Teslîmiyet; teslîm olmak, boyun eğmek ve başa gelen hâdiseleri îtirâzsız kabûl etmek mânâlarına gelir. Teslîmiyet, bir mevhîbe-i ilâhî olup üstün seviyede bir îmân ve sevgi işidir. Teslîmiyetteki kemâl, muhabbetteki kemâle bağlıdır. Gerçek muhabbet olmadan teslîmiyet, teslîmiyet olmadan da kalbi terakkî olmaz. Kulun mâneviyâttaki derecesi, teslîmiyeti ölçüsündedir.
İslâmı hakkıyla yaşayabilmek ve hakîkî kullukta bulunabilmek ancak teslîmiyetle mümkündür. Kulluk, aslında teslîmiyet demektir. Kalb, ancak teslîmiyetin tam olmasıyla huzûra kavuşur. Teslîmiyet, gönüldeki kederi ve sıkıntıyı izâle eder. Rûh, sevdiği ile beraber olur. Teslîmiyet ehli, dâima Hakk Teâlâ Hazretleri ile beraberdir.
Hakîkî teslîmiyet, kader tecellîsini rızâ ile karşılamak, başa geleni, içinde ve dışında bir değişiklik meydana gelmeden kabûllenmek ve tahakkuk edecek neticeye gönül hoşluğu içinde boyun eğmektir. Bunun en güzel örneğini Kurân-ı Kerîmde Hazret-i İbrâhîm ve Hazret-i İsmâîl kıssasında görüyoruz. İbrâhîm -aleyhisselâm- ateşe atılacağı zaman, melekler Ona yardıma gelmişlerdi. Bir isteği olup olmadığını sorduklarında, İbrâhîm -aleyhisselâm- onlara:
-Dostla dostun arasına girmeyin! buyurdu.
Daha sonra Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi:
-Bana bir ihtiyâcın var mı? diye sordu. İbrâhîm -aleyhisselâm-:
-Sana ihtiyâcım yok. O, bana yetişir; O ne güzel Vekîldir! buyurdu.
Nitekim Halîlullâhın bu yüce teslîmiyeti ve yalnız Hakka tevekkülü üzerine; O, daha ateşin içine düşmeden önce, Allah Teâlâ ateşe emretti:
Ey ateş! İbrâhîme serin ve selâmet ol!.. (Enbiyâ, 69)
Bu emîr ile birlikte İbrâhîm -aleyhisselâm-ın düştüğü yer bir anda gülistâna döndü. Orada tatlı bir pınar kaynayıp akmağa başladı.
Yine İbrâhîm -aleyhisselâm-; kurbân etme işini, Allah Teâlânın emri olarak oğlu İsmâîle haber verdiğinde O, bunu îtirâzsız kabûl etmiş ve her ikisi de Hakkın emrine teslîm olmuşlardı. (Sâffât, 103) Bu olay, çok yüksek seviyede bir teslîmiyet hâlidir. Çünkü İsmâîl -aleyhisselâm- canını, İbrâhîm -aleyhisselâm- da ciğerpâresini Hak yolunda vermeyi kabûl etmişti. Böylece onlar, teslîmiyet deryâsında yüzerlerken, Cebrâîl -aleyhisselâm- yetişti, bıçağı köreltti. Cennetten kurban edilecek koçu indirdi.
Rızâ ve teslîmiyet mânevî makamların en yüce derecesi olup, bir yönü de ilâhî muhabbettir. Gönlü aşk ile dolu olan kul, Rabbından gelen her şeyi, muhabbeti nisbetinde kucaklar. Râbiatül-Adeviyye: Seven, sevdiğine itâat eder. buyurur. Ashâb-ı kirâm da, Peygamber Efendimize olan sonsuz sevgi, bağlılık ve itâatleri nisbetinde tekâmül etmişlerdir. Sevgi ve teslîmiyetle îtirâzsız boyun eğmeleri sâyesinde bütün ümmete nümûne yıldız şahsiyetler olmuşlardır.
