Bilinmelidir ki hayırlarda noksanlık, gafletten meydana gelir. Gaflet ise, nefsin hastalıklarından doğar. Nefis, bir takım aşırı hareketleri yapma kabiliyetinde yaratılmıştır. Ama kendisine sükûnet üzere olmakla emredilmiştir. Bu durum, nefsin, Mevlâ’sına olan ihtiyacını hissetmesi, kendi kudret ve kuvvetinden sıyrılarak Rabbine yönelmesi için bir imtihandır. Bunları şu ayeti kerimeler ifade etmektedir:
“Sizler, ancak müslümanlar olarak vefat ediniz.”805 Bu nimete ulaşmak için Allah’a koşunuz ve şöyle deyiniz:
“Ey Rabbimiz, kalbimizi sabırla doldur ve bizi müslüman olarak vefat ettir.”806 Şu ayet-i kerime de, nefsin özelliklerini tanıtmaktadır:
“İnsan, çok acelecidir.”807 “İnsan, acelecilik özelliğine sahip olarak yaratılmıştır.”808 Allah Teala, başka ayetlerde şöyle buyurmuştur:
“Size ayetlerimi göstereceğim, acele etmeyiniz.”809 “Allah’ın emri, mutlaka gelecektir. Onda acele etmeyiniz.”810 Görüldüğü gibi; Cenab-ı Hakk, insanın aceleci olduğunu haber vermiş, ama bir imtihan olmak üzere aceleci olmamasını emretmiştir. Eğer nefse, sekinet inerse ki,-sekinet imanın kuvvetli olduğunu gösterir- o zaman nefis, hevaya/kötü arzularına karşı sükunet bulmuş olur. Ama kalbi, gaflet perdelerse -ki bu, kula yalvarıp yakarma gerektiğinin bir alametidir- nefis, kendi tabiatıyla hareket eder. Onun sükunet içinde olması; Allah’ın nimeti ve fazlı sayesindedir. Kendi özelliğiyle hareket etmesi ise, imtihan ve ilahi adalet sebebiyledir.
Nefsin ilk imtihanı muhalefet etmesidir. İlk muhalefeti ise, hakka ters hareket edip günaha meyletmesidir. Günahın başlangıcı himmettir, yani kalbin bir şeye karar verip yönelmesidir. Buna yol açan ise kulak yoluyla işitmek olup bu insanı haram konuşmalara ***ürür. Harama bakmak ve konuşmak, şehvete ***üren bir yoldur. Şehvet ise, günah işlemenin temel sebebidir. “Hatie” günah demektir. Bu aynı zamanda cehennemde bir makamın adıdır. Cebbar olan yüce Allah, dünyada tevbe ile, ahirette de da affıyla kulunu isyandan kurtarmadıkça, kişi günah işlemeye devam eder.
Muhabbet ve irfan sahibi kimseler için, ilahi emirlere ters hareket etmek cehennem ateşinden daha şiddetli gelir. Bu konuda ariflerin birisinin şöyle dediği nakledilmiştir:
-Cehenneme girmem benim için günah işlemekten daha hafif gelmektedir . Kendisine:
-Niçin böyle? diye sorulduğunda, şu cevabı vermiştir:
-Çünkü günah içinde olmam, Rabbimin emrine muhalefet etmem ve O’nun gazabına uğramam demektir. Cehennemde olmam ise, Cenab-ı Hakk’ın kudretinin ve günah işleyenlere verdiği azap haberinin ortaya çıkmasıdır. Allah’ın gazabına uğramam, benim için, azabına uğramamdan daha büyük bir cezadır.
Bu manada yakîn ehli abidlerden birisi de şöyle demiştir: “Kabul edilmiş iki rekat namaz, bana, cennete girmemden daha sevimlidir.” Kendisine: “Bu, nasıl olur?” diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “Bu iki rekat namazda Allah Teala’nın rızası ve muhabbeti vardır. Cennete girmemde ise, benim rızam ve nefsimin isteği vardır. Oysa Rabbimin rızası ve hoşnutluğu, bana , benim sevdiğimden daha sevimlidir.”
Vüheyb b. el-Verd el Mekkî’ye, içmesi için bir süt getirildiğinde; aslını araştırmış ve onu içmek istememişti. Bunun üzerine annesi ona: “Sütü iç, bir kusur varsa Allah Teala’nın seni mağfiret edeceğini umuyorum” dedi. O ise: “Ben onu içerek önce bir günah işlemeyi, sonra da Allah’ın beni affetmesini istemiyorum.” dedi: Annesi: “Niçin” diye sordu. O şu cevabı verdi: “Ben, O’nun mağfiretine bir günahla ulaşmayı hoş bulmuyorum.”
Nefsin bütün özelliklerinin özetle iki halde toplanır: Bunlardan biri, nefsin azması, istikrarsız ve dengesiz olmasıdır. Buna Arapça’da “tayş” denir. Diğeri ise kendi isteklerine çok düşkün ve hırslı olmasıdır. Buna da ”şereh” denir. Birincisi cehaletten kaynaklanır. Diğeri ise aşırı hırstan doğar. Her ikisi de, nefsin fıtratındandır.
Kararsızlığı konusunda nefis, pürüzsüz ve kaygan bir mekandaki cevize benzer. Bilindiği gibi bu durumdaki ceviz, küçük bir etkiyle hemen hareket etmeye başlar ve yuvarlanır gider. Nefis, hırs sıfatında, ışığa olan aşırı hırsından dolayı kendisini ateşe atan bir kelebeğe benzer. Kelebek, ışığa ulaşmak ister. Ama onun yok olması bundandır. Bu kelebek, doyumsuz ve kanaatsiz bir şekilde ışığa, ateşe koşar. Öyle ki bizzat ateşin içinde olmak ister. Neticede ateşe düşer ve yanar. Oysa uzakta kalsa da az bir ışıkla yetinseydi yok olmaktan ve yanmaktan kurtulmuş olacaktı. Nefis karasızlık yönüyle kelebeğe benzer. Bu özelliği, onun acelecilik vasfından kaynaklanır.
Nefsin günah işlemesi dünyayı mamur etme derdiyle olur. İtaatlar ise ahireti mamur etme sebebiyle meydana gelir. Bundan dolayı, hadis-i şerifte:
“Dünya muhabbeti bütün günahların başıdır”811 buyrulmuştur.
Bütün itaatlerin temeli de dünyadan gönlü çekmektir. Buna zühd denir. Düşün ki, bir günah sebebiyle Hz. Âdem (a.s), cennetten çıkarılmıştır. Oysa sen, oraya bakma imkanına bile ermeden ve bir çok günah sahibi olarak cennete girmek istiyorsun. Bu nasıl mümkün olabilir? Bir hadiste şöyle buyurulmuştur:
“İman çıplaktır, elbisesi takva ve süsü hayadır. Meyvesi ise ilimdir.”812 Bundan dolayı: “Cennet temizdir, oraya ancak temiz olanlar girer, denmiştir. Buna göre, insanlar ancak bütün kötülüklerden tertemiz olduklarında oraya girebilirler. Bunu, şu ayette görebilirsin:
“Günahlardan tertemiz oldukları halde, melekler onları vefat ettirirken kendilerine: Selam size” derler”813 Diğer bir ayette de:
“Görevli melekler onlara: tertemiz oldunuz, size selam olsun, ebedi kalmak üzere o cennete giriniz, derler.”814 Buyurulmuştur.
“Adn cennetlerinde tertemiz mekanlar, kalınacak yerler vardır.”815 Oysa günahlar, kirlidir, pistir. Bir ayette şöyle buyurulmuştur:
“Onlara pis olan/haram yiyecekler yasaklanmıştır.”816 Buna göre insanlar, temiz olurlarsa, Cennet de onlar için temiz ve hazır olur. Bu durum, şu ayette özetle ifade edilmiştir:
“Pis ve kötü olanlar, pis ve kötü olanlar içindir. Temiz olanlar, temiz olanlar içindir.”817 Bazı alimler, hırs sıfatında nefsi, bala konan bir sivri sineğe benzetirler. Bu sinek, balın hepsini istediğinden içine düşmüş, kanatlarıyla ona yapışmış, böylece kendisini ölüme ***ürmüştür. Oysa balın bir kısmına konup, ihtiyacını gidermiş olsaydı; sağ-salim oradan ayrılacaktı. İşte nefsin hırslı bir şekilde davranması bunun gibidir.
Bazı alimler insanoğlunu ipek böceğine benzetirler. O, bilmeden etrafını örerek çıkabileceği hiçbir yer bırakmaz. Böylece kendisini, kendi eliyle ölüme mahkum eder. Bir de ördüğü ipek kozasının kendisinin ölümüne yol açarken, başkalarının menfaatına sebep olduğunu düşünmelidir. Hatta bazen o kendi ölümüne sebep olur. Çünkü, etrafını sarmış olan kozadan çıkıp güneşlenmek ister. Çıkamaz, ölür. Bazen de, o, insanlar kozayı kesmesin diye kendini öldürür.
