiz kişiyi, kendisine takdir edilen şeye ulaşması sevindirir. Ama kendisine zaten ulaşmayacak bir şeyi kaçırması üzer. Öyleyse dünyadan nail olduğun şey seni çok sevindirmesin. Elden kaçırdığın şey de, seni fazla üzmesin. Sevincin, yapıp ortaya koyduğun salih amellerle olsun, üzüntün ise, yapamadığın vazifelere, ihmal ettiğin ibadetlere karşı olsun. Meşgalen ahiretin, himmetin, ölümden sonrası için hazırlık olsun.” Yine Hz. Ali şöyle demiştir:
“Nefsin hevasına uymak, bir çeşit körlüktür. İşler karışıp hayrete düşüldüğünde durup düşünerek hareket etmek Allah’ın kuluna yardımındandır. Yakîn, acı ve üzüntüyü giderici olarak ne güzel sebeptir. Yalanın sonucu, kınanmaktır. Doğrulukta selamet vardır. Nice uzak görülen şeyler vardır ki, aslında çok yakındır. Garip, sevdiği kimsesi olmayan kimsedir. Samimi arkadaş, sana gıyabında sadakat gösterendir. Kötü zan, seni sevdiğin dostundan uzaklaştırmasın. Kerem ve cömertlik, ne güzel ahlaktır. Haya, güzel olan her şeye ***üren bir sebeptir. En sağlam kulp, takvadır. Nefsini, kendisiyle tutacağın en güçlü sebep, Allah ile aranda olan sebeptir. Şüphesiz, senin faydana olan dünyalıklar, ancak ahiretini ıslah edip düzelttiğin şeylerdir. Rızık iki kısma ayrılır:
1-Senin aradığın rızık,
2-Seni arayan rızık. Bu öyle bir rızıktır ki sen ona gitmezsen bile o sana gelir. Kaybettiğin şeylere karşı sabırsız olsan da, elinde olmayan şeylere karşı, asla sabırsızlık etme. Olan olaylara bak, olacaklar hakkında sonuçlar çıkar. Çünkü işler birbirine benzer.”713 Abdullah b. Abbas şöyle demiştir: Her şeyin bir afeti vardır, ilmin afeti; unutmaktır. İbadetin afeti, tembelliktir. Aklın, zekanın afeti, ucup yani kendini beğenmektir. İçinde bulunulan durumun afeti, verimsiz ve hayırsız olmasıdır. Ticaretin afeti, yalan konuşmaktır. Cömertliğin afeti, israftır. Güzelliğin afeti, kendini büyük görmektir. Dinin afeti, riyadır. Dinin âfete uğraması, hevaya/nefsin kötü arzularına uymaktır. Bu konuda Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Ümmetimin afeti, dinar ve dirhemdir.”714 Vebre es-Sülemî, Mücahid’in şöyle dediğini nakletmiştir: “İbn Abbas, bana beş şeyi tavsiye etti. Şüphesiz bunlar, altın ve gümüşten daha güzel ve daha kıymetlidir. Bunlar şunlardır:
“Asla boş ve faydasız söz konuşma. Böyle yapman seni selamete ***ürür. Bir kusur işlediğinde Allah’tan kork, kendini emniyette görme. Yeri gelmedikçe, asla konuşma. Nice boş konuşan insan vardır ki, haksızlık eder, yerinde olmayan söz sarf etmiş olur. Böylece fesatla, şiddetle ve sıkıntıyla yüz yüze gelir. Efendi olsun veya edepsiz olsun hiç kimseyle mücadele etme. Çünkü efendi kimse sana karşılık vermeyerek seni öfkelendirir; sefih olan ise, sana eziyet verir. Kardeşine, bulunmadığı bir yerde, aynı durumda olduğunda senin hakkında nasıl davranılmasını istiyorsan; o şekilde davran. Onun hangi şeyden dolayı seni affetmesini istiyorsan; sen de onu aynı şeylerden affet. İyilik yaptığında, karşılığının verileceğini, kötülük yaptığında da sorumlu olacağını bilen insan gibi amel yapmaya çalış.”
Hz. Abbas, oğlu Abdullah’a vasiyet ederken şunları söylemiştir:
“Oğlum, ben bu adamın (Hz. Ömer’in) seni, yaşlılardan öne aldığını, sana değer verip, ikram da bulunduğunu görüyorum. Benden şu beş hasleti al ve tatbik et. Sakın onun hiçbir sırrını açığa vurma. Hiçbir işte ona asi olma. Onun yanında hiçbir kimseyi gıybet etme. Senden hiçbir hıyanet görmesin; hiçbir yalanına şahit olmasın.”715 Bu vasiyyet, iki değişik rivayette yer alır. Onların birinde ravi şöyle der: “Şa’bî’ye dedim ki: Bunlar ne kadar güzel nasihatlar. Onların her biri bin altından daha hayırlıdır.” O: “Bunların her biri on bin altından daha hayırlıdır?” dedi.
Yusuf b. Esbat demiştir ki: Bir haberde şöyle denmiştir: “Şu üç şey, kimde bulunursa, o, imanını kemale erdirmiştir.
1-Razı olması onu, batıla ***ürmez. Kızdığı zaman öfkesi onu haktan uzaklaştırmaz. Güçlü olması onu, hakkı olmayan şeyleri almaya ***ürmez.” Bu manada bize müsned bir hadis rivayet edilmiştir.716 Bize rivayet olunduğuna göre, Serî b. el-Mağlis şöyle demiştir.
“Kalpte yakîn derecesindeki imanın varlığını gösteren üç şey vardır:
1-Ölüm pahasına olsa bile, hakkı ayakta tutmak ve haktan yana olmak.
2-Bela ve musibet zamanında da Allah’ın emrine teslim olmak.
3-Nimetin zevali anında da, kaza ve kadere rıza göstermek. Nimetin zevalinden Allah’a sığınırız.”
Bize rivayet olunduğunda göre, Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Üç şey vardır ki, onlar kimde bulunursa, imanını kemale erdirmiştir. Bunlar: Kınayanın kınamasından korkmadan Allah’a karşı görevlerini yerine getirmek. Amelinde gösteriş yapmamak. Kendisine, biri dünya, diğeri ahiret için olan iki iş arz edildiğinde devamlı ahiret için olanı tercih etmek.”717 Meşhur bir haberde şöyle buyrulmuştur:
“Üç şey kurtarıcı, üç şey de helak edicidir. Kurtarıcı olanlar: Gizli ve açıkta Allah’tan korkmak. Rıza ve kızgınlık anında adaletten ayrılmamak. Zenginlik ve fakirlik durumunda orta halli yaşamaktır. Helak ediciler şunlardır: İtaat edilen cimrilik, nefsin heva ve isteklerine uymak ve kişinin kendini beğenmesi.”718 Bize rivayet edildiğine göre bir haberde şöyle buyurulmuştur:
“Kıymet ve üstünlük takvadadır. Şeref, tevazudadır. Asıl zenginlik yakîn derecesinde bir imana sahip olmaktır.” 719 Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “İman çıplaktır, onun elbisesi takvadır. Süsü hayadır ve meyvesi ilimdir.”720
Ammar’ın rivayet ettiği bir hadisi şerif şöyledir:
“Vaiz olarak ölüm yeter. İlim olarak Allah’tan korkmak yeter. Zenginlik olarak, yakin sahibi olmak yeter. Meşguliyet olarak ibadet yeter.”721 Ebban b. Iyaş’ın Enes b. Malik’ten rivayet ettiğine göre, hatiplerin hatibi, hikmet sahiplerinin reisi Rasulullah (s.a.v), içinde vaaz, uyarı, zühd ve ibret içeren veciz ve camî kelimelerin yer aldığı veda hutbelerinde, devesi üzerinde yaptığı konuşmasında şöyle buyurmuştur:
“Ey insanlar! Sanki dünyada ölüm, bizden başkasına yazılmış, sanki ibadet etmek, bizden başkasına vacip olmuş, sanki öldüğünü ilan ettiğimiz ölüler, sefere çıkıp, kısa bir süre sonra bize dönecek gibi, onları kabirlerine yerleştiriyor ve miraslarını yiyoruz. Sanki onlardan sonra bizler, ebedi olarak kalacağız gibi bütün öğüt veren şeyleri unuttuk. Bütün musibetlerden emin mi olduk? Kendi kusuruyla meşgul olması, insanların ayıplarıyla ilgilenmekten onu alıkoyan, harama bulaşmadan kazandığı malından infak eden, fakir ve miskinlere merhamet eden, fıkıh ve hikmet ehliyle beraber olan kimseler müjdeler olsun. Yine nefsinin kibrini kıran, ahlakını güzelleştiren, içini ıslah eden ve insanlarda kötülüğünü bulaştırmayan kimselere de müjdeler olsunu. Aynı şekilde ilmiyle amel eden, malının fazla olanını hayra sarf eden, dilini ihtiyaç olmayan boş konuşmalardan tutan, sünnetle yetinip bidatlara bulaşmayan kimseye de müjdeler olsun.”722 Bütün bu manaları içinde toplayan ve ilmin yarası olarak nitelenen bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
“Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyleri (mâlâyaniyi) terk etmesi onun güzel müslüman olduğunun alametidir.”723 İnsana farz olarak emredilmeyen, fazilet olarak teşvik edilmeyen, mübah da olsa ihtiyaç duymadığı şeyler mâlâyanidir.
“Takvanın yarısıdır” diye nitelenen diğer bir hadiste de şöyle buyurulmuştur:
“Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyenle amel et. Günah, kalbin yönelip üzerinde durduğu şeydir.”724 Bu, şu demektir: Söz ve fiil olarak şüphe ettiğin şeyi bırak; çünkü onu bırakmakta, selamet ve kazanç vardır. Onun yerine sen, faziletinden ve selametinden yana kesin emin olduğun işi yap. Kalbine gelen, ama benimsemediğin işleri yapma. Çünkü bu, günahtır. Az olsa da bundan kaçın.”
Cenab-ı Hakk, Kur’an’da dostlarının sıfatlarını genişçe açıklamıştır. Aynı şekilde Rasulullah’tan (s.a.v), müminlerin bu sıfatlarının açıklayan şu haber nakledilmiştir:
Rasulullah (s.a.v), bir gün Sahabe-i Kiram arasında oturuyordu. Birden secdeye kapandı ve uzun süre secdede kaldı. Sonra başını secdeden kaldırdı, ellerini açarak şöyle dua etti:
-Allahım! Bize ikram et, bizi hor hakir bırakma. Bize nimetini artır, noksanlaştırma. Bize izzet ve şeref ver, zelil etme.
Bunun üzerine Ashap: “Ya Resulellah, niçin böyle söylediniz?” diye sordu. Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdu:
-Bana bir sûre nazil oldu ki, kim onunla amel ederse cennete girer.”725 Ardından şu ayetleri okudu:
“Gerçekten, mü’minler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki, namazlarında huşu içerisindedirler. Onlar ki, boş ve yararsız işlerden yüz çevirirler. Onlar ki, mallarının zekatını verirler ve iffetlerini korurlar. Ancak eşleri ve sahip oldukları câriyeleri hariç, bunlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar. Şu halde kim bunun ötesine gitmek isterse; işte bunlar, haddi aşan kimselerdir. Yine onlar, emanetlerini güzelce korurlar, namazlarına devam ederler. İşte asıl bunlar vâris olacaklardır.”726 Yine rivayet edilen özlü bir hadiste şöyle buyurulmuştur:
“Bir adam Rasulullah’a geldi ve: Ya Rasulellah ben cennet ehlinden olduğumu ne zaman bilebilirim? dedi. Diğer bir rivayette ise: “Benim gerçekten bir mümin olduğumu ne zaman bilebilirim? diye sordu. Bunun üzerine Rasulullah: “Bu ayette bildirilen vasıfları taşıdığında”727 diye buyurdu.