Teslîmiyet, muhabbete bağlı olduğundan, bazı tasavvuf ehli, tasavvufun tarifini bu noktadan yapmışlardır.
Ebû Ali Rûzbârî Hazretleri tasavvufu: Kovulsa bile, kişinin sevgilisinin kapısında diz çöküp sadâkat ve teslîmiyetle beklemesidir. diye târif etmiştir.
Ruveym bin Ahmed Hazretleri de:Tasavvuf, nefsi Allah Teâlânın irâdesine teslîm etmektir. der.
Teslîmiyetin bu önemine dikkatleri çekmek için hat sanatında yazılan Âh telsîmiyet! levhası, bütün sâdeliğiyle gönüllerdeki yerini alır.
Kulun Allaha teslîmiyeti, Allah hakkındaki bilgisi ve Ona olan îmânı nisbetindedir. Teslîmiyet, kulluğun özünü oluşturması bakımından, kalbin Allaha olan en mühim yönelişidir. Bu yöneliş îmânla başlar, mârifetullâh arttıkça o da artarak devâm eder. Mevlânâ -kuddise sirruh-, fenâ fillâh mertebesine kavuşabilmenin sırrının, mutlak teslîmiyette olduğunu şu şekilde ifâde eder:
Deniz suyu, kendisine bütünüyle teslîm olan ölüyü başı üstünde taşır. Diri olan ve en ufak tereddüdü bulunan ise, denizin elinden nasıl sağ kurtulur? Aynı şekilde Ölmeden evvel ölünüz! sırrı ile beşerî sıfatlardan soyunarak ölürsen, esrâr denizi seni başı üzerinde gezdirir.
Allah dostları, hep teslîmiyetin zirvesinde yaşamışlardır. Ebû Hamza el-Horasânî anlatıyor:
Teslîmiyet, tevekkülün zirve noktası olup bu dereceye ancak tasavvufî eğitim ile ulaşılabilir. Tasavvuf kulun, ilâhî istikamet üzere yaşayabilmesi ve her nefeste Rabbine daha ziyâde yaklaşabilmesi için, Hakka rızâ ve teslîmiyet duygusunu gönüllere yerleştirir. Ancak bu sâyede, şu fânî âlemi kuşatan binbir elem, keder ve çilelerin tesiri ve nefsânî aldanışların kesâfeti azalmaya başlar. Rızâ ve teslîmiyetin berekâtı ile ızdırâplar âdetâ hissedilmez hâle gelir. Hattâ iptilâlar bile Rabbin bir iltifâtı şeklinde telakkî olunarak sürûra döner. (Osman Nûri Topbaş, Tasavvuf, s.41)
İlâhî takdîre, meşakkat ve imtihânlara; sabır, tevekkül ve teslîmiyet ile rızâ göstermek gerekir. Zîrâ kemâlin anahtarı iptilâlardır.
Bu nükteye âgâh olan Hakk dostları, gam ve sürûra aynı gözle bakmışlar; aşırı sürûr ile aşırı ızdırâb gibi nefse tuzak olan uç noktalara sürüklenmeyip rızâ ve teslîmiyet makamında terakkî etmişlerdir.