İşte cahil insan da böyledir. Kendisini, ehli ve malı helak eder. Ayrıca kendisinin asi ve cehennemlik olmasına sebep olan malını, varisleri yer içer. Eğer varisleri, o mal ile ibadet ederse, sevabı kendilerine ait olur. Kazanılmasındaki günahı ise, vefat eden kimsenin üzerindedir. Eğer varisler, o malı isyan yolunda kullanırlarsa o kimse, onların günahlarına da ortak olur. Çünkü bu malı o kazanmıştır. Evet şu iki durumdan hangisinin onun için daha büyük acı vereceği bilinmez. Ömrünü başkaları için zayi etmesi mi? Yoksa kendi malını başkalarının mizanında görüp, ona yanması mı?
Arkadaşlarımdan birisinin nefsin aşırı düşkünlüğü ve hırsı konusunda, bana bir dervişten naklen anlattığı şu olay bu konuda güzel bir örnektir. O derviş demiştir ki:
“Dervişlerden biri bir gün bize gelmişti. Biz de komşularımızın birinden kızartılmış deve eti aldık. Arkadaşlarımızdan bazısını da davet etmiştik. Bu kardeşlerimizden biri, bir lokma alıp ağzına koydu; sonra onu hemen çıkarıp attı ve sofradan çekilerek şöyle dedi:
-Siz yeyin, çünkü beni, yemekten engelleyen bir durum oldu. Bizler:
-Eğer sen yemezsen, biz de yemeyiz, dedik. Bunun üzerine:
-Siz bilirsiniz, ben yemeyeceğim ve yemek istemiyorum.” dedi ve oradan ayrıldı. Bunun üzerine bizler de o etten yemek istemedik. Aramızda: Bunu kızartanı çağırsak da ona sorsak; belki kötü bir şey olmuş olabilir, diye konuştuk. Sonra onu çağırdık ve ona bir çok sorular sorduk. Nihayet o etin bir leş/kendi kendine ölmüş olduğu ortaya çıktı. Sahibi, şöyle dedi:
-Ben bu hayvanı satıp parasını almak istiyordum. Satmadan hayvan öldü. Karşıma sizler çıktınız ve onu size sattım.” Bunun üzerine o eti parça parça yapıp köpeklere dağıttık. Bir zaman sonra o sofradan ayrılan zatla karşılaştım. Kendisine:
-Hangi sebepten ve olaydan dolayı o eti yemeyi terk ettin?” diye sordum. Şöyle cevap verdi:
-Yaklaşık yirmi senedir devam etmekte olan riyazetim sayesinde, nefsim, herhangi bir yiyeceğe aşırı hırs göstermezdi. Sizler, beni çağırdığınızda içimde o ete karşı, bende daha önce olmayan bir hırs gördüm. Bundan anladım ki, bu yemekte sakıncalı bir durum vardır. Nefsimin aşırı hırsından dolayı ondan yemeyi terk ettim.”
-Allah size rahmetiyle muamele etsin- şu iki insanın (dervişle eti satanın) aşırı hırsına bakınız. İkisi de hırs sahibi. Bu konuda sıfatları bir. Ama sonuçları çok farklı. Birisinde Yüce Allah’ın kuluna özel yardımı mevcut, diğerinde ise kul nefsiyle baş başa bırakılmış durumda. Çünkü gerçek alim olan birinci zat, vera ve muhasebesi sayesinde Allah tarafından haramdan korunmuş. Ölmüş deve etini satan cahil kimse ise, nefsinin aşırı hırsı yanında murakebeyi terk etmesi sebebiyle nefsi ile baş başa bırakılmıştır. Diğer insanlar ise güzel edepleri sayesinde, Allah’ın özel yardımına erip haramdan korunmuşlardır. Çünkü onlar, derviş arkadaşlarının tavrını görünce o etten ellerini çekmişler, nefsin et iştahını içlerinden söküp atmışlardır. Sonra eti satan zat da kendisinden eti satın alan kimselerin bu sadakati ve güzel niyeti sayesinde, olaydan sonra kusurunu itiraf edip durumunu düzeltmiştir.
Nefsin yaratılıştan gelen ve “cibilliyet” ismi verilen dört temel özelliği vardır. Bunlar, hevasından doğan isteklerinin kaynağıdır. Bu, Allah’ın onu yaratmış olduğu fıtratının bir gereğidir. Birincisi, “zayıflıktır”. Bu, onun topraktan yaratılmış olmasının sonucudur. Sonra, “cimrilik” gelir. Bu insanın yapışkan çamurdan yaratılmasının sonucudur. Üçüncüsü, “şehvet”tir. Bu, pişirilmiş, kızgın çamurdan yaratılmasının sonucudur. Dördüncüsü cehalettir. Bu ise insanın kuru balçıktan yaratılmış olmasından kaynaklanır. Bu özellikler, ona imtihan için verilmiştir. Onda zayıflığın, güçsüzlüğün, düşüklüğün ve eğriliğin asılları vardır. Bu, her şeye gücü yeten ve her şeyi en iyi bilen Cenab-ı Hakk’ın bir takdiridir.
Sonra nefis, dört farklı sıfat ile mübtela edilmiştir. Bunların ilki “rubûbiyyet” sıfatının bir yansıması olan sıfatlardır. Bunlar, kibir, zorlama, övülmeyi sevmek, onur ve zenginliği sevmek gibi sıfatlardır.
İkincisi şeytanî huylardır. Aldatmak, hile, haset gibi huylar bu kısma girer. Üçüncüsü, hayvanlarda bulunan sıfatlardır. Bunlar, aşırı derecede yeme-içme, şehvet ve evlenme sevgisi gibi sıfatlardır.
Bütün bunların yanında dördüncü olarak nefisten ubûdiyet/kulluk sıfatları istenmektedir. Mesela ilahi korku ve tevazu bunlardandır. Daha önce ifade ettiğimiz gibi nefis, hareket hâlinde çeşitli davranışlarda bulunmak ister; çünkü bu özellikte yaratılmıştır. Bununla birlikte kendisine sükunet emredilmiştir. Bu durumda Yüce Malik, ona yardım etmedikçe, nefis iyiliğe nasıl koşabilir? Yine aşırı gitme özelliğinde yaratılan nefsi, onu hareket ettiren Yüce Zat sakinleştirmezse, o nasıl sakin olabilir?
Kişi yukarıdaki ilk üç sıfattan tam kurtulmadıkça, ihlaslı bir kul olamaz. Ubudiyet/kulluk sıfatlarını tam elde ettiğinde, rubûbiyyet sıfatlarından yana yüz yüze olduğu imtihanlardan kurtulur. Tevhid ehli alimlere göre, kulluğun sırf tevhid esaslarına göre yapılması, amel edenlerin muameledeki ihlaslarından daha zordur. Onlar, bunun sayesinde kurb makamlarına yükselmişlerdir. Çünkü onlara göre, insanın makbul bir kul olabilmesi için masivadan/Allah’tan gayri her şeyden hür olması gereklidir. Bir insan, kula kulluk yaparken Rabbin kulu nasıl olabilir? Çünkü, her insanın ilahı, kendisine hâkim olan ve komuta eden şeydir. Kendisine hükmeden ve her işini şekillendiren şey de, onun rabbi demektir. Bu da, tek ilaha inananlara göre bir çeşit şirktir ve Rabbanî ulemaya göre ise, rubûbiyet anlayışını karıştırmaktır. Bunlar, Rasulullah’ın (s.a.v) hadiste bildirdiği gibi helak olmuş ve kalpleri tersine dönmüş kimselerdir. Hz. Peygamber (s.a.v) bu konuda şöyle buyurmuştur:
“Dünyaya kul olan, helak olmuştur. Paraya köle olan, helak olmuştur. Zevcesine köle olan, helak olmuştur. Giyim-kuşama köle olan helak olmuştur.”818 Halbuki bütün bunlar Yüce Mevla’nın kulu olan varlıklardır. Yüce Allah onlar hakkında şöyle buyurmuştur:
“Göklerde ve yerde olan her şey, istisnasız kul olarak Rahmana gelecektir. O, onların hepsini kuşatmış ve sayılarını tespit etmiştir.”819 Bu durumda bu varlıkları ilah derecesinde sevenler, Yüce Mevlaya muhalefet eden, ama hevalarına/kötü arzularına uyarak nefs-i emareye/devamlı kötülüğü emreden nefislerine köle olmuş kimselerdir. Halbuki Yüce Allah kendi kullarını şöyle tanıtmıştır:
“Rahmanın kulları, yeryüzünde tavazu içinde yürürler. Cahiller, onlara sataştığında onlar, “selam” der, afiyet ve esenlik dilerler.”820 Nefs-i mutmainne ve nefs-i marziyye sahibi olan insanlar, Rahman’ın kulları olup, ilim ve hikmet ehlidirler. Onların ilimleri, ledunnî ilimdir. Cenab-ı Hakk, onları özel olarak dostluğuna seçmiştir.