Diğer bir hadisi şeriflerinde Rasulullah (s.a.v), tevhid ve amelinde ihlaslı olup salih amel işleyenler hakkında kısa ve özlü bir ifadeyle:
“Şayet bana bu ayetten başkası nazil olmasaydı, bu yeterli olurdu.” Buyurdu ve sonra Kehf suresinin şu son ayetini okudu:
“Artık her kim, Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.”728 Bu, her şeyi ifade eden bir sözdür. Akıl sahipleri için yeterli bir uyarıdır. Salih amel, ibadetlerdeki ihlastır ve mahlukatın ibadete ortak edilmemesidir. Bu, Yüce Yaratıcının tevhidindeki yakîn imanıdır. Yüce Allah, kendisinden gerçek manada korkan dostlarını şöyle tanıtmıştır:
“Rablerine olan saygıdan dolayı titreyenler, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine ortak tanımayanlar ve Rablerine döneceklerine inandıklarından kalpleri titreyerek O’nun yolunda mallarını harcayanlar. İşte onlar, hayırlarda koşanlar ve iyilikte öne geçenlerdir.”729 Cenab-ı Hakk bu ayetle onları, muhasebe ehlinin makamlarını içinde bulunduran ve murakabe ehlinin hallerinin kuşatan yedi makamın sahibi olarak tanıttı. Bu makamları anlatmaya ilahi saygı ve ürperme ile başladı. Onları ilahi korkudan titreme ve infak ile bitirdi. Bunların gereğini yakînî iman kıldı. Muttakilerin mizanlarının ağır gelmesini sağlayan işte bu yakindir. Bu imanı, onların vasıflarının sonuncusu kıldı ve: “Onlar Rablerine döneceklerdir.” buyurdu. Yani onlar, Allah’a döndüreceklerine olan yakin imanları sebebiyle, O’ndan korktular ve infakta bulundular. O’na iman ettiler. Amellerini ihlasla yaptılar. Nefislerini ve mallarını O’nun emrine göre kullanıp tasarruf ettiler. Bu, şu ilahi kelamda kısaca bildirilen hüküm gibidir:
“Allah’tan korkunuz ve O’nunla karşılaşacağınızı biliniz. Müminlere güzel sonucu müjdele.”730 Dünyada Allah korkusu üzere yaşayanlara Cenab-ı Hak ile karşılaştıklarında korku yoktur, emniyet vardır; en güzel dönüş vardır. O’nun huzurunda, yakîn ehlinden olacaklarına dair müjdeler vardır.
Muhasebe şu şekilde yapılır: Kulun kalbine bir düşünce geldiği zaman işin başında hemen durup düşünür. Gelen düşüncenin iyi mi kötü mü olduğunu ayırt eder. Bu, kalbin bir hareketidir. Bir de içinde oluşan hareketlenmenin nereden kaynaklandığını bilir. Bu cismin bir tasarrufudur. Eğer akla gelen şey, Allah’a ait bir niyet, karar, azim, fiil ve gayret olup, kulu Allah Teala’ya sevkederse o, Allah için, Allah’a ait ve Allah yolunda bir düşünce demektir. Bu durumda o düşünceyi tasdik eder ve gereğini yerine getirir.
Eğer kalbe gelen düşünce, dünyevî bir arzu veya nefsin kötü arzularından kaynaklanan, yahut insan tabiatının ve yaratılışının gereği olan gafletten ileri gelen bir düşünce ise, onu reddeder ve kalbinden silmek için gayret eder. Gelen kötü düşünceye kulak vererek ve içinde onu tekrarlayıp durarak kalbinde yerleşmesine imkan vermez. Yoksa kötü düşünce kalbe yerleşir ve söküp atması zorlaşır. İleri safhada bu düşünce kötü fikre dönüşür ve bir zaman sonra onu kalpten temizlemek iyice zor olur. Bunun sonucu kötü düşünce kalpte etkisini gösterir ve bir müddet sonra amel şeklinde ortaya çıkar.
Gelen düşüncenin Allah için olmasının manası, O’nun rızasına uygun olmasıdır. Düşüncenin Allah’a ait olması, nefsine değil, Allah’a yakınlığın müşahedesi ile meydana gelmesidir. Gelen düşüncenin Allah yolunda olmasının manası; O’nun sevdiği yolda olması, düşünceyle nefsin keyfi değil, Allah katındaki şeylerin istenmesidir.
Kulun aklına gelen düşünce bazen karışık olur, nerden ve kimden geldiği net olmaz. Öyle ki bu düşünce Allah katında makbul mu, değil mi, onda Cenab-ı Hakk’ın rızası, var mı, yok mu, kul onu yapmalı mı, yapmamalı mı, yapılması iyi midir kötü müdür? Tam bilinmez. Bunun karışık olması, üç sebepten biriyle olmaktadır:
Birincisi, yakîninin zayıf olmasıdır ki, bu, kulun marifetinin noksanlığından kaynaklanır. İkincisi, ilminin az olmasıdır ki, bu gelen düşünceyle ilgili gizli ve derin hükümleri bilmemesinden kaynaklanır. Üçüncüsü, his tabiatından doğan ve nefsinde gizli olan kötü arzuların kendisine galip gelmesinden kaynaklanır.
Alimlerden biri demiştir ki: “Âlim, sadece hayrı ve şerri bilen değildir. Bunu her akıllı bilebilir. Gerçek alim, iki şerden daha hafif olanını bilir, mecbur kaldığında zararı az olanı yapar. Yine, iki hayırdan daha faydasız olanını bilir ve gerektiğinde ondan sakınır.”
Bil ki, şüpheli olan işler hakkında Allah’ın hükmü; şüpheli şeyde durmak ve onu yapmaktan çekinmektir. Kulun, kesin karar vererek ve azmederek onlara atılmaması gerekir. Şüpheli şeyleri, yapmamalı ve yolunu bulup yapmak için çalışmamalıdır. Eğer bu düşünceler, organlarla yapılacak fiillere ait ise, acele etmez, onlarla ilgili şüphesi gidinceye kadar bekler. Vera ve takva esaslarına uygun olan budur. Çünkü vera, korkmak ve durumu karışık olan meselelere ileri atılmakta tedbirli olup, bir yolunu bulup tehir etmektir. Böylece şüpheli olan işlere, açıklık kazanıncaya kadar ne söz, ne fiil ve ne de karar olarak dalmamış olur. Bunlar, ince meseleler olduğundan, açıklığa kavuşmaları ancak derin bir ilimle mümkündür. Sebepleri, iyice tetkik edilmelidir. Nitekim bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İnsanların en alimi; insanlar ihtilafa düştüklerinde, hak olanı en iyi bilendir.”731 Hz. Peygamber (s.a.v) bir diğer hadislerinde şöyle buyurmuştur:: “Allah Teala şüpheli işler ortaya çıktığında doğruyu basiretle araştırmayı ve şehvetler hücum ettiğinde onu dengeleyen kamil aklı sever.”732 Şüpheli işlerin artacağı hakkında İbnu Mesud’un şöyle dediği nakledilir: “Sizler, bugün bir zamanda bulunuyorsunuz ki en hayırlınız, ileri koşan olur. Fakat öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda en hayırlınız yerinde sabit duran olur.”
Nitekim sahabeden bir topluluk, bir durum kendilerine karışık göründüğünde, Irak ve Şam ehliyle savaşmaktan geri durmuşlardır. Hz. Sa’d, İbn Ömer, Üsame, Muhammed b. Mesleme ve diğer bazıları bunlardandır. Çünkü, şüphe anında durup düşünmeden hemen onu yapmaya atılan kimse, hevasına tabi olmuş ve kendini beğenip ucba düşmüş demektir. Bu sıfattaki kimseleri kınayan bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İnsanların cimriliğe boyun eğdiğini, kötü arzularına uyduğunu, herkesin kendi görüşüyle övünüp durduğunu gördüğünde sana düşen, bir kenara çekilip başının çaresine bakmandır.”733 Görüldüğü gibi burada, insandaki cimriliğin varlığı kötülenmiyor, çünkü o, nefsin bir özelliğidir. Esas kötülenen cimriliğe boyun eğip, nefsince sevilen malları Allah’ın muhabbeti içerisinde infak etmekten kaçınmaktır. Hadiste geçen hevaya yani kötü arzulara uyumak da bunun bir benzeridir. Burada hevanın varlığı ayıplanmıyor, çünkü o, insan nefsinde bulunan bir özelliktir. Esas ayıplanan; kişinin, bu hevasına uymasıdır. Aynı şekilde herkesin kendi reyini beğenmiş olması, bir noksanlık olarak kabul edilmiyor. Çünkü her insanın kendisine ait bir görüşünün olması normaldir ve bu onun, aklının bir neticesi, anlayışının bir sonucudur. Burada esas noksanlık; insanın sadece kendi görüşüne itibar edip, kendisine hakkı gösterene uymaması, hidayet yoluna yönelmemesi ve hak olana önem vermemesidir. Kendi eksik görüşünü, kendisinden daha alim bir insanın görüşüne tercih etmesi de ayıplanacak bir iştir. Ayrıca kendi görüşüyle böbürlenerek, diğer doğru görüşleri reddetmesi de kınanacak bir durumdur. Halbuki Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Kendinizi, temize çıkarmayınız.”734
Allah Teala ince görüşlü ve derin düşünce sahibi dostlarını şöyle över:
“İşte bunda, tefekkür eden feraset sahibi kimseler için ibretler vardır.”735 Diğer bir ayette şöyle buyurmuştur:
“Ben ve bana tabi olanlar, basiret üzere Allah’a çağırıyoruz.”736 Bir haberde şöyle denmiştir: “Müminlerin güzel gördüğü şey, Allah katında da güzeldir. Onların kötü gördüğü şey, Allah katında da kötüdür.”737 Bu konudaki bir hadiste şöyle buyurulur:
“Sizler, yer yüzünde, Allah’ın şahitlerisiniz.”738 Seleften biri şöyle demiştir: “İbadetin en faziletlisi, güzel, doğru görüştür.
Bir meselede birbirine yakın farklı durumlardan dolayı, bir müşkilat olur ve nasıl hareket edileceği net olarak bilinmez ise, bu durumda takvaya uygun olan davranış, mesele açıklık kazanıncaya kadar durmaktır. Ama bu müşkilat, meselenin aslını bilmedeki bir kusurdan kaynaklanıyorsa, o zaman konu ile ilgili helal ve haram hükümlerini bilmek gerekir. Mesele bunlardan hangisine daha yakın ise, ona göre hüküm verilir. Bu açıktır. Mesela bir topluluk, güzel oğlanlara bakmayı helal görmüşlerdir. Çünkü o, erkektir. Ancak bunu meselenin her iki tarafını ele alarak değerlendirmek durumundayız. Çünkü burada bir şüphe vardır. Meselenin bir tarafı mubah, diğer tarafı sakıncalı gözüküyor. Mübah kısmına şu ayet işaret ediyor:
“Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman, her birinin meyvesine bakın.”739 Diğer bir ayette ise şöyle buyruluyor:
“Mü’min erkeklere şöyle, gözlerini haramdan korusunlar.”740 Burada hüküm, iki tarafın cinsiyet birliğinden dolayı daha karışıktır. Bu durumda ihtiyat tarafını seçip fitneye sebep olacak bu tür bakışlardan sakınmak gerekir.
Bunun bir benzeri de kaside ve şiir türü şeyleri dinlemektir. Kur’an dinlemek helaldir. Teğanni/eğlence türü şarkıları dinlemek ise haramdır. Şiir ve kasideler, teğanniye daha yakın olduğundan dolayı biz, bunu ehli olmayanlar için uygun görmüyoruz
Kur’an-ı Kerim’i, tecvit ve usule uymayan makamlar ile okumak da bunun bir benzeridir. Uzatma yapılmayacak yerde uzatmak, uzatma yapılacak yerde uzatmadan okumak mekruhtur. Çünkü bu teğanniye benziyor.
Diğer bir örnek, ipek ve pamuk karışımı elbise giymektir. Biz ipek-pamuk karışımı olan elbisenin giyilmesini, ipeğe daha fazla benzediğinden dolayı mekruh görmekteyiz. Çünkü içinde ipek de bulunmaktadır.