Dünyada gönül huzûruna erebilmek ve âhirette de ebedî saâdete kavuşabilmek, ancak ilâhî taksîmâta rızâ, tevekkül ve teslîmiyetle mümkündür. Allahın emrine itâat, teslîmiyet ve rızâ hâlinde olan kalbler; birer hikmet, hayır ve feyz membâı olurlar. Hakka kâmil mânâda teslîmiyet, tevekkül ve itâat ise, îmân lezzetiyle dolu bir gönül sâhibi olmaya bağlıdır. Ancak bu muhabbetle gönlün seviye kazanabilmesi netîcesinde insan, bütün varlığıyla Rabbine yönelir, dünya ve dünyadakilerden kalben müstağnî kalır
İslâmı hakkıyla yaşayabilmek ve hakîkî kullukta bulunabilmek ancak teslîmiyetle mümkündür. Kulluk, aslında teslîmiyet demektir. Kalb, ancak teslîmiyetin tam olmasıyla huzûra kavuşur. Teslîmiyet, gönüldeki kederi ve sıkıntıyı izâle eder. Rûh, sevdiği ile beraber olur. Teslîmiyet ehli, dâima Hakk Teâlâ Hazretleri ile beraberdir.
Hakîkî teslîmiyet, kader tecellîsini rızâ ile karşılamak, başa geleni, içinde ve dışında bir değişiklik meydana gelmeden kabûllenmek ve tahakkuk edecek neticeye gönül hoşluğu içinde boyun eğmektir. Bunun en güzel örneğini Kurân-ı Kerîmde Hazret-i İbrâhîm ve Hazret-i İsmâîl kıssasında görüyoruz. İbrâhîm -aleyhisselâm- ateşe atılacağı zaman, melekler Ona yardıma gelmişlerdi. Bir isteği olup olmadığını sorduklarında, İbrâhîm -aleyhisselâm- onlara:
-Dostla dostun arasına girmeyin! buyurdu.
Daha sonra Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi:
-Bana bir ihtiyâcın var mı? diye sordu. İbrâhîm -aleyhisselâm-:
-Sana ihtiyâcım yok. O, bana yetişir; O ne güzel Vekîldir! buyurdu.
Nitekim Halîlullâhın bu yüce teslîmiyeti ve yalnız Hakka tevekkülü üzerine; O, daha ateşin içine düşmeden önce, Allah Teâlâ ateşe emretti:
Ey ateş! İbrâhîme serin ve selâmet ol!.. (Enbiyâ, 69)
Bu emîr ile birlikte İbrâhîm -aleyhisselâm-ın düştüğü yer bir anda gülistâna döndü. Orada tatlı bir pınar kaynayıp akmağa başladı.
Yine İbrâhîm -aleyhisselâm-; kurbân etme işini, Allah Teâlânın emri olarak oğlu İsmâîle haber verdiğinde O, bunu îtirâzsız kabûl etmiş ve her ikisi de Hakkın emrine teslîm olmuşlardı. (Sâffât, 103) Bu olay, çok yüksek seviyede bir teslîmiyet hâlidir. Çünkü İsmâîl -aleyhisselâm- canını, İbrâhîm -aleyhisselâm- da ciğerpâresini Hak yolunda vermeyi kabûl etmişti. Böylece onlar, teslîmiyet deryâsında yüzerlerken, Cebrâîl -aleyhisselâm- yetişti, bıçağı köreltti. Cennetten kurban edilecek koçu indirdi.
Rızâ ve teslîmiyet mânevî makamların en yüce derecesi olup, bir yönü de ilâhî muhabbettir. Gönlü aşk ile dolu olan kul, Rabbından gelen her şeyi, muhabbeti nisbetinde kucaklar. Râbiatül-Adeviyye: Seven, sevdiğine itâat eder. buyurur. Ashâb-ı kirâm da, Peygamber Efendimize olan sonsuz sevgi, bağlılık ve itâatleri nisbetinde tekâmül etmişlerdir. Sevgi ve teslîmiyetle îtirâzsız boyun eğmeleri sâyesinde bütün ümmete nümûne yıldız şahsiyetler olmuşlardır.
Teslîmiyet, muhabbete bağlı olduğundan, bazı tasavvuf ehli, tasavvufun tarifini bu noktadan yapmışlardır.
Ebû Ali Rûzbârî Hazretleri tasavvufu: Kovulsa bile, kişinin sevgilisinin kapısında diz çöküp sadâkat ve teslîmiyetle beklemesidir. diye târif etmiştir.