Müridin, ebdalden/salihlerden biri olabilmesi için, rububiyyet sıfatlarını bırakıp, ubudiyyet sıfatlarına sarılması, şeytanî huyları terk edip , müminlere ait sıfatlara bürünmesi, hayvanlara ait tabiatlardan sıyırılp, ruhanilerin sıfatlarını kazanması yani zikir ve ilim ehli olması gereklidir. İşte ancak o zaman, ilahi huzurda kabul görmüş ebdalden/salihlerden olabilir. Buna ***üren yol; nefse malik olmaktır. Çünkü mürid, nefsine malik olduğunda, nefsi ona boyun eğer. Sen, nefsine malik olmak istiyorsan, onu kendine malik yapmamalısın. Ona darlık göstermeli ve genişlik vermemelisin. Çünkü onu kendine malik yaparsan, o sana hükmeder; onu sıkmazsan o sana, gevşer ve karşı koyar. O halde ona karşı zafer kazanmak istiyorsan, onu kendi hevasına/kötü arzularına bırakma ve boş alışkanlıklarına, kötü telkinlerine engel ol. Çünkü sen, onu engelleyemezsen o, seni peşinden sürükleyip ***ürür. Ona karşı güçlü olmak istersen, hevasına ***üren sebepleri kes, onu zayıflat ve onu güçsüz bırak. Şehvetlerine ve isteklerine engel ol. Aksi halde o, sana karşı güçlü olur, mücadele verir ve karşına dikilir.
Nefsine malik olmanın ilk yolu, her zaman onu hesaba çekmen, kontrol etmen ve onun gizli arzularını durup değerlendirmendir. Eğer içindeki arzu ve yöneliş Allah için olursa, onu uygulamak için ölüme kadar koşar ve onu elden kaçırmamak için çalışırsın.. Ama içine gelen düşüncenin Allah’tan başkası için olursa, o zaman gelen düşünce içinde yerleşmememsi için onu söküp atmak için uğraşırsın. Onu değiştirmeye çalışırsın, çünkü sen, onu değiştiremezsen, o seni değiştirir.
“İyilikler, ömrü artırır.”821 Hadis-i şerifinin yorumu insanlar arasında meşhur olan şu duadaki gibidir:
“Allah , senin ömründe hayır ve bereket versin” “Ona, ömrü mübarek olsun”
Ömrün mübarek olması demek; kısa bir ömür içerisinde manen uyanık yaşayarak, gaflet içerisinde geçirilen uzun bir ömürde elde edilemeyen sevapları kazanmak, demektir. Dolayısıyla bu kimse, bir sene içerisinde, diğerinin yirmi senede yapamayacağı hayırları gerçekleştirir ve yüksek derecelere ulaşır.
Mukarrebun makamına çıkmış seçkin kullar için kurbiyyet makamında Allahu Teala’nın rab sıfatıyla tecelli etmesi anında yüksek derecelere ulaşma mümkün olur. Ayrıca onlar, bu vakitlerinde zikir ve kalple yaptıkları kolay amellerinde meydana gelen bazı noksanlıkları tamamlarlar. Onların kurbiyyet makamında müşahede, Rableriyle buldukları vecd, Yüce Sevgiliye nazar ve O’na yakınlıkları ile yaptıkları zerre kadar zikir, tesbih, tehlil/lâ ilahe illallah zikri, hamd, tefekkür, ibret, fikir, hatırlama gibi salih amel, gafillerin dağlar kadar amelinden daha faziletlidir. O gafiller ki, ancak nefisleriyle zevk alıp vecde gelmekte ve hep halka nazar etmektedirler.
Daha önce anlattığım gibi; müşahede halinde namaz kılan, huzur ve kurb ehli olarak ahidlerine ve emanetlerine riayet eden arifler, daima Kadir gecesinde ibadet eden kimseler gibidir. Bilindiği gibi; Kadir gecesinde ibadet etmek, bin aydan daha hayırlıdır. Alimlerden biri şöyle demiştir. “Arifler için her gece, Kadir gecesi gibidir.”
Hz. Ali’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Allah’a isyan olunmayan her gün, bizim için bir bayramdır.”
Hasan-ı Basrî; “Onlara denir ki, geçmiş günlerde işlediğiniz iyi amellerinize karşılık afiyetle yiyin, için.”822 ayetini okuduğunda, şöyle derdi. “Ey kardeşlerim! O günler, yaşadığınız bu günlerinizdir. O halde bu günlerinizi, elinizden gelen gayretle çalışma ile geçiriniz. Onları zayi etmeyiniz.”
Günlerin boş geçmesi, içinde hiçbir salih amel bulunmaması ve senin onda ahiretin için gerekli hazırlığı yapmada gevşek davranmandır. Çünkü günlerini, boş ve batıl işlerle geçirenler ahirette şöyle diyecektir:
“Dünya günlerimizdeki kusurlarımızdan dolayı vay bize!”823 Yani ahiret kazancı ve sermayesi yapılacak günleri, boşa geçirmekten dolayı vah bize diyeceklerdir.
Nefs-i emmare sahibi de şöyle diyecektir:
“Allah’a karşı görevimi eksik yapmamdan dolayı vay bana!”824 Yani, dünyada zayi ettiğim, boşa harcadığım günlerimden dolayı, bana yazıklar olsun. O günlerime, yarın kıyamet günü hiç bir sevap, hiç bir mükafat bulamayacağım”.
Ayette geçen “Eyyâmü’l-hâliyye” ile ilgili izahlardan birisi budur. Diğer izaha göre “Eyyâmü’l-hâliyye” demek, eyyâmü’l-mâziyye, yani geçmiş günler demektir. Buna göre; onların ömürleri geçmiş ama geriye yaptıkları işlerin hükümleri kalmış, şehvetleri gitmiş ama geride, onların cezaları kalmıştır.
Eğer sen Allah için yapılacak bu muhasebeyi hakkıyla yapamıyor ve murakabe makamında bulunmuyorsan, hiç değilse vera/takva sahiplerinin makamından ayrılma, tövbe ehlinin halinden uzaklaşma. Bu nedenle muhasebe yapmak ve nefsinin hakka uyumunu sağlamak için birisini gece, diğeri gündüz yapacağın iki virdin/vazifen olmalı.
Bunlardan birincisini kuşluk namazından sonra yaparsın. Geceyi nasıl geçirdiğini, onda gaflete düşüp ihmal ettiğin biri durumun olup olmadığını düşünürsün. Eğer bir nimete ulaşmışsan, Allah’a şükredersin. Bir kusura bulaşmışsan istiğfar edersin. Eğer, kendinde Cenab-ı Hakk’ın övdüğü müminlerin sıfat ve ahlaklardan bir özellik görürsen, o zaman Allah’ın rahmetini ümit eder, sevinirsin. Ama kalbinde ve halinde Allahu Teala’nın kötülediği ve gazap ettiği bir münafıklık sıfatı görür veya cahillerin huyundan bir huy bulursan; o zaman üzülür, hüzün içinde bulunur, korkar tevbe ve istiğfar edersin.
İkinci virdini ise, vitir namazından sonra ve yatmadan önce yaparsın. Bunda da nefsini muhasebe edersin. Bu muhasebede, o gün içinde gafletle ve kötü muamele ile geçen zamanlarını ve fiillerini düşünür ve nefsini hesaba çekersin. Yaptığın işlerini göz önüne getirerek, onları nasıl ve kim için yaptığını düşünürsün. Yapmadığın işleri de, niçin ve kim için terk ettiğini düşünür ve kendini muhasebe edersin. Böylece davranışlarındaki ziyadelik ve noksanlığı bilir, yapmacık ve ihlasını tanırsın.
Allah için yaptığın ve Allah için uzak kaldığın şeyler ihlasla yapılmış demektir. Bunun sevabını, yarın Cenab-ı Hakk sana verecektir. Allah’ın, sana bir nimeti olan ilahi yardımına ve seni, helak edici şeylerden uzak kılmasına şükretmelisin.
Bu arada nefsinin hevası ve eline hemen geçecek bir dünya menfaatı için dünya amel etmişsen bu zorlamayla yapılmış bir ameldir. Bil ki, Rasulullah (s.a.v) ve ümmetinin takva sahipleri, tekellüften/yapmacık söz ve davranışlardan uzaktırlar. Bu halden vaz geçmez isen kendini hesap gününde azaba müstehak bir hale getirmişsin demektir. Ancak Kerim, ve Vehhab olan Mevla affederse, o zaman kurtulursun. O halde, güzel bir tövbeden ve güzel bir yalvarıştan sonra istiğfar etmeye çalış ve Cenab-ı Hakkın seni, nefsine bırakıp da helak olacağından kork. Belki, bu iki durumu göz önünde bulundurman, yani yaptığın yanlışlıklardan dolayı havf içinde olman ve iyi amellerinden dolayı da reca içerisinde bulunman, seni uyandırır, gafletten kurtarır. Böylece sen, gecelerini ihya eden ve şu ayette sıfatları anlatılan müminlerden olursun:
“Onlar vücutlarını yataklardan uzaklaştırırlar korku ve ümit içinde Rablerine yalvararak ibadet ederler. Bir de kendilerine verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcarlar.”825 Selef-i salihinden/önceki salihlerden birisi şöyle demiştir: “Onlar bir ortağın diğer ortağını hesaba çekmesinden daha şiddetli bir şekilde nefislerini hesaba çekerlerdi.”