İç yüzü belli olmayan kapalı işlere atılma durumunda kalp, işin içi yüzünü araştırmadan kötü zanna göre hareket ettiğinden ve ona göre karar verdiğinden sorumlu olur. Bu durumda aşağıdaki ayetin ifade ettiği gibi, ilmini bilmediğin meselde durmak gerekir. Çünkü kulun, bu konudaki bilgisi yeterli değildir. Cenab-ı Hak, insanın bu durumda sorumlu olacağını bildirerek onu şöyle uyarmıştır:
“İlmini/iç yüzünü bilmediğin bir şeyin peşine düşme”741 Yani bilmediğin şeye uyma, araştırmadan peşine düşme. Çünkü bir şey hakkında ancak, duyarak, görerek ve kalbinle kesin bir karar vererek şahitlik edebilirsin. Gerçek ilim dinlemek veya müşahede etmekle elde edilir. Bundan dolayı, ayetin devamında:
“Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi, yaptıklarından sorumludur.”742 Buyrulmuştur.
Bu konuda Rasulullah (s.a.v) de şöyle buyurmuştur:
“Siz! Kötü ve asılsız düşünceden sakının. (Ona göre hüküm vermeyin.) Çünkü kötü zan sözlerin en yalan olanıdır.”743 Şüpheye düştüğü bir konuda gerekli araştırmayı yapmadan kesin hüküm veren kimse, hevasına uymuş demektir. Kim de, iç yüzü kendisine gizli olan bir konuyu veya işi, hayalen değerlendirip, haber verir ve ortaya atarsa günaha girmiş ve kötülük etmiş olur. Bu böyledir. Çünkü bir hadiste şöyle buyrulmuştur:
“Kim, gözünün gördüğü ve kulağının işittiği her şeyi anlatırsa, Cenab-ı Hak onu, iman edenler hakkında, kötülüğün yayılmasını sevenlerden biri olarak yazar.”744 Bunun sebebi, Cenab-ı Hakk’ın örttüğü bir şeyi, yeterli delil olmadan açmasıdır. Ayrıca Allah, suçları ortaya dökmeyenleri sever. Hz. Ebu Bekir’in bir duası şöyledir:
“Ey Allah’ım! Bize hakkı, hak olarak göster ki, ona uyalım Batılı da batıl olarak göster ki, ondan sakınalım. Bizi hakta şüpheye düşürme, yoksa nefsimizin arzusuna uyarız.”
Yine rivayet edildiğine göre Hz. İsa (a.s) şöyle demiştir: “İşler üç çeşittir. Bunlardan biri, doğruluğu senin için açıkça belli olandır. Buna hemen uymalısın. İkincisi, yanlışlığı ve kötülüğü açık olan iştir. Bundan da kaçın. Üçüncüsü, senin için, müşkil olanıdır. Bunu, işin alimlerine havale et ve onlardan öğren.”745 Hz. Ali’nin bir duası şöyle idi:
“Ey Allah’ım, ilmî bir konuda ilimsiz olarak konuşmaktan sana sığınırım.”
Cenab-ı Hakk’ın, bir kuluna batılı batıl olarak göstermesi ve sapıklığı sapıklık olarak bildirmesi, aynen hakkı hak olarak göstermesi ve doğruluğu beyan etmesi gibi bir nimettir. Çünkü bu, yakîn derecesindeki imana açılan bir kapıdır. Cenab-ı Hakk, hakkı ortaya koyma nimeti ile Peygamberini süslemiş ve onu, ayetlerini açıklamıştır. Bunu ifade için şöyle buyurmuştur:
“Böylece, günahkarların yolu iyice belli olsun diye ayetleri açıklıyoruz.”746.
Allah Teala, hak üzere hareket etmeyi takva sahibi kullarına vaat etmiş ve bu nimeti, günahlarının temizlenip affedilmelerinden önce zikretmiştir. Allah tarafından ikram edilmiş olan bu büyük ihsanı şu ayette ifade buyurmuştur:
“Ey iman edenler! Eğer takva üzere yaşarsanız Allah, size iyi ile kötüyü ayırt edebilecek bir anlayış verir. Suçlarınızı örter ve sizi bağışlar.”747 Yani Allah, sizin kalbinize bir nur verir ki, onun sayesinde şüpheli olan şeylerin durumunu açıklığa kavuşturur. Bu nurla siz şüpheli olanla, olmayanı ayırt edebilirsiniz. Bunun bir benzeri de şu ayettir: “Kim, takvaya sarılırsa Allah, ona bir çıkış yolu nasip eder.”748 Yani, insanlara müşkil ve kapalı olan her konuda, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve onu, hiç hesap etmediği bir yerden rızıklandırır. Böylece kul, bir ders almadan da ilham yoluyla ilim elde eder, her şeyi bilen Allah tarafından özel olarak desteklenir. Cenab-ı Hakk bu nimeti, aralarındaki taşkınlık sebebiyle alimler ihtilafa düştüklerinde müminlere vadetmiştir. Buradaki taşkınlık onların kibir ve haset sahibi olmalarıdır. Yüce Allah ayetlerine ve kaderine inanmayan münafıkları, hakka isabetten mahrum etmiştir. Bu konuda şöyle buyurmuştur:
“Kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki kin ve hasetten ötürü, dinde anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, iman edenlere, üzerinde ihtilafa düştükleri gerçeği, izniyle gösterdi.”749 Burada Cenab-ı Hakk’ın hidayet etmesi; hakkı göstermesi ve açıklaması demektir. Yani Cenab-ı Hak, takva sahibini, hidayetine erdirdikten sonra onun hayatında artık batılın bir hükmü kalmaz. Batıl kelimesi, bazen düşman için bir isim, bazen de nefsin bir vasfı olarak kullanılır. Ayette şöyle buyurulmuştur:
“Rasulüm de ki: İşte hak geldi, artık batıl, ne bir şey ortaya çıkarabilir, ne de geri getirebilir.”750 Yani Hak gelince, batılın boş olduğunu ortaya koyar ve onun taraftar bulmasına son verir. Çünkü hak işin gerçeğini, her yönüyle ortaya koymuş olur. Bu ayette “batıl” kelimesiyle, İblis’in kastedildiği söylenmiştir. Diğer bir ayette şöyle buyurmuştur: “Allah’ın ayetlerine inanmayanları, Allah hidayete erdirmez.”751 Ayetlerin açıklanması kula, Cenab-ı Hakk’ın bir nimetidir. Çünkü bu, ancak ilahi kudret sayesinde meydana gelir. Bu nimet bir ayette şöyle ifade edilmiştir:
“Durum, kendisi için ortaya çıkınca dedi ki: Şimdi iyice biliyorum ki, Allah her şeye kadirdir.”752 Bunun için kulun bu nimete şükretmesi gereklidir. Bazen bu şükür, ulaşılan nimetin daha fazlasın ermeye sebep olur Çünkü, şükredene, Allah nimetini artıracağını bildiriyor. Bir ayette şöyle buyurulmuştur:
“Allah, sizin için ayetlerini bu şekilde açıklıyor ki, O’na şükredesiniz.”753 Allah Teala şükredenlere, şükretmeleri karşılığındaki nimetinin, “olara daha fazla hakkı açıklama” şeklinde olacağını bildirerek şöyle buyurdu:
“İşte biz, şükreden bir kavim için ayetlerimizi böylece açıklıyoruz.”754 Kul, şüpheli bir işle karşılaştığında; onu yapmayıp, Allah tarafından daha fazla ilim, yakîn kuvveti ve hevasının devreden çıkıp hakkın ortaya çıkmasını beklerse, doğruya ermede muvaffak kılınır. Bu, şu ayet-i kerimede ifade edilmektedir:
“Biz, Davud’a hikmet ve meseleyi en güzel şekilde hükme bağlama kabiliyeti vermiştik.”755 Ona maksadı gerçekleştiren belağatlı ve düzgün konuşma demek olan “fasl-ı hitap” ihsan edilmişti. Bu nimet, şu ayetin manasına dahildir:
“Kime hikmet verilirse, ona çok büyük bir hayır verilmiş demektir.”756 Hikmet ilmi, onu öğrenmek için bir arayış istenmediği ve araya bir alim konmadığında Allah tarafından kula ihsan edilir. Ama Yüce Allah sevdiklerinden onu öğrenmelerini istediğinde ve araya bir alimi vasıta yaptığında kula, Allah’ı bilen ve batınî hükümlerden haberdar olan, ilmin gizli yönlerini ve inceliklerini bilen bir alime sorup öğrenmesi gerekli olur. Böylece kendisi, kalben keşfe ulaşmış biri olamasa bile o alimle şüphesini gidermiş ve gerçeği bulmuş olur. Böylece Cenab-ı Hakk’ın:
“Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorunuz.”757 Ayetinin hükmü gerçekleşmiş olur. Ayrıca, Rahman’ın şu ayetiyle de amel etmiş olur: “Onu bu konuda haberdar olana sor.”758 Hiç şüphesiz, kulunu bu iş için ilk yola çıkaran ve ona son açıklamayı yapan Yüce Allah’tır. Bununla birlikte gitmek, sormak kuldan; hidayete erdirmek, beyana ulaştırmak ise, kuluna hidayet eden ve ayetlerini açıklayan Cenab-ı Hakk’a aittir. Bütün bunları şu ayetlerden anlayabiliriz: Allah Teala buyurmuştur ki:
“Yeryüzünde geziniz ve bakınız.”759: “Ey Muhammed! Eğer sana indirdiğimizden, bu anlattığımız olaylardan şüphe duyuyorsan, senden önce kitabı okuyanlara sor. Yemin olsun ki, Rabbinden sana hak gelmiştir. Sakın şüphe edenlerden olma.”760 “Onu açıklamak, bize aittir.”761 “Hidayete erdirmek bize aittir.”762 “Yolun doğrusu, Allah’a aittir.”763 Daha önce geçenler hakkında da, Allah’ın kanunu hep böyleydi. Onda herhangi bir değişme ve bozulma yoktur. Şu ayetler bu duruma işaret etmektedir.
“Adem’e isimlerin hepsini öğretti.”764 Bu, onun özel ilim için seçildiği ve ilimden nasibini doğrudan Allah’tan aldığı makamdır. Nitekim Hz. Rasulullah (s.a.v) da böyle özel bir makama ve anlayışa sahip kılınmıştı. Yüce Allah ayetin devamında şöyle buyurdu:
“Ey Adem, onlara/meleklere eşyanın isimlerini bildir. Onların isimlerini bildirdiğinde...”765 Bu ayette Adem’i tek olarak zikretti, ilmi ona ait kıldı. Fakat daha sonra ilmin sadece kendisinden olduğunu bildirerek şöyle buyurdu:
“Ben, size benim bildiğimi bilemezsiniz diye söylemedim mi?”766 Yoksa burada “Adem (a.s), biliyor” buyurmadı. Adem (a.s), sadece kendisine takdir edilen rütbesine ve durumuna göre, ilimden nasibini almıştır. Melekler de, bu konudaki nasiplerini almışlardır. Ancak onlar, bu nasiplerini Adem Aleyhisselam vasıtasıyla almışlardır. Kullarına maddi ve manevi rızık veren ve her şeye gücü yeten sadece Yüce Allah’tır. Tek yanatıcı O’dur. Allah’tan başka yaratan var mı? O, size rızık verir. Kullar da, kısmetlerine göre, çeşitli yollar ve sebeplerle nasiblerini alırlar.
Bu, anlattıklarımız her şeyi en iyi hesap eden Yüce zatın müşahedesinden doğan muhasebenin evvelidir. Muhasebenin asıl gerçekleştiği nokta ise, her şeyi görüp gözeten Yüce Zatı görmekten hasıl olan murakabenin evvelidir.
Murakebe makamı, yakîn sahiplerinin hallerinden bir haldir. İlmu’l-yakîn, iman ilminin sonudur. Kulun, ilmu’l-yakînden nasibinin sonu, (nihayetini kastediyorum) ayne’l-yakîn makamının evvelidir. Bu da marifetin müşahede edilmesidir. Buna göre, marifet, müşahedenin evvelidir. Bu, mukarrebunûn makamıdır. Bununla, nefsi kuşatıp, ona hakim olan her şeye yakın olan Yüce Zatın sıfatlarının müşahedesini kastediyorum. Bundan sonra kul, kurb/ilahi huzurda yakınlık kurb makamında gaybet hâlini yaşar. Bu hâle ulaşan kulun aklı zandan kurutur, gafletten uyanır. Ayın ışığının, güneşin ziyasında gizlenmesi gibi, O’nun hikmeti de, kudretinde gizlidir. Şüphesiz Allah, her işini istediği gibi yapar.