Ruveym bin Ahmed Hazretleri de:Tasavvuf, nefsi Allah Teâlânın irâdesine teslîm etmektir. der.
Teslîmiyetin bu önemine dikkatleri çekmek için hat sanatında yazılan Âh telsîmiyet! levhası, bütün sâdeliğiyle gönüllerdeki yerini alır.
Kulun Allaha teslîmiyeti, Allah hakkındaki bilgisi ve Ona olan îmânı nisbetindedir. Teslîmiyet, kulluğun özünü oluşturması bakımından, kalbin Allaha olan en mühim yönelişidir. Bu yöneliş îmânla başlar, mârifetullâh arttıkça o da artarak devâm eder. Mevlânâ -kuddise sirruh-, fenâ fillâh mertebesine kavuşabilmenin sırrının, mutlak teslîmiyette olduğunu şu şekilde ifâde eder:
Deniz suyu, kendisine bütünüyle teslîm olan ölüyü başı üstünde taşır. Diri olan ve en ufak tereddüdü bulunan ise, denizin elinden nasıl sağ kurtulur? Aynı şekilde Ölmeden evvel ölünüz! sırrı ile beşerî sıfatlardan soyunarak ölürsen, esrâr denizi seni başı üzerinde gezdirir.
Allah dostları, hep teslîmiyetin zirvesinde yaşamışlardır. Ebû Hamza el-Horasânî anlatıyor:
Teslîmiyet, tevekkülün zirve noktası olup bu dereceye ancak tasavvufî eğitim ile ulaşılabilir. Tasavvuf kulun, ilâhî istikamet üzere yaşayabilmesi ve her nefeste Rabbine daha ziyâde yaklaşabilmesi için, Hakka rızâ ve teslîmiyet duygusunu gönüllere yerleştirir. Ancak bu sâyede, şu fânî âlemi kuşatan binbir elem, keder ve çilelerin tesiri ve nefsânî aldanışların kesâfeti azalmaya başlar. Rızâ ve teslîmiyetin berekâtı ile ızdırâplar âdetâ hissedilmez hâle gelir. Hattâ iptilâlar bile Rabbin bir iltifâtı şeklinde telakkî olunarak sürûra döner. (Osman Nûri Topbaş, Tasavvuf, s.41)
İlâhî takdîre, meşakkat ve imtihânlara; sabır, tevekkül ve teslîmiyet ile rızâ göstermek gerekir. Zîrâ kemâlin anahtarı iptilâlardır.
Bu nükteye âgâh olan Hakk dostları, gam ve sürûra aynı gözle bakmışlar; aşırı sürûr ile aşırı ızdırâb gibi nefse tuzak olan uç noktalara sürüklenmeyip rızâ ve teslîmiyet makamında terakkî etmişlerdir.