Bir alim şöyle demiştir: “Cenab-ı Hakk’ın hoşnutsuzluğuna düşmenin belirtisi, kulun, başkalarının kusurlarını görüp, kendi kusurlarını unutmasıdır. Kendisini günahsız düşündüğünden diğer insanları ayıplayıp kendisini onlardan üstün görmesidir. Yine nefsini muhasebe etmekten, her an Cenab-ı Hakk’ın onu görmesini murakabe etmekten uzak durması ve gafletinin uzun süre devam etmesidir. Oysa, dünyada gaflet içinde yaşayanlar, ahirette pişman ve perişan olurlar. Çünkü güzel sonuç ancak takva sahiplerinindir.” Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Onlar, gaflet içinde olanlardır. Hiç şüphe yok ki onlar, ahirette hüsrana uğrayacaklardır.”826 Kulun gafletinin uzaması, kalbinin Allah tarafından mühürlenmesinden ve kalbinin bozuk karakterinden kaynaklanır. Zahirde gaflet, batında kalbin, örtülmesi ve kilitlenmesidir.
Kalbin mühürlenmesi ve olumsuz bir yapı kazanması, devamlı günah işlemekten meydana gelir . Nihayet günahlar, kalbe hakim olur ve ardından yapılan şeyler, onun için bir ceza sebebi olur. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Hayır, aksine onların işlemekte olduğu günahlar, kalblerine hakim olmuş ve kalblerini kirletmiştir.”827 Denilmiştir ki, kazandıkları ve yedikleri haram şeyler onların kalplerini örtmüştür: Tefsirde şöyle denmektedir:
“Bu, peş peşe işlenen günahların, kalbe hakim olması” demektir. Çünkü ayette geçen “râne” kelimesinin asıl manası, “meyletmek, galip gelmek ve örtmek” demektir.
Günahların ardarda devam etmesinin asıl sebebi; murakabeden gaflet etmek, muhasebeyi ihmal etmek, tövbeyi geciktirmek, istikamet üzere olmayı hep sonraya bırakmak, istiğfar etmemek ve pişman olmamaktır. Bunların hepsinin aslı da, dünya sevgisidir. Ayrıca dünyanın, Allah’ın emirlerine karşı tercih edilmesi ve kalbe, kötü arzuların galip gelmesidir. bu konuda ayette şöyle buyurulmuştur:
“Bunun sebebi, onların dünya hayatını ahirete tercih etmeleridir.”828 Ayetin devamında:
“Allah onların kalblerini mühürlemiştir.”829 buyurulmaktadır.
“Nefsini hevasından alıkoyan kimsenin varacağı yer cennettir.”830 Ayetinin tefsirinde, bu kimsenin nefisini dünyayı tercihten alıkoyduğu bildirilmiştir. Çünkü önceki ayet açık olarak cehennemliklerin azgınlık ve dünya hayatını tercih etme sebebiyle bu sonuca ulaştıklarını ifade etmektedir. Bunu şu ayet de ifade ediyor:
“Allah, onların kalblerini mühürlemiştir. Onlar, hevalarına tabi olmuşlardır.”831 Nefsin hevasına uymak kalbin mühürlenmesinin bir sonucudur. Kalbin mühürlenmesi de, günahlardan meydana gelen bir cezadır. Bunun sonucu ilâhî hitabın anlaşılmasından yana sağır kalmaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Dileseydik, onlara, günahları sebebiyle bir takım musibetler verir ve kalblerini mühürlerdik, bu durumda onlar, hakkı duymazlardı.”832 Hz. Ali, gafleti, insanı yavaş yavaş küfre ***üren bir şey olarak tarif etmiştir. Uzunca bir haberde rivayet edildiğine göre, Selman-ı Farisî, Hz. Ali’nin yanına geldi.
“Bize haber verir misiniz küfrün/inkarın temeli nedir? diye sordu. Hz. Ali şu cevabı verdi:
“Küfür dört şey üzerine bina edilmiştir: Bunlar şüphe, cefa, gaflet ve kalp körlüğüdür. Kalbin gafleti artarsa, meleğin kula olan ilhamı azalır. İlham, kalbin hakkı duymasıdır. Çünkü uzun süre gaflette kalmak, kalbi sağır yapar. Hak kelamı duymamak, günahlardan kaynaklanan bir cezadır. Buna karşılık, meleğin, kulu hayır üzerine sebat ettirmesi, itaate devam ettirmesi, Allah’ın onlara bir ilhamıdır, kul için de bir fazilettir. Nitekim bu durum şu ayeti kerimede ifade edilmektedir.
“Hani Rabbin meleklere, muhakkak Ben, sizinle beraberim. Haydi iman edenlere sebat verin. Onlara destek olun diye vahyetti.”833 Bir haberde şöyle nakledilmiştir: Adem Aleyhisselam, meleklerin kelamını dinlemekten perdelendi. Bundan dolayı büyük bir yalnızlık hissetti. “Ey rabbim, ben meleklerin kelamını niye duyamıyorum? diye niyazda bulundu. Cenab-ı Hakk, ona: “Ey Adem, günahlarından dolayı” buyurdu.”
Buna göre kul, meleklerin kelamını duyamazsa, Melik olan Yüce Allah’ın kelamını anlayamaz. Ayrıca kelamı duymayınca, onun sahibine icabet etmesi mümkün olamaz. Çünkü ayette: “Ancak duyanlar, davete uyarlar.”834 buyurulmuştur
Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: “Kul ile Cenab-ı Hakk arasında belirli bir günah sınırı vardır. Kulun günahları, o sınıra ulaştığında Allah, onun kalbini mühürler ve artık onu, bir daha hayırda muvaffak kılmaz. O halde, ey bu sınırı aşan insan, hemen tevbe etmeye koş ve Allah’a dön. Bu sınıra ulaşmadan bunları yap; yoksa çok büyük zorluk ve azapla yüz yüze gelirsin”
İbni Ömer’in rivayet ettiği hadiste şöyle buyurulmuştur:
“Mühür, Rahman’ın arşı üzerinde asılıdır. Haramlar işlendiğinde Cenabı Hak, onu yeryüzüne gönderir, kalpler mühürlenir ve sahipleri kör hale gelirler.” Bu mühürleme işi, şu ayeti kerimede ifade edilen kalbin kilitlenmesidir:835 “Onlar, Kuranı düşünmüyorlar mı? Yoksa onların kalblerinde kilitler mi var?”836 Bilinmelidir ki, yüce Allah’ın azap ile tehdit ettiği kalb katılığı gafletin uzun süre devam etmesinden doğar. Ayette:
“Allah’ın zikrinden yana kalbleri katılık içinde olanlar için, azap vardır.”837 buyurulmuştur. Başka bir ayette Yüce Allah kalbin katılığını nifakla beraberce zikretmiş ve şeytanın nifak sahiplerinin ve kalbi katı olanların kalbine fitne tohumlarını attığını haber vermiştir. Şeytanın, kalbe bu fitneyi atması, kalpte meleğin ilhamının az olması halinde vuku olur.
“Kalblerinde iman hastalığı bulunanlar için, şeytanın kalplerine attığı şeyleri bir fitne yapmak için.”838 Yani onların kalpleri katılışmış olduğundan dolayı bu duruma maruz kalırlar. Kalp katılığı haktan uzak olmanın bir sonucudur. Uzak olmak ise, hiyanet etmenin bir cezasıdır. Allah, hainlik edenleri asla sevmez. Bu durum, şu ilahi hitap iyice düşünülürse anlaşılır:
“Onlar Allah’a vermiş oldukları sözü bozmaları sebebiyle, kendilerini lanetledik ve kalplerini katılaştırdık.”839 Bu durum, onların devamlı günah işlemelerinden dolayıdır. Onlar, kalp katılığından başka, yalan konuşmak, hakkı unutmak, hiyanette bulunmak, iftira etmek gibi günahlara devam etmişlerdir. Onlar günahlara dalmışlar, nihayet kalbleri mühürlenmiş ve asıl sevgili olan Yüce Allah’ın kelamını duymaktan yana sağır olmuşlardır. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Eğer dilemiş olsaydık onları günahları sebebiyle musibete uğratırdık. Fakat biz kalplerini mühürleriz de işitmez, anlamaz hâle gelirler.”840 Bu mühürlenmeden kurtulmanın yolu, takvaya sarılmaktır. Takva, ilâhî kelamı duymanın anahtarıdır. Nitekim Yüce Allah: “Allah’tan korkun ve işitin”841 buyurmuştur.