Esmâ ve sıfatların manalarını bilinmesi, ilahi ahlakın ne olduğu Allah’ın hükümlerinin aslı, müşahede aynasında Zat-ı Bari’nin seyredildiği kurb makamlarında bilinir. Bu durumda mekan ortadan kalkar, sanki aynanın kalkıp onda yansıyan yüzün görülmesi gibi, kul her şeyi Zat-ı Bari’nin nuruyla müşahede eder. Ayna/aradaki vasıtalar ortadan kaybolur. Artık kul, her şeyi ayakta tutan Yüce Zatın kudreti ile kaim olur. Bu durumda kul, ölü gibi olur, kendi varlığını görmez, sadece kurb makamındaki ilahi tecellileri müşahede eder. Zaten önceleri seyrettiği yüzü, aynanın cismiyle değil, aynaya yansıyan nurla müşahede ediyordu. Şimdi ise ayna ortadan kalktı, bizzat yüzü seyre daldı. Kulun bu hale ulaşması için, önce ilahi sıfatların tecellilerini müşahade etmesi gerekir. Sonra bütün muamelelerinde güzel bir murakabe yapmalıdır. Ayrıca Rabbinin huzurunda güzel bir edebe sahip olmalıdır. Bir de içindeki bütün kötü düşünceleri silip atarak yerini güzel, hayır düşüncelerle doldurmalıdır. Ta ki kalpte Allah’tan ve onun razı olduğu şeylerden başka hiçbir düşünce kalmasın.
Bu anlattığımız, müşahede ve kurb makamının halleridir. Bu makam, kulu, ilme’l-yakin sayesinde kalbinin sefasına erdirir. Kalbin sefası da, onu, bizzat gözle müşahede makamlarına yükseltir. Öyle ki bundan sonra kulun kalbine, Hakk’ın düşüncesinden başka bir şey gelmez. Bu durumda eğer kalbine asi olsa, Hakk’a asi olmuş olur. Bunun terk edilmesi ve bundan yüz çevrilmesi durumunda kalb safiyetini kaybeder. Kalbin safiyetini kaybetmesi, zulmete düşmesine vesile olur. Bu, kalbin katılaşması demektir. Kalp katılığı ise Allah’tan uzaklaşmanın başlangıcıdır.
Bana ulaşan bir habere göre, küçük de olsa bile her iş ve fiilden dolayı hesap için kulun önüne üç divan kurulacaktır. Bunların ilkinde, “niçin yaptın?” ikincisinde, “nasıl yaptın?” üçüncüsüde, “kim için yaptın?” sorgulaması yapılacaktır. Bu, kullun kul olarak Rabbinin huzurunda imtihan edilme yeridir. Yani kula: “Bunu Mevlan için mi yaptın yoksa nefsinin keyfi için yaptın? diye sorulur. Bu divanda, emredildiği şeklide amel etmiş olarak imtihanı başarıyla geçerse, ikinci divana gider. Kendisine: “Bunu nasıl yaptın?” diye sorulur. Burası, ilim sorma yeridir. Bu ikinci imtihan olup: “Bunu yapman gerekliydi ve yaptın. Ama, onu bilerek mi yaptın yoksa bilmeden mi yaptın? diye sorulur. Çünkü Allah Teala, usûlüne uygun olarak yapılmayan hiçbir ameli kabul etmez. Usûlüne uygun yapılması da, bilerek yapılmasıyla mümkündür. Bundan selametle çıkarsa, üçüncü divana getirilir ve kendisine: “Bunu kim için yaptın?” diye sorulur. Burada, ihlasla amel edilip, edilmediğinin sorgulaması yapılır. Bu da üçüncü imtihan olup, bunu ancak Allah’ın himaye ettiği kulları başarır. Yüce Allah onlar hakkında şöyle buyurmuştur:
“İblis dedi ki: Hepsini azdıracağım, ancak ihlasla ibadet eden kulların hariç.”767 Bu, masivayı yani Allah’tan gayri şeyleri kalpten silip atmak olan ihlas kelimesinin gereğidir. O, Lâ ilahe illallah kelimesidir. Bu hale ulaşan kul için artık Yüce Rabbi ile buluşma vaktine kadar sadece bekleme vardır.
Kuldan ihlas istenen divanda kula şöyle söylenir:
“Yaptığın amelin nasıl yapılacağını biliyordun, yaptın. Ama onu kim için yaptın? Eğer Allah için yapmışsan sana onun sevabı vardır. Eğen kendin gibi bir insan için yapmışsan, git sevabını ondan al. Bunu bir dünyalık menfaate ermek için yaptıysan; onu da zaten almıştın. Yoksa bunu, yanılarak nefsin için mi yaptın? Gafletin sebebiyle mi yaptın? O zaman ecrin ve amelin batıl olmuştur. Çünkü bunları yapmada, güzel bir maksadın yoktu. Onları yapmada, bütün istediğin Allah’tan başkasıydı. Artık Allah’ın hoşnutsuzluğuna uğramış ve vazifelerini terk ettiğinden dolayı cezayı hak etmiş durumdasın. Çünkü sen, yapman gerekenleri terkediyor, Mevlan için olan vazifelerini bilmiyor veya bu konuda cahilce davranıyordun. İşte sen, benim kulumdun, ama başkasına gidiyor, onu âmir ediniyordun. Benim verdiğim rızkı yiyor, ama başkası için amel ediyordun. Sen dini, dindarlığı kendi nefsin için yaptın. Bu, demektir ki, benden başkasının istediklerine niyet etmişsindir. Benim şu buyruğumu duymadın mı? “Dikkat edin! Allah’a ait olan sadece şirkten uzak olarak yaşanan dindir.”768 Sen yalnız O’na itaat etmeliydin. Yazık ki sen, benim şu emrimi de kabul etmedin:
“Halbuki onlara, ancak dini, yalnız Allah’a has kılarak ve tevhid inancına sahip kimseler olarak Allah’a kulluk etmeleri emredilmişti.”769 Sen benim şu ayetimi duymadın mı?:
“Allah’ı bırakıp da taptıklarınız size rızık veremezler. O halde, rızkı Allah katında arayınız.”770 Bunlar, Kur’an’da yer alan misallerdir. Alimler, bunlardan kendileri için bir takım örneklerine şahit olurlar. Hitap geldiğinde arifler onu düşünerek, kendilerine olan hatırlatmaları anlarlar. Bu aynı zamanda, Allah’ın gaflet içinde olanlara bir kınamasıdır. Aslında O’nun bu şiddetli hitabı, onlara bilfiil elem verici azaptan daha şiddetlidir. Çünkü Allah Teala, dini ve itaatı yalnız kendisine ait kılmıştır. Onda yaratıklardan hiçbirini ortak etmemiştir. “Dikkat edin! Allah’a ait olan, sadece şirkten uzak olarak yaşanan dindir.” buyurarak bunu kullarına bildirmiştir. Yani tek, ortağı bulunmayan, tertemiz, karışık ve bulanık olmayan yol, Allah’a aittir demektir. Çünkü ihlas, kalbi nefsin kötü arzularından ve şehvetten temizlemek demektir. Zıddı şirktir. Şirk, nefsi veya insanları O’na ortak etmek demektir.
Bir şeyin halis olması için içine hiçbir şeyin karışmaması gerekir. Allah Teala, bize, hayvanın, kanından ve pisliğinden hiç bir şey karışmadan saf bir şekilde süt ihsan ederek nimetini tam olarak verdiğini şöyle bildirmiştir:
“Onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından gelen, içenlerin boğazlarından kolayca geçen tertemiz bir süt içiriyoruz size.”771 Şayet süte fışkı ile kandan birisi karışsaydı bu nimet, tamam olmazdı. İşte O, nimetini nasıl tam ve halis olarak ihsan ediyorsa, bizim amelimiz de nefse ait düşüncelerden ve şehvetten tamamen uzak ve temiz olmalıdır ki halis olsun. Amellerimiz halis olmalıdır ki, üzerimize farz kılınan amelleri yaparak büyük mükafatı hak edelim.
Nasıl ki bizler, bizim için bir rızık olarak yaratılan sütü, kan veya fışkı gibi bir şeyle karışık bulduğumuzda, onu saf, temiz ve afiyetle içilebilir kabul etmiyorsak, aynı şekilde her şeyi en iyi bilen ve hikmet sahibi olan Yüce Allah da, amelimizde bir riya, bir şehvet gördüğünde onu reddeder ve kabul etmez. Yine nasıl ki, yüce kudretiyle bizim beslenmemiz ve üzerlerine binip yolculuk yapmamız için, bir takım hayvanlar yaratmış ise, bizler de bu nimetlerinden istifade ettikten sonra, salih amel işleyerek O’na şükretmemiz gerekir. Yüce Rabbimiz bu konuda şöyle buyurmuştur:
“Temiz ve helal rızıklardan yiyiniz ve salih ameller işleyiniz.”772 O halde kim, Cenab-ı Hakk’ın kendisine ihsan buyurduğu nimetleri bilmez ve yalnız O’na ihlasla ibadet etmeyi terk ederse, bu cehaletinden dolayı Yüce Allah’ın gazabına uğramış olur. Bu kimse Rabbinin emrine muhalefetinden dolayı da, ilahî azabı hak eder.
Buraya kadar söylediklerimizi iyice durup düşünen, ilahi huzura hazırlanan ve ömrünü boşa harcamayan kimse, halktan kaçar, Rabbine kavuşana kadar nefsine ağlar.
“O gün insanlar, amellerini görmeleri (ve karşılığını almaları) için, grup grup kabirlerinden çıkarlar.”701 Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer’e vefatına yakın bir zamanda şu tavsiyelerde bulunmuştur: “Hak ağırdır, uygulaması zordur ama sonu hoştur. Bâtıl ise hafiftir, kolaydır, ama sonu kötüdür. Şüphesiz, Allah’ın gündüz yapılacak bir takım emirleri var ki, onları gece kabul etmez. Yine, O’nun için gece yapılacak bir takım ibadetler var ki, bunların da gündüz yapılmasını kabul etmez. Sen insanların hepsine adaletle muamele etsen de, sadece birine zulmetsen neticede bu zulüm, sana dönüp gelir. Benim bu vasiyetimi muhafaza edersen, sana ölümden daha sevimli bir şey olmaz. O, mutlaka sana gelecektir. Ama vasiyetimi zayi edersen, bu sefer sana, ölümden daha sevimsiz bir şey olmaz. Ama sen, ölümün gelmesine engel olamazsın.
Hz. Ömer şöyle demiştir: “Nefsinizi, hesaba çekilmeden önce hesaba çekiniz. Amelleriniz mizanda tartılmadan önce onları siz (vicdanınızda) tartınız. Allah’a arz olacağınız büyük hesap günü için kendinizi (salih amellerinizle) süsleyiniz. “Hepiniz ilahi huzura arz olunursunuz. Sizin hiçbir şeyiniz gizli kalmaz.”702 Ayetini unutmayınız. Şüphesiz kendilerini dünyada muhasebe edenler için, ahiret hesabı kolay olacaktır. Dünyada ölçülü ve sorumlu yaşayanların, mizandaki sevapları ağır gelecektir. Kendisine, sadece hakkın konulacağı bir mizanın ağır gelmesi kesindir.”
Nefsin muhasebesi, vera ve takva ile olur. Her işte denge; yakîn müşahedesiyle gerçekleşir. En büyük arz için hazırlanmak, en büyük sultan olan Yüce Allah’tan korkmak ile olur. Zühdün hakikati de budur.
Rasulullah (s.a.v) Ebu Zer’e şöyle buyurmuştur: “Nerede olursan ol, Allah’tan kork. Yaptığın bir kötülüğün ardından hemen bir iyilik yap ki onu temizlesin. İnsanlara karşı güzel ahlakla davran.”703 Ben, bu hadiste anlatılan amelleri Allah’ın Kitabında buldum. Yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: “Kitap verilenlere ve size, Allah’tan korkun diye emrettik.”704 Bu emir, hadiste istenen ilk ameldir. İkinci temel ahlak şu ayette yer alır.