Dünyada gönül huzûruna erebilmek ve âhirette de ebedî saâdete kavuşabilmek, ancak ilâhî taksîmâta rızâ, tevekkül ve teslîmiyetle mümkündür. Allahın emrine itâat, teslîmiyet ve rızâ hâlinde olan kalbler; birer hikmet, hayır ve feyz membâı olurlar. Hakka kâmil mânâda teslîmiyet, tevekkül ve itâat ise, îmân lezzetiyle dolu bir gönül sâhibi olmaya bağlıdır. Ancak bu muhabbetle gönlün seviye kazanabilmesi netîcesinde insan, bütün varlığıyla Rabbine yönelir, dünya ve dünyadakilerden kalben müstağnî kalır
"Bugün dininizi sizin için kemale erdirdim, nimetlerimin tamamını size bahşettim ve Bana teslimiyeti (Islâm) sizin dininiz olarak belirledim." Maide (3)
Bütün benliğini Allah'a teslim eden, daima iyilik yapan ve her türlü bâtıldan yüz çeviren İbrahim'in inanç sistemine -Allah'ın o'nu sevgisiyle yücelttiğini görerek- uyan kişiden daha iyi iman sahibi kim vardır? Nisa (125)
De ki: "Biz, Allah'a; bize indirilene; İbrahim'e, İsmail'e, İshâk'a, Yakub'a ve o'nun neslinden gelenlere indirilene; Rableri tarafından Musa'ya, İsa'ya ve tüm peygamberlere bahşedilene inanırız; onlar arasında hiçbir ayrım yapmayız. Ve kendimizi O'na teslim ederiz." Ali İmran (84)
Kim Allah'a teslimiyetten başka bir din ararsa, bu kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette kaybedenlerden olacaktır. Ali İmran (85)
İbrahim, ne bir "Yahudi", ne de "Hristiyan" idi, ama kendini Allah'a teslim ederek her türlü bâtıldan yüz çevirmiş biriydi; ve O'ndan başka bir şeye ilahlık yakıştıranlardan değildi. Ali İmran (67)
De ki: "Ey geçmiş vahyin izleyicileri! Sizinle bizim aramızdaki şu ortak ilkeye gelin: Allah'tan başka kimseye kulluk etmeyeceğiz, O'ndan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacağız ve Allah ile birlikte insanları rab edinmeyeceğiz." Ve eğer yüz çevirirlerse de ki: "Şahit olun ki biz kendimizi O'na teslim etmişiz!" Ali İmran (64)
İsa, onların hakikati reddettiklerinin farkına varınca sordu: "Kim Allah yolunda benim yardımcılarım olacak?" Beyazlara bürünmüş olanlar cevap verdi: "Biz, [Allah yolunda] senin yardımcıların olacağız! Biz Allah'a inanırız: Sen de şahit ol, biz O'na teslim olmuşuz! Ali İmran (52)
O halde [ey Peygamber,] seninle tartışanlara de ki: "Ben tüm benliğimi Allah'a teslim ettim ve bana tâbi olan herkes [de öyle yaptı]!" Daha önce vahiy verilmiş olanlara ve kitap ile ilgisi olmayanlara sor: "Siz [de] kendinizi O'na teslim ettiniz mi?" Ve eğer O'na teslim olurlarsa muhakkak doğru yol üzerindedirler; ama yüz çevirirlerse, unutma ki senin görevin sadece mesajı iletmektir: zira Allah, yarattıklarını[n kalplerindeki her şeyi] görür. Ali İmran (20)
Allah nezdinde tek [hak] din, [insanın] O'na teslimiyetidir; daha önce vahiy verilenler, kıskançlıklarından dolayı, kendilerine [hakikat] bilgi[si] geldikten sonra [bu konuda] farklı görüşlere sarıldılar. Allah'ın mesajlarının doğruluğunu inkar edenlere gelince; unutma, Allah hesap görmede hızlıdır. Ali İmran (19)
De ki: "Hayat veren ve hiçbir şeye muhtaç olmayan O dururken göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah'tan başka birini mi dost edineceğim?" De ki: "Ben, Allah'a teslim olanların öncüsü olmakla emrolundum, Allah'tan başkasına ilahlık yakıştıranlar arasında bulunmakla değil". Enam (14)