Kulunu hayırlarda muvaffak kılan, yalnız Yüce Allah’tır.
“Sizler, ancak müslümanlar olarak vefat ediniz.”805 Bu nimete ulaşmak için Allah’a koşunuz ve şöyle deyiniz:
“Ey Rabbimiz, kalbimizi sabırla doldur ve bizi müslüman olarak vefat ettir.”806 Şu ayet-i kerime de, nefsin özelliklerini tanıtmaktadır:
“İnsan, çok acelecidir.”807 “İnsan, acelecilik özelliğine sahip olarak yaratılmıştır.”808 Allah Teala, başka ayetlerde şöyle buyurmuştur:
“Size ayetlerimi göstereceğim, acele etmeyiniz.”809 “Allah’ın emri, mutlaka gelecektir. Onda acele etmeyiniz.”810 Görüldüğü gibi; Cenab-ı Hakk, insanın aceleci olduğunu haber vermiş, ama bir imtihan olmak üzere aceleci olmamasını emretmiştir. Eğer nefse, sekinet inerse ki,-sekinet imanın kuvvetli olduğunu gösterir- o zaman nefis, hevaya/kötü arzularına karşı sükunet bulmuş olur. Ama kalbi, gaflet perdelerse -ki bu, kula yalvarıp yakarma gerektiğinin bir alametidir- nefis, kendi tabiatıyla hareket eder. Onun sükunet içinde olması; Allah’ın nimeti ve fazlı sayesindedir. Kendi özelliğiyle hareket etmesi ise, imtihan ve ilahi adalet sebebiyledir.
Nefsin ilk imtihanı muhalefet etmesidir. İlk muhalefeti ise, hakka ters hareket edip günaha meyletmesidir. Günahın başlangıcı himmettir, yani kalbin bir şeye karar verip yönelmesidir. Buna yol açan ise kulak yoluyla işitmek olup bu insanı haram konuşmalara ***ürür. Harama bakmak ve konuşmak, şehvete ***üren bir yoldur. Şehvet ise, günah işlemenin temel sebebidir. “Hatie” günah demektir. Bu aynı zamanda cehennemde bir makamın adıdır. Cebbar olan yüce Allah, dünyada tevbe ile, ahirette de da affıyla kulunu isyandan kurtarmadıkça, kişi günah işlemeye devam eder.
Muhabbet ve irfan sahibi kimseler için, ilahi emirlere ters hareket etmek cehennem ateşinden daha şiddetli gelir. Bu konuda ariflerin birisinin şöyle dediği nakledilmiştir:
-Cehenneme girmem benim için günah işlemekten daha hafif gelmektedir . Kendisine:
-Niçin böyle? diye sorulduğunda, şu cevabı vermiştir:
-Çünkü günah içinde olmam, Rabbimin emrine muhalefet etmem ve O’nun gazabına uğramam demektir. Cehennemde olmam ise, Cenab-ı Hakk’ın kudretinin ve günah işleyenlere verdiği azap haberinin ortaya çıkmasıdır. Allah’ın gazabına uğramam, benim için, azabına uğramamdan daha büyük bir cezadır.
Bu manada yakîn ehli abidlerden birisi de şöyle demiştir: “Kabul edilmiş iki rekat namaz, bana, cennete girmemden daha sevimlidir.” Kendisine: “Bu, nasıl olur?” diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “Bu iki rekat namazda Allah Teala’nın rızası ve muhabbeti vardır. Cennete girmemde ise, benim rızam ve nefsimin isteği vardır. Oysa Rabbimin rızası ve hoşnutluğu, bana , benim sevdiğimden daha sevimlidir.”
Vüheyb b. el-Verd el Mekkî’ye, içmesi için bir süt getirildiğinde; aslını araştırmış ve onu içmek istememişti. Bunun üzerine annesi ona: “Sütü iç, bir kusur varsa Allah Teala’nın seni mağfiret edeceğini umuyorum” dedi. O ise: “Ben onu içerek önce bir günah işlemeyi, sonra da Allah’ın beni affetmesini istemiyorum.” dedi: Annesi: “Niçin” diye sordu. O şu cevabı verdi: “Ben, O’nun mağfiretine bir günahla ulaşmayı hoş bulmuyorum.”
Nefsin bütün özelliklerinin özetle iki halde toplanır: Bunlardan biri, nefsin azması, istikrarsız ve dengesiz olmasıdır. Buna Arapça’da “tayş” denir. Diğeri ise kendi isteklerine çok düşkün ve hırslı olmasıdır. Buna da ”şereh” denir. Birincisi cehaletten kaynaklanır. Diğeri ise aşırı hırstan doğar. Her ikisi de, nefsin fıtratındandır.
Kararsızlığı konusunda nefis, pürüzsüz ve kaygan bir mekandaki cevize benzer. Bilindiği gibi bu durumdaki ceviz, küçük bir etkiyle hemen hareket etmeye başlar ve yuvarlanır gider. Nefis, hırs sıfatında, ışığa olan aşırı hırsından dolayı kendisini ateşe atan bir kelebeğe benzer. Kelebek, ışığa ulaşmak ister. Ama onun yok olması bundandır. Bu kelebek, doyumsuz ve kanaatsiz bir şekilde ışığa, ateşe koşar. Öyle ki bizzat ateşin içinde olmak ister. Neticede ateşe düşer ve yanar. Oysa uzakta kalsa da az bir ışıkla yetinseydi yok olmaktan ve yanmaktan kurtulmuş olacaktı. Nefis karasızlık yönüyle kelebeğe benzer. Bu özelliği, onun acelecilik vasfından kaynaklanır.
Nefsin günah işlemesi dünyayı mamur etme derdiyle olur. İtaatlar ise ahireti mamur etme sebebiyle meydana gelir. Bundan dolayı, hadis-i şerifte:
“Dünya muhabbeti bütün günahların başıdır”811 buyrulmuştur.
Bütün itaatlerin temeli de dünyadan gönlü çekmektir. Buna zühd denir. Düşün ki, bir günah sebebiyle Hz. Âdem (a.s), cennetten çıkarılmıştır. Oysa sen, oraya bakma imkanına bile ermeden ve bir çok günah sahibi olarak cennete girmek istiyorsun. Bu nasıl mümkün olabilir? Bir hadiste şöyle buyurulmuştur:
“İman çıplaktır, elbisesi takva ve süsü hayadır. Meyvesi ise ilimdir.”812 Bundan dolayı: “Cennet temizdir, oraya ancak temiz olanlar girer, denmiştir. Buna göre, insanlar ancak bütün kötülüklerden tertemiz olduklarında oraya girebilirler. Bunu, şu ayette görebilirsin:
“Günahlardan tertemiz oldukları halde, melekler onları vefat ettirirken kendilerine: Selam size” derler”813 Diğer bir ayette de:
“Görevli melekler onlara: tertemiz oldunuz, size selam olsun, ebedi kalmak üzere o cennete giriniz, derler.”814 Buyurulmuştur.
“Adn cennetlerinde tertemiz mekanlar, kalınacak yerler vardır.”815 Oysa günahlar, kirlidir, pistir. Bir ayette şöyle buyurulmuştur:
“Onlara pis olan/haram yiyecekler yasaklanmıştır.”816 Buna göre insanlar, temiz olurlarsa, Cennet de onlar için temiz ve hazır olur. Bu durum, şu ayette özetle ifade edilmiştir:
“Pis ve kötü olanlar, pis ve kötü olanlar içindir. Temiz olanlar, temiz olanlar içindir.”817 Bazı alimler, hırs sıfatında nefsi, bala konan bir sivri sineğe benzetirler. Bu sinek, balın hepsini istediğinden içine düşmüş, kanatlarıyla ona yapışmış, böylece kendisini ölüme ***ürmüştür. Oysa balın bir kısmına konup, ihtiyacını gidermiş olsaydı; sağ-salim oradan ayrılacaktı. İşte nefsin hırslı bir şekilde davranması bunun gibidir.
Bazı alimler insanoğlunu ipek böceğine benzetirler. O, bilmeden etrafını örerek çıkabileceği hiçbir yer bırakmaz. Böylece kendisini, kendi eliyle ölüme mahkum eder. Bir de ördüğü ipek kozasının kendisinin ölümüne yol açarken, başkalarının menfaatına sebep olduğunu düşünmelidir. Hatta bazen o kendi ölümüne sebep olur. Çünkü, etrafını sarmış olan kozadan çıkıp güneşlenmek ister. Çıkamaz, ölür. Bazen de, o, insanlar kozayı kesmesin diye kendini öldürür.