“Kötülüğü, iyilikle savarlar.”705 Yani iyi amelle, kötülüğü giderirler.Yaptıkları her kötülüğün ardından, hemen iyilik yaparlar ki, bu iyilik o kötülüğü temizlesin. Üçüncü temel ahlak da şu ayette yer alıyor. “İnsanlara güzel söz söyleyin.”706 Allah Teala, salih kullarına ait üç temel ahlakı şöyle haber vermektedir. “İnsanlar, zarardadır.”707 Yani, vakitlerini zayi ettikleri ve hayırlı fırsatları kaybettleri için insanlar zarardadır. Sonra bundan bir kısmını ayrı tutarak şöyle buyurdu “Ancak, iman edip salih amel işleyenler, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler zararda değillerdir.”708 Allahu Teala salih kulların üçüncü temel vasıflarını şu ayette ifade buyurmuştur: “Birbirine merhamet tavsiye edenler.”709 Hakka uymak, nefsin hevasına/kötü arzularına muhalefet etmekle olur. Salah ve kurtuluş bundadır. Çünkü nefsin hevasına uymada, fesat ve bozulma vardır. Sabır, işin kıvamı olup, sabır oranında kâr ve hayır elde edilir. Yaratıklara merhamet etmek ve acımak, Yüce Yaratıcının rahmet kapısıdır, güzel ahlakın anahtarıdır. Herkes hakkında güzel düşünce ve kalbin selameti bu ahlakla bulunur.İnsanlara merhamet ahlakı ile kalpten, haset ve aldatma yok olur. Alçak gönüllülük ve kibirden uzaklaşma meydana gelir. Bu anlatılanlar, Ashab-ı Kiram’ın sıfatlarıdır. Cenab-ı Hakk, Rasülüne sahabe olma şerefine onları tercih buyurdu. Onlara, sekinet/rahmet indirdi ve tarafından manevi bir rûh ile kuvvet ihsan etti. Onlar hakkında şöyle buyurdu:
“Birbirlerine karşı alçak gönüllü ve merhametlidirler.”710 Diğer bir ayette de Yüce Allah, Peygamberine şöyle buyurmuştur:
“Onlara, rahmet ve acıma kanatlarını ger.”711 Kardeşlerine muhabbet besleyen ashabının vasfı hakkında şöyle buyurdu:
“Onlar, mü’minlere karşı alçakgönüllü bulunurlar.”712 Bu üç temel ahlak, kalbin incelmesini temin eder ve kalp katılığını yok eder. Kalbin rikkati/inceliği, Allah’a ve ahiret yurduna yönelmeye, Allah’ın emri konusunda uyanık olmaya, müjde ve azap haberleri hakkında tefekkür etmeye ***ürür. Kalbin katılık içinde bulunması ise insanı, bunlardan yüz çevirmeye ve uzun süre gaflette kalmaya sevkeder.
Hz. Ali’nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Şüphesiz kişiyi, kendisine takdir edilen şeye ulaşması sevindirir. Ama kendisine zaten ulaşmayacak bir şeyi kaçırması üzer. Öyleyse dünyadan nail olduğun şey seni çok sevindirmesin. Elden kaçırdığın şey de, seni fazla üzmesin. Sevincin, yapıp ortaya koyduğun salih amellerle olsun, üzüntün ise, yapamadığın vazifelere, ihmal ettiğin ibadetlere karşı olsun. Meşgalen ahiretin, himmetin, ölümden sonrası için hazırlık olsun.” Yine Hz. Ali şöyle demiştir:
“Nefsin hevasına uymak, bir çeşit körlüktür. İşler karışıp hayrete düşüldüğünde durup düşünerek hareket etmek Allah’ın kuluna yardımındandır. Yakîn, acı ve üzüntüyü giderici olarak ne güzel sebeptir. Yalanın sonucu, kınanmaktır. Doğrulukta selamet vardır. Nice uzak görülen şeyler vardır ki, aslında çok yakındır. Garip, sevdiği kimsesi olmayan kimsedir. Samimi arkadaş, sana gıyabında sadakat gösterendir. Kötü zan, seni sevdiğin dostundan uzaklaştırmasın. Kerem ve cömertlik, ne güzel ahlaktır. Haya, güzel olan her şeye ***üren bir sebeptir. En sağlam kulp, takvadır. Nefsini, kendisiyle tutacağın en güçlü sebep, Allah ile aranda olan sebeptir. Şüphesiz, senin faydana olan dünyalıklar, ancak ahiretini ıslah edip düzelttiğin şeylerdir. Rızık iki kısma ayrılır:
1-Senin aradığın rızık,
2-Seni arayan rızık. Bu öyle bir rızıktır ki sen ona gitmezsen bile o sana gelir. Kaybettiğin şeylere karşı sabırsız olsan da, elinde olmayan şeylere karşı, asla sabırsızlık etme. Olan olaylara bak, olacaklar hakkında sonuçlar çıkar. Çünkü işler birbirine benzer.”713 Abdullah b. Abbas şöyle demiştir: Her şeyin bir afeti vardır, ilmin afeti; unutmaktır. İbadetin afeti, tembelliktir. Aklın, zekanın afeti, ucup yani kendini beğenmektir. İçinde bulunulan durumun afeti, verimsiz ve hayırsız olmasıdır. Ticaretin afeti, yalan konuşmaktır. Cömertliğin afeti, israftır. Güzelliğin afeti, kendini büyük görmektir. Dinin afeti, riyadır. Dinin âfete uğraması, hevaya/nefsin kötü arzularına uymaktır. Bu konuda Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Ümmetimin afeti, dinar ve dirhemdir.”714 Vebre es-Sülemî, Mücahid’in şöyle dediğini nakletmiştir: “İbn Abbas, bana beş şeyi tavsiye etti. Şüphesiz bunlar, altın ve gümüşten daha güzel ve daha kıymetlidir. Bunlar şunlardır:
“Asla boş ve faydasız söz konuşma. Böyle yapman seni selamete ***ürür. Bir kusur işlediğinde Allah’tan kork, kendini emniyette görme. Yeri gelmedikçe, asla konuşma. Nice boş konuşan insan vardır ki, haksızlık eder, yerinde olmayan söz sarf etmiş olur. Böylece fesatla, şiddetle ve sıkıntıyla yüz yüze gelir. Efendi olsun veya edepsiz olsun hiç kimseyle mücadele etme. Çünkü efendi kimse sana karşılık vermeyerek seni öfkelendirir; sefih olan ise, sana eziyet verir. Kardeşine, bulunmadığı bir yerde, aynı durumda olduğunda senin hakkında nasıl davranılmasını istiyorsan; o şekilde davran. Onun hangi şeyden dolayı seni affetmesini istiyorsan; sen de onu aynı şeylerden affet. İyilik yaptığında, karşılığının verileceğini, kötülük yaptığında da sorumlu olacağını bilen insan gibi amel yapmaya çalış.”
Hz. Abbas, oğlu Abdullah’a vasiyet ederken şunları söylemiştir:
“Oğlum, ben bu adamın (Hz. Ömer’in) seni, yaşlılardan öne aldığını, sana değer verip, ikram da bulunduğunu görüyorum. Benden şu beş hasleti al ve tatbik et. Sakın onun hiçbir sırrını açığa vurma. Hiçbir işte ona asi olma. Onun yanında hiçbir kimseyi gıybet etme. Senden hiçbir hıyanet görmesin; hiçbir yalanına şahit olmasın.”715 Bu vasiyyet, iki değişik rivayette yer alır. Onların birinde ravi şöyle der: “Şa’bî’ye dedim ki: Bunlar ne kadar güzel nasihatlar. Onların her biri bin altından daha hayırlıdır.” O: “Bunların her biri on bin altından daha hayırlıdır?” dedi.
Yusuf b. Esbat demiştir ki: Bir haberde şöyle denmiştir: “Şu üç şey, kimde bulunursa, o, imanını kemale erdirmiştir.
1-Razı olması onu, batıla ***ürmez. Kızdığı zaman öfkesi onu haktan uzaklaştırmaz. Güçlü olması onu, hakkı olmayan şeyleri almaya ***ürmez.” Bu manada bize müsned bir hadis rivayet edilmiştir.716 Bize rivayet olunduğuna göre, Serî b. el-Mağlis şöyle demiştir.
“Kalpte yakîn derecesindeki imanın varlığını gösteren üç şey vardır:
1-Ölüm pahasına olsa bile, hakkı ayakta tutmak ve haktan yana olmak.
2-Bela ve musibet zamanında da Allah’ın emrine teslim olmak.
3-Nimetin zevali anında da, kaza ve kadere rıza göstermek. Nimetin zevalinden Allah’a sığınırız.”
Bize rivayet olunduğunda göre, Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Üç şey vardır ki, onlar kimde bulunursa, imanını kemale erdirmiştir. Bunlar: Kınayanın kınamasından korkmadan Allah’a karşı görevlerini yerine getirmek. Amelinde gösteriş yapmamak. Kendisine, biri dünya, diğeri ahiret için olan iki iş arz edildiğinde devamlı ahiret için olanı tercih etmek.”717 Meşhur bir haberde şöyle buyrulmuştur:
“Üç şey kurtarıcı, üç şey de helak edicidir. Kurtarıcı olanlar: Gizli ve açıkta Allah’tan korkmak. Rıza ve kızgınlık anında adaletten ayrılmamak. Zenginlik ve fakirlik durumunda orta halli yaşamaktır. Helak ediciler şunlardır: İtaat edilen cimrilik, nefsin heva ve isteklerine uymak ve kişinin kendini beğenmesi.”718 Bize rivayet edildiğine göre bir haberde şöyle buyurulmuştur:
“Kıymet ve üstünlük takvadadır. Şeref, tevazudadır. Asıl zenginlik yakîn derecesinde bir imana sahip olmaktır.” 719 Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “İman çıplaktır, onun elbisesi takvadır. Süsü hayadır ve meyvesi ilimdir.”720
Ammar’ın rivayet ettiği bir hadisi şerif şöyledir:
“Vaiz olarak ölüm yeter. İlim olarak Allah’tan korkmak yeter. Zenginlik olarak, yakin sahibi olmak yeter. Meşguliyet olarak ibadet yeter.”721 Ebban b. Iyaş’ın Enes b. Malik’ten rivayet ettiğine göre, hatiplerin hatibi, hikmet sahiplerinin reisi Rasulullah (s.a.v), içinde vaaz, uyarı, zühd ve ibret içeren veciz ve camî kelimelerin yer aldığı veda hutbelerinde, devesi üzerinde yaptığı konuşmasında şöyle buyurmuştur:
“Ey insanlar! Sanki dünyada ölüm, bizden başkasına yazılmış, sanki ibadet etmek, bizden başkasına vacip olmuş, sanki öldüğünü ilan ettiğimiz ölüler, sefere çıkıp, kısa bir süre sonra bize dönecek gibi, onları kabirlerine yerleştiriyor ve miraslarını yiyoruz. Sanki onlardan sonra bizler, ebedi olarak kalacağız gibi bütün öğüt veren şeyleri unuttuk. Bütün musibetlerden emin mi olduk? Kendi kusuruyla meşgul olması, insanların ayıplarıyla ilgilenmekten onu alıkoyan, harama bulaşmadan kazandığı malından infak eden, fakir ve miskinlere merhamet eden, fıkıh ve hikmet ehliyle beraber olan kimseler müjdeler olsun. Yine nefsinin kibrini kıran, ahlakını güzelleştiren, içini ıslah eden ve insanlarda kötülüğünü bulaştırmayan kimselere de müjdeler olsunu. Aynı şekilde ilmiyle amel eden, malının fazla olanını hayra sarf eden, dilini ihtiyaç olmayan boş konuşmalardan tutan, sünnetle yetinip bidatlara bulaşmayan kimseye de müjdeler olsun.”722 Bütün bu manaları içinde toplayan ve ilmin yarası olarak nitelenen bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
“Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyleri (mâlâyaniyi) terk etmesi onun güzel müslüman olduğunun alametidir.”723 İnsana farz olarak emredilmeyen, fazilet olarak teşvik edilmeyen, mübah da olsa ihtiyaç duymadığı şeyler mâlâyanidir.