DE Kİ: "Biz, Allah'ın yerine bize ne faydası dokunan ne de zarar verebilen şeylere mi yalvaralım? Ve Allah bizi doğru yola ilettikten sonra topuklarımızın üzerinde gerisin geri mi dönelim? Tıpkı kendisini doğru yola çağıran arkadaşları [uzaktan] "Bizimle gel!" diye seslendikleri halde şeytanların ayartmasına kapılıp dünyevî zevkler peşinde körü körüne koşturan kimse gibi (mi olalım?)" De ki: "Şüphe yok ki Allah'ın rehberliği, yegâne rehberliktir; ve biz, kendimizi bütün âlemlerin Rabbine teslim etmekle emrolunduk, Enam (71)
Allah kimi doğru yola ulaştırmak isterse, kalbini [O'na] teslim olma arzusuyla genişletir; kimin de sapmasına izin verirse onun kalbini daraltır ve sıkıştırır, adeta göklere tırmanıyormuş gibi: böylece Allah, inanmayanları dehşete düşürür. Enam (125)
Fakat sen yine de Rabbinin yüceliğini, sınırsız kudret ve kemalini övgüyle an; [O'nun huzurunda] teslimiyet içinde yere kapanan kimselerden ol, Hicr (98)
Ve Allah'ın dâvâsı için, O'nun yolunda gösterilmesi gereken en zorlu, en üstün çabalara girişin; [mesajına muhatap ve taşıyıcı olarak] sizi seçen ve din konusunda üzerinize bir zorluk, bir güçlük yüklemeyen O'dur: [ve size] atanız İbrahim'in inancını [izlemeyi öneren de O]. Elçi'nin sizin önünüzde ve sizin de tüm insanlığın önünde gerçeğe tanık olmanız için geçmiş çağlarda da, bu ilahî mesajda da, sizi "kendilerini yürekten Allaha teslim edenler" diye isimlendiren O'dur.Öyleyse, salâtta devamlı ve duyarlı olun, arınmak için verilmesi gerekeni verin ve sımsıkı Allah'a bağlanın. Sizin gerçek Efendiniz O'dur; ne üstün, ne yüce Efendi; ne üstün, ne yüce Yardımcı! Hac (78)
GERÇEK ŞU Kİ, Allah'a teslim olmuş bütün erkekler ve kadınlar, inanan bütün erkekler ve kadınlar, kendilerini adamış bütün erkekler ve kadınlar, sözlerine sadık bütün erkekler ve kadınlar, sıkıntılara göğüs geren bütün erkekler ve kadınlar, [Allah'ın karşısında] güçsüzlüğünü anlayan bütün erkekler ve kadınlar, karşılıksız yardımda bulunan bütün erkekler ve kadınlar, nefislerini kontrol eden bütün erkekler ve kadınlar, iffetleri üzerine titreyen bütün erkekler ve kadınlar ve Allah'ı durmaksızın anan bütün erkekler ve kadınlar için, (evet,) bunlar[ın tümü] için Allah, mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır. Ahzab (35)
De ki: "Rabbimden bana hakikatin bütün kanıtları verildiği için, Allah'ı bırakıp da yalvardığınız varlıklar[dan hiç birine] kulluk yapamam; ben âlemlerin Rabbine kendimi teslim etmekle emrolunmuşum". Mumin (66)
Ey imana ermiş olanlar! Allah'a kendinizi tam olarak teslim edin ve şeytanın ardından gitmeyin, zira o sizin apaçık düşmanınızdır. Bakara (208)
Rabbi o'na "Bana teslim ol!" dediğinde; "[Sana], bütün âlemlerin Rabbine teslim oldum!" diye cevap verdi. Bakara (131)
Yakup gibi İbrahim de çocuklarına şu vasiyette bulundu: "Evlatlarım! Bakın, Allah size en saf ve temiz inancı bahşetti; öyleyse O'na teslim olmadan ölümün sizi alt etmesine izin vermeyin." Bakara (132)
Evet, gerçekten her kim tüm benliğini Allah'a teslim eder ve iyilik yapanlardan olursa, Rabbi katında mükafatını görecektir; ve böyleleri ne korkacak, ne de üzülecekler. Bakara (112)
"Ey Rabbimiz, bizi Sana teslim olanlardan kıl ve bizim soyumuzdan Sana teslim olacak bir topluluk çıkar, bize ibadet yollarını göster ve tevbemizi kabul et: şüphesiz yalnız Sensin tevbeleri kabul eden, rahmet dağıtan!" Bakara (128)