İşte cahil insan da böyledir. Kendisini, ehli ve malı helak eder. Ayrıca kendisinin asi ve cehennemlik olmasına sebep olan malını, varisleri yer içer. Eğer varisleri, o mal ile ibadet ederse, sevabı kendilerine ait olur. Kazanılmasındaki günahı ise, vefat eden kimsenin üzerindedir. Eğer varisler, o malı isyan yolunda kullanırlarsa o kimse, onların günahlarına da ortak olur. Çünkü bu malı o kazanmıştır. Evet şu iki durumdan hangisinin onun için daha büyük acı vereceği bilinmez. Ömrünü başkaları için zayi etmesi mi? Yoksa kendi malını başkalarının mizanında görüp, ona yanması mı?
Arkadaşlarımdan birisinin nefsin aşırı düşkünlüğü ve hırsı konusunda, bana bir dervişten naklen anlattığı şu olay bu konuda güzel bir örnektir. O derviş demiştir ki:
“Dervişlerden biri bir gün bize gelmişti. Biz de komşularımızın birinden kızartılmış deve eti aldık. Arkadaşlarımızdan bazısını da davet etmiştik. Bu kardeşlerimizden biri, bir lokma alıp ağzına koydu; sonra onu hemen çıkarıp attı ve sofradan çekilerek şöyle dedi:
-Siz yeyin, çünkü beni, yemekten engelleyen bir durum oldu. Bizler:
-Eğer sen yemezsen, biz de yemeyiz, dedik. Bunun üzerine:
-Siz bilirsiniz, ben yemeyeceğim ve yemek istemiyorum.” dedi ve oradan ayrıldı. Bunun üzerine bizler de o etten yemek istemedik. Aramızda: Bunu kızartanı çağırsak da ona sorsak; belki kötü bir şey olmuş olabilir, diye konuştuk. Sonra onu çağırdık ve ona bir çok sorular sorduk. Nihayet o etin bir leş/kendi kendine ölmüş olduğu ortaya çıktı. Sahibi, şöyle dedi:
-Ben bu hayvanı satıp parasını almak istiyordum. Satmadan hayvan öldü. Karşıma sizler çıktınız ve onu size sattım.” Bunun üzerine o eti parça parça yapıp köpeklere dağıttık. Bir zaman sonra o sofradan ayrılan zatla karşılaştım. Kendisine:
-Hangi sebepten ve olaydan dolayı o eti yemeyi terk ettin?” diye sordum. Şöyle cevap verdi:
-Yaklaşık yirmi senedir devam etmekte olan riyazetim sayesinde, nefsim, herhangi bir yiyeceğe aşırı hırs göstermezdi. Sizler, beni çağırdığınızda içimde o ete karşı, bende daha önce olmayan bir hırs gördüm. Bundan anladım ki, bu yemekte sakıncalı bir durum vardır. Nefsimin aşırı hırsından dolayı ondan yemeyi terk ettim.”
-Allah size rahmetiyle muamele etsin- şu iki insanın (dervişle eti satanın) aşırı hırsına bakınız. İkisi de hırs sahibi. Bu konuda sıfatları bir. Ama sonuçları çok farklı. Birisinde Yüce Allah’ın kuluna özel yardımı mevcut, diğerinde ise kul nefsiyle baş başa bırakılmış durumda. Çünkü gerçek alim olan birinci zat, vera ve muhasebesi sayesinde Allah tarafından haramdan korunmuş. Ölmüş deve etini satan cahil kimse ise, nefsinin aşırı hırsı yanında murakebeyi terk etmesi sebebiyle nefsi ile baş başa bırakılmıştır. Diğer insanlar ise güzel edepleri sayesinde, Allah’ın özel yardımına erip haramdan korunmuşlardır. Çünkü onlar, derviş arkadaşlarının tavrını görünce o etten ellerini çekmişler, nefsin et iştahını içlerinden söküp atmışlardır. Sonra eti satan zat da kendisinden eti satın alan kimselerin bu sadakati ve güzel niyeti sayesinde, olaydan sonra kusurunu itiraf edip durumunu düzeltmiştir.
Nefsin yaratılıştan gelen ve “cibilliyet” ismi verilen dört temel özelliği vardır. Bunlar, hevasından doğan isteklerinin kaynağıdır. Bu, Allah’ın onu yaratmış olduğu fıtratının bir gereğidir. Birincisi, “zayıflıktır”. Bu, onun topraktan yaratılmış olmasının sonucudur. Sonra, “cimrilik” gelir. Bu insanın yapışkan çamurdan yaratılmasının sonucudur. Üçüncüsü, “şehvet”tir. Bu, pişirilmiş, kızgın çamurdan yaratılmasının sonucudur. Dördüncüsü cehalettir. Bu ise insanın kuru balçıktan yaratılmış olmasından kaynaklanır. Bu özellikler, ona imtihan için verilmiştir. Onda zayıflığın, güçsüzlüğün, düşüklüğün ve eğriliğin asılları vardır. Bu, her şeye gücü yeten ve her şeyi en iyi bilen Cenab-ı Hakk’ın bir takdiridir.
Sonra nefis, dört farklı sıfat ile mübtela edilmiştir. Bunların ilki “rubûbiyyet” sıfatının bir yansıması olan sıfatlardır. Bunlar, kibir, zorlama, övülmeyi sevmek, onur ve zenginliği sevmek gibi sıfatlardır.
İkincisi şeytanî huylardır. Aldatmak, hile, haset gibi huylar bu kısma girer. Üçüncüsü, hayvanlarda bulunan sıfatlardır. Bunlar, aşırı derecede yeme-içme, şehvet ve evlenme sevgisi gibi sıfatlardır.
Bütün bunların yanında dördüncü olarak nefisten ubûdiyet/kulluk sıfatları istenmektedir. Mesela ilahi korku ve tevazu bunlardandır. Daha önce ifade ettiğimiz gibi nefis, hareket hâlinde çeşitli davranışlarda bulunmak ister; çünkü bu özellikte yaratılmıştır. Bununla birlikte kendisine sükunet emredilmiştir. Bu durumda Yüce Malik, ona yardım etmedikçe, nefis iyiliğe nasıl koşabilir? Yine aşırı gitme özelliğinde yaratılan nefsi, onu hareket ettiren Yüce Zat sakinleştirmezse, o nasıl sakin olabilir?
Kişi yukarıdaki ilk üç sıfattan tam kurtulmadıkça, ihlaslı bir kul olamaz. Ubudiyet/kulluk sıfatlarını tam elde ettiğinde, rubûbiyyet sıfatlarından yana yüz yüze olduğu imtihanlardan kurtulur. Tevhid ehli alimlere göre, kulluğun sırf tevhid esaslarına göre yapılması, amel edenlerin muameledeki ihlaslarından daha zordur. Onlar, bunun sayesinde kurb makamlarına yükselmişlerdir. Çünkü onlara göre, insanın makbul bir kul olabilmesi için masivadan/Allah’tan gayri her şeyden hür olması gereklidir. Bir insan, kula kulluk yaparken Rabbin kulu nasıl olabilir? Çünkü, her insanın ilahı, kendisine hâkim olan ve komuta eden şeydir. Kendisine hükmeden ve her işini şekillendiren şey de, onun rabbi demektir. Bu da, tek ilaha inananlara göre bir çeşit şirktir ve Rabbanî ulemaya göre ise, rubûbiyet anlayışını karıştırmaktır. Bunlar, Rasulullah’ın (s.a.v) hadiste bildirdiği gibi helak olmuş ve kalpleri tersine dönmüş kimselerdir. Hz. Peygamber (s.a.v) bu konuda şöyle buyurmuştur:
“Dünyaya kul olan, helak olmuştur. Paraya köle olan, helak olmuştur. Zevcesine köle olan, helak olmuştur. Giyim-kuşama köle olan helak olmuştur.”818 Halbuki bütün bunlar Yüce Mevla’nın kulu olan varlıklardır. Yüce Allah onlar hakkında şöyle buyurmuştur:
“Göklerde ve yerde olan her şey, istisnasız kul olarak Rahmana gelecektir. O, onların hepsini kuşatmış ve sayılarını tespit etmiştir.”819 Bu durumda bu varlıkları ilah derecesinde sevenler, Yüce Mevlaya muhalefet eden, ama hevalarına/kötü arzularına uyarak nefs-i emareye/devamlı kötülüğü emreden nefislerine köle olmuş kimselerdir. Halbuki Yüce Allah kendi kullarını şöyle tanıtmıştır:
“Rahmanın kulları, yeryüzünde tavazu içinde yürürler. Cahiller, onlara sataştığında onlar, “selam” der, afiyet ve esenlik dilerler.”820 Nefs-i mutmainne ve nefs-i marziyye sahibi olan insanlar, Rahman’ın kulları olup, ilim ve hikmet ehlidirler. Onların ilimleri, ledunnî ilimdir. Cenab-ı Hakk, onları özel olarak dostluğuna seçmiştir.