“Takvanın yarısıdır” diye nitelenen diğer bir hadiste de şöyle buyurulmuştur:
“Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyenle amel et. Günah, kalbin yönelip üzerinde durduğu şeydir.”724 Bu, şu demektir: Söz ve fiil olarak şüphe ettiğin şeyi bırak; çünkü onu bırakmakta, selamet ve kazanç vardır. Onun yerine sen, faziletinden ve selametinden yana kesin emin olduğun işi yap. Kalbine gelen, ama benimsemediğin işleri yapma. Çünkü bu, günahtır. Az olsa da bundan kaçın.”
Cenab-ı Hakk, Kur’an’da dostlarının sıfatlarını genişçe açıklamıştır. Aynı şekilde Rasulullah’tan (s.a.v), müminlerin bu sıfatlarının açıklayan şu haber nakledilmiştir:
Rasulullah (s.a.v), bir gün Sahabe-i Kiram arasında oturuyordu. Birden secdeye kapandı ve uzun süre secdede kaldı. Sonra başını secdeden kaldırdı, ellerini açarak şöyle dua etti:
-Allahım! Bize ikram et, bizi hor hakir bırakma. Bize nimetini artır, noksanlaştırma. Bize izzet ve şeref ver, zelil etme.
Bunun üzerine Ashap: “Ya Resulellah, niçin böyle söylediniz?” diye sordu. Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdu:
-Bana bir sûre nazil oldu ki, kim onunla amel ederse cennete girer.”725 Ardından şu ayetleri okudu:
“Gerçekten, mü’minler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki, namazlarında huşu içerisindedirler. Onlar ki, boş ve yararsız işlerden yüz çevirirler. Onlar ki, mallarının zekatını verirler ve iffetlerini korurlar. Ancak eşleri ve sahip oldukları câriyeleri hariç, bunlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar. Şu halde kim bunun ötesine gitmek isterse; işte bunlar, haddi aşan kimselerdir. Yine onlar, emanetlerini güzelce korurlar, namazlarına devam ederler. İşte asıl bunlar vâris olacaklardır.”726 Yine rivayet edilen özlü bir hadiste şöyle buyurulmuştur:
“Bir adam Rasulullah’a geldi ve: Ya Rasulellah ben cennet ehlinden olduğumu ne zaman bilebilirim? dedi. Diğer bir rivayette ise: “Benim gerçekten bir mümin olduğumu ne zaman bilebilirim? diye sordu. Bunun üzerine Rasulullah: “Bu ayette bildirilen vasıfları taşıdığında”727 diye buyurdu.
Diğer bir hadisi şeriflerinde Rasulullah (s.a.v), tevhid ve amelinde ihlaslı olup salih amel işleyenler hakkında kısa ve özlü bir ifadeyle:
“Şayet bana bu ayetten başkası nazil olmasaydı, bu yeterli olurdu.” Buyurdu ve sonra Kehf suresinin şu son ayetini okudu:
“Artık her kim, Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.”728 Bu, her şeyi ifade eden bir sözdür. Akıl sahipleri için yeterli bir uyarıdır. Salih amel, ibadetlerdeki ihlastır ve mahlukatın ibadete ortak edilmemesidir. Bu, Yüce Yaratıcının tevhidindeki yakîn imanıdır. Yüce Allah, kendisinden gerçek manada korkan dostlarını şöyle tanıtmıştır:
“Rablerine olan saygıdan dolayı titreyenler, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine ortak tanımayanlar ve Rablerine döneceklerine inandıklarından kalpleri titreyerek O’nun yolunda mallarını harcayanlar. İşte onlar, hayırlarda koşanlar ve iyilikte öne geçenlerdir.”729 Cenab-ı Hakk bu ayetle onları, muhasebe ehlinin makamlarını içinde bulunduran ve murakabe ehlinin hallerinin kuşatan yedi makamın sahibi olarak tanıttı. Bu makamları anlatmaya ilahi saygı ve ürperme ile başladı. Onları ilahi korkudan titreme ve infak ile bitirdi. Bunların gereğini yakînî iman kıldı. Muttakilerin mizanlarının ağır gelmesini sağlayan işte bu yakindir. Bu imanı, onların vasıflarının sonuncusu kıldı ve: “Onlar Rablerine döneceklerdir.” buyurdu. Yani onlar, Allah’a döndüreceklerine olan yakin imanları sebebiyle, O’ndan korktular ve infakta bulundular. O’na iman ettiler. Amellerini ihlasla yaptılar. Nefislerini ve mallarını O’nun emrine göre kullanıp tasarruf ettiler. Bu, şu ilahi kelamda kısaca bildirilen hüküm gibidir:
“Allah’tan korkunuz ve O’nunla karşılaşacağınızı biliniz. Müminlere güzel sonucu müjdele.”730 Dünyada Allah korkusu üzere yaşayanlara Cenab-ı Hak ile karşılaştıklarında korku yoktur, emniyet vardır; en güzel dönüş vardır. O’nun huzurunda, yakîn ehlinden olacaklarına dair müjdeler vardır.
Muhasebe şu şekilde yapılır: Kulun kalbine bir düşünce geldiği zaman işin başında hemen durup düşünür. Gelen düşüncenin iyi mi kötü mü olduğunu ayırt eder. Bu, kalbin bir hareketidir. Bir de içinde oluşan hareketlenmenin nereden kaynaklandığını bilir. Bu cismin bir tasarrufudur. Eğer akla gelen şey, Allah’a ait bir niyet, karar, azim, fiil ve gayret olup, kulu Allah Teala’ya sevkederse o, Allah için, Allah’a ait ve Allah yolunda bir düşünce demektir. Bu durumda o düşünceyi tasdik eder ve gereğini yerine getirir.
Eğer kalbe gelen düşünce, dünyevî bir arzu veya nefsin kötü arzularından kaynaklanan, yahut insan tabiatının ve yaratılışının gereği olan gafletten ileri gelen bir düşünce ise, onu reddeder ve kalbinden silmek için gayret eder. Gelen kötü düşünceye kulak vererek ve içinde onu tekrarlayıp durarak kalbinde yerleşmesine imkan vermez. Yoksa kötü düşünce kalbe yerleşir ve söküp atması zorlaşır. İleri safhada bu düşünce kötü fikre dönüşür ve bir zaman sonra onu kalpten temizlemek iyice zor olur. Bunun sonucu kötü düşünce kalpte etkisini gösterir ve bir müddet sonra amel şeklinde ortaya çıkar.
Gelen düşüncenin Allah için olmasının manası, O’nun rızasına uygun olmasıdır. Düşüncenin Allah’a ait olması, nefsine değil, Allah’a yakınlığın müşahedesi ile meydana gelmesidir. Gelen düşüncenin Allah yolunda olmasının manası; O’nun sevdiği yolda olması, düşünceyle nefsin keyfi değil, Allah katındaki şeylerin istenmesidir.
Kulun aklına gelen düşünce bazen karışık olur, nerden ve kimden geldiği net olmaz. Öyle ki bu düşünce Allah katında makbul mu, değil mi, onda Cenab-ı Hakk’ın rızası, var mı, yok mu, kul onu yapmalı mı, yapmamalı mı, yapılması iyi midir kötü müdür? Tam bilinmez. Bunun karışık olması, üç sebepten biriyle olmaktadır:
Birincisi, yakîninin zayıf olmasıdır ki, bu, kulun marifetinin noksanlığından kaynaklanır. İkincisi, ilminin az olmasıdır ki, bu gelen düşünceyle ilgili gizli ve derin hükümleri bilmemesinden kaynaklanır. Üçüncüsü, his tabiatından doğan ve nefsinde gizli olan kötü arzuların kendisine galip gelmesinden kaynaklanır.
Alimlerden biri demiştir ki: “Âlim, sadece hayrı ve şerri bilen değildir. Bunu her akıllı bilebilir. Gerçek alim, iki şerden daha hafif olanını bilir, mecbur kaldığında zararı az olanı yapar. Yine, iki hayırdan daha faydasız olanını bilir ve gerektiğinde ondan sakınır.”
Bil ki, şüpheli olan işler hakkında Allah’ın hükmü; şüpheli şeyde durmak ve onu yapmaktan çekinmektir. Kulun, kesin karar vererek ve azmederek onlara atılmaması gerekir. Şüpheli şeyleri, yapmamalı ve yolunu bulup yapmak için çalışmamalıdır. Eğer bu düşünceler, organlarla yapılacak fiillere ait ise, acele etmez, onlarla ilgili şüphesi gidinceye kadar bekler. Vera ve takva esaslarına uygun olan budur. Çünkü vera, korkmak ve durumu karışık olan meselelere ileri atılmakta tedbirli olup, bir yolunu bulup tehir etmektir. Böylece şüpheli olan işlere, açıklık kazanıncaya kadar ne söz, ne fiil ve ne de karar olarak dalmamış olur. Bunlar, ince meseleler olduğundan, açıklığa kavuşmaları ancak derin bir ilimle mümkündür. Sebepleri, iyice tetkik edilmelidir. Nitekim bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İnsanların en alimi; insanlar ihtilafa düştüklerinde, hak olanı en iyi bilendir.”731 Hz. Peygamber (s.a.v) bir diğer hadislerinde şöyle buyurmuştur:: “Allah Teala şüpheli işler ortaya çıktığında doğruyu basiretle araştırmayı ve şehvetler hücum ettiğinde onu dengeleyen kamil aklı sever.”732 Şüpheli işlerin artacağı hakkında İbnu Mesud’un şöyle dediği nakledilir: “Sizler, bugün bir zamanda bulunuyorsunuz ki en hayırlınız, ileri koşan olur. Fakat öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda en hayırlınız yerinde sabit duran olur.”
Nitekim sahabeden bir topluluk, bir durum kendilerine karışık göründüğünde, Irak ve Şam ehliyle savaşmaktan geri durmuşlardır. Hz. Sa’d, İbn Ömer, Üsame, Muhammed b. Mesleme ve diğer bazıları bunlardandır. Çünkü, şüphe anında durup düşünmeden hemen onu yapmaya atılan kimse, hevasına tabi olmuş ve kendini beğenip ucba düşmüş demektir. Bu sıfattaki kimseleri kınayan bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İnsanların cimriliğe boyun eğdiğini, kötü arzularına uyduğunu, herkesin kendi görüşüyle övünüp durduğunu gördüğünde sana düşen, bir kenara çekilip başının çaresine bakmandır.”733 Görüldüğü gibi burada, insandaki cimriliğin varlığı kötülenmiyor, çünkü o, nefsin bir özelliğidir. Esas kötülenen cimriliğe boyun eğip, nefsince sevilen malları Allah’ın muhabbeti içerisinde infak etmekten kaçınmaktır. Hadiste geçen hevaya yani kötü arzulara uyumak da bunun bir benzeridir. Burada hevanın varlığı ayıplanmıyor, çünkü o, insan nefsinde bulunan bir özelliktir. Esas ayıplanan; kişinin, bu hevasına uymasıdır. Aynı şekilde herkesin kendi reyini beğenmiş olması, bir noksanlık olarak kabul edilmiyor. Çünkü her insanın kendisine ait bir görüşünün olması normaldir ve bu onun, aklının bir neticesi, anlayışının bir sonucudur. Burada esas noksanlık; insanın sadece kendi görüşüne itibar edip, kendisine hakkı gösterene uymaması, hidayet yoluna yönelmemesi ve hak olana önem vermemesidir. Kendi eksik görüşünü, kendisinden daha alim bir insanın görüşüne tercih etmesi de ayıplanacak bir iştir. Ayrıca kendi görüşüyle böbürlenerek, diğer doğru görüşleri reddetmesi de kınanacak bir durumdur. Halbuki Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Kendinizi, temize çıkarmayınız.”734
Allah Teala ince görüşlü ve derin düşünce sahibi dostlarını şöyle över:
“İşte bunda, tefekkür eden feraset sahibi kimseler için ibretler vardır.”735 Diğer bir ayette şöyle buyurmuştur:
“Ben ve bana tabi olanlar, basiret üzere Allah’a çağırıyoruz.”736 Bir haberde şöyle denmiştir: “Müminlerin güzel gördüğü şey, Allah katında da güzeldir. Onların kötü gördüğü şey, Allah katında da kötüdür.”737 Bu konudaki bir hadiste şöyle buyurulur:
“Sizler, yer yüzünde, Allah’ın şahitlerisiniz.”738 Seleften biri şöyle demiştir: “İbadetin en faziletlisi, güzel, doğru görüştür.