Müridin, ebdalden/salihlerden biri olabilmesi için, rububiyyet sıfatlarını bırakıp, ubudiyyet sıfatlarına sarılması, şeytanî huyları terk edip , müminlere ait sıfatlara bürünmesi, hayvanlara ait tabiatlardan sıyırılp, ruhanilerin sıfatlarını kazanması yani zikir ve ilim ehli olması gereklidir. İşte ancak o zaman, ilahi huzurda kabul görmüş ebdalden/salihlerden olabilir. Buna ***üren yol; nefse malik olmaktır. Çünkü mürid, nefsine malik olduğunda, nefsi ona boyun eğer. Sen, nefsine malik olmak istiyorsan, onu kendine malik yapmamalısın. Ona darlık göstermeli ve genişlik vermemelisin. Çünkü onu kendine malik yaparsan, o sana hükmeder; onu sıkmazsan o sana, gevşer ve karşı koyar. O halde ona karşı zafer kazanmak istiyorsan, onu kendi hevasına/kötü arzularına bırakma ve boş alışkanlıklarına, kötü telkinlerine engel ol. Çünkü sen, onu engelleyemezsen o, seni peşinden sürükleyip ***ürür. Ona karşı güçlü olmak istersen, hevasına ***üren sebepleri kes, onu zayıflat ve onu güçsüz bırak. Şehvetlerine ve isteklerine engel ol. Aksi halde o, sana karşı güçlü olur, mücadele verir ve karşına dikilir.
Nefsine malik olmanın ilk yolu, her zaman onu hesaba çekmen, kontrol etmen ve onun gizli arzularını durup değerlendirmendir. Eğer içindeki arzu ve yöneliş Allah için olursa, onu uygulamak için ölüme kadar koşar ve onu elden kaçırmamak için çalışırsın.. Ama içine gelen düşüncenin Allah’tan başkası için olursa, o zaman gelen düşünce içinde yerleşmememsi için onu söküp atmak için uğraşırsın. Onu değiştirmeye çalışırsın, çünkü sen, onu değiştiremezsen, o seni değiştirir.
“İyilikler, ömrü artırır.”821 Hadis-i şerifinin yorumu insanlar arasında meşhur olan şu duadaki gibidir:
“Allah , senin ömründe hayır ve bereket versin” “Ona, ömrü mübarek olsun”
Ömrün mübarek olması demek; kısa bir ömür içerisinde manen uyanık yaşayarak, gaflet içerisinde geçirilen uzun bir ömürde elde edilemeyen sevapları kazanmak, demektir. Dolayısıyla bu kimse, bir sene içerisinde, diğerinin yirmi senede yapamayacağı hayırları gerçekleştirir ve yüksek derecelere ulaşır.
Mukarrebun makamına çıkmış seçkin kullar için kurbiyyet makamında Allahu Teala’nın rab sıfatıyla tecelli etmesi anında yüksek derecelere ulaşma mümkün olur. Ayrıca onlar, bu vakitlerinde zikir ve kalple yaptıkları kolay amellerinde meydana gelen bazı noksanlıkları tamamlarlar. Onların kurbiyyet makamında müşahede, Rableriyle buldukları vecd, Yüce Sevgiliye nazar ve O’na yakınlıkları ile yaptıkları zerre kadar zikir, tesbih, tehlil/lâ ilahe illallah zikri, hamd, tefekkür, ibret, fikir, hatırlama gibi salih amel, gafillerin dağlar kadar amelinden daha faziletlidir. O gafiller ki, ancak nefisleriyle zevk alıp vecde gelmekte ve hep halka nazar etmektedirler.
Daha önce anlattığım gibi; müşahede halinde namaz kılan, huzur ve kurb ehli olarak ahidlerine ve emanetlerine riayet eden arifler, daima Kadir gecesinde ibadet eden kimseler gibidir. Bilindiği gibi; Kadir gecesinde ibadet etmek, bin aydan daha hayırlıdır. Alimlerden biri şöyle demiştir. “Arifler için her gece, Kadir gecesi gibidir.”
Hz. Ali’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Allah’a isyan olunmayan her gün, bizim için bir bayramdır.”
Hasan-ı Basrî; “Onlara denir ki, geçmiş günlerde işlediğiniz iyi amellerinize karşılık afiyetle yiyin, için.”822 ayetini okuduğunda, şöyle derdi. “Ey kardeşlerim! O günler, yaşadığınız bu günlerinizdir. O halde bu günlerinizi, elinizden gelen gayretle çalışma ile geçiriniz. Onları zayi etmeyiniz.”
Günlerin boş geçmesi, içinde hiçbir salih amel bulunmaması ve senin onda ahiretin için gerekli hazırlığı yapmada gevşek davranmandır. Çünkü günlerini, boş ve batıl işlerle geçirenler ahirette şöyle diyecektir:
“Dünya günlerimizdeki kusurlarımızdan dolayı vay bize!”823 Yani ahiret kazancı ve sermayesi yapılacak günleri, boşa geçirmekten dolayı vah bize diyeceklerdir.
Nefs-i emmare sahibi de şöyle diyecektir:
“Allah’a karşı görevimi eksik yapmamdan dolayı vay bana!”824 Yani, dünyada zayi ettiğim, boşa harcadığım günlerimden dolayı, bana yazıklar olsun. O günlerime, yarın kıyamet günü hiç bir sevap, hiç bir mükafat bulamayacağım”.
Ayette geçen “Eyyâmü’l-hâliyye” ile ilgili izahlardan birisi budur. Diğer izaha göre “Eyyâmü’l-hâliyye” demek, eyyâmü’l-mâziyye, yani geçmiş günler demektir. Buna göre; onların ömürleri geçmiş ama geriye yaptıkları işlerin hükümleri kalmış, şehvetleri gitmiş ama geride, onların cezaları kalmıştır.
Eğer sen Allah için yapılacak bu muhasebeyi hakkıyla yapamıyor ve murakabe makamında bulunmuyorsan, hiç değilse vera/takva sahiplerinin makamından ayrılma, tövbe ehlinin halinden uzaklaşma. Bu nedenle muhasebe yapmak ve nefsinin hakka uyumunu sağlamak için birisini gece, diğeri gündüz yapacağın iki virdin/vazifen olmalı.
Bunlardan birincisini kuşluk namazından sonra yaparsın. Geceyi nasıl geçirdiğini, onda gaflete düşüp ihmal ettiğin biri durumun olup olmadığını düşünürsün. Eğer bir nimete ulaşmışsan, Allah’a şükredersin. Bir kusura bulaşmışsan istiğfar edersin. Eğer, kendinde Cenab-ı Hakk’ın övdüğü müminlerin sıfat ve ahlaklardan bir özellik görürsen, o zaman Allah’ın rahmetini ümit eder, sevinirsin. Ama kalbinde ve halinde Allahu Teala’nın kötülediği ve gazap ettiği bir münafıklık sıfatı görür veya cahillerin huyundan bir huy bulursan; o zaman üzülür, hüzün içinde bulunur, korkar tevbe ve istiğfar edersin.
İkinci virdini ise, vitir namazından sonra ve yatmadan önce yaparsın. Bunda da nefsini muhasebe edersin. Bu muhasebede, o gün içinde gafletle ve kötü muamele ile geçen zamanlarını ve fiillerini düşünür ve nefsini hesaba çekersin. Yaptığın işlerini göz önüne getirerek, onları nasıl ve kim için yaptığını düşünürsün. Yapmadığın işleri de, niçin ve kim için terk ettiğini düşünür ve kendini muhasebe edersin. Böylece davranışlarındaki ziyadelik ve noksanlığı bilir, yapmacık ve ihlasını tanırsın.
Allah için yaptığın ve Allah için uzak kaldığın şeyler ihlasla yapılmış demektir. Bunun sevabını, yarın Cenab-ı Hakk sana verecektir. Allah’ın, sana bir nimeti olan ilahi yardımına ve seni, helak edici şeylerden uzak kılmasına şükretmelisin.
Bu arada nefsinin hevası ve eline hemen geçecek bir dünya menfaatı için dünya amel etmişsen bu zorlamayla yapılmış bir ameldir. Bil ki, Rasulullah (s.a.v) ve ümmetinin takva sahipleri, tekellüften/yapmacık söz ve davranışlardan uzaktırlar. Bu halden vaz geçmez isen kendini hesap gününde azaba müstehak bir hale getirmişsin demektir. Ancak Kerim, ve Vehhab olan Mevla affederse, o zaman kurtulursun. O halde, güzel bir tövbeden ve güzel bir yalvarıştan sonra istiğfar etmeye çalış ve Cenab-ı Hakkın seni, nefsine bırakıp da helak olacağından kork. Belki, bu iki durumu göz önünde bulundurman, yani yaptığın yanlışlıklardan dolayı havf içinde olman ve iyi amellerinden dolayı da reca içerisinde bulunman, seni uyandırır, gafletten kurtarır. Böylece sen, gecelerini ihya eden ve şu ayette sıfatları anlatılan müminlerden olursun:
“Onlar vücutlarını yataklardan uzaklaştırırlar korku ve ümit içinde Rablerine yalvararak ibadet ederler. Bir de kendilerine verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcarlar.”825 Selef-i salihinden/önceki salihlerden birisi şöyle demiştir: “Onlar bir ortağın diğer ortağını hesaba çekmesinden daha şiddetli bir şekilde nefislerini hesaba çekerlerdi.”
Bir alim şöyle demiştir: “Cenab-ı Hakk’ın hoşnutsuzluğuna düşmenin belirtisi, kulun, başkalarının kusurlarını görüp, kendi kusurlarını unutmasıdır. Kendisini günahsız düşündüğünden diğer insanları ayıplayıp kendisini onlardan üstün görmesidir. Yine nefsini muhasebe etmekten, her an Cenab-ı Hakk’ın onu görmesini murakabe etmekten uzak durması ve gafletinin uzun süre devam etmesidir. Oysa, dünyada gaflet içinde yaşayanlar, ahirette pişman ve perişan olurlar. Çünkü güzel sonuç ancak takva sahiplerinindir.” Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Onlar, gaflet içinde olanlardır. Hiç şüphe yok ki onlar, ahirette hüsrana uğrayacaklardır.”826 Kulun gafletinin uzaması, kalbinin Allah tarafından mühürlenmesinden ve kalbinin bozuk karakterinden kaynaklanır. Zahirde gaflet, batında kalbin, örtülmesi ve kilitlenmesidir.
Kalbin mühürlenmesi ve olumsuz bir yapı kazanması, devamlı günah işlemekten meydana gelir . Nihayet günahlar, kalbe hakim olur ve ardından yapılan şeyler, onun için bir ceza sebebi olur. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Hayır, aksine onların işlemekte olduğu günahlar, kalblerine hakim olmuş ve kalblerini kirletmiştir.”827 Denilmiştir ki, kazandıkları ve yedikleri haram şeyler onların kalplerini örtmüştür: Tefsirde şöyle denmektedir:
“Bu, peş peşe işlenen günahların, kalbe hakim olması” demektir. Çünkü ayette geçen “râne” kelimesinin asıl manası, “meyletmek, galip gelmek ve örtmek” demektir.
Günahların ardarda devam etmesinin asıl sebebi; murakabeden gaflet etmek, muhasebeyi ihmal etmek, tövbeyi geciktirmek, istikamet üzere olmayı hep sonraya bırakmak, istiğfar etmemek ve pişman olmamaktır. Bunların hepsinin aslı da, dünya sevgisidir. Ayrıca dünyanın, Allah’ın emirlerine karşı tercih edilmesi ve kalbe, kötü arzuların galip gelmesidir. bu konuda ayette şöyle buyurulmuştur:
“Bunun sebebi, onların dünya hayatını ahirete tercih etmeleridir.”828 Ayetin devamında:
“Allah onların kalblerini mühürlemiştir.”829 buyurulmaktadır.
“Nefsini hevasından alıkoyan kimsenin varacağı yer cennettir.”830 Ayetinin tefsirinde, bu kimsenin nefisini dünyayı tercihten alıkoyduğu bildirilmiştir. Çünkü önceki ayet açık olarak cehennemliklerin azgınlık ve dünya hayatını tercih etme sebebiyle bu sonuca ulaştıklarını ifade etmektedir. Bunu şu ayet de ifade ediyor:
“Allah, onların kalblerini mühürlemiştir. Onlar, hevalarına tabi olmuşlardır.”831 Nefsin hevasına uymak kalbin mühürlenmesinin bir sonucudur. Kalbin mühürlenmesi de, günahlardan meydana gelen bir cezadır. Bunun sonucu ilâhî hitabın anlaşılmasından yana sağır kalmaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Dileseydik, onlara, günahları sebebiyle bir takım musibetler verir ve kalblerini mühürlerdik, bu durumda onlar, hakkı duymazlardı.”832 Hz. Ali, gafleti, insanı yavaş yavaş küfre ***üren bir şey olarak tarif etmiştir. Uzunca bir haberde rivayet edildiğine göre, Selman-ı Farisî, Hz. Ali’nin yanına geldi.
“Bize haber verir misiniz küfrün/inkarın temeli nedir? diye sordu. Hz. Ali şu cevabı verdi:
“Küfür dört şey üzerine bina edilmiştir: Bunlar şüphe, cefa, gaflet ve kalp körlüğüdür. Kalbin gafleti artarsa, meleğin kula olan ilhamı azalır. İlham, kalbin hakkı duymasıdır. Çünkü uzun süre gaflette kalmak, kalbi sağır yapar. Hak kelamı duymamak, günahlardan kaynaklanan bir cezadır. Buna karşılık, meleğin, kulu hayır üzerine sebat ettirmesi, itaate devam ettirmesi, Allah’ın onlara bir ilhamıdır, kul için de bir fazilettir. Nitekim bu durum şu ayeti kerimede ifade edilmektedir.
“Hani Rabbin meleklere, muhakkak Ben, sizinle beraberim. Haydi iman edenlere sebat verin. Onlara destek olun diye vahyetti.”833 Bir haberde şöyle nakledilmiştir: Adem Aleyhisselam, meleklerin kelamını dinlemekten perdelendi. Bundan dolayı büyük bir yalnızlık hissetti. “Ey rabbim, ben meleklerin kelamını niye duyamıyorum? diye niyazda bulundu. Cenab-ı Hakk, ona: “Ey Adem, günahlarından dolayı” buyurdu.”
Buna göre kul, meleklerin kelamını duyamazsa, Melik olan Yüce Allah’ın kelamını anlayamaz. Ayrıca kelamı duymayınca, onun sahibine icabet etmesi mümkün olamaz. Çünkü ayette: “Ancak duyanlar, davete uyarlar.”834 buyurulmuştur
Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: “Kul ile Cenab-ı Hakk arasında belirli bir günah sınırı vardır. Kulun günahları, o sınıra ulaştığında Allah, onun kalbini mühürler ve artık onu, bir daha hayırda muvaffak kılmaz. O halde, ey bu sınırı aşan insan, hemen tevbe etmeye koş ve Allah’a dön. Bu sınıra ulaşmadan bunları yap; yoksa çok büyük zorluk ve azapla yüz yüze gelirsin”
İbni Ömer’in rivayet ettiği hadiste şöyle buyurulmuştur:
“Mühür, Rahman’ın arşı üzerinde asılıdır. Haramlar işlendiğinde Cenabı Hak, onu yeryüzüne gönderir, kalpler mühürlenir ve sahipleri kör hale gelirler.” Bu mühürleme işi, şu ayeti kerimede ifade edilen kalbin kilitlenmesidir:835 “Onlar, Kuranı düşünmüyorlar mı? Yoksa onların kalblerinde kilitler mi var?”836 Bilinmelidir ki, yüce Allah’ın azap ile tehdit ettiği kalb katılığı gafletin uzun süre devam etmesinden doğar. Ayette:
“Allah’ın zikrinden yana kalbleri katılık içinde olanlar için, azap vardır.”837 buyurulmuştur. Başka bir ayette Yüce Allah kalbin katılığını nifakla beraberce zikretmiş ve şeytanın nifak sahiplerinin ve kalbi katı olanların kalbine fitne tohumlarını attığını haber vermiştir. Şeytanın, kalbe bu fitneyi atması, kalpte meleğin ilhamının az olması halinde vuku olur.
“Kalblerinde iman hastalığı bulunanlar için, şeytanın kalplerine attığı şeyleri bir fitne yapmak için.”838 Yani onların kalpleri katılışmış olduğundan dolayı bu duruma maruz kalırlar. Kalp katılığı haktan uzak olmanın bir sonucudur. Uzak olmak ise, hiyanet etmenin bir cezasıdır. Allah, hainlik edenleri asla sevmez. Bu durum, şu ilahi hitap iyice düşünülürse anlaşılır:
“Onlar Allah’a vermiş oldukları sözü bozmaları sebebiyle, kendilerini lanetledik ve kalplerini katılaştırdık.”839 Bu durum, onların devamlı günah işlemelerinden dolayıdır. Onlar, kalp katılığından başka, yalan konuşmak, hakkı unutmak, hiyanette bulunmak, iftira etmek gibi günahlara devam etmişlerdir. Onlar günahlara dalmışlar, nihayet kalbleri mühürlenmiş ve asıl sevgili olan Yüce Allah’ın kelamını duymaktan yana sağır olmuşlardır. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Eğer dilemiş olsaydık onları günahları sebebiyle musibete uğratırdık. Fakat biz kalplerini mühürleriz de işitmez, anlamaz hâle gelirler.”840 Bu mühürlenmeden kurtulmanın yolu, takvaya sarılmaktır. Takva, ilâhî kelamı duymanın anahtarıdır. Nitekim Yüce Allah: “Allah’tan korkun ve işitin”841 buyurmuştur.
Kulunu hayırlarda muvaffak kılan, yalnız Yüce Allah’tır.