Bir meselede birbirine yakın farklı durumlardan dolayı, bir müşkilat olur ve nasıl hareket edileceği net olarak bilinmez ise, bu durumda takvaya uygun olan davranış, mesele açıklık kazanıncaya kadar durmaktır. Ama bu müşkilat, meselenin aslını bilmedeki bir kusurdan kaynaklanıyorsa, o zaman konu ile ilgili helal ve haram hükümlerini bilmek gerekir. Mesele bunlardan hangisine daha yakın ise, ona göre hüküm verilir. Bu açıktır. Mesela bir topluluk, güzel oğlanlara bakmayı helal görmüşlerdir. Çünkü o, erkektir. Ancak bunu meselenin her iki tarafını ele alarak değerlendirmek durumundayız. Çünkü burada bir şüphe vardır. Meselenin bir tarafı mubah, diğer tarafı sakıncalı gözüküyor. Mübah kısmına şu ayet işaret ediyor:
“Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman, her birinin meyvesine bakın.”739 Diğer bir ayette ise şöyle buyruluyor:
“Mü’min erkeklere şöyle, gözlerini haramdan korusunlar.”740 Burada hüküm, iki tarafın cinsiyet birliğinden dolayı daha karışıktır. Bu durumda ihtiyat tarafını seçip fitneye sebep olacak bu tür bakışlardan sakınmak gerekir.
Bunun bir benzeri de kaside ve şiir türü şeyleri dinlemektir. Kur’an dinlemek helaldir. Teğanni/eğlence türü şarkıları dinlemek ise haramdır. Şiir ve kasideler, teğanniye daha yakın olduğundan dolayı biz, bunu ehli olmayanlar için uygun görmüyoruz
Kur’an-ı Kerim’i, tecvit ve usule uymayan makamlar ile okumak da bunun bir benzeridir. Uzatma yapılmayacak yerde uzatmak, uzatma yapılacak yerde uzatmadan okumak mekruhtur. Çünkü bu teğanniye benziyor.
Diğer bir örnek, ipek ve pamuk karışımı elbise giymektir. Biz ipek-pamuk karışımı olan elbisenin giyilmesini, ipeğe daha fazla benzediğinden dolayı mekruh görmekteyiz. Çünkü içinde ipek de bulunmaktadır.
İç yüzü belli olmayan kapalı işlere atılma durumunda kalp, işin içi yüzünü araştırmadan kötü zanna göre hareket ettiğinden ve ona göre karar verdiğinden sorumlu olur. Bu durumda aşağıdaki ayetin ifade ettiği gibi, ilmini bilmediğin meselde durmak gerekir. Çünkü kulun, bu konudaki bilgisi yeterli değildir. Cenab-ı Hak, insanın bu durumda sorumlu olacağını bildirerek onu şöyle uyarmıştır:
“İlmini/iç yüzünü bilmediğin bir şeyin peşine düşme”741 Yani bilmediğin şeye uyma, araştırmadan peşine düşme. Çünkü bir şey hakkında ancak, duyarak, görerek ve kalbinle kesin bir karar vererek şahitlik edebilirsin. Gerçek ilim dinlemek veya müşahede etmekle elde edilir. Bundan dolayı, ayetin devamında:
“Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi, yaptıklarından sorumludur.”742 Buyrulmuştur.
Bu konuda Rasulullah (s.a.v) de şöyle buyurmuştur:
“Siz! Kötü ve asılsız düşünceden sakının. (Ona göre hüküm vermeyin.) Çünkü kötü zan sözlerin en yalan olanıdır.”743 Şüpheye düştüğü bir konuda gerekli araştırmayı yapmadan kesin hüküm veren kimse, hevasına uymuş demektir. Kim de, iç yüzü kendisine gizli olan bir konuyu veya işi, hayalen değerlendirip, haber verir ve ortaya atarsa günaha girmiş ve kötülük etmiş olur. Bu böyledir. Çünkü bir hadiste şöyle buyrulmuştur:
“Kim, gözünün gördüğü ve kulağının işittiği her şeyi anlatırsa, Cenab-ı Hak onu, iman edenler hakkında, kötülüğün yayılmasını sevenlerden biri olarak yazar.”744 Bunun sebebi, Cenab-ı Hakk’ın örttüğü bir şeyi, yeterli delil olmadan açmasıdır. Ayrıca Allah, suçları ortaya dökmeyenleri sever. Hz. Ebu Bekir’in bir duası şöyledir:
“Ey Allah’ım! Bize hakkı, hak olarak göster ki, ona uyalım Batılı da batıl olarak göster ki, ondan sakınalım. Bizi hakta şüpheye düşürme, yoksa nefsimizin arzusuna uyarız.”
Yine rivayet edildiğine göre Hz. İsa (a.s) şöyle demiştir: “İşler üç çeşittir. Bunlardan biri, doğruluğu senin için açıkça belli olandır. Buna hemen uymalısın. İkincisi, yanlışlığı ve kötülüğü açık olan iştir. Bundan da kaçın. Üçüncüsü, senin için, müşkil olanıdır. Bunu, işin alimlerine havale et ve onlardan öğren.”745 Hz. Ali’nin bir duası şöyle idi:
“Ey Allah’ım, ilmî bir konuda ilimsiz olarak konuşmaktan sana sığınırım.”
Cenab-ı Hakk’ın, bir kuluna batılı batıl olarak göstermesi ve sapıklığı sapıklık olarak bildirmesi, aynen hakkı hak olarak göstermesi ve doğruluğu beyan etmesi gibi bir nimettir. Çünkü bu, yakîn derecesindeki imana açılan bir kapıdır. Cenab-ı Hakk, hakkı ortaya koyma nimeti ile Peygamberini süslemiş ve onu, ayetlerini açıklamıştır. Bunu ifade için şöyle buyurmuştur:
“Böylece, günahkarların yolu iyice belli olsun diye ayetleri açıklıyoruz.”746.
Allah Teala, hak üzere hareket etmeyi takva sahibi kullarına vaat etmiş ve bu nimeti, günahlarının temizlenip affedilmelerinden önce zikretmiştir. Allah tarafından ikram edilmiş olan bu büyük ihsanı şu ayette ifade buyurmuştur:
“Ey iman edenler! Eğer takva üzere yaşarsanız Allah, size iyi ile kötüyü ayırt edebilecek bir anlayış verir. Suçlarınızı örter ve sizi bağışlar.”747 Yani Allah, sizin kalbinize bir nur verir ki, onun sayesinde şüpheli olan şeylerin durumunu açıklığa kavuşturur. Bu nurla siz şüpheli olanla, olmayanı ayırt edebilirsiniz. Bunun bir benzeri de şu ayettir: “Kim, takvaya sarılırsa Allah, ona bir çıkış yolu nasip eder.”748 Yani, insanlara müşkil ve kapalı olan her konuda, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve onu, hiç hesap etmediği bir yerden rızıklandırır. Böylece kul, bir ders almadan da ilham yoluyla ilim elde eder, her şeyi bilen Allah tarafından özel olarak desteklenir. Cenab-ı Hakk bu nimeti, aralarındaki taşkınlık sebebiyle alimler ihtilafa düştüklerinde müminlere vadetmiştir. Buradaki taşkınlık onların kibir ve haset sahibi olmalarıdır. Yüce Allah ayetlerine ve kaderine inanmayan münafıkları, hakka isabetten mahrum etmiştir. Bu konuda şöyle buyurmuştur:
“Kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki kin ve hasetten ötürü, dinde anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, iman edenlere, üzerinde ihtilafa düştükleri gerçeği, izniyle gösterdi.”749 Burada Cenab-ı Hakk’ın hidayet etmesi; hakkı göstermesi ve açıklaması demektir. Yani Cenab-ı Hak, takva sahibini, hidayetine erdirdikten sonra onun hayatında artık batılın bir hükmü kalmaz. Batıl kelimesi, bazen düşman için bir isim, bazen de nefsin bir vasfı olarak kullanılır. Ayette şöyle buyurulmuştur:
“Rasulüm de ki: İşte hak geldi, artık batıl, ne bir şey ortaya çıkarabilir, ne de geri getirebilir.”750 Yani Hak gelince, batılın boş olduğunu ortaya koyar ve onun taraftar bulmasına son verir. Çünkü hak işin gerçeğini, her yönüyle ortaya koymuş olur. Bu ayette “batıl” kelimesiyle, İblis’in kastedildiği söylenmiştir. Diğer bir ayette şöyle buyurmuştur: “Allah’ın ayetlerine inanmayanları, Allah hidayete erdirmez.”751 Ayetlerin açıklanması kula, Cenab-ı Hakk’ın bir nimetidir. Çünkü bu, ancak ilahi kudret sayesinde meydana gelir. Bu nimet bir ayette şöyle ifade edilmiştir:
“Durum, kendisi için ortaya çıkınca dedi ki: Şimdi iyice biliyorum ki, Allah her şeye kadirdir.”752 Bunun için kulun bu nimete şükretmesi gereklidir. Bazen bu şükür, ulaşılan nimetin daha fazlasın ermeye sebep olur Çünkü, şükredene, Allah nimetini artıracağını bildiriyor. Bir ayette şöyle buyurulmuştur:
“Allah, sizin için ayetlerini bu şekilde açıklıyor ki, O’na şükredesiniz.”753 Allah Teala şükredenlere, şükretmeleri karşılığındaki nimetinin, “olara daha fazla hakkı açıklama” şeklinde olacağını bildirerek şöyle buyurdu:
“İşte biz, şükreden bir kavim için ayetlerimizi böylece açıklıyoruz.”754 Kul, şüpheli bir işle karşılaştığında; onu yapmayıp, Allah tarafından daha fazla ilim, yakîn kuvveti ve hevasının devreden çıkıp hakkın ortaya çıkmasını beklerse, doğruya ermede muvaffak kılınır. Bu, şu ayet-i kerimede ifade edilmektedir:
“Biz, Davud’a hikmet ve meseleyi en güzel şekilde hükme bağlama kabiliyeti vermiştik.”755 Ona maksadı gerçekleştiren belağatlı ve düzgün konuşma demek olan “fasl-ı hitap” ihsan edilmişti. Bu nimet, şu ayetin manasına dahildir:
“Kime hikmet verilirse, ona çok büyük bir hayır verilmiş demektir.”756 Hikmet ilmi, onu öğrenmek için bir arayış istenmediği ve araya bir alim konmadığında Allah tarafından kula ihsan edilir. Ama Yüce Allah sevdiklerinden onu öğrenmelerini istediğinde ve araya bir alimi vasıta yaptığında kula, Allah’ı bilen ve batınî hükümlerden haberdar olan, ilmin gizli yönlerini ve inceliklerini bilen bir alime sorup öğrenmesi gerekli olur. Böylece kendisi, kalben keşfe ulaşmış biri olamasa bile o alimle şüphesini gidermiş ve gerçeği bulmuş olur. Böylece Cenab-ı Hakk’ın:
“Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorunuz.”757 Ayetinin hükmü gerçekleşmiş olur. Ayrıca, Rahman’ın şu ayetiyle de amel etmiş olur: “Onu bu konuda haberdar olana sor.”758 Hiç şüphesiz, kulunu bu iş için ilk yola çıkaran ve ona son açıklamayı yapan Yüce Allah’tır. Bununla birlikte gitmek, sormak kuldan; hidayete erdirmek, beyana ulaştırmak ise, kuluna hidayet eden ve ayetlerini açıklayan Cenab-ı Hakk’a aittir. Bütün bunları şu ayetlerden anlayabiliriz: Allah Teala buyurmuştur ki:
“Yeryüzünde geziniz ve bakınız.”759: “Ey Muhammed! Eğer sana indirdiğimizden, bu anlattığımız olaylardan şüphe duyuyorsan, senden önce kitabı okuyanlara sor. Yemin olsun ki, Rabbinden sana hak gelmiştir. Sakın şüphe edenlerden olma.”760 “Onu açıklamak, bize aittir.”761 “Hidayete erdirmek bize aittir.”762 “Yolun doğrusu, Allah’a aittir.”763 Daha önce geçenler hakkında da, Allah’ın kanunu hep böyleydi. Onda herhangi bir değişme ve bozulma yoktur. Şu ayetler bu duruma işaret etmektedir.
“Adem’e isimlerin hepsini öğretti.”764 Bu, onun özel ilim için seçildiği ve ilimden nasibini doğrudan Allah’tan aldığı makamdır. Nitekim Hz. Rasulullah (s.a.v) da böyle özel bir makama ve anlayışa sahip kılınmıştı. Yüce Allah ayetin devamında şöyle buyurdu:
“Ey Adem, onlara/meleklere eşyanın isimlerini bildir. Onların isimlerini bildirdiğinde...”765 Bu ayette Adem’i tek olarak zikretti, ilmi ona ait kıldı. Fakat daha sonra ilmin sadece kendisinden olduğunu bildirerek şöyle buyurdu:
“Ben, size benim bildiğimi bilemezsiniz diye söylemedim mi?”766 Yoksa burada “Adem (a.s), biliyor” buyurmadı. Adem (a.s), sadece kendisine takdir edilen rütbesine ve durumuna göre, ilimden nasibini almıştır. Melekler de, bu konudaki nasiplerini almışlardır. Ancak onlar, bu nasiplerini Adem Aleyhisselam vasıtasıyla almışlardır. Kullarına maddi ve manevi rızık veren ve her şeye gücü yeten sadece Yüce Allah’tır. Tek yanatıcı O’dur. Allah’tan başka yaratan var mı? O, size rızık verir. Kullar da, kısmetlerine göre, çeşitli yollar ve sebeplerle nasiblerini alırlar.
Bu, anlattıklarımız her şeyi en iyi hesap eden Yüce zatın müşahedesinden doğan muhasebenin evvelidir. Muhasebenin asıl gerçekleştiği nokta ise, her şeyi görüp gözeten Yüce Zatı görmekten hasıl olan murakabenin evvelidir.
Murakebe makamı, yakîn sahiplerinin hallerinden bir haldir. İlmu’l-yakîn, iman ilminin sonudur. Kulun, ilmu’l-yakînden nasibinin sonu, (nihayetini kastediyorum) ayne’l-yakîn makamının evvelidir. Bu da marifetin müşahede edilmesidir. Buna göre, marifet, müşahedenin evvelidir. Bu, mukarrebunûn makamıdır. Bununla, nefsi kuşatıp, ona hakim olan her şeye yakın olan Yüce Zatın sıfatlarının müşahedesini kastediyorum. Bundan sonra kul, kurb/ilahi huzurda yakınlık kurb makamında gaybet hâlini yaşar. Bu hâle ulaşan kulun aklı zandan kurutur, gafletten uyanır. Ayın ışığının, güneşin ziyasında gizlenmesi gibi, O’nun hikmeti de, kudretinde gizlidir. Şüphesiz Allah, her işini istediği gibi yapar.
Esmâ ve sıfatların manalarını bilinmesi, ilahi ahlakın ne olduğu Allah’ın hükümlerinin aslı, müşahede aynasında Zat-ı Bari’nin seyredildiği kurb makamlarında bilinir. Bu durumda mekan ortadan kalkar, sanki aynanın kalkıp onda yansıyan yüzün görülmesi gibi, kul her şeyi Zat-ı Bari’nin nuruyla müşahede eder. Ayna/aradaki vasıtalar ortadan kaybolur. Artık kul, her şeyi ayakta tutan Yüce Zatın kudreti ile kaim olur. Bu durumda kul, ölü gibi olur, kendi varlığını görmez, sadece kurb makamındaki ilahi tecellileri müşahede eder. Zaten önceleri seyrettiği yüzü, aynanın cismiyle değil, aynaya yansıyan nurla müşahede ediyordu. Şimdi ise ayna ortadan kalktı, bizzat yüzü seyre daldı. Kulun bu hale ulaşması için, önce ilahi sıfatların tecellilerini müşahade etmesi gerekir. Sonra bütün muamelelerinde güzel bir murakabe yapmalıdır. Ayrıca Rabbinin huzurunda güzel bir edebe sahip olmalıdır. Bir de içindeki bütün kötü düşünceleri silip atarak yerini güzel, hayır düşüncelerle doldurmalıdır. Ta ki kalpte Allah’tan ve onun razı olduğu şeylerden başka hiçbir düşünce kalmasın.
Bu anlattığımız, müşahede ve kurb makamının halleridir. Bu makam, kulu, ilme’l-yakin sayesinde kalbinin sefasına erdirir. Kalbin sefası da, onu, bizzat gözle müşahede makamlarına yükseltir. Öyle ki bundan sonra kulun kalbine, Hakk’ın düşüncesinden başka bir şey gelmez. Bu durumda eğer kalbine asi olsa, Hakk’a asi olmuş olur. Bunun terk edilmesi ve bundan yüz çevrilmesi durumunda kalb safiyetini kaybeder. Kalbin safiyetini kaybetmesi, zulmete düşmesine vesile olur. Bu, kalbin katılaşması demektir. Kalp katılığı ise Allah’tan uzaklaşmanın başlangıcıdır.
Bana ulaşan bir habere göre, küçük de olsa bile her iş ve fiilden dolayı hesap için kulun önüne üç divan kurulacaktır. Bunların ilkinde, “niçin yaptın?” ikincisinde, “nasıl yaptın?” üçüncüsüde, “kim için yaptın?” sorgulaması yapılacaktır. Bu, kullun kul olarak Rabbinin huzurunda imtihan edilme yeridir. Yani kula: “Bunu Mevlan için mi yaptın yoksa nefsinin keyfi için yaptın? diye sorulur. Bu divanda, emredildiği şeklide amel etmiş olarak imtihanı başarıyla geçerse, ikinci divana gider. Kendisine: “Bunu nasıl yaptın?” diye sorulur. Burası, ilim sorma yeridir. Bu ikinci imtihan olup: “Bunu yapman gerekliydi ve yaptın. Ama, onu bilerek mi yaptın yoksa bilmeden mi yaptın? diye sorulur. Çünkü Allah Teala, usûlüne uygun olarak yapılmayan hiçbir ameli kabul etmez. Usûlüne uygun yapılması da, bilerek yapılmasıyla mümkündür. Bundan selametle çıkarsa, üçüncü divana getirilir ve kendisine: “Bunu kim için yaptın?” diye sorulur. Burada, ihlasla amel edilip, edilmediğinin sorgulaması yapılır. Bu da üçüncü imtihan olup, bunu ancak Allah’ın himaye ettiği kulları başarır. Yüce Allah onlar hakkında şöyle buyurmuştur:
“İblis dedi ki: Hepsini azdıracağım, ancak ihlasla ibadet eden kulların hariç.”767 Bu, masivayı yani Allah’tan gayri şeyleri kalpten silip atmak olan ihlas kelimesinin gereğidir. O, Lâ ilahe illallah kelimesidir. Bu hale ulaşan kul için artık Yüce Rabbi ile buluşma vaktine kadar sadece bekleme vardır.
Kuldan ihlas istenen divanda kula şöyle söylenir:
“Yaptığın amelin nasıl yapılacağını biliyordun, yaptın. Ama onu kim için yaptın? Eğer Allah için yapmışsan sana onun sevabı vardır. Eğen kendin gibi bir insan için yapmışsan, git sevabını ondan al. Bunu bir dünyalık menfaate ermek için yaptıysan; onu da zaten almıştın. Yoksa bunu, yanılarak nefsin için mi yaptın? Gafletin sebebiyle mi yaptın? O zaman ecrin ve amelin batıl olmuştur. Çünkü bunları yapmada, güzel bir maksadın yoktu. Onları yapmada, bütün istediğin Allah’tan başkasıydı. Artık Allah’ın hoşnutsuzluğuna uğramış ve vazifelerini terk ettiğinden dolayı cezayı hak etmiş durumdasın. Çünkü sen, yapman gerekenleri terkediyor, Mevlan için olan vazifelerini bilmiyor veya bu konuda cahilce davranıyordun. İşte sen, benim kulumdun, ama başkasına gidiyor, onu âmir ediniyordun. Benim verdiğim rızkı yiyor, ama başkası için amel ediyordun. Sen dini, dindarlığı kendi nefsin için yaptın. Bu, demektir ki, benden başkasının istediklerine niyet etmişsindir. Benim şu buyruğumu duymadın mı? “Dikkat edin! Allah’a ait olan sadece şirkten uzak olarak yaşanan dindir.”768 Sen yalnız O’na itaat etmeliydin. Yazık ki sen, benim şu emrimi de kabul etmedin:
“Halbuki onlara, ancak dini, yalnız Allah’a has kılarak ve tevhid inancına sahip kimseler olarak Allah’a kulluk etmeleri emredilmişti.”769 Sen benim şu ayetimi duymadın mı?:
“Allah’ı bırakıp da taptıklarınız size rızık veremezler. O halde, rızkı Allah katında arayınız.”770 Bunlar, Kur’an’da yer alan misallerdir. Alimler, bunlardan kendileri için bir takım örneklerine şahit olurlar. Hitap geldiğinde arifler onu düşünerek, kendilerine olan hatırlatmaları anlarlar. Bu aynı zamanda, Allah’ın gaflet içinde olanlara bir kınamasıdır. Aslında O’nun bu şiddetli hitabı, onlara bilfiil elem verici azaptan daha şiddetlidir. Çünkü Allah Teala, dini ve itaatı yalnız kendisine ait kılmıştır. Onda yaratıklardan hiçbirini ortak etmemiştir. “Dikkat edin! Allah’a ait olan, sadece şirkten uzak olarak yaşanan dindir.” buyurarak bunu kullarına bildirmiştir. Yani tek, ortağı bulunmayan, tertemiz, karışık ve bulanık olmayan yol, Allah’a aittir demektir. Çünkü ihlas, kalbi nefsin kötü arzularından ve şehvetten temizlemek demektir. Zıddı şirktir. Şirk, nefsi veya insanları O’na ortak etmek demektir.
Bir şeyin halis olması için içine hiçbir şeyin karışmaması gerekir. Allah Teala, bize, hayvanın, kanından ve pisliğinden hiç bir şey karışmadan saf bir şekilde süt ihsan ederek nimetini tam olarak verdiğini şöyle bildirmiştir:
“Onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından gelen, içenlerin boğazlarından kolayca geçen tertemiz bir süt içiriyoruz size.”771 Şayet süte fışkı ile kandan birisi karışsaydı bu nimet, tamam olmazdı. İşte O, nimetini nasıl tam ve halis olarak ihsan ediyorsa, bizim amelimiz de nefse ait düşüncelerden ve şehvetten tamamen uzak ve temiz olmalıdır ki halis olsun. Amellerimiz halis olmalıdır ki, üzerimize farz kılınan amelleri yaparak büyük mükafatı hak edelim.
Nasıl ki bizler, bizim için bir rızık olarak yaratılan sütü, kan veya fışkı gibi bir şeyle karışık bulduğumuzda, onu saf, temiz ve afiyetle içilebilir kabul etmiyorsak, aynı şekilde her şeyi en iyi bilen ve hikmet sahibi olan Yüce Allah da, amelimizde bir riya, bir şehvet gördüğünde onu reddeder ve kabul etmez. Yine nasıl ki, yüce kudretiyle bizim beslenmemiz ve üzerlerine binip yolculuk yapmamız için, bir takım hayvanlar yaratmış ise, bizler de bu nimetlerinden istifade ettikten sonra, salih amel işleyerek O’na şükretmemiz gerekir. Yüce Rabbimiz bu konuda şöyle buyurmuştur:
“Temiz ve helal rızıklardan yiyiniz ve salih ameller işleyiniz.”772 O halde kim, Cenab-ı Hakk’ın kendisine ihsan buyurduğu nimetleri bilmez ve yalnız O’na ihlasla ibadet etmeyi terk ederse, bu cehaletinden dolayı Yüce Allah’ın gazabına uğramış olur. Bu kimse Rabbinin emrine muhalefetinden dolayı da, ilahî azabı hak eder.
Buraya kadar söylediklerimizi iyice durup düşünen, ilahi huzura hazırlanan ve ömrünü boşa harcamayan kimse, halktan kaçar, Rabbine kavuşana kadar nefsine ağlar.
